Üç sürükleyici roman

1 Mayıs 2009

Temizlikçi de kahraman olabilirMehmet Murat Somer’in hafiyesi bir travesti. Böyle bir hafiyeyle izlenen hikâyelerin de mizah dozu güçlü oluyor. Burçak “Kader’in Peşinde” macerasında bir gündelikçiyi, Kader’i arıyor. Arayışın önemli sahneleri Kader’in çalıştığı varlıklı kişilerin evlerinde yaşanıyor. Böyle evlerde yapılan soruşturmalar toplumun değişik kesimlerinden insanlarla karşılaşmayı sağlar. Böylece ortaya İstanbul’dan insan manzaraları çıkar. Kader de bu insanlardan biridir, çalıştığı evlerdeki ortamın çok uzağındaki bir ortamda yetişmiştir. Macerada bir DJ cinayeti girişimi de var. Hikâyenin bu bölümünde bir başka ilginç Türk hafiye, Remzi Ünal boy gösteriyor. Somer’in üslubundaki alaycı ton, her macerayı keyifle okunur hale getiriyor. Hafiye Burçak’ın özellikleri de her sahneye kendiliğinden bir mizah dozu katıyor. “Kader’in Peşinde” yazarın Hop-Çiki-Yaya adını verdiği kitaplarının yedincisi. Bu romanları okumaya hangisinden olsa başlanabilir, ama ilkinden, “Peygamber Cinayetleri”nden başlamak, yazarın ve baş kişisinin gelişimini izlemek açısından daha zevkli olabilir.İskoçya’dan bir teyzeVal McDermid İskoçyalı, Büyük Britanya Adası’nda Agahta Christie ile hayat bulan “cinayet kraliçeleri”nin sonuncularından. McDermid’in romanları bu İngiliz geleneğinin örnekleri arasında yer alıyor. Karakterler iyi işlenmiş, olay yoğunluğu ise izleyebilmek için okuyucunun çabasını da gerektiriyor. “Kara Dövme” yazarın Türkçeye çevrilen son romanı, göller bölgesinde geçiyor, İngiltere tarihinin bazı karanlık sayfaları da bugünkü maceranın fonunu oluşturuyor. McDermid, “klasik” denebilecek polisiye roman tarzına uygun olarak yazıyor. Her kişinin, her olayın, her cümlenin, kitabın bütünü açısından bir anlamı var. Yazar hiçbir ayrıntıyı kitaba “aklına estiği” için koymamış. Klasik polisiye sevenler için Val McDermid’in bütün romanları hazine gibidir. “Kara Dövme” McDermid’i sevmek ve bağlanmak için iyi bir başlangıç olacaktır.Rusya’dan Sinan’a doğruMimar Sinan’ın Ermeni asıllı olduğunu hatırlatanlardan hoşlanılmaz. Gleb Şulpyakov’un “Sinan’ın Kitabı”nın kahramanı, Sinan’ın peşinden İstanbul’a geliyor. Hem Sinan’la hem başkalarıyla yeni ilişkiler kuruyor, değişik bir hayat macerasının içine dalıyor. Sinan’ı sadece İstanbul’da değil, eserleriyle var olduğu başka şehirlerde de izliyor. Kahramanımız çok sıkı bir Sinan hayranı ve Sinan’ın soluduğu her havayı solumak, bastığı her karış toprağa basmak ister. Yazarın Türkiye’yi sevdiği ve büyük tarihî varlıklarından çok etkilendiği kitabının başından anlaşılıyor. Soyadını ezberlemekte zorlanacağımız bu genç Rus yazarın ortaya böyle bir roman çıkarmış olması ilginç. Gleb’in çok boyutlu bir sanatçı olduğu kitaptaki tanıtımda anlatılıyor. “Sinan’ın Kitabı”ndaki güçlü kültür birikimine de bu tanıtım açıklık getiriyor. Mimar Sinan’ı biraz daha anlamak isteyenler bu romanı okuyunca bir yabancı gözün bize ve tarihimize bakışından da etkilenecektir. Bu arada kitapta başka aşklar olduğunu da belirtelim.

