Fransa Devlet Başkanı Sarkozy ile Almanya Başbakanı Merkel’in, Türkiye’nin AB üyeliğiyle ilgili tavırları inada dönüştü. İki siyasi, bir süredir herhangi bir gerekçe göstermeye bile gerek duymuyor, sanki konu kapanmış gibi davranıyorlar.Bu ikilinin, Türkiye’yi “uzakta tutma ama tam da itmeme” siyasetini bu kadar rahat sürdürmeleri sürekli olarak iç politikalarına bağlanıyor.Ama Ankara’da en üstteki siyasiler ikiliye “haklı” tepkiler gösterirken kendi açıklarını unutuyorlar. Türkiye’nin Sarkozy, Merkel ve onlar gibi düşünen Avrupalılara karşı en büyük silahı “ev ödevlerini” hızla yapma iradesini canlı tutmasıdır. Oysa Ankara’nın geçen iki yıldır, konuya en eğreti şekilde yaklaştığı da ortadadır.***Herkesin dilinde pelesenk oldu, evet Türkiye bu “ev ödevlerini” öncelikle kendisi için, kendi uygarlık ve demokrasi düzeyini yükseltmek için yapıyor, yapacak.Geçen günlerde Avrupa Parlamentosu’nun bir İngiliz üyesi, Türkiye’de kadın sünneti olup olmadığına ilişkin bir soru önergesi verdi ve biz de çok kızdık. Bu kadar cahilliğin Avrupa parlamenteri bir İngiliz’de olmasına şaşırdık. Ama şaşırmaya da kızmaya da hakkımız yok, çünkü örneğin 2010 yılında İstanbul’un “Avrupa Kültür Başkenti” olacağını duyurmuş değiliz. Türkiye’nin töre cinayetleriyle mücadele ettiğini de duyurmuş değiliz.***Türkiye’yi tekrar bir “reformlar süreci”ne sokmak siyasi iktidarın en acil görevlerinden biridir. Bu canlanma düğüm haline getirdiğimiz başka konularda da etkisini gösterecektir.Yine bu canlanmanın getireceği rahatlama içinde başka konuları konuşmamız kolaylaşacaktır.AKP hükümeti canlanmayı sağlamak için basit bir hamleyle işe başlayabilir; Meclis’in yaz tatili kısa tutulur ve AB uyum paketi içinde yer alan yasal düzenlemeler de öncelikli olarak çıkarılır.Sarkozy ile Merkel, bu dönemden sonra büyük olasılıkla iktidar koltuklarında olmayacak. Onlar gittiği zaman da bahane kalmayacak.Önemli olan, onlar gittiğinde bizim nerede olduğumuzdur. Başsavcı’nın düzeltmesiAnkara Cumhuriyet Başsavcısı Hüseyin Boyrazoğlu dün bu köşede yayınlanan Deniz Feneri konulu yazıyla ilgili bir düzeltme gönderdi. Başsavcı, Almanya’dan bir tek dosya gelmediğini, iki dosya olduğunu belirtiyor. Asıl soruşturma evrakı Almanca gelmiş ve bunun tercümesi Türkiye’de yapılmıştır. Almanca ve Türkçe gelen diğer dosya ise Türkiye’de alınacak ifadelerle ilgilidir. Bu durumda “tekrar tercüme” edildiğine ilişkin kuşkular ortadan kalkıyor.Adalet Bakanlığı’nın yazılı açıklamasında da bu durumun yanı sıra 25 Eylül 2008 ile 24 Şubat 2009 tarihleri arasında Almanya ile yapılan yazışmaların listesi veriliyor ve sürecin olağan şekilde işlediği söyleniyor.Deniz Feneri olayının Türkiye tarafı artık yargının sorumluluğunda olduğuna göre, biz de bütün vatandaşlar gibi süreci izleyeceğiz ve adaletin yerine gelmesi umudumuzu canlı tutacağız.
