Av tutkusu, Hitler’i öğrenmek ve AB’nin Müslüman dünyaya bakışı

17 Nisan 2009

İkinci kitabımız “Hitler savaşı kaybedeceğini hiç düşündü mü” sorusuna içeriden yanıt buluyor. Son kitap ise Türkiye, Bosna, Fas ve Mısır’ın yapısını ve bu ülkelerde dinin yerini inceliyor.Dördü de Müslüman, ama...Joost Lagendijk, Avrupa Parlamentosu’na Hollanda Yeşiller’den seçildi, AB-Türkiye Ortak Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı olarak da Türkiye’nin bütün önemli meseleleri üzerinde çalışmak zorunda kaldı.Aydınlanma devriminden geçmiş, laiklik meselesinde herhangi bir sorun ve tereddüdü olmayan Avrupalı toplumlar için Müslüman ülkeler her zaman çok bilinmeyenli bir dünya oldu. O dünyayı tanıma merakı da 11 Eylül saldırılarından sonra başladı. Bu dünyadaki her Müslüman ülke, aslında diğer Müslüman ülkelere fazla benzemez. Türkiye’nin tümünden farklı olduğunu geç de olsa gördüler.Lagendijk ile yine Avrupa Parlamentosu üyesi Jan Marinus Wiersma’nın ortak çalışmalarının adı “Avrupa’nın Müslüman Komşuları”. Ele alınan dört ülke de bütün diğer Müslüman dünyaya göre Batı’ya çeşitli nedenlerle daha yakın olan Türkiye, Bosna, Fas ve Mısır.Kitap bu dört ülkenin yapılarını ve dinin her birindeki yerini inceliyor. Dört ülke için de “iyimser gelecekler” kurmaya çalışıyor.Kendimize farklı bir gözden bakmak, diğer üç ülkenin dikkatimizden kaçmış yönlerini, benzerliklerini ve farklarını anlamak için okunması gereken bir kitap.Hitler öyle biriymişİkinci Dünya Savaşı’nı kaybettiğini anlayan Hitler’in, müttefik kuvvetleri Berlin’e girerken intihar ettiğini biliyoruz. Egosu böyle yüksek ve bütün dünyayı ele geçirmek üzere yola çıkmış bir kişinin yenilgiye tahammül edememesi ve düşmanlarının eline geçmemek için kendisini öldürmesi doğal karşılanabilir. Hitler savaşı kaybedeceğini hiç düşündü mü? Sonuna kadar düşünmediğine ilişkin çok bilgi var. Yeni yayınlanan “Hitler Kitabı” dünyanın gelmiş geçmiş en büyük cellatlarından birinin kişiliğiyle ilgili kendisine en yakın iki tanığın verdiği bilgilerden oluşuyor. Savaş bittiğinde Rusların eline geçen Naziler arasında Hitler’in iki yaveri de vardır. Uzun süre onun yanında bulunmuş, birçok mahrem durumuna da tanık olmuşlardır. Ruslar bu iki askerin değerini fark eder. Ayrıca Stalin de Hitler’i resmi bilgilerin ötesinde tanımak istemektedir. Sovyet görevliler bu iki iki yavere anlattırırlar ve ortaya o üne kadar bilinenlerin ötesinde bir Hitler çıkar. Tabii ki bu şahsın ana özellikleri aynıdır, ama çıkan görüntü daha derin bir Hitler anlatmaktadır. “Hitler Kitabı”nda yıllarca Sovyetler’in gizli arşivlerinde uyumuş bu dosyanın tümü var. Savaş hikâyelerini sevenler “Hitler Kitabı”nı mutlaka okumalıdır. Ayrıca böyle bir insanın hangi aşamalardan geçerek “öyle” olduğunu merak edenler için ilginç ayrıntılarla dolu bir kaynak olarak tavsiye edilir.Av iyi bir şey midir?Ufuk Güldemir, İstanbul’da çalışmaya başladığında ilk röportaj önerisi “av”a ilişkindi. Bir grupla Doğu’da ava gidecek, izlenimlerini yazacaktı. Yazdı, çok da güzel yazdı. Ama Ufuk’un “av” bakışını, “avdaki adrenalin” bağımlılığını hiçbir hayvansever kolay anlayamaz. “Gecenin Yüreği” kitabı, av tutkunu gazeteci, kardeşimiz Ufuk Güldemir’in yaşadığı av heyecanlarını aktardığı yazılardan, izlenimlerden oluşuyor. Ufuk’la birlikte geçirdiğimiz yaklaşık yirmi beş yıl içinde onun bu tutkusunu anlayamamış kişilerden biri de hep ben oldum. Canlıların üzerine, sadece ona zarar vermek için kurşun sıkma eylemini anlamak Ufuk’un güzel metinlerine rağmen benim için hâlâ zor, çok zor.“Gecenin Yüreği”ni av meselesini tartışmadan, gazeteciliğe de tutkuyla bağlı bir yazarın ürünleri olarak okuduğumuzdaysa başka bir tadla ayrılmak da mümkün.Ufuk Güldemir’in kitabını ava bizim gibi bakmayanlar kuşkusuz daha çok seveceklerdir. Ava gidenler, avla ilgili olanlar bu kitabı mutlaka okulmalıdır, Ufuk’un yaşadığı heyecanları onlar çok sevecektir. Kitaptaki fotoğraflar da Ufuk’u tanıyanlar için, aslında avdan bağımsız bir Ufuk’un da hikâyesini anlatıyor.