Devamını Oku

Sanki biri düğmeye bastı

29 Nisan 2009

Türk toplumu bir anda, bir kez daha ağır bir gerilim ortamına sokuldu. Son birkaç günün olayları öyle bir arka arkaya yığıldı ki, “ne oluyor” diye sormaya bile zaman kalmadı.İstanbul’da bir tek teröristin 6 saat polisle çatışması; 9 kişiyi vurarak 7’sini yaralaması, bir polisi şehit etmesi ve bir vatandaşın da ölümüne yol açması yeterince dehşet verici bir olay olarak kayıtlara geçti.Daha bu olayın gerilimini üstümüzden atamadan 9 askerimizin mayınla şehit edildiği haberi geldi. Hemen ardından bir canlı bombanın eski Adalet Bakanı Prof. Hikmet Sami Türk’ü öldürmeye kalktığını, sonra bir başka canlı bombanın daha yakalandığını öğrendik.Biraz sonra da Şemdinli’de 1 askerimizin daha vurularak şehit edildiği duyuruldu.Yine şehit cenazelerinde içimiz burkulacak...Hiçbir toplum art arda bu kadar travmayı kaldıramaz.Bu olaylar yan yana konulduğunda ortaya adeta adı konulmamış bir savaş manzarası çıkıyor. Bu manzarada hiçbir toplum moralini düzgün tutamaz.***Sanki birileri bir düğmeye bastı ve birden bombalar, mayınlar çıktı, adı duyulmamış terör örgütleri faaliyete geçti...Üstelik sağa sola gömülü silahların nereden geldiğini, kimler tarafından gömüldüğünü, ne için kullanılacaklarını da bilmiyoruz.Böylece Türk halkı korku içinde, tedirgin, geleceğini göremeyen bir topluma dönüştürülmüş oluyor.Bundan kimin, ne çıkarı olabilir? Herhalde bu toplumda yaşayan, kendisini bu ülkenin vatandaşı olarak gören hiç kimse ülkesinin böyle bir savaş alanına dönüşmesini istemez.Bunu açıklamak için büyük komplo teorileri üretmeye çalışmanın da bir anlamı yok. Ama toplumun böyle bir korku ve dehşet ortamına girmesini önlemek, bunun koşullarını yok etmek sorumluluğu siyasi iktidarlara aittir.Siyasi iktidar gerçek bir önderlik sorumluluğu duyuyorsa, toplumuna bu travmaları yaşatmamak için her şeyi yapmak durumundadır. Oysa siyasi iktidarlar 25 yıl boyunca terörü durdurmayı başaramamıştır. ***“Durdurma”yı sadece askeri yöntem olarak algılayınca, terörü “yok etmeyi” bütün teröristleri öldürmek olarak anlayınca ülkenizi bir 25 yıl daha terörün kucağına itersiniz. İşte bizim siyasi iktidarların yaptığı da bu olmuştur. Terörü, her türlü terörü, her türlü terörist düşünce besleyen bataklıkları demokrasiyle kurutmayı başaramayan, bunun yollarını düşünmek ve aramak zahmetine girmeyen siyasi iktidarlar bugünkü manzaranın, son birkaç gündür yaşadığımız kanlı olayların koşullarını yok etmemek suçunu işlemişlerdir.

