İstanbul’da kaçak inşaatların yıkımı sırasında ve devamında çıkan olaylarda, bir türlü çözmediğimiz sorunlar adeta fışkırıyor.Vatandaş çok açık söylüyor: Seçim öncesinde kimse ilgilenmemiş, onlar da kaçak inşaatları dikmişler. İnşaatlar dikildiği sırada bazı görevlilerin “ilgilenmemek” karşılığı bir şeyler elde ettikleri de tahmin edilebilir.Binalar dikilmiş, hem de denetimsiz çok katlı binalar yapılmış, sonra belediye “uyanmış.” Belediye onca inşaat yapıldıktan sonra uyanıyor, kimse belediyeye yörenin o hale gelmesine bu kadar süre neden göz yumulduğunu sormuyor.Bu birinci sorun, siyasal ve idari yapıdaki hastalıkların getirdiği bir sorun.İkinci sorun, insanların binalarını savunmak için her şeyi göze almaları. Umutsuzluğun kıyısında yaşayan bu kişiler, çok küçük imkânlarla sağladıklarını düşündükleri “rant”ı savunmak için, güvenlik güçleriyle kazanmaları imkânsız bir savaşa girişiyorlar. Bu da umutsuzluk sınırında yaşayanların sorunu...*** Güvenlik güçleri, hangi ülkede olursa olsun, öncelikle vatandaşının zarar görmemesine dikkat etmekle yükümlüdür.Güvenlik güçleri “intikamcı” davranamaz, güvenlik güçleri toplumsal olaylarda bir “yiğitlik savaşı”na giremez, onlar zaten her zaman karşısındakinden daha güçlüdür.Yıllardır “orantısız güç kullanmak” diye bir sıkıntıdan söz ediliyor, ama güvenlik güçlerimiz bu sorundan bir türlü kurtulamıyor. Kurtulamazlar da, çünkü onları eğitme, doğru yetiştirme sorumluluğunu taşıyanlar bu görevlerini gereğince yerine getirmiyor.Güvenlik güçlerinin görevleri tabii ki zordur, ama karşısındakine yanlış bakmak, karşısındakini yanlış görmek o zor görevi görevi sadece daha da zor hale getirir.*** Ne zaman orantısız güç kullanımı söz konusu olsa, yetkililer ancak kamuoyundan bir baskı gelirse, inandırıcı olmayan açıklamalarla “üzüntü” belirtiyor, küçük bir iki girişimde bulunuluyor, sonra her şey eski haline dönüyor.Son olayda gaz bombalarının okula göstericiler tarafından atıldığı “açıklandı”. Bu açıklamanın inandırıcı olması çok güç, çünkü örneğin daha bir yıl önce hastaneye atılan veya “düşürülen” gaz bombası örneği de var.Bu da üçüncü hastalığımız, güvenlik güçlerimiz hâlâ görevlerini nasıl yapmaları gerektiği, neleri asla yapmamaları gerektiği konusunda doğru dürüst eğitilmiş değil.Bir kaçak inşaat yıkımında bile hastalıklarımızın birkaçı, aynı anda gerçek halimizi ortaya çıkarıyor.
