Fransız Bakan’ın tepkisi

8 Nisan 2009

Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner, beklenmedik bir dönüşle, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine artık karşı çıkacağını açıkladı.Kouchner, soldan gelmektedir, Türkiye’yi bilen bir siyasetçidir. Sarkozy’nin “sola açılım” politikası dolayısıyla sürpriz bir şekilde Fransa Dışişleri Bakanı olmuştur. Bakanlığı süresince de Türkiye-Avrupa ilişkileri gündeme geldiğinde Sarkozy ile farklı görüşte olduğunu da söylemiştir.***Fransız Bakan’ın “bundan böyle” Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkma kararının gerekçesi ülkemizin politikalarında “dini referanslar”ın giderek artmasıdır.Buna örnek olarak da AKP hükümetinin Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği’ne karşı çıkmasını gösteriyor. Karşı çıkışın belli başlı iki gerekçesi vardı.Kastının, bu gerekçelerden biri olan Roj TV’ye izin verilmemesi talebi olmadığı bellidir.Geriye ikinci gerekçe kalıyor. O da, Peygamber karikatürleri krizinde ifade özgürlüğünün üzerinde duran ve bu pozisyonundan taviz vermeyen Rasmussen’in İslam dünyasından “özür dilemesi” talebidir.Aslında Erdoğan bu taleple bir süredir küllenmiş bir sorunu tekrar canlandırmış da oldu.Ama asıl “görüntü”, dinsel kökenli bir meselede laik Türkiye’nin Başbakanı’nın İslam dünyasının “sözcüsü” gibi ortaya atılmasıdır.Bu görüntü, aynı zamanda Davos’ta bütün “İslam dünyası adına” İsrail Cumhurbaşkanı’ndan hesap sormak için çırpınan Erdoğan görüntüsüdür.İkisinin bir araya gelişiyle, Türk dış politikasında “dini referanslar”ın ağırlık taşımaya başladığı ve Erdoğan’ın kendisine “tribün” olarak radikal İslamcıları seçtiği kuşkusu oluşmuştur.***Fransa’nın, üstelik Türkiye’yi iyi tanıyan Dışişleri Bakanı bu görüntüleri üst üste koyup bir yargıya varıyorsa, aynı durum milyonlarca Avrupalı için de geçerlidir.Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine asıl engelin kültür ve din olduğunu düşünen ve kendi kamuoylarını bu yönde etkileyen Avrupalı politikacılara istediklerini Tayyip Erdoğan kendi elleriyle vermiş oluyor.Eğer Erdoğan’ın bu faaliyetlerinin hedefi esas olarak iç politikaysa, yanlış bir strateji uyguluyor demektir. Davos gösterisi bile kendisine umduğu oy artışını getirmemiştir.