Devamını Oku

Fener’de panik var

28 Nisan 2009

AKP’li yerel yönetimler hakkında ortaya çıkan iddiaların çoğunluğu iddia olarak kalmış ve bu partiyle yolsuzluk kelimesini toplumun vicdanında bir araya getirmeye yetmemişti.Buna karşılık Deniz Feneri olayında başta Başbakan olmak üzere, birçok AKP’linin gösterdiği tepki, konuyla AKP’nin ilgisi olabileceği kuşkusunu ortaya çıkarmıştı.Deniz Feneri’nin Almanya’da görülen davasında suçlamaların Türkiye kanadı açık bırakılmış ve davanın bundan sonraki bölümünün Türkiye’de yürütülmesi gerektiği de belirtilmişti.Almanya, Deniz Feneri davasının dosyasını Türkiye’ye gönderdi.Daha dosya gelmeden Erdoğan ve AKP saflarında telaşlı bir dalgalanma başladı. Konuyla ilgili haberler yayınlandıkça Başbakan’ın öfkesi de büyüdü.Tepki vardı, öfke vardı, ama Hükümet partisi, kendisini de temize çıkarmak için Türkiye’deki soruşturmayı başlatmak üzere gereğini yapmadı.***Konuyla ilgili olarak iki gündür basına bilgi veren Adalet Bakanı’nın söylediklerindeki çelişkiler, en azından yetkililerin Bakan’ı gerçek anlamda bilgilendirmediklerini gösteriyor. Herhalde Adalet Bakanı tam bilgiye sahip olsaydı kendisini böyle bir duruma düşürmezdi.Diğer taraftan da konunun, ülkenin Adalet Bakanı’nı yalan söyler durumuna düşürebilecek kadar yakıcı olduğunu anlıyoruz.Son açıklamalar artık ortaya çıkarmıştır ki, AKP hükümeti, Deniz Feneri hırsızlığının, üstelik dini duyguların sömürülmesiyle gerçekleştirilmiş bir hırsızlığın Türkiye ayağının soruşturulmasını engelleme konumundadır.***Soruşturmanın AKP’ye yakın bazı çevreleri rahatsız edeceği biliniyor. Başbakan özellikle yerel yönetimlerle ilgili olarak her iddianın soruşturulduğunu ve birçok partilinin bu nedenle uzaklaştırıldığını defalarca övünerek söyledi. Ama artık ayyuka çıkmış Deniz Feneri hırsızlığı için aynı şeyi söyleyemiyor.AKP’nin, Deniz Feneri olayında bu tavrı sürdürmekle kendisine oy verenlerde bile yaygın kuşkular yarattığını görmemesi mümkün değildir. O zaman, bu soruşturmanın engellenmesiyle korunan kişi ya da çevrelerin AKP için çok “önemli” olduklarını düşünebiliriz.Bazı kişi ve çevreleri korumak için oy kaybetmeye bile razı olmaksa, bazı ilişki iddialarını da güçlendirecektir.

Devamını Oku

Özkök’ün ifadesi

27 Nisan 2009

Ergenekon siyasi bir davadır. Siyasidir, çünkü siyasi iktidarın demokrasi dışı yöntemlerle el değiştirmesini amaçlayanların, şiddet kullanarak “siyaset yapanların” davasıdır.Sahte hahamlar, cumhuriyet mitinglerinde “ordu göreve” diye bağıranlar bu davanın figüranlarıdır. Bu figüranlar bir görünür bir kaybolur, bazen önemli sanılır, ama sonra kaybolurlar.Eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. Hilmi Özkök’ün ifadesi ise bu davanın en önemli aşamalarından biridir.Genelkurmay başkanları, konumları ve sorumlulukları dolayısıyla bu dava kapsamına giren olaylarla ilgili bilgi sahibi olma durumundadırlar. Hilmi Özkök’ün savcılara verdiği bilgiler de kuşkusuz bu davanın seyrini belirleyecek niteliktedir.Bu aşamada Genelkurmay Başkanlığı’na da sorumluluklar yüklenmiş oluyor.Hilmi Özkök’ün verdiği bilgilerin iddianame” haline gelmesinden itibaren askeri yargının da harekete geçmesi ve “darbe girişimleri” için soruşturma açması gerekiyor.***Ayrıca şu anda, sağda solda gömülmüş bulunan silahlarla ilgili olarak bazı subay ya da emekli subaylar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, ancak Genelkurmay’dan bir ses çıkmıyor. Bu silahların, Silahlı Kuvvetler’in depolarından nasıl çıkarıldığını, kimler tarafından ve ne amaçla saklandığını bilmek zorunda olanlar yine askeri yetkililerdir.Ancak bugüne kadar bu konuda kamuoyunu tatmin edecek bir açıklama yapılamamıştır. Yalnızca Ergenekon davası tutuklusu bir subayın evinde bulunan silahlarla ilgili bir yargılama yapılmış, bu subay 1.5 yıl gibi bir hapis cezasına çarptırılmış, ceza ertelenmiş ve subayın ordudan ihracına gerek duyulmamıştır.Ergenekon davası sürecinde gözetilmesi zorunlu olan temel hassasiyet Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kurum olarak suçlanmasına ve yıpratılmasına imkân verilmemesidir. Kuşkusuz kamuoyu da bu konuda, bazı küçük istisnalar dışında, aynı fikirdedir.Söz konusu hassasiyetin korunması bakımından Genelkurmay Başkanlığı’nın gömülü silah depolarıyla ve bu konuda yürütülen soruşturmalarla ilgili olarak açık bilgi vermesi beklenmektedir.*** Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Hilmi Özkök’ün ifadesini askeri savcılık da talep edebilir ve bu ifadede yer alan bilgilerle ilgili soruşturma yapılacağını açıklayabilir.Bazı çevreler, ki bunların içinde Ergenekon bağlantısı olanlar da vardır, soruşturma sürecinde Silahlı Kuvvetler’in kurumsal olarak hedef alınmasından medet umuyor olabilir. Siyasi İslamcı çevreler de kuşkusuz aynı beklenti içindedir. Beklentilerinin nedenleri farklı olabilir, ama bu türden her türlü beklentiyi boşa çıkarmak için Türk Silahlı Kuvvetleri de normal süreçleri izleyerek kamuoyunun beklentilerini yerine getirme durumundadır.

