Yılın en sıkıntılı günündeyiz, ABD Başkanı’nın 24 Nisan mesajını bekleyeceğiz. Bu mesajda “soykırım” sözcüğü yer almazsa sevineceğiz, bu yılı da atlattığımız için rahat bir nefes alacağız.1915 Ermeni tehciri konusunda bütün dünyanın aynı görüşte birleştiğini gözardı ederek her 24 Nisan’da heyecan çekmemizin anlamsızlığı üzerinde düşünmek istemiyoruz.ABD Başkanı’nın, Türkiye’de de 1915 ile ilgili görüşünü olabildiğince açıkça ama “soykırım” sözcüğünü kullanmadan belirtmiş olması da 24 Nisan heyecanının anlamsızlığını göstermiştir.Bu yılın farkı, 22 Nisan gecesi Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesi için bir yol haritası üzerinde anlaşma sağlanmış olmasıdır. Yol haritasının içeriği açıklanmadı ama amaç belli. Türk-Ermeni sınırı açılacak, iki ülke diplomatik ilişkileri başlatacak.*** Türkiye’nin bu adımı atmakla, dünyadaki 1915 olaylarıyla ilgili kanaatleri değiştirmesi, tartışmaları durdurması mümkün değildir. Ancak Türk-Ermeni ilişkilerinin normalleşmesi, Türkiye Cumhuriyeti açısından “Ermeni sorunu”na ilişkin bir “kompleks”ten arınmak anlamına gelecektir.Türk-Ermeni ilişkilerinin normalleşmesi, gerçekte yalnızca Rusya Federasyonu’nun istemediği bir gelişmedir. Azerbaycan ve Ermenistan’ın bugünkü savaş halini sürdürmeleri ve sınırın kapalı kalması bu iki ülkeyi de Rusya Federasyonu’na daha bağımlı hale getirmektedir. Bu iki ülke üzerinde de etkili olan Rusya’nın bugüne kadar ikisini barıştırmaya ve Karabağ ile Ermenistan işgali altındaki diğer toprak parçaları konusunda bir anlaşma sağlamaya teşebbüs etmemesinin nedenini de görmek gerekir.***Türk-Ermeni görüşmeleri boyunca atılan her adımla, sağlanan her gelişmeyle ilgili olarak Azeri yönetimine Ankara tarafından bilgi verildiğini aslında Bakü de kabul etmiştir. Azeri yönetiminin bir anda sert tepkiler göstermesi Moskova’yı sakinleştirmeye yönelik bir politikanın parçası gibi görünüyor.Türkiye’nin ağabeyliği altında barışmış Azerbaycan ile Ermenistan’ın dünyaya açılımda önemli mesafeler kaydedeceğinin iki ülke de farkındadır.Kafkaslar’a barış havasının gelmesini sağlayan ülkenin Türkiye olması önemli bir siyasi başarıdır. Acil sonuçlarından birinin 1915 sıkıntısından kurtulmak olmayacağını bilmemiz bu başarıyı küçültmez.
AKP hükümeti ve Başbakan, 29 Mart’tan bu yana, ipleri tümüyle elinden kaçırmış, program ve vizyonunu kaybetmiş bir hükümet görüntüsü veriyor.Ergenekon konusundaki sade vatandaşın kafasını karıştıran gelişmeleri de herkes sonuçta hükümetten bilir.Aynı durum, durduk yerde ortaya çıkan DTP’ye yönelik geniş operasyon için de geçerlidir. Böyle bir operasyonun neden seçim sonrası gündeme geldiğini açıklamak da hükümete düşer.Bu konular açılınca söylenen “efendim yargı bağımsızdır biz karışamayız” lafına kimsenin inanmadığını da herkes biliyor. Bunlar önemli siyasi davalardır ve böyle davalara girişmek için siyasi iradeden en azından yeşil ışık gelmesi gerekir.*** İpleri kaçırdığı görüntüsünü veren her hükümetin başta gelen sorunlarından biri de bürokrasinin durumudur. Her zaman aynı şey olur, bürokrasi hükümetin inişte olduğunu hissederse kendisine başka güvenceler aramaya, aynı şevkle çalışmamaya başlar.Sadece Ergenekon’daki iniş çıkışların, DTP operasyonunun değil, medyaya yönelik faaliyetlerin de hükümetin en üst düzeyde onayı olmadan yapılamayacağını her Türk vatandaşı bilir.Doğan grubuna yönelik son icraatların Başbakan’ın haberi olmadan yapıldığına inanmak için aşırı saf olmak gerekir.Erdoğan bir süre önce, seçim sonrasında yeni anayasa çalışmasının başlayacağını söylemişti. Ancak “yeni”yi de “kısmen” yenilik olarak açıklamıştı.Yeni bir anayasa yapmak için çalışmaya başlayan, ama bunu beceremeden havlu atan ve şimdi de “kısmi değişiklik” diye ortaya çıkan Başbakan’ın ne kadar “muktedir” olduğu sorgulanır.