Kürt sorunuyla ilgili farklı açılardan bilgi sahibi olabilir; usta korku romanı yazarının zekasına hayran kalabilir ya da bir anı-romanla keyiflenebilirsiniz.Yabancıların önerileriTürkiye’de bir Kürt sorunu olduğunu 1960’lı yıllarda öğrendik. Sorunun ne olduğunu tam bilmesek de ekonomik eşitsizlik, geri kalmışlık, geri bıraktırılmışlık gibi kavramlarla ilerlemeye çalıştık. Şimdi “ne mozayiği ulan” diyenlerden fazla kalmadı, ama sorunun çözüm yolları hakkında çok fazla görüş ayrılığı var. Demokratik gelişme konusunda da belli bir fikir birliği oluşmuş olsa da bu gelişmelerin ülkeyi bölünmeye götüreceğine inananlar da var. Bizim Kürt sorununu açıkça konuşmamız epeyce zaman aldı. Bizi yakından izleyen yabancılar içinse aynı şey geçerli değil. Türkiye’de çalışan yabancı gazeteciler meseleye bizim takıntılarımızın dışında bakabildikleri için değişik fikirler üretebiliyorlar. Serdar Korucu, 12 farklı ülkeden 12 yabancı gazeteci ile Kürt sorununu konuşmuş ve görüşmelerini, “Kürt Sorunu” adıyla kitap haline getirmiş. Yabancı gazetecilerin söylediklerinin bazılarını tabii ki yaygın olarak biliniyor, ama yine de bu kitabı elden geçirmek, soruna değişik açılardan yaklaşmak açısından yararlı olabilir.Cinayet kraliçesi“Action”ın yerine büyük bir “zekâ oyunu”nu koyarak polisiye edebiyatı, “popüler” edebiyatın dışına başlı başına bir edebiyat dalına dönüştüren bir numaralı isim, kuşkusuz Agatha Christie’dir. Agatha Christie asil değildir ama “üst sınıftan” bir İngiliz’dir, alt sınıfların hayatlarını pek bilmez, zaten kişilerinin de çok azı alt sınıflardandır. Bu gelenek yakın zamanlara kadar beraberinde “polisiye edebiyat hangi sınıfa aittir” tartışmasını da getirmiş ayrıca çok sivri yorumlara yol açmıştı. Agatha Christie’nin hayatı, bir İngiliz’in durgun hayatına benzese de o, çok fırtına yaşamış ilginç bir kişidir. “Hayatım”da Agatha Christie bunu anlatıyor. Her kitabını bir başesere çeviren olağanüstü zekâsıyla kendi hayatını didik didik ediyor. Polisiye edebiyatın kraliçesinin hayatının ilginç bir yanı da yazarlığının geçtiği süreçlerdir. Agatha Christie ve polisiye edebiyatı sevenler “Hayatım”ı da çok sevecek, çünkü kraliçenin hayatı da kitaplarındaki gibi inceliklerle dolu ve zekâya hitap ediyor.İstanbul’un giysileriGül İrepoğlu, anıyla romanı karıştırmış ve ortaya “Fiyonklu İstanbul Dürbünü” kitabı çıkmış. İyi ki de öyle olmuş, çünkü anılarla sınırlı tutmak ya da romanlaştırarak bozmak, kitapta anlatılan hayata biraz haksızlık olurdu. Çok eski denemeyecek yıllarda, hemen her evde dikiş makinesi bulunurdu, her anne bir terziydi, evindeki dikiş makinesinden olağanüstü giysiler çıkardı. Anneler bu hünerlerini kızlarına aktarırlar, makineler sürekli çalışırdı. Gül İrepoğlu’nda bir küçük kızın, sonra bir genç kızın bu giysilerle birlikte yaşadığı İstanbul var. Kitaptaki İstanbul tabii ki herkesin İstanbul’u değil, giysiler de öyle; ama İstanbul’u o yıllarda tanımış olanlar için yabancı da değil. İrepoğlu yakın geçmişteki bir hayattan, hayatlara “giysilerin penceresinden” bakarak “Fiyonklu İstanbul Dürbünü” ile keyifli bir anı-roman yaratmış.