Devamını Oku

Herkese bir şans

8 Nisan 2009

Barack Obama’yı yakından izlediğimiz iki gün içinde bütün söylediklerini bir araya getirdiğimizde, herkes için iyimser bir görüntünün ortaya çıktığını görmek durumundayız.Birleşik Devletler’in ilk zenci başkanı, değindiği her konuda son derece açık konuşurken sürekli olarak “zihniyet değişimi”ne ilişkin mesajlar verdi.İslam dünyası için “Filistin’de bütün sorunlar sadece İsrail’den kaynaklanmıyor”du, İsrail için de “oğlunun bindiği otobüsten canlı inemeyeceğinden korkan anneler” diye bir sorun vardı.Dünyaya klasik Amerikan “muhafazakârlığı” açısından bakmayacağını sürekli tekrarlayan Obama’nın öneriyi öncelikle İslam dünyasına getirmesi de bir “zihniyet değişimi” beklentisini altını çiziyor.“Zihniyet değişimi” sadece bir tarafta olursa kâr etmeyecektir, önemli olan, birçok tarafın, fikirler çok farklı da olsa aynı frekansta, “diğerini dinleme” frekansında bir araya gelmesidir.***ABD Başkanı, Türkiye’ye ilişkin görüş ve umutlarını anlatırken de aynı mantık çerçevesinde konuşuyordu: Gerçekler vardır, gerçek sorunlar vardır, bu sorunların çözümü için önce adlarını gerçekçi olarak koymak, sonra ortak akla başvurmak şarttır.Obama, bu mesajının içeriğini doldururken de sorunları “gerçek adları” ile anmaktan da çekinmedi. “Laik demokrasi” dedi, “Kürt azınlık” dedi, “İfade özgürlüğü” dedi; “Ermeni soykırımı konusunda kayıtlara geçmiş olan düşüncem değişmemiştir” de dedi.Ermeni soykırımı konusunda Obama aslında “soykırım” sözcüğünü telaffuz etmemiş olsa da bu görüşü kabul ettiğini söylemiş oluyor. Ancak buna yapıcı bir fikir ekliyor: Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin gelişmesi için, gerekiyorsa “soykırım” konusu geride tutulmalıdır, öncelik bugün yaşayanların barış ve refahıdır...***Barack Obama dünya siyasetine yeni bir üslup getiriyor, üslubunun hangi alanlarda başarılı olacağı şu anda belli değil. Ama bütün dünyayı etkilediği kesin.Obama, dünyaya bakışının temelinde “hep birlikte zihniyet değişimi” ve “kafalardaki takıntıların ötesine geçme” kavramları bulunduğunu her konuşmasında vurguladı.Bu çizgide politikalar geliştirmeyi amaçlayan bir ABD Başkanı herkes için ciddi bir şanstır.Türkiye için “zihniyet değişimi” ve “takıntıların ötesine geçme” kavramları çok somut gündem maddelerini içeriyor. Bu gündem maddelerini tek tek sayan Obama, Türkiye için de ciddi bir şanstır.

Devamını Oku

Sizi bırakmayız, ama...”

6 Nisan 2009

ABD’nin ilk siyah başkanı Obama’nın Türkiye ziyaretinin siyasi anlamları üzerinde duruldu.Bu ziyaretin kendi başına bile İslam dünyasına bir mesaj niteliği taşıdığı konuşuldu.Obama’nın ilk resmi ziyaretinde verdiği mesajlar, aslında Batı dünyasının Türkiye’ye “mantıklı” bakışını yansıtıyor.ABD Başkanı “sizi bırakmayız” diyor, “Filistin meselesinde heyecanlanmanızı da hoş görürüz, Irak’la ilgili gidiş gelişlerinizi de anlıyoruz ve sizi bırakmamaya kararlıyız...” Türkiye’nin Batı dünyası içinde kalmasının güvencesi olarak Obama da Avrupa Birliği üyeliğini görüyor. Fransız Sarkozy, Alman Merkel’e göre dünyaya daha yukardan bakabilen Obama onların dar görüşlülüğüne karşı mücadele etme iradesi göstereceğinin de işaretlerini verdi.***Obama’nın açık beyan ve taahhütlerinin arkasından gelen “ama”lar dizisi de pek iyi bildiğimiz, yıllardır konuştuğumuz konular:Demokratik laik cumhuriyet yolundan ayrılmayın.Demokrasiyi geliştirecek reformlara devam edin.Basın ve ifade özgürlüğünü yaralayan konuları halledin.Kürt meselesini barışçı yollarla çözün.Terör konusunda Kuzey Irak yönetimiyle iyi ilişki kurun ve çözümleri onlarla birlikte arayın. Ermeni meselesinde, soykırım rahatsızlığınızın giderilmesi için en önemli ilaç, Ermenistan ile ilişkilerinizi geliştirmenizdir.Bunların hepsini biz de biliyoruz, ama Kuzey Irak’ta özerk Kürdistan’dan korkan, basın ve ifade özgürlüğünün ne olduğunu anlamamış olan, küçük Ermenistan’ı tehdit gibi gören, taş atan çocukları hapse tıkan, yerel seçim sonuçlarını “Kürtlerle Ermeniler birleşti” diye gören... ruhsal ve zihinsel engelleri aşamıyoruz.Bunların hepsi bir arada, bir “korku dünyası”nın varlığını gösteriyor. Bu “korku dünyası” içinde yaşayanlar, Amerikan halkının bir zenciyi başkan seçmesinin anlamını kavramayanlardan oluşuyor.Obama, bize önemimizi gösterdi, moralimizi düzeltti, bildiğimiz ama gerçekleştirmekte zorlandığımız bir yol haritasını tekrarladı. Kendisine teşekkür borçluyuz.