*** Başbakan’ın Bakanlar Kurulu’nda değişiklik yapmak istediği de uzun süredir biliniyor. Ancak Erdoğan bu konuda da hâlâ adım atmıyor. Ciddi bir sağlık sorunu yaşamış olan Maliye Bakanı’nı bile değiştirmedi.Eğer bu hareketsizliğin üzerine, örneğin Ermenistan işini çözememek ya da anayasa değişikliklerini yapamamak gibi gelişmeler eklenirse hükümet tam anlamıyla “hükümet edemez” hale gelmiş olacaktır.Böyle durumlarda da kaçınılmaz olarak seçimin zamanından önce yapılması fikri ortaya çıkar ki, bu ne zaman olmuşsa, aynen gerçekleşmiştir.Demokrasi tarihimizdeki en yüksek oy oranlarıyla tek başına iki kez iktidar olmuş bir siyasi partinin kendisini bu duruma düşürmesi kolay değildir, ama Erdoğan bunu başardı.
Tayyip Erdoğan, 29 Mart gecesi “mesajı aldım” demişti. Aradan geçen süre içinde hangi mesajı aldığına ilişkin bir işaret vermedi.Dün ise dayanamadı, yine “kriz teğet geçecek” dedi. Cevabı da birkaç saat sonra Şanlıurfa’dan geldi; işini kaybetmiş ya da kaybetme korkusu içindeki bir belediye işçisi insanların üzerine kurşun yağdırdı.***Türkiye, tarihinin en ağır işsizlik oranına ulaştığı sırada, iş yerleri kapanmaya devam ederken, işsizlik artarken, henüz bir işi olan milyonlarca kişi de işini kaybetme korkusu içinde yaşarken “teğet geçecek” demek bütün bu insanlarla alay etmek demektir.Türk ekonomisi ciddi biçimde küçülüyor, bütçe darmadağın oldu, ekonominin can damarlarından sayılan tekstil sektörü “imdat” diye bağırıyor ve Başbakan hâlâ “teğet geçecek” diyor.Kimse yanılmaktan hoşlanmaz, yanıldığının söylenmesinden de hoşlanmaz ama Erdoğan global krizi teşhis etmekte yanılmış, belki de danışmanları tarafından yanıltılmıştır. Olabilir, herkes yanıltılabilir, Erdoğan da yanıltılabilir. Ancak Erdoğan bu yanlışı kabul etmemekte direnerek toplumdaki güvensizliğini körüklüyor.***Krizin ilk belirtilerinin ortaya çıkışının üzerinden yaklaşık 9 ay geçti. Bu süre içinde bazı tedbirler çok daha erkenden alınabilirdi ama tedbir almakta sürekli olarak gecikildiği için ekonominin bütünündeki güvensizlik tırmanıyor.Seçimin ertesinde yapılan kamuoyu araştırmalarında AKP’nin halk desteğinin azalmaya devam etmesinin nedenin de işsizlik ve bu büyük sorunun çözüleceğine dair inancın kaybolması olduğu ortada.***2001 krizinin ardından Kemal Derviş eliyle uygulanan sıkı politikaların devam ettirilmesi ve dünyadaki genel konjonktürün de olumlu yansımalarıyla Türk ekonomisinde ciddi bir büyüme yaşanırken, bazı yapısal reformların bir kenara bırakılması da son krize “içerden katkı” oldu. Bu dönemde ekonomi çevrelerinden gelen uyarılar, “işler nasıl olsa iyi gidiyor” diye dikkate alınmadı.Ekonomik krizden hiç kimsenin çıkarı yoktur. Birilerinin sadece Erdoğan’ı kızdırmak ve yıpratmak için ekonomik krizi körüklediğini düşünmek de meselenin ne olduğunu hiç anlamamaktır.Ekonomik kriz, Erdoğan’ın “şahsi” meselesi değildir ve Erdoğan, “teğet” edebiyatına devam etmekle kendi kendisini yıprattığının da farkında değildir.