Erdal Öz’ün romanıOnunla 1968 yılında tanışmıştım. Üniversiteye Ankara’ya giderken Kemal Özer “Mutlaka Erdal’a uğra, tanış” demişti. Erdal Öz’ün “Odalarda” kitabını okumuştum. Sergi Kitabevi’de değişik bir dünyayla tanıştım. Erdal Öz farklı bir insandı. Yazı ile tutkulu bir ilişkisi vardı, kitapla, kültürle yaşayan bir kişiydi, hep öyle oldu. Hapis yattı, fikirlerini daha da güçlü bir şekilde savunmaya, daha yüksek söylemeye devam etti.Ayşe Sarısayın “Erdal Öz, Unutulmaz Bir Atlı” kitabında çok renkli bir hayat macerasını anlatıyor. Öz’ü tanıyanlarla konuşmuş, kitaplarda, dergilerde yazılanları, kendi yazdıklarını da toplamış ve ortaya roman tadında bir hayat hikâyesi çıkmış. Erdal Öz’ün, her aşaması başka bir macera olan hikâyesi, bu ülkenin okuyan yazan aydın insanlarının hikâyesidir. Halkı için, ülkesi için iyi bir şeyler yapmak, güzel bir geleceğe katkıda bulunmak isteyenlerden biriydi Erdal Öz, onun hikâyesini okuyanlar bu ülkenin çeşitli halleriyle tanışacak, bazen yaşananlara hayret bile edecektir. Bu kitap hem Erdal Öz romanı, hem de özel bir Türkiye hikâyesi olarak okunmalıdır.Ulus mu din mi?Yahudilikle ilgili tartışmalar bitecek gibi değil. En yaygın soru da şu: Yahudilik din midir yoksa bir ulusal, ırksal birlik midir? Bu sorunun cevabı bugüne kadar iki türlü de verildi. Son dönemlerde bazı Yahudi tarihçilerin “ulusal birlik” olmadığını savunan çalışmaları radikal Yahudi çevrelerinde tepkiyle karşılandı. Radikal Yahudiler, ırk birliğine dayanan bir din olmanın birliği daha güçlü kılacağına inanıyor. Yahudilik tarihinde de, diğer dinlerde olduğu gibi efsaneler, mitler ve tarih birbirine karışmış durumda. Bunların da diğerlerinde olduğu gibi birbirinden ayrılması için daha çok zaman gerekiyor. Türkçede Yahudilikle ilgili fazla kaynak yok. Hıristiyanlıkla ilgili kaynaklar daha çok. Salime Leyla Gürkan’ın “Yahudilik” adlı kitabı bu boşluğu doldurabilir. Tabii kitabın içeriğini tartışabilmek için uzman olmak gerekiyor, ancak bu kitabın Yahudilikle ilgili derli toplu bilgi sahibi olmak isteyenlere yararlı olacağını söyleyebiliriz. Yazarın yararlandığı kaynaklara bakarak, ciddi bir çalışma olduğunu da eklemek gerekiyor.En meşhur TürkHiç Türk adı bilmeyen Hıristiyanlar da Ağca’yı tanıyor. Türkiye’nin en önemli gazetecilerinden birini öldürdükten sonra Roma’da Papa’yı öldürmeye kalkan bu ilginç şahsın o işleri neden, hangi güdülerle, hangi yönlendirmelerle yaptığı hâlâ açığa çıkmış değil. Bundan otuz yıl önceydi, Ağca Abdi İpekçi’yi öldürdükten sonra yakalandı, iktidarda CHP vardı, Başbakan Bülent Ecevit’ti, ama hiçbir şey açığa çıkamadı, hiçbir soru yanıtlanmadı. Çünkü Ağca sıkıyönetim altında, tutuklu bulunduğu askeri cezaevinden asker giysileri giydirilerek kaçırıldı. Sonra da Roma’da ortaya çıktı. Bu olayı çok ayrıntılı bir şekilde araştıran Uğur Mumcu, daha çok Doğu Avrupa istihbarat örgütlerinin bir icraatına yoğunlaşmıştı. Belma Akçura “Ağca’nın Derin İlişkileri” kitabında tek bir varsayıma bağlı kalmadan Ağca olayının farklı yönlerini araştırıyor. Kitabı okuyunca bazı soruların bugün daha da önem kazandığını görüyoruz. Ağca olayının tam olarak aydınlanacağını ümit etmek fazla bir beklenti olabilir, ama olayın izlerinin bugüne kadar geldiğine bakarak o günün olaylarını da iyi bilmemiz gerektiğini düşünmeliyiz.