Devamını Oku

Cemaatlere alan açmak mı?

16 Nisan 2009

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne (ÇYDD) yönelik polisiye-adli operasyonla, bu sivil toplum örgütünü “Ergenekon” yapılanması ile ilişkilendirilme girişimi ciddi kuşkular yarattı.Söz konusu derneğin “ideolojisi” gizli değil, çok açık.Bu derneği yönetenler, eğitimin ülkenin gelişmesinde ve modernleşmesinde en temel unsur olduğuna inanıyor ve maddi-manevi yoksunluklar dolayısıyla eğitim imkânını kullanamayan çocuklara bu imkânı sağlamak için uğraşıyor.Üstelik bu dernek bütün faaliyetlerini, Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği halinde, denetim altında yapıyor. Bütün çalışmaları açık, ortada.ÇYDD’yi Ergenekon’la ilişkilendirme konusu kimin aklına gelmişse, bu operasyonun yapılmasını kimler sağlamışsa o zevat “Ergenekoncu” olarak anılan çevrelere en büyük desteği sağlamıştır. Prof. Saylan’ın evinde 7 saat arama yapıldığını, küçük çocukların eğitimine katkı sağlayan kişilere suçlu muamelesi yapıldığını görenler, daha önce yapılmış ve bundan sonra yapılacak birçok işlemin de sağlıklı olduğundan kuşku duyacaklardır.***ÇYDD’ye yönelik operasyon başka bir soruyu daha gündeme getiriyor.Bazı dini cemaatlerin eğitim alanında yoğunlaştıkları biliniyor. Ücretsiz öğrenci yurtları, karşılıksız burslar, bu arada “dini bütün” gençler yetiştirme faaliyetleri yoğun olarak devam ediyor.Bu açıdan bakıldığında ÇYDD ve benzeri dernekler, bir anlamda bu cemaatlerin “rakibi” durumunda. Bu operasyonla ÇYDD’nin geriletilmesi, insanların korkutularak bu dernekten uzaklaştırılması ve sonuçta derneğin faaliyet alanının daraltılması amaçlanmış olabilir.Böylece de cemaatlere yeni bir faaliyet ve etkinlik alanı açılmış olacaktır. Anadolu’nun dört bir yanında maddi imkânsızlık yüzünden okuyamayan gençler ve aileleri ÇYDD’ye başvurmaktan çekinecek, cemaat örgütlerine yönelmek zorunda kalacaktır.Operasyonu düzenleyenler bu hesabı yapmış olabilir de olmayabilir de, ama bu operasyonun özellikle küçük şehirlerde yaratacağı etkiler bellidir. Ergenekon ile bağlantısı araştırılan, yöneticileri gözaltına alınmış bir derneğe eğitim bursu için başvurmak kolay değildir.Eğitimi destekleyen sivil toplum örgütlerinin sadece cemaatlerin kontrolünde olmasının ve bu destek faaliyetlerinin bir yanında hep “dini eğitim” unsurunun bulunmasının yaratacağı sonuçlar da bellidir.