Azeri sözcüleri, Türkiye-Ermenistan yakınlaşması üzerine yorum yaparlarken kendilerini tutamadılar, “Ermeni’den dost olmaz” dediler.Irkçılık böyle bir beladır, her an her yerden çıkabilir. Siyasal İslam’daki yoğun Yahudi düşmanlığı da sürekli hortlatılıyor.Bir süre önce İsrail’in Gazze saldırısı sırasında bir şahıs Kayseri’de “Hitler’in ruhunu şad etmek” için helva dağıtmıştı. “Yahudileri kesmekle ne iyi ettin ey Hitler” demek istiyordu. Bu ırkçı soykırıma destek gösterisine karşı kimse bir şey yapmadı, tepki vermesi gerekenler öylece seyretti.Şimdi öğreniliyor ki aynı şahıs Türkiye-Ermenistan futbol maçının Kayseri’de oynanmaması için imza toplamaya başlamış. Bu da en kaba ırkçılığın sırıtmasından başka bir şey değil.***İsrail’in Gazze saldırısına neredeyse kişisel meselesiymiş gibi tepki gösteren Başbakan’ın İsrail devletine tepki ile Yahudi karşıtlığının ayrımını net çizememesinin, çizmemesinin yarattığı etkiler biliniyor.CHP’li bir vekil çıkıp Cumhurbaşkanı Gül’ün ailesinde Ermeni bulunduğunu söylediğinde kendilerine sosyal-demokrat diyen CHP’liler bu vekili korudular, kolladılar, göstermelik bir uyarı ile yetindiler.Cumhurbaşkanı Gül ise bu CHP’linin ırkçılığına karşı önce düzgün bir tepki gösterdi, ama sonra da açtığı davada bir insanın ailesinde Ermeni olmasının “hakaret” olduğunu savunan bir dilekçe verdi. O kişiyi Irkçılıktan, insanları birbirlerine karşı düşmanlığa kışkırtmaktan dava etmedi, “Benim ailemde Ermeni olduğunu söyleyen, bana hakaret etmektedir” diye dava açtı.***Irkçılığı sokağa salmak çok kolaydır. Hele bizde, siyasal İslam’ın belli bir duygusal etkinliği dolayısıyla daha da kolaydır. İsrail’in Gazze saldırısına tepki mitinglerinde bunun örnekleri görülmüştür.Ancak ırkçılığı sokağa saldıktan sonra tekrar içeri sokmak o kadar kolay değildir.“Ermeni’den dost olmaz” diyen birisinin ertesi gün de “Kürt’ten de dost olmaz” demesi çok doğaldır. Eğer bu kafadakiler daha ilk cümleyi söylediğinde tepki görmez; o kişiye bunun ne kadar ayıp olduğu anlatılmazsa ikinci cümleyi söylemesinin şartları kendiliğinden yaratılmış olur.Kayseri’de Hitler için helva dağıtana, Ermenistan futbol maçına karşı imza toplayana tepki gösterilmediğinde arkasından gelecek olanlar da bellidir.Irkçılığın her türlüsü hemen bastırmayanlar, hoş görenler de ırkçılarla aynı derece suçludur, insanlığa karşı en ağır suçu işlemektedirler.