Başbakan Erdoğan Bakü’de Azerbaycan’a açık bir güvence verdi: Karabağ işgali sona ermeden Ermenistan ile el sıkışılmayacak. Dolayısıyla bu açıklama, ilişkilerin geliştirilmesi süreçlerinin devam edeceğini mesajını da içeriyor.Karabağ sorunu da bu süreçte çözülmesi gereken sorunlardan biri...Ermenistan ile Türkiye arasında en son atılan adımlar, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki görüşmelere Ankara’nın katkıları, Türkiye’nin bölgede “etkin güç” olması açısından önemlidir.İçinde yaşadığımız coğrafya, bütün “büyük güçler”in fazlasıyla ilgilendiği bir coğrafya ve mevcut koşullarda burada “büyük güç” olarak dünya “büyükleriyle” eşit düzeyde etkinlik göstermek kolay değil.Ancak Türkiye büyük bir avantaja sahip. Türkiye’nin hem kuzeydeki Ermenistan ve Azerbaycan, hem de güneydeki Kürdistan ile çok güçlü “kültürel” yakınlığı var.Üç ülke de çeşitli nedenlerle Türkiye’nin dostluğuna muhtaç. Bu “dostluk” ve işbirliği zincirini kurmak yine Türkiye’nin inisiyatifinde, çünkü Türkiye bölgenin en büyüğü olmaya en yakın ülke.***Türkiye-Ermenistan görüşme sürecinin başından beri her üç ülkede de olumsuz sesler çıkaranlar, aynı siyasi çizgide bulunanlar oldu. Ermenistan’da radikal milliyetçiler, Azerbaycan’da muhafazakâr muhalefet tepki gösterdi, Türkiye’de de milliyetçi sağ gelişmelere kuşkuyla bakmaya devam ediyor.Yine aynı çevrede, Kuzey Irak’taki Kürdistan konusundaki korkular canlı tutuluyor.En ağır milliyetçi üslubu kullananların, bazen kendilerini tek milliyetçi gibi görenlerin siyasi çizgileri aslında Türkiye’nin “bölgenin en güçlü ağabeyi” olması önünde engel teşkil ediyor.Hem Azerbaycan’a, hem Ermenistan’a hem de Kürdistan’a ağabeylik yapan, sorunlarını çözen, ekonomisini raya oturtmuş, demokrasisini güçlendirmiş bir Türkiye’nin gücü, dar kalıplı, geçmiş düşmanlıklara ve korkulara sıkışmış dünyaların hayal bile edemeyecekleri bir güçtür.*** Azerbaycan, Ermenistan ve Kürdistan’a “öz ağabey” olan Türkiye, Avrupa Birliği için de oradaki ufku dar olanların hayal edemeyecekleri bir güç olacaktır.Erdoğan’ın Bakü’de Azerilerin kuşkularını gidermesi, ama bütün süreçlerin devam edeceğini de belirtmesi önemli bir adımdır.Ankara, yakın çevremize bu rahatlıkla bakıp, etkili siyasetler yürüttükçe meyvelerini toplayacaktır.Yeter ki dar kafaların ve dar ufukluların içerdeki engellemelerinin üstesinden gelinsin.