Devamını Oku

Bu kavganın amacı nedir?

5 Nisan 2009

Davos gösterisi Tayyip Erdoğan’a İslam dünyasında bir sempati kazandırmıştı. Tabii ki o İslam dünyası için bu gösterinin Türkiye’ye faydası mı oldu, zararı mı oldu, diye düşünme zorunluluğu yok. NATO’daki “kavga”nın bir tarafında da yine İslam dünyasına yönelik bir gösteri unsuru olduğu kuşkusuz.Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri olmasına karşı çıkılırken iki gerekçe gösterilmişti: Roj TV konusundaki hassasiyetimizi anlamadı ve bu televizyonu kapatmadı; peygamber karikatürleri tartışmasında da bunların ifade özgürlüğü içinde olduğunu söyleyerek İslam dünyasını rencide etti.Avrupa’da başbakanların televizyon kapatmalarının mümkün olmadığını AKP hükümetine kimse anlatamadı.İkinci gerekçenin siyasi temeli de Afganistan konusuydu. NATO Afganistan’da daha etkili olacak ve radikal İslam ile daha fazla karşı karşıya kalacaktır, bu hassas dönemde “Peygambere saygı göstermemiş” bir kişinin NATO’nun başında olması sorun yaratacaktır.Gerekçenin “yazılmış hali” buydu.Sonunda ne oldu, Rasmussen NATO Genel Sekreteri oldu. Buna karşılık AKP kaynaklarından sızdırılan bilgilere göre Rasmussen İslam dünyasından özür dileyecek. Ayrıca hem NATO’da hem Afganistan’da Türkiye daha üst düzeyde temsil edilecek.*** NATO genel sekreter yardımcılarından birinin Türk olması elbette iyidir. Ancak Afganistan’da daha ileri düzeyde sorumluluk almanın gerekçesini AKP hükümeti açıklamalıdır. Eğer bu yolla, NATO ile Afganistan’daki İslamcılar arasında daha farklı bir işlev öngörülüyorsa o da açıklanmalıdır. Çünkü bu, ileride Türkiye’nin başına çok büyük sorunlar açabilecek bir meseledir.NATO’nun yeni genel sekreteri Rasmussen’in özür dileme şeklinin radikal İslamcı dünyada ne kadar etkili olacağını göreceğiz. Ama herhalde “Ben ettim siz etmeyin” diyecek değildir, olsa olsa “ifade özgürlüğünü kullananların başkalarının hassasiyetlerine karşı daha özenli olması gerektiğini” söyleyecektir. “Bu karikatürleri çizenleri sizin istediğiniz gibi hapse atıp öldürtmediğim için pişmanım” demeyecektir.*** Tayyip Erdoğan’ın “İsrail Cumhurbaşkanı’nı azarlamış” ve “Danimarka Başbakanı’na özür diletmiş” bir Müslüman olarak dünyanın doğusunda bulduğu sempati daha da yükselebilir.Tayyip Erdoğan, NATO tarihinde ilk kez ilkeler değil “şahıslar” üzerinden kriz çıkartmış politikacı oldu.Dışardan bakanlar bundan sonra ancak, Davos ile bu krizdeki tavrını yan yana koyup Erdoğan’ın başka önemli konularda nasıl kriz çıkarabileceğini hesaplamaya çalışacaklardır.Çünkü NATO krizine bir başka açıdan bakıldığı zaman şu sorunun cevabını da düşünmek gerekiyor: Eğer Erdoğan’ın vetosuna rağmen Rasmussen genel sekreter ilan edilseydi, Türkiye NATO’dan ayrılacak mıydı?Ayrıca, Davos ve NATO yan yana konulup AKP hükümetinin dış politikayla ilgili gizli gündemi var mı, bunun ardından başka hangi krizler gelecek soruları da sorulacaktır.