Türk toplumu sorunlarıyla, hastalıklarıyla yaşamaya alıştı.Türk toplumunu yöneten ve yönlendirenler en temel “asgari müşterek” olması gereken demokrasi üzerinde anlaşmış değil. Bu anlaşmazlık dalga dalga toplumun bütün kesimlerine yayılıp sorunlara çözüm aramak yerine sürekli çatışma ve “rövanş alma” düzenini kökleştiriyor.Demokrasi üzerinde anlaşamayan, demokrasiyi kendi haklarının teyidi, ama başkalarının haklarının çiğnenebileceği düzeyinde görmeye alışmış farklı kesimlerin birbirlerini “düşman” gibi görmeleri kaçınılmazdır.*** Ergenekon olayı önemli bir “demokratik uzlaşma” sağlayabilirdi, ama tam tersine kamplaşmayı güçlendirdi. Çünkü olaya bakanlar, her zaman olduğu gibi, demokrasi ve demokratik haklar meselesini kendi açısından görmek dışında hiçbir fikrî çaba içine girmek niyetinde değil.Demokrasinin hazmı herkesin eşitliğinin kabulüyle başlar. Eğer bir profesörün evinin sabaha karşı basılmasına tepki gösteriyor, ama sade bir vatandaşın evinin yine sabaha karşı basılmasını doğal karşılıyorsanız hazım eksikliği had safhada demektir.*** Bu ülkede 12 Mart’lar, 12 Eylül’ler yaşandı. Askeri yönetim dönemlerinde insanlar üç gün değil, üç ay savcı yüzü görmeden gözaltında kaldı. İnsanlar iki yıl üç yıl sonra yargıç karşısına çıktı. Bir tek kelime yüzünden insanlar yıllarca hapis yattı. Hapishanelerde en ağır temerküz kampı sistemleri uygulandı. Dayak ve en ağır işkenceler yapıldı. İnsanlar işkencede öldü, sakat kaldı.Ama bunlara karşı çıkanlar, demokrasiyi savunmaya çalışanlar çok çok azınlıktaydı. Çünkü insanlar başka “ulvi” amaçlarla demokrasinin lağvedilebileceğine inandırılmışlardı. Ne yazık ki hâlâ “ulvi” amaçlar için demokrasiden fedakârlık edilebileceğine inanlar vardır.***Demokrasinin temelindeki eşitlik “duyu”suna sahip değilse, filanca davada yapılan yanlışa isyan eden bir kişi, bir başka davadaki yanlışa göz yummakta herhangi vicdani bir rahatsızlık duymaz.Demokrasiyi gereğince hazmetmemiş bir kişi, bir gösteride “ordu göreve” yazan bir pankartın taşınmasını hoş görürken, 12 Eylül’de çoluk çocuğun idam edildiğini hatırlamaz bile.***En temel asgari müşterek olması gereken demokrasi üzerinde bir uzlaşma sağlayamadığımız için çok kolay çözülebilecek sorunları bile içinden çıkılmaz hale getiriyoruz ve sürekli olarak birbirinden rövanş almak için uğraşan güçlerin elinde esir kalmış bir toplum olarak yaşayıp gidiyoruz.
Her olayda birkaç “Türkiye” kendisini gösteriyor, aralarındaki mesafe de giderek uçurumlara dönüşüyor. Birkaç “Türkiye” nin her biri diğerlerini anlama konusunda en küçük bir çaba göstermeye de niyetli gözükmüyor.Her olaya, her gelişmeye, her soruna birkaç keskin açıdan bakılıyor, kimse “diğeri” nin neden farklı bir bakış açısına sahip olduğunu düşünmeye yanaşmıyor. Düşünmeye çalışanlar da bütün kesimlerce “düşman” olarak görülüyor.***Bir taraf “Avrupa Birliği” diyorsa diğerleri onun samimiyetinden kuşkulanıyor ve kendisini farklı bir tavır almak zorunda hissediyor. O zaman da Avrupa Birliği ortak bir toplumsal amaç olamıyor.Her gündem maddesinin “tek” sahibi, çok “karşıtı” oluyor.Bir taraf için Ergenekon olayı tümüyle düzmece, siyasi bir komplo. Onlar için iddianameyi okumak, sanıkların ifadelerini izlemek, bazı belgeler üzerine düşünmek gereksiz, çünkü bir kez karar vermişler ve kararlarında direniyorlar.Diğer bir taraf için “laikliği” fazla vurgulayan, AKP’nin ülkeyi geriye götüreceğine inanan herkes “Ergenekoncu.” Onlar da kararlarını vermiş, soruşturmanın ve davanın herhangi bir yanına “eleştirel” bakma ihtiyacı