Ucu fazlasıyla açık bir sorun, Kürt köylerinin eski Kürtçe isimlerine dönmeleri üzerinden ortaya çıktı. Yakın tarihimizin çok az konuşulmuş bir yanını da böylece konuşmaya başlamış olduk.Konu, sadece Kürtçe isimlerle ilgili değil. Anadolu’nun “Müslüman Türkleştirilmesi”nde öncelikle Rumca ve Ermenice isimler değiştirildi, sonra Kürtler 1925’te başlayan isyanların bir bedelini de isimlerin değiştirilmesiyle ödedi.Aslında ismi değiştirilmiş köylerin çoğunda halk iki isimle yaşıyor, biri resmi isim, diğeri o köye halkın verdiği isim. Halk kendi arasında bildiği ismi kullanıyor, resmi kurumlarla ilişkilerinde ise konulan yeni “Türk” ismini. Birkaç yıl önce, Başbakan’ın bir gezisi sırasında bir istekleri için pankart açan köy halkı, pankarta köylerinin resmi ismi yerine eski Rumca ismini yazmıştı.***Değiştirilmiş Kürtçe köy isimlerine dönüş için bu köylerin muhtarlarının resmi talepte bulunması gerekiyor. Kürtlerin yaşadığı köyler var, hem de çok, ama çok uzun zamandır Ermenilerin, Rumların yaşadığı köyler yok, köyler var da Ermeniler ve Rumlar yok. Buna karşılık Ege’nin birçok yöresinde halk hâlâ, eski Rumca isimlerin biraz şekil değiştirmiş hallerini kendi köylerinin, kasabalarının ismi olarak kullanmaya devam ediyor.Kürtçe isimlere dönüş konusunda şöyle bir fikir oluştu: Osmanlı kayıtlarına bakılsın ve köylerin isimleri ona göre değiştirilsin. Bu fikir benimsenirse, şu anda Müslüman Türklerin ya da Müslüman Kürtlerin oturduğu birçok köyde de Ermenice isme dönülmesi gerekiyor.***İsim sıkıntısı bununla bitmiyor, ülkemizin birçok tarihi mekânının da ismi değiştirilmiştir. Bu da Anadolu’nun “asıl sahibi” meselesine bulunmuş suni çözümlerden biriydi.Eğer isimler Osmanlı kayıtlarına göre değiştirilecekse, bunların da değişmesi, “asıl” isimlere dönülmesi gerekiyor.Sorunun temeli Anadolu’nun bin yıllık dokusunun ve kültürünün bozulması, bu toprağın insan dokusunun değiştirilmiş olmasıdır. Kendi tarihimizi henüz öğrenmeye başladık, ama bazı komplekslerden kurtulmak kolay olmadığı için yavaş öğreniyoruz.Şu anda Kürt köylerinin resmi ve kullanımdaki isimleri meselesini konuşmaya başlamamız bile önemli bir aşama sağlamış olduğumuzu gösteriyor.Yapılacak tek bir şey vardır, o da köy halkının kendi arasında kullandığı isimlerin resmi hale getirilmesidir.Ama aynı zamanda bin yıllık başka isimlerin son 70-80 yılda uğradığı haksızlıkların da düzeltilmesi gerekir. DÜZELTME VE ÖZÜRDünkü yazımızda CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın demeciyle ilgili olarak yanlışlıkla Ertuğrul Özkök’ün adı yazılmıştır. Doğrusu Fatih Çekirge’dir. Düzeltir, Sayın Fatih Çekirge’den, Sayın Ertuğrul Özkök’ten ve saygıdeğer okurlarımızdan özür dileriz.
İki gazetede dün Erdoğan ve Baykal’ın demeçleri vardı. Erdoğan Radikal’de İsmet Berkan’a, Baykal Hürriyet’te Ertuğrul Özkök’e konuşmuş.Bu iki konuşma birlikte okunduğunda geleceğe ilişkin bazı işaretler bulmak mümkündür.Tayyip Erdoğan’ın konuşması, son dönemdeki kavgacı halinin çok uzağında, “pozitif” unsurları olan bir içeriğe sahip.Kuşkusuz en önemlisi de, Kürt meselesinde “siyasi hamle” yapılabileceğine ilişkin sözleri.“Kürt meselesi” deyince “ne meselesi kardeşim, adamlar devlete silah çekmiş bunun ne meselesi olacak” diyenler hâlâ var ve seslerini her şekilde duyuruyorlar. Genelkurmay Başkanı’nın “Türkiye halkı” kavramıyla ilgili sözlerini bile duymamış, anlamamış olanların hâlâ meselenin tarihi, ekonomik, toplumsal ve psikolojik boyutları olan “büyük” bir mesele olduğundan haberi bile olmayabilir. Böyleleri hep olacaktır.Ama onların varlığına dayanarak politika yapmanın, bu ülkenin birinci meselesinin “silahların susması” olduğunu görmezden gelmenin ötesinde buna hiç değinmemenin anlaşılır bir yanı yok.***CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Özkök’e söyledikleri, “silahların susması için çaba göstermeyeceği” anlamına geliyor.Bu durumlarda “sokağa” dönük mesaj vermenin en basit formülü “Bizden ne taviz isteniyor!” söylemidir, böylece de atılan her adıma “taviz” diyebilir, her şeye karşı çıkabilirsiniz.Baykal, meselenin yeni içeriklerle tartışılmaya başlandığı şu bulunduğumuz aşamada da bu taktiği uyguluyor. “Af olmaz” diyor, ama neyin “af” olduğu neyin ne kadar “af” kavramına girdiği konusunda bir açıklık getirmiyor.Hedef, silahların bir an önce susması, artık askerimizin şehit olduğu haberlerinin gelmemesidir. Hedef, silahların susmasıyla toplumun moralinin düzelmesi, toplumsal dinamiklerin yolunun açılması, Güneydoğu insanına da “parlak bir gelecek” umutları verilmesidir.Bu ana amaçtan uzaklaşmak için “bizden istenen taviz nedir” diye tepinmeye başlandığında bazı kesimlerce başarılı görülme, onlardan “aferin” alma şansı vardır.***Baykal bu ülkenin yakın ve orta vadedeki geleceğinin aydınlanması için önce silahların susması gerektiğini, bunun için de siyasetin, iktidarı ve muhalefetiyle inisiyatifi eline alması gerektiğini henüz düşünmüyor ve bu süreçlere baştan karşı çıkacağını ilan ediyor.Silahların yok edilmesinin, her türlü silahın yok edilmesinin Türkiye’nin yakın geleceği için yeni bir dönemi açabileceğine inanmak gerekiyor. Erdoğan inanmaya çalışıyor, Baykal inanmayacağını ilan ediyor. Dünkü konuşmalarının özeti budur. Ama bu iki bakışın ötesinde gerçekten inanmışlık ve meseleyi bütünüyle ele alacak bir siyasi cesaret görülmüyor.
Cumhurbaşkanı Gül’ün “en önemli sorunumuz Kürt sorunudur” demesi olumlu tepkilerle karşılandı. Devletin en tepesinde görev yapanların “Kürt sorunu” kavramını telaffuz etmesi bile olumlu bir dalgalanmaya yol açtı.1991’de seçimi kazanıp koalisyon hükümeti kuran Demirel ile Erdal İnönü önce Diyarbakır’a gitmiş, “Kürt realitesi” diyerek iyimser bir hava yaratmışlardı.Tayyip Erdoğan da aynı şeyi yaptı, ama olumlu ve “çözüm umudu” veren o havayı uzun süre canlı tutamadı. “En önemli sorun”un bugüne kadar hâlâ en önemli sorun olarak kalmasının nedeni, devlet ve hükümet büyüklerinin soruna çözüm niyetiyle el atmamaları, atamamalarıdır.Bu cesaret olmadığı için birkaç cümle sarf etmekten ileriye gidilmemesi ve çözümün “bütün teröristleri öldürmek, ondan sonra düşünmek” mantığına terk edilmesi, sorunu sürekli olarak daha da büyütmüştür.***Kürt sorunu tabii ki en büyük sorun. Varolduğu sürece Türk toplumunun morali bozuluyor, şiddetle iç içe yaşayan bir toplumun arızaları ortaya çıkıyor, ülke vatandaşlarının büyük bir bölümünün ekonomik gelişme imkânlarından faydalanması mümkün olamıyor. Savaş hali, ciddi büyüklükteki ekonomik kaynakları yiyip bitiriyor. ***Türk Cumhurbaşkanı Gül’ün DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ile görüşmesi bile olumlu bir adım olarak görüldü. Çünkü Başbakan DTP ile görüşmüyor, hatta yerel seçimde DTP’yi AKP’ye tercih eden Güneydoğu halkına küsmüş gibi davranıyor.Kürt sorununu konuşmaktan bile kaçınan CHP, herhangi bir olumlu gelişmeye destek olacağı işaretini vermiyor. Erdoğan’ın da Baykal’ın da çözüme yatkın tavır almamaları, en azından kafa karıştırıcı bir durumdur. ***Bugünlerde terörün çözülmesi konusunda bir kez daha iyimser bir hava esmekte. Bu havanın sürmesi, siyasetin sorunu doğru “yönetmesi” ile mümkün olabilir.