Devamını Oku

Dinleme rezaleti

26 Nisan 2009

İnsanların en temel haklarından biri, birbirleriyle özgür iletişim kurabilmeleridir. Devletin görevi de bu hakkın kullanımına güvence sağlamak, bu hakkı herkesin kullanabilmesinin tedbirlerini almaktır.Bizim devletimizin gücünü elinde tutanların ise alışkanlığı, bütün vatandaşlarına potansiyel suçlu muamelesi yapmaktır. Gizli dinleme rezaletini durdurmaya kimsenin niyetli olmaması da, bu ilkel alışkanlığın sağcısı solcusu olmadığını gösteriyor.En az 70 bin Türk vatandaşının gizli dinleme kurbanı olduğundan söz ediliyor. Bazı bilgilere göre de, devletin farklı birimleri kendilerine göre dinleme yaptıkları için gerçek sayı bilinmiyor.Gizlice dinlenmiş 13 bin kişinin herhangi bir suçla ilişkisinin belirlenmemesi üzerine kayıtlarının imha edildiği öğrenildi. Bu 13 bin kişinin herbiri dinlemeyi yapan devlet kurumunu yargı önüne çıkarma hakkına sahiptir, ama tabii ki bu kanıtını elde etmek için yine aynı kurumun yapılanı doğrulaması gerekir. Bu durumda haksızlığa uğradığı kesin olanların bile haklarını savunma, hesap sorma hakkı yoktur!*** Bütün gizli dinlemeler yargıç kararıyla yapılıyorsa, bu kararları bol keseden veren yargıçlar da hukuk anlayışlarını gözden geçirmelidir.Gizli dinleme ya da “ortam” dinlemesi yapılabilmesi için bizim yasalarımıza göre de, buna izin verecek olan yargıcın, çok güçlü “suç ihtimali” kanıtları gösterilerek, dinleme sayesinde suçun önlenebileceğine ikna edilmesi gerekir.On binlerce kişinin “suç işleme ihtimali” bulunuyorsa, toplumumuz vahim bir çöküntü yaşıyor demektir. Bu kadar çok potansiyel suçlunun bulunduğu bir toplumun geleceğinin aydınlık olmasına imkân yoktur.Gizli dinlemenin toplumun geniş kesimlerinde, hatta önemli kamu görevlerinde bulunanlarda yarattığı tedirginliğin giderek arttığı da belli. En üst yargı görevinde olanlar bile dinlendiklerinden kuşkulanıyorsa, savunmasız vatandaşın vay haline!***Gizli dinlemelerde elde edilen bilgilerin kullanılma şekli, dinleme imkânına sahip farklı kurum ya da çevrelerin, bu kayıtlardan aralarındaki savaşta silah olarak yararlandıklarını da gösteriyor.Bazı internet siteleri üzerinden yürütülen bu savaşın herhangi bir medeni toplumda görülmesi mümkün değildir. Bazı Batı ülkelerinde, çok daha azı için üst düzey kamu görevlileri yargılanmış ve mahkûm olmuştur.Devletin her şeyi izleyen, vatandaşlarının özel hayatlarının gizliliğini tanımayan “büyük ağabey” olması sadece çok geri bir uygarlık düzeyinde kalındığını gösterir.Siyasi partilerin hiçbiri bu gizli dinleme rezaletinin üzerine gitmiyor, vatandaşların haklarını koruma girişiminde bulunmuyor. Bu ilgisizlik, durumu daha da ciddi hale getiriyor.Neden davranmıyorlar sorusunun cevabı bellidir, onlar da bir gün iktidar olduklarında bu imkânları ellerine geçirecek ve bu kez diğerlerini dinleyeceklerdir.