Devamını Oku

Kötü bir haber

4 Nisan 2009

Kimileri aşağıdaki haberi okuduğunda “Aman giderlerse gitsinler” diyecektir, işte o yüzden bu çok kötü bir haber; böyleleri var olduğu için de durum iyice utanç verici.Son iki ayda İstanbul’da yaşayan Türk vatandaşı yaklaşık 50 aile Türkiye’yi terk etmiş. Terk etmelerinin nedenleri belli. Türkiye’de ırkçı dalganın yükseleceğini ve “Gazze” gibi gerekçelerle kendilerinin tehdit altında kalacağını düşünüyorlar. Bulabildikleri çare Türkiye’den gitmek...Bu haberle ilgili olarak biraz araştırma yapınca, daha onlarca Yahudi ailenin Türkiye’yi terk etme hazırlığında olduğunu öğrendik.***Müslüman olmayan azınlık vatandaşlarımızla ilgili acı veren siyasetler izlenmiş, azınlıklar Türkiye’den kaçırtılmıştır.İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sından kaçan Yahudilere destek verilirken, Çanakkale Boğazı, güvenlik gerekçesiyle Yahudilerden “temizleniyordu.” Bu siyaset, yabancı unsurları ülkeden yollayarak köylülere hayat alanı açma politikası rezaletiyle, 6-7 Eylül’deki utanç verici Vandallıkla devam etti. 1963’te İsmet İnönü, kendi anılarında da açıklamadığı bir nedenle büyük bir kitleyi, Türk vatandaşı Rumları Yunanistan’a gönderdi. Aynı günlerde “vatandaş Türkçe konuş” kampanyalarıyla bu insanlar rahatsız edildi, gitmeye zorlandı.Amaç hep aynıydı; köy-kasaba kültürü yabancıyı sevmediği gibi onların yerlerine gözlerini dikmişti.Bu süre boyunca Türkiye, Müslüman olmayan vatandaşlarını hep yurt dışına gönderdi. Kendi vatandaşını kovan bir devlet politikasının en kaba ırkçılık olduğu görmezden gelindi.***1980’li yıllarda yeni bir normalleşme süreci başlarken yıllarını başka ülkelerde geçirmiş birçok Rum ve Yahudi Türk vatandaşı tekrar ülkesine, Türkiye’ye dönmeye başladı. 90’lı yıllarda bu süreç devam etti. Asala krizi bitince başka ülkelerde bulunan Türk vatandaşı Ermeniler de sayısı üç beş de olsa, döndü.Şimdi, 2009 yılında Türkiye’de yeniden bir ırkçı dalganın yükselmesinden korkanların ülkelerini terk ettiğini görmek gerçekten utanç verici bir durum.İsrail devletinin politikalarına tepki göstermekle Yahudi düşmanlığını birbirine karıştıranlar ya da Gazze’yi bahane ederek Yahudi düşmanlığını tırmandırmaya çalışanların varlığı ortada. “Sözde solcu” CHP’nin açık ırkçılık yapan bir milletvekilini kınamaktan aciz olması ise hem utanç verici hem de korkutucu.Sözün burasında kendisini “1960’ların çok-uluslu, çok-dilli, çok kültürlü İstanbul’unun çocuğu” olarak niteleyen Roni Margulies’e kulak verelim: “(...) Gazze şeridini İsrail havadan ve denizden bombalamaya başladı. O gün ben Yahudi olmaya başladım yine.Daha doğrusu oldurtulmaya başladım.İlk Yahudiliğim değildi bu. Aynı şey iki buçuk yıl önce de başıma gelmişti. İsrail’in Lübnan’a saldırısı sonucunda da 34 gün Yahudi olmak zorunda kalmıştım.Daha doğrusu, kaldırtılmıştım.(...) İsrail silahlı kuvvetleri harekete geçtiğinde, Yahudi olmak zorunda kalıyorum... İsrail’in yaptıklarından herhangi bir sorumluluk hissettiğim için değil (...) Yahudi olduğum zannedildiği ve hatta olmam beklendiği için.Bu zan ve beklenti, İsrail devletinin ve bu devletin savaşlarının dünyadaki tüm Yahudilerle ilgili olduğu (...) ve tüm Yahudilerin önce Yahudi olduğu inancından kaynaklanıyor. Sadece Türkiye’de kaynaklanıyor ama.” (Notos öykü, Nisan-Mayıs 2009)Roni Margulies kendisini “1960’ların çok-uluslu, çok-dilli, çok-kültürlü İstanbul’unun çocuğu” olarak niteliyor.2009 yılındayız, hâlâ aramızda ırkçılığın iğrenç bir durum olduğunu bilmeyenler, ırkçı olduklarını fark etmeyenler yaşıyor. Ve kimi vatandaşlarımızın onlardan korktukları için Türkiye’den kaçmasının utancıyla yaşamak durumunda kalıyoruz.