Devamını Oku

AKP’de iniş sürüyor

15 Nisan 2009

Yerel seçimde en isabetli araştırmaları gerçekleştiren Adil Gür, seçimden bir hafta sonra da bir araştırma yaptı. Milliyet’te yayınlanan bu araştırmanın sonuçlarına göre AKP’nin inişi devam ediyor.29 Mart seçiminden bir hafta sonra tekrar “bugün kime oy verirsiniz” sorusunu cevaplandıranların yüzde 1,2’si daha AKP’ye oy vermekten vazgeçmiş.Küçük bir oran gibi görülebilir, ama bir hafta önce AKP’ye oy vermiş olanlardan yüzde 1,2’sinin daha “pişmanlık” göstermiş olması önemlidir. Bu, inişin devam edeceği anlamına geliyor.***Seçim öncesi yorumlarda, AKP hükümetinin ve Başbakan’ın ekonomik kriz ve işsizlik korkusunu ciddiye almadığı, önlem almakta ağır kaldığı izleniminin yaygınlığına dikkat çekilmiş, ancak Başbakan “teğet” üslubunu değiştirmemişti. Seçimden bir hafta sonra bu izlenimin daha da yaygın hale geldiği belli oldu.AKP ve Başbakan, krizin köklerinin dışarıda olması dolayısıyla halktan daha fazla anlayış bekliyordu, ama beklediği gibi olmadı.İşsizliğin en yüksek noktaya çıktığını gösteren resmi veriler dün açıklandı. Her üç gençten biri işsiz kalırken, diğer ikisi de işsiz kalma korkusu yaşarken “bize bir şey olmaz” üslubunun daha da geri tepeceği bellidir.***Adil Gür’ün son araştırmasında, Erdoğan’ın kavgacı üslubunun da seçmenin en az yarısı tarafından “delikanlılık” yani olumlu bir özellik olarak görülmekten çıktığı anlaşılıyor.Erdoğan seçim öncesinde sadece CHP ve MHP ile değil, Kürtlerle, sanayicilerle, sendikalarla, medya ile, hoşuna gitmeyen bir söz söyleyen herkesle kavga etti, en küçük eleştiriye bile tahammülsüz olduğunu defalarca gösterdi.Araştırmadaki önemli unsurlardan biri de, geçen dönemde iyimserliği artmış olan Türk toplumunun, tam tersine, gelecekle ilgili kötümser beklentilerinin arttığının görülmesi. Bu kötümserlik içindeki oldukça geniş bir kesim AKP hükümetinin daha fazla oy kaybedeceğini düşünüyor.***Aynı araştırmada görülen CHP ve MHP’nin oy desteğindeki 1-2 puan artış seçmenin “seçenek” arayışına girdiği anlamına geliyor.AKP ve Başbakan Erdoğan’ın bu manzarayı gerçekten görüp görmediğine ilişkin bir işaret yok.AKP kendisini yenilemeyi başaramazsa gelecek seçime tam anlamıyla inişteki bir iktidar olarak girecektir. Bu durum da en azından koalisyon süreçlerini ortaya çıkarabilir ve AKP’nin tekrar parlak bir dönüş yapması ihtimalini en alt düzeye düşürür.