Öncelikle Türkiye içinde dolaşan silahlı grupların Kuzey Irak’a gitmesi, silahların susabileceği umudunu güçlendirecektir. Bunun ardını da siyasetin getirmesi gerekir.Siyaset, “en büyük sorun” konusunda o kadar cesaretsiz davranıyor ki, Cumhurbaşkanı Gül’ün bir cümleyi söylemesi bile önemli oluyor.Bulunduğumuz aşamada Gül’ün bu cümlenin ötesinde girişimlerde bulunması da kuşkusuz yararlı olacak, belki de hükümete cesaret verecek bir ortam yaratacaktır.Türkiye ile Ermenistan “barışırken”, Azerbaycan ile Ermenistan Türkiye’nin katkısıyla masaya otururken, Türkiye’nin hâlâ “en önemli iç sorunu”nu çözme iradesini gösterememesi anlaşılır bir durum değildir.
İstanbul’da ya da başka büyük kentlerde paylaşım daha kolay oluyor. Belediye meclislerinde kolayca ittifak sağlanıyor, sağlanamayan tek tük olayda da bazen silahlar çıkıyor. Ama kentlerde rant öyle çok ki, paylaşım mecburen uzlaşma ile oluyor.Güneydoğu’nun ücra köylerindeyse rant paylaşmak o kadar kolay değil, çünkü fazla rant kapısı yok. O zaman da silahlar ortaya çıkıveriyor...Mardin katliamı tartışılırken töre de konuşuldu koruculuk sistemi de. Fakat nereden bakılsa, katliama kadar giden anlaşmazlıkların kaynağında hep rant kavgası olduğu anlaşılıyor.Bu bölgelerden henüz kadastro geçmedi, kadastro geldiğinde, tapusuz bir araziyi yirmi yıldır çalıştırmış olan, o arazinin sahibi olacaktır. İnsanoğlunun aç gözünde de bu araziler hep küçüktür...Bir haber de dün Diyarbakır’dan geldi, yine korucular bir kişiyi öldürmüş. Bu haber gazetelerde büyük olarak yer almayacak, çünkü ölü sayısı sadece 1.Öldürenler yine korucu, mesele yine arazi, rant meselesi.***Mardin katliamı ile İstanbul’da zengin çocuğunun kafa kesmesi arasında insanın son hali açısından bir fark yok. Şiddetle iç içe yaşamayı sürdürenlerin her sorununu şiddetle çözmeye devam etmesinde şaşırılacak bir şey yok.Ama o aşamaya getiren şartlarda fark var. Hâlâ çok zengin olan devletin malını elde edebilmek, devlet kaynaklarıyla zengin olabilmek için aslında savaşlar aynı tarzda veriliyor.İkide bir ihaleye fesat karıştırmak suçundan yakalanan çeteler de devletin malını parasını kendilerine göre paylaştırıyor, dayandıkları gücü de ellerindeki silahlarla ve şiddete başvurarak edinmişlerdir. Büyük kentlerdeki gecekondu ağalığı da aslında aynı paylaşım düzeninin ürünü olan ve yine silaha ve şiddete dayalı bir sistemdir.Mardin’deki, Diyarbakır’daki korucuların da elinde silah vardır, bu silahlar sayesinde diğerlerinden daha güçlüdürler, o zaman rant paylaşımında kendilerini öncelikli görme hakkına sahip olduklarını düşünürler.***“Kamu düzeni” kavramında her türlü rantın bütün toplumun yararı düşünülerek paylaşılması ilkesi vardır. Ama “kamu düzeni,” o düzeni koruyacak, herkese eşit davranan bir adalet sistemi varsa vardır. O adalet sistemi yoksa, elinde silah bulunan ve kendilerini devlet gücüne daha yakın hissederek şiddet kullanma hakkına sahip olduğunu düşünenler adaletin yerine hüküm sürer.Mardin katliamı ve benzeri bütün olaylarda eğitimsizlik de vardır, töre saçmalıkları da vardır, ama esas olan hâlâ rant kavgasıdır, çünkü her kız alıp vermenin de bir maddi tarafı var olmaya devam ediyor.