AKP, Almanya Deniz Feneri davasının içerideki yansımasını olabilecek en kötü şekilde yönetti.Sonuç, kamu vicdanında AKP erkânının şöyle ya da böyle bu skandalla bir ilişkisi olabileceği kanaatinin doğması oldu.Başbakan Erdoğan’ın konu her açıldığında gösterdiği aşırı sert tepkiler de bu kanaati körükledi.Bu durumu gidermenin tek yolu, Adalet Bakanlığı’nın çok hızlı hareket etmesi ve Deniz Feneri’nin Türkiye faaliyetleriyle ilgili soruşturmanın hemen başlatılmasıydı. Ama öyle olmadı ve kaçınılmaz sonuç ortaya çıktı.*** Dün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın konuyla ilgili açıklama yapacağını öğrenenler, herhalde yeni “gelişme”lere dair haberler beklemişlerdir. Açıklanan, sadece Almanya’dan gelen dosyanın Türkçeye tercümesinin tamamlandığı oldu.Ancak Alman yetkililer aylar önce dosyanın Türkçeye tercümesinin kendileri tarafından yaptırıldığı ve dosyanın iki dilde gönderildiğini söylemişlerdi.Eğer Almanların yaptırdığı tercümeye itibar edilmemiş ve dosya tekrar tercüme edilmişse, o da “zaman kazanma” olarak görülecektir.Savcılığın açıklamasında bu unsur da belirtilmiş değildir.Dosyanın tercümesinin henüz tamamlandığı resmen açıklandığına göre, soruşturma da fiilen şimdi başlamış olacaktır. Yeni görevlendirilen iki savcıyla birlikte üç savcı binlerce sayfalık dosyayı inceleyecek, delilleri elden geçirecek, Türkiye’deki soruşturmanın yönünü belirleyecektir. Bütün bunların da aylar alacağı bellidir. Üstelik dosyada bazı belgelerin eksik olduğu, öte yandan istenmeyen bazı belgelerin yollandığı açıklandı. Bu da yeniden yazışma, yeni kırtasiye işleri ve soruşturma süresinin biraz daha uzaması demektir.Böylece Deniz Feneri davasıyla ilgili hukuki sürecin kasıtlı olarak yavaşlatıldığı kanaati biraz daha yerleşmiş olacaktır. Seçimlere kadar bu davada ciddi bir ilerleme sağlanmazsa, konu seçim kampanyasının da önemli bir malzemesi olmaya devam edecektir.*** Olayla ilgili olarak adı geçenlerden birisi olan Zahid Akman da halen RTÜK Başkanlığı görevine devam ediyor. Demokrasilerde ise görevliler, bu meselede söz konusu olan iddialardan çok daha hafif iddialar üzerine bile görevlerini bırakmakta, asla siyasi iktidarın korumasına sığınmamaktadır.AKP, Deniz Feneri skandalının üzerine yapışmasını engellemek için yapması gerekenleri yapmamıştır, sonuçlarına da katlanmak durumundadır.NOT: Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın RTÜK Başkanı Zahid Akman'ı istifaya davet ettiği bir son dakika haberi olarak duyuruldu. Gelinen aşamada Arınç'ın bu tasarrufunun yeterli olacağı da şüphelidir.
Cumhurbaşkanı, Kürt meselesi hakkında ardı ardına mesaj verirken, konuyla ilgili olarak “kurumlar arası uyumun sağlandığını” da söyledi. Bunu, “belli bir yol haritası üzerinde anlaşma sağlandığı” şeklinde anlamak fazla iyimserlik olmaz.DTP’liler ilk kez bir “milli” kutlamaya aktif olarak katılarak, “uyum” beklentilerine uygun davranmaya hazır olduklarının işaretini verdiler.Aynı anda, Kürt sorunu konusunda geleneksel devletçi tutumunu sürdüren CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Radikal’den Murat Yetkin’e verdiği beyanat, CHP’nin “uyum” içinde olacağını gösteriyordu.Böyle iyimser bir ortama girildiğinde, kimilerinin asli görevi bu ortamı bulandırmak şeklinde ortaya çıkıyor. Bulandırma bu kez de 5 DTP’li milletvekilinin çeşitli beyanatları dolayısıyla mahkemede ifade vermeye çağrılmaları şeklinde kendisini gösterdi. Ankara’da kimileri 15 yıl önce yapılmış vahim bir yanlışı bir kez daha tekrarlama niyetinde olduklarını, bu 5 vekili Meclis’ten alıp Adliyeye götürme girişimiyle belli ettiler.Meclis Başkanı ve Adalet Bakanı, bu çirkinliğin bir kez daha yaşanmaması için çaba gösteriyor. Ama burası Türkiye, her an birkaç polis Meclis’in kapısına dayanır ve 5 vekili “zorla götürme” emirlerini sallayabilirler.Bu görüntünün sadece kendisi bile, Türkiye’de demokratik gelişme ve temel vatandaşlık haklarının, özgür siyaset yapabilmenin hâlâ pamuk ipliğine bağlı olduğunu savunanları yine haklı çıkaracaktır.***Bu durumda, “milletvekili dokunulmazlığı” konusunda da vahim bir çifte standart örneği ortaya çıkmış olacak. Uzun süredir tartışılan milletvekili dokunulmazlığı, bazı vekillerin trafik suçu ya da ticari suçlar nedeniyle ifade vermesini bile engellerken bazılarının siyasi beyanları dolayısıyla “zorla götürülmesi”ne göz yumacaksa, böyle bir dokunulmazlığın hukuki olarak da hiçbir açıklaması olamaz.1994’te yaşanan olay Türkiye’yi en az on yıl geri götürmüş, topluma on yıl kaybettirmiş, ülkeyi dünyaya rezil etmiştir.Aynı olayı bir kez daha tekrarlarken, eski uygulamaların hepsini unutarak “kanun böyle” demek hukuken hiçbir inandırıcılık taşımayacaktır.Her demokratik gelişme “birilerini” rahatsız ediyor, korkutuyor; bunun üzerine o gelişmeyi engelleyecek tuzaklar planlıyorlar. Bugüne kadar zayıf siyasi iradeler sayesinde çok da başarılı oldular, umuyoruz bu kez başarılı olmazlar. *****BÜYÜK BİR ÖZÜRDünkü yazımızda, yazının başlığındaki “Ne darbe ne şeriat” gibi olması gereken ifade, birden fazla kez “ne darbe ne demokrasi” şeklinde yer almıştır. Yazının bütün anlamını bozan bu dalgınlık tümüyle bana aittir. Bütün okurlarımızdan ve bu sözü bize hatırlatarak ülkenin geleceğine ciddi bir katkıda bulunan rahmetli Türkan Saylan’dan özür dilerim.