Devamını Oku

“Türkiye halkı” açılımı

15 Nisan 2009

Çok eski zamanlarda değil, daha 15-20 yıl önce “Türkiye halkı” diyenin bölücülük yaptığına inanılır, bunların birçoğu da hâkim önüne yollanırdı. O zamanlar ülkemizin bölünme alanlarından biri de buydu, “Türk halkı” diyenler bir tarafta “Türkiye halkı” diyenler diğer taraftaydı. “Türk halkı” diyenler için “Kürt” diye bir şey de yoktu, “Türkiye halkı” diye konuşanlar, korka korka “Kürt vardır” demeye çalışıyordu.Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ, dün geniş katılımla izlenen konuşmasında “Türkiye halkı” demenin daha doğru olduğunu söyledi, defalarca “Kürt kimliği” dedi.“Kürt” kelimesini kullandı diye, “Türkiye halkı” dedi diye mahkemelerde sürünenler TV’de Orgeneral Başbuğ’u izlerken herhalde çok fena olmuşlardır...Genelkurmay Başkanı’nın konuşması aslında çok net mesajlardan oluşuyordu. Tabii ki mesajların “ana”sı Silahlı Kuvvetler’in “demokratik-laik-çoğulcu” cumhuriyete bağlılığıydı. Konuşmadaki “demokrasi” ve “çoğulculuk” vurguları belli ki özellikle yerleştirilmişti.Orgeneral Başbuğ’un laiklik bölümündeki açık bir tavrı da “öncelikle bir ekonomik güç olmaya, daha sonra da sosyo-politik yaşamı biçimlendirmeye çalışan” cemaatlere ilişkindi. Bu cümle belli ki “Fethullah Gülen” cemaatini tarif ediyor. Genelkurmay Başkanı bu tür cemaatlerle “hukuk kuralları içinde, sonuna kadar” mücadele edileceğini de açık olarak söyledi.Orgeneral Başbuğ’un terörle ilgili konulardan söz ederken kurduğu bir cümle de dikkat çekti: “Devlet dağ kadrosunun örgütten ayrılmasını sağlayacak şekilde, mevcut yasal düzenlemelerin daha iyi şekilde uygulanabilmesini sağlamak için bazı değişiklikler yapmalıdır.” Bu cümle “af” için bir yeşil ışık gibi de görülebilir.Etnik meseleler, Kürt meselesi ile ilgili olarak Orgeneral Başbuğ’un birçok yargısı, özellikle cumhuriyet döneminde azınlıklarla ilgili politikalar konusu tartışmaya çok açıktır. Ancak bu alanda yeni politikalar oluşturulması gerektiğinin söylenmesi önemlidir.Yine de Türkiye’de “azınlıkların durumu” ve “herkesin eşitliği” konularında yorum yaparken hatırlanması gereken bir gerçek vardır: Genelkurmay Başkanı Eliot Cohen adlı bir yazardan alıntı yaptı; Türk Ordusu’nda bugün “Kohen” soyadlı bir subay yoktur, daha önce de olmamıştır, Artin çavuş da yoktur, Yorgo yüzbaşı da olmamıştır. Buna karşılık “yanlışlıkla” çavuş yapılmış olanların rütbesinin hemen alındığının örneği çoktur, bunlardan biri de rahmetli Hrant Dink’tir.Sonuçta Orgeneral Başbuğ’un dünkü konuşması “Türkiye halkı” açılımıyla demokrasi tarihine bir katkı olarak görülmelidir.Bir gazetecilik notuGazeteci, gazeteci unvanıyla gittiği bir toplantıda ayağa kalkmak, konuşmacıyı alkışlamak durumunda değildir. Sadece ülkesinin Cumhurbaşkanı “ayağa kalkma” konusunda tek istisnadır, çünkü o kişi ülkesini, devletini temsil etmektedir. Amerikalı gazeteciler ve birçok Avrupalı gazeteci, gazetecinin devlet başkanı için de ayağa kalkmaması gerektiği görüşündedir.Amerikalılar hiç kimse için ayağa kalkmaz. Bu ayrı bir konu. Dün, Harp Akademileri salonunda Orgeneral Başbuğ’un salona girişinde ve çıkışında bazı gazetecilerin ayağa kalktığını, bazılarının da konuşmanın sonunda alkışladığını görünce bu konuya değinmek gerektiğini düşündük.