Devamını Oku

Ecevit’e son veda

3 Nisan 2009

Demokratik Sol Parti, Ecevitler’in “aile partisi” olarak kuruldu, Bülent Ecevit’in vefatına kadar da öyle kaldı. Bülent Ecevit’in “gerçek ikinci adam” yaratmama hassasiyeti son dönemde de devam etti, partide bir “lider adayı” ortaya çıkamadı.DSP’nin, Ecevit’in başbakanlığında, hatta 1980 öncesi CHP Genel Başkanı olarak başbakanlığında hangi politikalarının “sol” olduğu hep tartışma konusu olmuştur. Ama Ecevitler, kendilerini “demokratik sol” olarak nitelemişler, öyle kabul görmüşlerdir.DSP’deki son krizin, büyük olasılıkla perdenin kapanmasına yol açacak krizin görüntüdeki nedeni, partinin İstanbul milletvekillerinin DSP adayını değil, CHP’nin adayı Kılıçdaroğlu’nu desteklemiş olmalarıdır.***DSP Ankara’da aday çıkarmadı, CHP adayı Karayalçın’ı desteklediğini ilan etti. Ama İstanbul’da, daha önce MHP’den aday olmuş ve kaybetmiş olan Ahmet Vefik Alp’i aday gösterdi.DSP’nin İstanbul vekilleri de fiilen Kılıçdaroğlu için çalıştı ve açık olarak çalıştı. Şimdi bu faaliyetleri dolayısıyla ihraç edilecekler.Biraz daha geriye gidersek, DSP’nin milletvekillerinin 2007 seçiminde CHP listelerinden seçildiğini hatırlamamız gerekiyor. Rahşan Ecevit ve DSP yönetimi ile Baykal’ın yaptığı görüşmelerde bu adayların belirlenmesinde ve seçilebilecek sıralara konulmalarında kuşkusuz Baykal’ın da etkisi olmuştur. Dolayısıyla DSP’liler Baykal’ın etkisi sayesinde milletvekili seçilmişlerdir.***29 Mart yerel seçiminde DSP’nin aldığı oyların oranı, bu partiyi “diğer” kısmında yer alan 15 küçük partinin arasına yerleştirmiştir.Alınan bu sonucun halen milletvekili olan DSP’liler açısından anlamı, bir daha DSP adayı olarak milletvekili seçilmelerinin mümkün olamayacağıdır. Böyle durumlarda klasik milletvekili refleksi, “tekrar nasıl seçilirim” arayışına girmektir. Zaten CHP listesinden gelmiş olan DSP’li milletvekilleri için sorunun cevabı basittir. Ama bunun için CHP yönetimine güven vermek gerekir, yerel seçim de bu imkânı söz konusu vekillere sağlamıştır.***DSP hayatının son bölümüne girerken, tarafların sürekli olarak “para” konuşmaları, “heba edilen 60 trilyon”dan söz etmeleri de herhalde gerçekten Ecevit’in anısıyla yaşayanları kötü etkilemiştir. O 60 trilyondan geriye ne kalmışsa DSP’de kalanlar gelecek seçime o parayla girer, sonra bu parti de tarihin derinliklerinde yerini alır.