duymuyorlar.Bu iki taraf kendileri açısından ve tek boyutlu bir “demokrasi” kavgasına tutuşmuşken aynı demokrasi ihtiyacının Kürt kökenli vatandaşlar ve onların örgütleri için de geçerli olması gerektiğini düşünmüyor. İki ana grup için de Kürtler “başka.” ***Rektörlerin tutuklanmasına tepki göstermek herkesin hakkıdır, herkes bu hakkını istediği gibi kullanır. Ama aynı anda DTP’ye yönelik olarak son yılların en büyük tutuklama dalgasının da nedenini sormak hiç akıllara gelmiyor, rektörlerin tutuklanmasına sevinenlerin ise tabii hiç gelmiyor.Bu çok vahim bir toplumsal parçalanmadır. Parçaların hiçbiri diğerine güvenmiyor, hiçbiri ortak bazı noktalarda, en azından “demokrasi” gibi evrensel bir değer üzerinde uzlaşmaya bile niyetli değil.***Bu parçalanmayı giderecek anahtara AKP ilk iktidar döneminde sahipti. Toplumsal gerilimleri yumuşatacak araçlara sahipti.Ama bunların hiçbirini kullanamadı, Avrupa Birliği’ni de unuttu verdiği “demokrasi” sözlerini de unuttu.Böyle bir toplumsal parçalanma hangi siyasi iktidarın yönetimi sırasında ortaya çıkmış ya da büyümüşse tek sorumlu o siyasi iktidardır. Ergenekon soruşturmasındaki beceriksizliklerin de, bu demokrasi fırsatının kaçırılmasının da, DTP’ye yönelik ağır operasyonun da, ekonomik krizin de hesabını verecek olan tek merci siyasi iktidardır.
Ergenekon soruşturmasının 12’nci dalgasında açıklanması güç gözaltılar yaşanırken, aynı zamanda geniş bir DTP operasyonu da başlatıldı.İki operasyonun aynı anda yapılmasını planlayanların nasıl bir mantıkla hareket ettiklerini bilemeyiz. Ancak bu iki operasyonun bir araya getirilmesiyle aynı anda ülkenin çok geniş kesimlerinin tedirgin edildiği de ortada.Ergenekon soruşturmasının tümüyle bir komplo olduğuna inananların DTP ile ilgili tavırlarının en azından “devletçi” olduğu biliniyor. DTP’liler içinse Ergenekon, Kürtlere yönelik yasa dışı operasyonların sembol adıdır.*** Siyasi tavırlarıyla aslında tamamen karşı taraflarda bulunan iki kesime aynı anda oldukça geniş operasyonlar yapılırken, iki taraftan da sadece kendi taraflarıyla ilgili kaygılar seslendirildi.DTP’nin Ergenekon konusundaki tavrı anlaşılır bir tavırdır, buna karşın soruşturma kapsamının garip şekilde genişletilmesi konusunda herhangi bir görüş belirtmemiş, tepki göstermemişlerdir.Aynı şekilde Ergenekon soruşturmasından rahatsız olanlar için de DTP operasyonunun bir ilgi alanı olmadığı görülüyor.“Ulusalcı” bilinen kişilere yönelik uygulamalar konusunda tepki gösterenler, yasal bir siyasi parti olan DTP’nin yönetici ve mensuplarına aynı muamelenin yapılmasına, evlerin basılmasına, altüst edilmesine ilgi duymuyorlar.***Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği adına konuşanlar DTP’lilere yönelik operasyonlar nedeniyle kaygılanmıyor, kendilerine yönelik muameleyi protesto eden DTP’liler de çağdaş eğitimcilerin demokratik haklarının çiğnenmesiyle ilgilenmiyorsa iki tarafın da demokrasiyi özümseme konusunda sorunları var demektir.İki farklı çevre, iki çevre de Türk toplumunun ağırlıklı unsurları arasında, ikisi de demokrasiyi savunduğuna inanıyor, ama iki çevre de aynı anda aynı muameleyi gördüğü için birbirinin demokratik haklarına sahip çıkamıyor...*** Demokrasiyi savunanlar, demokrasiyi herkes için savundukları zaman bu toplumun demokrasiyi özümsediğini ve geri dönme ihtimali olmadığını düşünebiliriz.Ama o aşamaya daha çok var; çünkü en mağdur çevreler bile kendi demokratik haklarını savunmaya çalışırken başkalarının demokratik haklarıyla ilgili bir şey yapmıyor, yapamıyor.