Devamını Oku

Sulandırma dalgası

13 Nisan 2009

Ergenekon meselesinin başından beri en önemli kaygı, soruşturmanın yürütülme şeklinden dolayı içinden çıkılmaz hale getirilmesiydi.Bu kaygı giderek artıyor; dünkü bilmem kaçıncı dalga, soruşturmayı yürütenlerin işin içinden çıkabilmesi ihtimalinin giderek azayacağını gösteriyor.Ergenekon soruşturması, ülkenin bir din devletine dönüşmesi kuşkusunu taşıyanların, gizli örgütlenmelerle, silah ve terörist yöntemler kullanarak askeri darbe koşullarını hazırlayıp hazırlamadıklarını ve bunun için yasa dışı faaliyetlerde bulunup bulunmadıklarını açığa çıkaracak olan soruşturmadır.Soruşturmayı bu kapsamın dışına çıkarmak, değişik siyasi faaliyetleri de bu kapsama almak “sulandırma” faaliyetinden başka bir şey değildir.***Vatandaşların her türlü siyasi görüşe sahip olma hakkı vardır. Bugünkü hükümet ile ülkenin geleceğinin kararacağı inancı da buna dahildir.Her vatandaş, kendi kanaatlerine göre siyasi faaliyette bulunabilir. Siyasi faaliyet partilerin içinde de olabilir, sivil toplum örgütleri içinde de olabilir, bireysel düzeyde de olabilir.Önemli olan kendi siyasi görüşlerini egemen kılmak için yasaların dışına çıkmamak, şiddete başvurmamaktır. Bu koşullar dahilinde herkes istediği görüşü savunabilir ve bunu açıkça ifade edebilir, bunun için örgütlenme faaliyetlerinde bulunabilir.Cumhuriyet mitingleri de yasal siyasi faaliyetlerdir. Bu mitinglerde kürsülere egemen olanların demokrasi dışı görüşler beyan etmeleri ise ayrı bir konudur.Dün evinde arama yapılan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Türkan Saylan, ilk mitinglerle birlikte başlayan tartışmada kendi ilkelerini “ne şeriat ne darbe” olarak açıklamıştı ve bu açıklamasından sonraki mitinglerde düzenleyiciler tarafından konuşturulmamıştı.Prof. Saylan’ın evinin aranması ve bulunan her şeyin götürülmesi “sulandırma” faaliyetlerinin en büyük, en ciddi örneklerinden birisidir.*** Ergenekon davasının sulandırılması, sadece Ergenekoncuların işine yarar. Dava içinden çıkılmaz hale gelir, ciddi iddialarla gayriciddi iddialar birbirine karışırsa gizli silah depoları da kalabalık içine atılan bombalar da karanlıkta kalır.Ergenekon davasını bilerek ya da bilmeyerek sulandıranlar, demokrasiye Ergenekoncular kadar zarar vermiş olacaklardır.*****Bir futbol notuFenerbahçe- Galatasaray maçında ortaya çıkan manzaranın suçluları, birbirine saldıran genç insanlardan önce onlara sürekli olarak “gladyatör” muamelesi yapanlar, “motivasyon” adı altında ilkel duyguları tahrik edenler, “vur-kır-parçala” edebiyatı yapmaktan utanmayanlardır.Her iki kulübün yöneticilerinin de olaylara karışan futbolcularının da hiçbir özrü olamaz. Eğer Türk futbolu “vur-kır-parçala” ilkelliğinden kurtulacaksa bir yerden başlanmalı, Futbol Federasyonu bu maçın öncesi ve sonrasıyla ilgili olarak en ağır kararları almalıdır.

Devamını Oku

Mesaj mı? Ne mesajı?