Devamını Oku

Sarıkamış faciası, şarabın büyüsü ve Kıbrıs sorunu

3 Nisan 2009

Askeri kırdıran Enver PaşaSarıkamış ağıtı öyle söylüyordu: “Askeri kırdıran Enver Paşa...” İmparatorluk dağılıyordu, iktidardaki İttihat ve Terakki ve yapacağını bilemiyor, çırpınıyordu.Yanlış üstüne yanlış karar alan İttihat ve Terakki’nin üç paşası Enver, Talat ve Cemal artık olayların içinde sürüklenir olmuştu. Sarıkamış’taki ordunun Rusların üzerine, olağanüstü kış koşullarında sürülmesi de bu şuursuz çırpınma içinde alınmış inanılmaz kararlardan birinin sonucuydu.Doğu cephemizde Rusların meşgul edilmesi, Almanya’nın Doğu cephesini rahatlatabilirdi. Öyle olmadı, Almanya savaşı kazanamadı ama Rusya da başka bir döneme doğru doludizgin ilerliyordu.Sarıkamış’ta binlerce asker savaşmadan öldü. Kışın göbeğinde askeri oraya sürmenin katliamla eşanlamlı olduğunu Enver Paşa kavramıyordu, çünkü koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun ellerinde yok oluşunun paniği içindeydi. Bu panik bir yıl sonra, Talat Paşa’yı da Ermeni tehciri kararını alarak çöküş günlerinin ikinci kıyımına yol açmaya itti. Sarıkamış’ta görev yapmış olan her asker, aradan ne kadar süre geçmiş olursa olsun bu olayın acısını hisseder, kâbusunu yaşar. (Sarıkamış’ta doğduğumda facianın üzerinden sadece 36 yıl geçmişti. Ne kadar yakın bir geçmiş değil mi?)Son yıllarda Sarıkamış faciasının üzerinde durulması kuşkusuz, insanların gözlerini biraz daha açmış, tarihimizi daha iyi düşünmeye yöneltmiştir.Cihangir Akşit “Sarı Sessizlik” i roman olarak yazmış. Anlatıcı, genç bir subay. Bu faciayı o subayın gözünden okumak olayın vahametini gözümüzün önünde biraz daha canlı olarak getiriyor.Şarabı öğrenmek içinFransa’da şarap başlı başına bir kültürdür. Bu kültürü Fransızlar İtalyanlarla bile paylaşmaz, İspanyollarla asla paylaşmaz.Bizim şarap kültürümüz, zamanında en ucuz alkollü içecek olan “Güzel Marmara” ile başlamıştır. Sonra sonra bizde de şarap kültürü oluşmaya başladı.Herkesin yurt dışına çıkamadığı, Fransa görmüş olmanın avantajına sahip çok küçük bir kesimin dışına çıktı şarap kültürü. Bizim şarap kültürümüzle atbaşı giden bir de şarap “kültürsüzlüğümüz” vardır; o da güzel bir lokantaya gidip, şarap mönüsünde parmağını en pahalıların birkaç satır üstünde yine pahalı bir şarabın üzerine bastırmak şeklinde yaşamaktadır.Kimilerine göre sonradan şarap kültürü edinmek mümkün değildir. Sonradan Fransızca öğrenip Molière’i aslından okumak mümkündür, ama üç-dört yaşındayken babasının kadehinden bir yudum şarap almamış olanın ne kadar didinirse didinsin gerçek bir şarap kültürü edinemeyeceği söylenir. Bernard Pivot, Fransa’nın önemli “kültür insanları”ndandır. Televizyonda yaptığı kitap programlarında tanıtılan kitap satış rekoru kırar, yönettiği “Lire” dergisi yayın hayatında çok etkilidir. “Şarabın Aşk Sözlüğü” kitabında hem şarap anlatılıyor; hem yazarın şarapla birlikte yaşamı hem de şarabın bir toplumdaki özel yeri.Ucuz şarapların da güzel olabileceğini, çünkü şarabın kendi başına bir “vaka” olduğunu öğrenmek isteyenler için “Şarabın Aşk Sözlüğü” çok yararlı olacaktır. Şarapla fazla ilişkisi olmayanlar da bu kitabı okurlarsa şaraba başka bir gözle bakmaya başlayacaklardır.Kıbrıs bitmez mi?Gazeteciliğe Kıbrıs savaşının hemen ertesinde başladım. Bu aşırı karmaşık gibi görünen, ama aslında çok basit olan meseleyi 34 yıldır izliyorum. Dünyada bu kadar eski bir sorun kalmadı. Kaldıysa da bazı kabileler arasındadır.Kıbrıs meselesinde son yıllarda çok yol alındı, ama bir ileri bir geri gidildiği için çözümün etrafında dolanıp duruluyor.Ankara, halen Avrupa Birliği’ne verdiği taahhütleri yerine getirmiş değil ve Kıbrıs’ta Türk ve Rum hükümetlerinin sağladığı gelişmelerden de hoşlanmıyor. Ama artık çekilecek bir yer kalmadı.Yıllarca Kıbrıs’ı izleyenler bile Niyazi Kızılyürek’in “Daha Önceleri Neredeydiniz?” kitabını okurlarsa konuyu daha net bir şekilde toparlayabilirler.Alt başlık içeriği anlatıyor: “Dünden Bugüne Kıbrıs Müzakereleri”. Önümüzdeki aylarda tekrar Kıbrıs konuşulmaya başlandığında bir fikir sahibi olabilmek için sürecin tümünü bilmek gerekiyor. “Daha Önceleri Neredeydiniz?” sayfa sayısı az ve derli toplu bir kaynak.