Devamını Oku

Neyse, bitti bu iş

25 Nisan 2009

Yıllık 24 Nisan sıkıntımızı bu yıl da atlattık. ABD Başkanı “soykırım” demedi, Ermenice “büyük felaket” dedi.Gazetelere bu durumu nasıl yorumlanmış diye bakıldığında, her zamanki gibi, ikiye ayrıldıkları görülüyor.Kimisi “aslında diyeceğini dedi” diye düşünüyor, kimisine göre ise “soykırım” sözcüğünü kullanmadığı için endişe edilecek bir durum yok.Oysa Barack Obama’nın mesajını okuyunca “soykırım demedi” diye sevinmenin hiçbir anlamı olmadığını görmek o kadar zor değil.Yapılan tanım, soykırım sözcüğü ister geçsin ister geçmesin “öyle” bir durumun tanımı...***Yine tekrar edelim; bu tanım, aslında birkaç Batılı akademisyenin dışında ve tabii ki Türkiye hariç, hemen hemen bütün dünyanın kabul ettiği bir görüşün tekrarıdır.Biraz hafızamızı zorlarsak, bizim bu konuyu dünyadan çok daha geç öğrenmeye başladığımızı görürüz.70’li yılların sonunda ASALA terör eylemlerine giriştiğinde hep birlikte “ne oluyor yahu” diye soruyorduk. Olayla ilgili bildiklerimiz, İttihat ve Terakki’nin bazı liderlerinin zamanında Ermeni komitacılar tarafından öldürüldüğüne, bunun nedeninin de tehcirin intikamını almak olduğuna ilişkin birkaç cümlenin ötesine geçmiyordu.Tek duygumuz da “atalarımız kötü bir şey yapmaz” dan ibaretti.***Ben ortaokul ve liseyi Ermeni çocuklarla birlikte okudum, bu meseleyle ilgili bilgim sıfıra yakındı. Yedi yıl boyunca bir önceki yıl birlikte okuduğumuz Ermeni arkadaşlarımız ertesi yıl okula gelmediğinde, nedenini merak bile etmezdik. “İstanbul’dan ayrılmışlar, yurt dışına gitmişler” denirdi, biz de neden ayrıldıkları üzerine düşünmezdik.Sonra Rum arkadaşlarımız da hızlı bir şekilde azalmaya başladı, onun nedenleri üzerinde de fazla düşünmedik, kimse de bize bir şey söylemedi.ASALA diplomatlarımızı öldürmeye başladığında da bize bir şey söylenmedi. Bütün bilgimiz lise tarih kitaplarındaki birkaç cümleden öteye geçmedi.Sonra fark ettik ki, dünyanın dört bir yanında bu konu konuşuluyor, kitaplar yayınlanıyor, tartışmalar yapılıyor. Böylece bu meseleyi öğrenmeye başladık, ama epeyce geç başlamış olduk.***Biz korkuyorduk, ama onlar da korkuyordu. İstanbul’da doğmuş, küçük yaşta Fransa’ya gitmiş ve orada ünlü bir gazeteci olmuş bir Ermeni ağabeyin Türkiye’ye gelmekten neden çekindiğini kavrayamıyorduk.Sonra anladık ki, onun bu korkularını giderme görevi de bize aitti.“Obama ne dedi, seneye ne diyecek” bunalımına kilitlenmenin sorunun “insanların iyiliği” yönünde çözülmesine herhangi bir katkısı olmadığını da görmeye başladık sayılır. Birkaç yıla kadar bu konuyla ilgili haberler gazetelerin iç sayfalarına gidecek, üzerine yorum da yazılmayacaktır. O zaman da herkes çok rahat edecektir.