Gazeteciliğe başladığım günlerde gündemin birinci konusu Kıbrıs’tı. Savaşın üzerinden yaklaşık bir yıl geçmişti, ama hep aynı şeyler tekrarlandığı için herkes, özellikle deneyimli gazeteci ağabeyler bu meseleden çoktan bıkmıştı.Karasuları... Serbest sular... Avlanma alanları... Kayalıkların durumu... Ana karanın ve adaların kıta sahanlıkları...Bir sürü teknik mesele içinde boğulanlar için benim gibi meraklı bir gencin Cumhuriyet dış haberler servisinde çalışmaya başlaması kurtuluş olmuştu ve bu işlerin hepsi bana devredilmişti.Hasan Cemal de Kıbrıs ile ilgiliydi, ama o daha çok yazı işlerinde çalıştığı için Kıbrıs meselesinin bütün girdisini çıktısını izlemek bana kalmıştı.Başta tabii bütün bunları öğrenmek, haritalar üzerinde düşünmek zevkliydi, ama bir süre sonra bıkmamak da mümkün değildi.Kıbrıs ve Türk-Yunan geriliminin sıcak günleri devam ederken bir gün Çetin Ağabey (Özbayrak) çağırdı. Verdiği görev aklımdan da hayalimden de geçebilecek bir şey değildi.O günlerde Atina’dan bir gazeteci gelmişti. Bu gazeteci Cumhuriyet için Atina’da daha çok spor muhabirliği yapıyor ve aslen bir Atina gazetesinde çalışıyordu. Türkiye’ye gönderilirken gazetesinin yöneticilerine Başbakan Bülent Ecevit’ten özel demeç alacağına dair garanti vermişti. Garantiyi verirken de Cumhuriyet’in Ecevit ile ilişkilerinin iyi olmasına güvenmişti. Ama siyasi ortam Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın bir Yunan gazetesine özel demeç vermesine imkân sağlayacak kadar yumuşamış değildi.İşte bizim meslektaş bu yüzden panik içindeydi, yana yakıla Atina’ya döndüğünde gazetesinden kovulacağını söylüyordu. Ama Çetin Ağabey çözümü bulmuş, beni de o yüzden çağırmıştı.Kimse duymadan söyledi: “Git boş bir odaya kapan, Ecevit’in son beyanatlarını topla, araya makul sorular koyarak bunlardan yeni bir demeç oluştur...” O anda soru soramamış ama bu icraatın nedenini de hemen anlamıştım, küçük bir itiraz sesi çıkarmaya kalktım, fakat Çetin Ağabey “Git hemen yap” deyince çaresiz işe koyuldum.Ecevit’in son birkaç hafta içinde Kıbrıs ve Türk-Yunan ilişkileriyle ilgili bütün söylediklerini çıkardım, kesip biçtim, içeriğini hiç bozmadan yeni bir demeç haline getirdim. Çetin Ağabey’e götürdüm. Baktı, “Tamam” dedi ve Yunan meslektaşımıza verdi.Birkaç gün uyuyamadım. Gerçi sahte demecin içeriğinde Ecevit’in itiraz edebileceği hiçbir şey yoktu ama yine de korkmaktan kendimi alamıyordum. Acaba tutuklanır mıyım, diye düşünüyordum.O zamanlar bugünkü gibi dünyayı anında izleme imkânı olmadığı için Atina’da ne olduğunu bilemiyordum.Birkaç gün sonra vahim haber Anadolu Ajansı’ndan düştü! Başbakan Ecevit, bir Yunan gazetesine verdiği demeçte şöyle böyle demişti...İşte o zaman iyiden iyiye korktum. Ecevit “Ben böyle bir demeç vermedim” diyecek, olay araştırılacak ve fail yani ben bulunacaktım... Bütün gece bu korkuyla yaşadım. Ne Çetin Ağabey’e ne başka bir kimseye bir şey söyleyebiliyordum.Ertesi günse benim için kelimenin tam anlamıyla korkunç bir gündü. Bütün Türk gazeteleri Anadolu Ajansı’nın haberine dayanarak “Ecevit filanca Yunan gazetesine verdiği özel demeçte...” diye başlayan haberler kullanmıştı.Oturmuş, de ki hapisten kurtuldun, ama gazetecilik hayatın daha birinci yılı tamamlamadan bitti diye kara kara düşünüyordum.Sonra?Sonra Ecevit demeci yalanlamadı ve hiçbir şey olmadı. Gazetecilik hayatım da bitmedi, ama ben yine de “neme lazım” deyip epey bir zaman bu olayı kimselere anlatmadım.