Devamını Oku

Temsilin onayı 29 Mart dersleri 4: DTP

2 Nisan 2009

Demokratik Toplum Partisi’nin Türk vatandaşı Kürtleri temsil ettiğini 29 Mart sonuçları doğruladı.Bu “onay” kimilerine göre bazı tehlikelerin başlangıcı olabilir.Ancak, eğer AKP’nin istediği gibi Kürt vatandaşların ağırlıklı olduğu şehirler DTP’nin elinden alınsaydı, öncelikle bu insanlar bir kez daha kendilerini “dışlanmış” hissedecekti.***AKP’nin bölgede açıkça söylenmese de “dini” referanslar yoluyla DTP’nin oylarına ortak olması DTP’nin temsil niteliğini azaltmaz; azaltmadığı ortaya çıktı.Seçim öncesinde “Kürt açılımı” olarak TRT 6’nın yayına başlaması, genel olarak olumlu karşılanmasına karşılık bu “açılım” ın bölgede daha farklı bir şekilde görüldüğünün de herhalde AKP ve diğer partiler farkındadır.TRT 6’nın tek parti döneminin Ankara Valisi Tandoğan’ın “Eğer komünizm gelecekse onu da biz getiririz” vecizesinin günümüzdeki bir kopyası olarak görüldüğü de belli oldu.“Kürtçe yayını sen yapamazsın, ben devlet olarak yaparım” mantığı ile bölgede oy alınacağını sananların şiddetle yanıldığı ortaya çıktı.***Kürt kökenli vatandaşlar DTP’nin oylarını kararlı bir şekilde artırarak açık bir mesaj vermişlerdir.Bunu, demokratik gelişmeleri yasal siyaset temelinde sağlama iradesi olarak görmek gerekir.Çeyrek yüzyıldır süren savaş iki kuşağın hayatını mahvetti. Bir üçüncü kuşağın da önceki kuşakların yaşadıklarını yaşamasının artık hiçbir mantığı yoktur.DTP’nin siyasi faaliyetlerinde zaman zaman PKK gölgesinin hissedilmesinin yarattığı kuşkuların silinmesi de yine bu parti yönetiminin yüklenmesi gereken bir sorumluluktur.Bu sorumluluk, temelde silahların susması sürecinin başlatılması için bütün imkânlar değerlendirilerek çaba gösterilmesini gerektiriyor.Çok yakında Kuzey Irak’ta yapılacak Kürt konferansından “barışçı” kararların net olarak çıkmasında Demokratik Toplum Partisi’nin ciddi katkısı olabilir.***Demokratik Toplum Partisi’nin, temsil niteliğinin onaylanması ile yükümlülük ve görevlerinin arttığını, bu doğrultuda daha faal olmasının beklendiğini görmüş olması gerekir.DTP’li olmayan Türkler de DTP’den bunu beklemektedir ve beklentilerine cevap aldıkça rahatlayacaklardır.Bunun somut karşılığı da demokratik gelişme süreçlerinin hızlanmasıdır.

Devamını Oku