Devamını Oku

Ergenekon’un faydası

24 Nisan 2009

Soruşturma ve davanın yürütülmesiyle ilgili tartışmalar dolayısıyla Ergenekon’un büyük faydaları oldu. En büyük faydası da insan haklarının hatırlanması, zanlı-sanık ayrımının hatırlanması, cezaevi koşullarının hatırlanmasıdır.Ergenekon’a gelinceye kadar bu ülkede binlerce kişiye işkence yapıldı. Öyle uzun sorgularla değil, dayakla, elektrikle, anılması bile dehşet veren yöntemlerle binlerce kişiye işkence yapıldı.Ergenekon dolayısıyla uzun sorgularla insanlara işkence yapıldığının konuşulması inanılmaz büyük bir ilerleme sağladığımızı gösteriyor.Bu ülkede binlerce kişinin evi sabaha karşı basıldı, binlerce ev dağıtıldı, binlerce kişi nedeni söylenmeden gözaltına alındı, bazıları yıllarca hâkim karşısına çıkartılmadı. Kimi siyasi davalarda iddianameler bir değil üç dört yıl sonra ortaya çıktı. Beş-altı yıl tutuklu kalmış olanlar beraat etti, kendilerinden özür bile dilenmedi.***Neyse ki Ergenekon davası dolayısıyla bazıları uzun yargılamanın da insan hakkı ihlali olabileceğini, tutuklamanın bir ceza değil tedbir olduğunu öğrendi.Gerçi bu ülkede yüzlerce kişinin bir yazısı dolayısıyla tutuklu yargılandığını unutmuş olanlar var. Ama neyse ki Ergenekon dolayısıyla tutuklamanın ne olduğu ve olması gerektiğini konuşuyoruz. Eskiden, ülkenin en karanlık dönemlerinde bu konularla ilgilenmemiş olanlar da hiç değilse şimdi ilgileniyor.Ergenekon davası dolayısıyla, sağlık sorunu olanlarla ilgili uygulamaların insanî olması gerektiğini konuşuyoruz.Bu ülkede hapishanelerde ölen insan sayısının hesabının bile doğru dürüst tutulmadığını bilmeyenlerin de böylece bu konuyu öğrenmiş olmaları Ergenekon’un ciddi faydalarından biridir.***Gerçi Ergenekon dolayısıyla sık sık “insan hakları” konusunu hatırlatanların, sanık haklarını hatırlatanların, taş attı diye haklarında onlarca yıl hapis cezası istenen çocukların haklarıyla ilgilenmeye henüz zaman bulamamış olmaları dikkat çekicidir. Yine de iyimser olmak gerekir, sağladıkları bu ilerleme bir gün bu çocukların durumunu da kapsayabilir.Ergenekon davası gerçekten çok faydalı olmuştur. Türkiye’de yaşayanların, toplumsal mevkii ne olursa olsun yasalar karşısında eşit olması gerekir. Ergenekon sayesinde bugüne kadar temel insan haklarının ülkemizdeki halini görmüş olduk, bu durumun hiç farkında olmayanların bile gözleri açıldı.Ergenekon davasının ilk faydaları bunlardır, umarız gerisi de gelir.