“Genç subaylar rahatsız haberi, üretilmiş bir haberdir. Genelkurmay üzerinde baskı yaratır mı düşüncesiyle üretilmiştir... Bunu bu kadar açık söylediğime göre itimat buyurun böyledir...” Eski Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın bu sözü, davası görülmekte olan “Ergenekon”un hâlâ tümüyle “komplo” olduğunu düşünenleri herhalde bu kanaatlerini bir daha gözden geçirmeye yöneltecektir.***Ankara’daki çalkantılı günlerde iki genelkurmay başkanının, Hilmi Özkök ve Yaşar Büyükanıt’ın askeri müdahale isteyenlere karşı durdukları, bu nedenle de yıpratma kampanyalarının hedefi oldukları iyice ortaya çıkıyor.“Genç subaylar rahatsız” haberinin Silahlı Kuvvetler’in tepesine yönelik bir mesaj ve baskı unsuru olarak üretilmiş bir haber olduğunu savunanlar haklı çıktı.Maalesef bu haberin “üretiminde” şu anda tutuklu bulunan bir meslektaşımız başrolü oynamış ve bunu kendi günlüklerinde de kayıt altına almıştır. Tek başına bu haber bile, etkinliklerinin ötesinde askeri müdahale ortamı yaratmak isteyenlerin varlığının kanıtıdır. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 öncesini yaşamış olanlar, buradaki “haber üretimi” meselesinin hiç yabancısı değildir.Bu tür haberlerle askeri müdahalenin kitle desteğinin artması da umulur. Haberi okuyanların bazıları askeri müdahalenin yaklaştığını düşünecek ve çeşitli saiklerle bu gelişmenin yanında olmak isteyeceklerdir...***Emekli Orgeneral Büyükanıt kendisinin dinlendiğini tekrar ederken bu kez “adres” de gösterdi. Gösterdiği adres Emniyet İstihbarat birimidir ve gerekçesi ne olursa olsun, kabul edilir bir durum değildir. Gizli dinleme yapılması için yargıç kararı gerekir, hiçbir yargıç da Genelkurmay Başkanı’nın dinlenmesi kararının altına imza atmaz.Büyükanıt’ın söylediğine göre dinlemenin tespit edilmesi üzerine yaptığı girişimin ardından Emniyet İstihbarat’ın başında bulunan kişi görevden alınmıştır.Peki neden yasal takibat yapılmamıştır? Devletin en üst düzey görevlilerinden birini yasa dışı olarak dinleten ve dinleyenler neden mahkeme önüne çıkartılmamıştır?Eğer Büyükanıt bu işin takipçisi olsa, yasal haklarını kullanarak bu kişilerin yargı önüne çıkmasını sağlasa belki de bugünkü gizli dinleme rezaleti de önlenmiş olurdu, ilgili bakan çıkıp sanki çok azmış gibi “70 bin kişi dinlendi” diyemezdi, yargıçlar dinleme kararlarına imza atarken daha dikkatli olurlardı.***Ergenekon soruşturmasının tümüyle komplo olduğunu düşünenler Büyükanıt’ın sözlerini tekrar tekrar okumalıdır. Bir önceki Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün savcıya verdiği ifade öğrenildiğinde kuşkusuz birçok soru daha ortadan kalkacaktır.