12 Nisan 2009

Seçim gecesi Erdoğan “mesajı aldık” demişti. Aradan iki hafta geçti, tatil için Antakya’yı seçmesiyle ilgili haberlere kızdı, bir de 1 Mayıs’ın resmen İşçi Bayramı ve tatil olması için harekete geçilmesini istedi. Antakya meselesine kızdığı için tatilinin devamını Antalya’da geçirmeye karar vermesi kimilerine delikanlılık gibi gelebilir, kimileri ise buna gülümseyip geçmiştir.Deniz Baykal, iki gün bekledikten sonra CHP’nin “dirilmesi” için yapılacak şeyleri ya da bugüne kadar yapmadığı şeyleri sıraladı, o günden beri o da Azerbaycan’ın durumuna üzülmek dışında bir faaliyette bulunmadı.*** Erdoğan’ın 29 Mart seçim sonuçlarından nasıl bir mesaj aldığı anlaşılmadığı gibi, Baykal’ın CHP’yi harekete geçirmek için ne zaman ve nasıl faaliyete geçeceği de bilinmiyor.Bazı işler sıcağı sıcağına yapılırsa, beklenti içinde olanlarla iletişim kurmak daha kolay olur. Örneğin eğer Erdoğan’ın söylediği gibi halk kendisine bir mesaj vermişse, bu mesajı verenler, görüşlerinin dikkate alındığını görmüş olur. Bu ilişki siyasetin can damarlarından biridir.CHP’de Baykal hangi düzenlemeler yapacağını söylemiyor, ama eski İstanbul İl Başkanı bazı proje ve önerilerini açıkladı. CHP’nin canlanmasını bekleyenler de herhalde bu durumu pek anlamamışlardır.***Erdoğan-Baykal ikilisinin bir önceki durumdan ve birbirlerinden pek memnun olduklarını, ikisinin de “mesajı almış gibi” yapmalarından anlıyoruz.Eğer AKP yüzde 41-42’de kalabilseydi Erdoğan’ın “mesajı aldık” demesine ihtiyaç kalmayacaktı.CHP’nin artışı da 22-23 düzeyinde kalsaydı, Baykal’ın da partiyi canlandırma konusunda tutamayacağı sözler vermesine gerek olmayacaktı.Ama Türk halkı bu ikilinin önümüzdeki üç yılı daha aynı düzende geçirmelerini sandık aracılığıyla engelledi. Her ikisine de görev verdi, şimdi bunun sonuçlarını bekleyecek.Bir sonraki seçimlere daha yaklaşık 3.5 yıl var. Eğer Erdoğan bu süre içinde “mesajı aldık” dediğini unutursa, Baykal da “bu CHP bana yeter” tavrını sürdürürse halktan yeni mesajlar alacaklardır.*** 29 Mart sandığı Erdoğan-Baykal ikilisinin kurduğu “statüko”yu fena halde bozdu, ikisini de sarstı. Birinin oyunu artırarak diğerinin oyunu indirerek kendilerine çekidüzen vermelerini istedi. Halk bekler, biraz daha bekler, sabreder, sonra hesabını sorar.“Mesajı aldık” diyenlerin mesajı anlamamasından da hiç hoşlanmaz.

Devamını Oku

Evet, Taksim’de!

11 Nisan 2009

En eski kavgalarımızdan biri yine erkenden başladı: 1 Mayıs kutlaması nerede yapılacak?Aslında 19’uncu yüzyılın sonunda 1 Mayıs, işçi bayramı olarak kabulünün yaygınlaşmasıyla birlikte Osmanlı’nın “işçisi” olan şehirlerinde kutlanırdı, bir sorun da olmazdı.1923’te kutlamalara yasak geldi, ama bir “denge” sağlama düşüncesiyle 1935 yılında 1 Mayıs, “Bahar Bayramı” ilan edildi ve tatil günlerinin arasına alındı.Sonraki 1 Mayıslar traji-komik olaylarla doludur, en saçma olanı da her 1 Mayıs öncesinde solcu bilinen bir avuç aydının toplanıp 2 Mayıs günü salınmasıdır.***1 Mayıs, işçi bayramı olarak “kitlesel” bir şekilde ilk kez 1975’te İstanbul’da kutlandı. Hemen ardından 1977 katliamına gelindi.1 Mayıs 1977’de yüz binlerce kişi bir bayram havasında Taksim’e doğru ilerlerlerken meydandaki kalabalığın üzerine ilk ateş açanların kimler olduğu sorusu hâlâ aydınlanmış değildir. Kimi eski yetkililer 1 Mayıs 1977 için de “özel harp operasyonu” demişlerdir; operasyonun hangi ellerce yapıldığı ise hâlâ belli değildir.Sonra 1980 askeri yönetimi 1 Mayıs’ın bahar bayramlığını da kaldırdı, böylece sorunu hallettiğini sandı.Ama 1 Mayıs’ın tekrar kitlesel olarak kutlanmaya başlamasıyla da “Taksim” tartışması başladı ve hâlâ bitmiş değil. Her yıl sendikalar kutlama için Taksim’i istiyor, yetkililer reddediyor. Geçen yıl da DİSK izinsiz olarak Taksim’e doğru yürüyünce güvenlik güçlerinin orantısız güç kullanmasıyla yine dünya âleme rezil olmuştuk.***Kimileri sendikaların Taksim ısrarını gereksiz bulabilirler, ama Taksim Meydanı’nda yakın tarihimizin en büyük travmalarından biri yaşanmıştır. Sendikaların Taksim’de özgürce yapacakları bir kutlamadan çekinmenin gerekçelerini açıklamak zordur. Eğer yetkililer bazı grupların provokasyonundan korkuyorsa, bunlara karşı tedbirler, kutlamanın düzenleyicileriyle birlikte alınabilir. Çünkü bu mantıktan gidilirse her kalabalık toplantıda, mitingde birileri provokasyon yapabilir, o zaman bütün toplantıları yasaklamak gerekir.*** 1 Mayıs Taksim’de kutlandığı zaman bir yüzleşmeyi de gerçekleştirmiş olacağız ki bu önemlidir.22 yıl önce Taksim’i kana bulayanlar tarihin kendilerini gömdüğünü göreceklerdir. 1 Mayıs Taksim’de kutlanmalıdır ve artık bu kavga da sona ermelidir.Dünyada 166 ülkede 1 Mayıs resmen işçi bayramı olarak kutlanıyor, Türkiye de bu travmasından kurtulmuş olarak onların yanında 167’nci ülke olmalıdır.167 sayısının da herhalde pek övünülecek bir yanı yok ama olsun, belki bu yıl Taksim’de kutlayarak bir korkumuzdan daha kurtulmuş oluruz.