Devamını Oku

MİT itirafları, modern Türk ve Deli Gücükler

24 Nisan 2009

İkinci kitap ise “Modern Türk” tanımının tarifini yapıyor. Son olaraksa heybetli, biraz deli ama zalimlerin üzerine giden, kadınlara kötü davrananları cezalandıran Deli Gücükler var...Polisiye roman gibiBehçet Cantürk, bir dönemde Türkiye’nin en önemli uyuşturucu kaçakçısı olarak bilinirdi.Cantürk, Diyarbakır, Liceli’ydi ve kaçakçılığının yanı sıra PKK’yı desteklediği de iddia edilirdi.1994 yılında bir akşam evine giderken zırhlı aracıyla birlikte ortadan yok oldu. Bir zaman sonra cesedi Sapanca’daki meşhur bölgede bulundu.Behçet Cantürk 1984 yılında Ankara’da Sıkıyönetim tarafından gözaltına alındıktan sonra MİT’te 45 gün sorgulanıyor.Gazeteci Ercan Gün’ün yayınladığı “Behçet Cantürk’ün MİT İtirafları” kitabında MİT’te yapılan bu sorgunun tutanakları yer alıyor.1970’li yıllarda ve 80’lerin başında birçok Türk kaçakçı, uluslararası düzeyde tanınmış kişilerdi.Behçet Cantürk de onlardan biriydi ve MİT’te alınan ifadesinden anlaşıldığına göre çok fazla şey biliyordu.Behçet Cantürk’ün, uyuşturucu kaçakçılığına karışmış Kürt kökenli iş adamlarının Susurlukçular tarafından ortadan kaldırılması operasyonu çerçevesinde öldürüldüğü iddia edilmişti, ama bu iddia kanıtlanmamıştı.Cantürk’ün MİT’te alınan ifadesi, gerçekten de heyecanlı bir polisiye roman gibi okunuyor.Ama bu roman, diğer romanlar gibi kurgu ürünü değil, gerçek. Gerçekleri anlatıyor ve böylece ülkenin büyük sıkıntılar yaşamasının nedenlerinden bir kısmını gözler önüne seriyor.Alışılmışın dışında...Vivet Kanetti’nin son romanı bildik roman kalıplarından oldukça farklı bir yapıya sahip.Hikâye, 10 kişinin bir televizyon şovunda bir araya gelişi ve konuşmaları üzerine kurulmuş. Arada kimin konuştuğu karışıyor, ama Vivet Kanetti söylemek istediğini gayet güzel anlatıyor.Kanetti’nin bu son romanının adı, “Bana modern Türk’ün tarifini yapabilir misin Kaan?” Zaten romana konulan isim, on kişinin ve yazarın neyi araştırdığını kısaca söylemiş oluyor.“Modern Türk”ün dışardan öğrendiğimiz “modernlikle” bir ilişkisi olup olmadığı, cevabı düşünülmeye değer ciddi bir sorudur. Ve tabii bu sorunun cevabını vermek de öyle kolay bir iş değil.Modern Türk’ün bazen modern olmayan Türk’ten neredeyse hiçbir farkı yoktur ve ikisi arasındaki farkları bulmak da oldukça yorucu bir faaliyettir.Vivet Kanetti’nin kitabını okurken kimi okurlar bu cevaba yaklaşacaklardır. Ama yazarın uzunca gazetecilik deneyiminin getirdiği anlatım ustalığı, kitabını bu büyük soruların cevabı peşinde koşmak dışında da okunur kılmış.Deli Gücük görevdeOsmanlı taşrasında bir ara halk masallarında görülmüş, sonra da adı birkaç deyişte kalmış bir “Deli Gücük” var. Bu Deli Gücük’ün “Gücük”ü “güdük”ten de geliyor olabilir, “küçük”ten de. Bunun kesin bir cevabı yok. Ama “Osmanlı Taşrasından Korku ve Dehşet Hikâyeleri”ndeki “Deli Gücükler”in hepsi heybetli, saçının sakalının haliyle biraz köyün delisi, bazen bilgesi ve kargalarıyla birlikte korkutucu kişiler.Hikâyelerdeki Deli Gücükler, Osmanlı taşrasında yaşayan zalimlerin üzerine gidiyor; kötü kalpli aç gözlüleri, kadınlara kötü davrananları cezalandırıyor. Deli Gücük hikâyelerinin çoğu başarılı çizgi-romanlar olarak işlenmiş. Birkaçı da desenlerle zenginleştirilmiş, az çizgili hikâyeler halinde.Bütün bu hikâyeler, yazarları ve çizerleriyle Türk çizgi-romancılığının en güzel örnekleri olarak kalacak niteliktedir. Hem çizgi-roman sevenler hem masal sevenler hem de dehşet ve korku hikâyelerine ilgi duyanlar için “Deli Gücük”ü okumak şart.Şunu da belirtmeden geçmeyelim, günümüzde de Deli Gücük’ler her an, her yerden çıkabilir, o yüzden çok dikkatli olmak gerekir. En çok da karanlık bastığında dikkatli olmak gerekir. Tabii eğer bir suç işlemişseniz, diyelim ki arkadaşınızın eşine göz koymuşsanız...

Devamını Oku