Devamını Oku

Kıbrıs Ergenekonu

10 Nisan 2009

Biraz eskiden başlayalım. Yıl 1965, biri Türk biri Rum iki solcu arkadaş aynı otomobilde giderken öldürülür. Kim öldürmüştür, neden öldürmüştür? Öldürülen Türk’ün siyasi görüşlerini ve adanın bölünmemesi yönündeki çabalarını bilenler için bu soruları sormak abes olabilir.Derviş Ali Kavazoğlu’nun öldürülmesini, dönemin Türk toplumu liderleri hiç önemsemezler, Kavazoğlu için “önemsiz bir kişiydi” diye resmi yazı bile yazarlar. (Olayı merak edenler için: Toplumsal Tarih Dergisi Nisan 2009 sayısında Niyazi Kızılyürek’in yazısı.)Buralardan 1974 Barış Harekâtına kadar gelindi, Kıbrıs önce fiilen sonra da resmen bölündü. Bundan sonra Kıbrıs Türk toplumunda birçok değişim yaşandı. Bombalar patladı, gazeteciler öldürüldü, aynı zamanda kumarhaneler açıldı, kara para aklamakta kullanılabilecek düzenler kuruldu. Bunların hepsi herkesin gözleri önünde oldu. Kıbrıs sorunu “milli” ve “kutsal” dava olarak takdim edildiği için de hiçbirisi gündeme getirilemedi. Susurluk’un, üstelik mahkûm olmuş, ceza yemiş kişilerinden biri gidip KKTC’de kumarhane açtığında bile kimse Kıbrıslı yetkili Türklere “Bu nasıl olur” diyemedi. O kumarhanede insanlar birbirini öldürdüğünde bile kimse kalkıp “neden oluyor bu işler” diyemedi.***Şu anda Ergenekon davasının önemli sanıklarından birisinin Kıbrıs’ta büyük bir mal varlığını nasıl edindiğini de kimse sormuyor. Kimse bu sorunun cevabını da aramıyor.Şimdi bir “Kıbrıs Ergenekonu”ndan söz ediliyor; Kıbrıs Türk toplumunun önemli kişilerinden bazılarının bu yapıyla ilişkilerinin bulunduğu ve bunlara KKTC’de imkân ve çıkar sağlandığı iddiaları gündeme gelmeye başladı.Bunları ortaya çıkarmak hiç de zor değil.Kumarhaneler için verilen izinleri kimler imzalamış?Kimlerin KKTC vatandaşı olması için kimler imza ve onay vermiş?Türkiye’den sonradan gidenlerin mal varlıklarının dökümü nedir, kaynakları nedir?Kıbrıs küçüktür, Türk toplumunda da herkes herkesi tanır, herkes ne olduğunu bilir.Eğer ciddi bir siyasi irade ortaya çıkar ve gerçek bir “Kıbrıs dosyası” hazırlanırsa, bunun Türkiye’deki Ergenekon işlerinin aydınlanması yolunda da epeyce faydası olacaktır.

Devamını Oku