Türkan Saylan bir bilim insanı olarak; ülkesinin ilerlemesi için elinden gelen her şeyi yapan bir devrimci olarak hak ettiği gibi uğurlandı. Uğurlamaya katılan katılmayan geniş bir topluluk, Saylan’ın kendileri için bir simge olduğunu gösterdi.Çağdaş eğitimin, kız çocuklarının eğitim görmesinin toplumun gelişmesi için önemini göstermenin yanında, başka vatandaşların da bu çabalara katılmasını sağlaması, Türkan Saylan’ın sivil topluma yaptığı katkı olarak anılacaktır.***Türkan Saylan, Türk toplumunun hâlâ atlatamadığı sıkıntı ve korkularının üzerine çıkabilmesi için savaşırken ardında önemli bir siyasi mesaj bıraktı. O mesaj çok nettir: Ne darbe ne şeriat!Cumhuriyet mitingleri sırasında, Türk toplumunun laiklikle ilgili endişeleri dile getirilirken, bu endişelerin başka siyasi girişimlerin dayanağı haline getirilmesi Saylan’ı rahatsız etti.O da kendi devrimci tavrını açıkça belirtti: Ne darbe ne şeriat!Demokrasi ve laikliği korumak için, Türk toplumunun modernleşmenin gerisinde kalmaması için bir araya gelmiş olanları başka bir yöne, ülkeyi ciddi olarak geriletecek bir ortama sürükleme girişimlerini fark etti.***Türkan Saylan bir siyasi militan ya da önder değildi, Türk toplumunun nasıl ileri gideceğini gören, bunu sağlamak için harekete geçen ve başkalarını da harekete geçiren bir “devrimci” idi. Tehlikeleri bir kez daha gördüğü için “ne darbe ne şeriat” dedi. Ama ülkenin içine sürüklenebileceği tehlikeleri görmeyen tek bir kesim bile yokken birileri polisi Türkan Saylan’ın üzerine gönderdi. Böylece Ergenekon soruşturmasının ve görülmekte olan davanın demokrasiye yapacağı katkılar biraz daha geriletildi.Bunu kim, ne amaçla yaptı?Bazı örümcek kafalı insanlık düşmanları dışında Türkan Saylan gibi herkesin saygısını kazanmış bir kişiye saldırmanın yaratacağı sonuçların ne olacağını bilmemek kimse için mümkün değildir. Beyni ve yüreği büyük bir kişinin bu tarz saldırıları nasıl karşılayacağının çok önemli bir örneği oldu Türkan Saylan’ın tepkileri.***Güle güle Türkan Hanım. “Ne darbe ne şeriat” diyerek, gelişmiş ve vatanını çok seven bir kişinin hayatının sonunda bile ne kadar dik durabileceğini göstererek Türk toplumuna son katkılarınızı yaptınız. Güle güle.
Geçen hafta Taraf Gazetesi’nde yayınlanan “Kürt sorununun çözümü için 20 öneri”nin bir bölümünü dünkü yazımızda ele almıştık. Bu yazıda aynı listedeki geriye kalan önerilere değiniyoruz.**** PKK’lıların cenazeleri ailelerine verilsin: Bilindiği kadarıyla bu konuda farklı uygulamalar oluyor. Bazı kamu görevlileri cenazelerin gösteriye dönüşmesini engellemek için fazla hassasiyet gösteriyor, bu da sıkıntıyı artırıyor. Sorun, İçişleri Bakanlığı’nın “esnek yaklaşma” talimatıyla daha ılımlı bir noktaya götürülebilir. Ama sorunun çözümü “artık hiçbir cenaze olmasın” üzerine kurulduğunda bu talep de eskide kalmış olacaktır.* Dağlardaki milliyetçi sloganlar silinsin: Bunlardan rahatsız olunmamalıdır. Dünyadaki askeri kurumların tümü belli bir “birlik ruhunu” canlı tutar. “Birlik ruhu”nun demokratik süreçlere engel olan yanı şu anda dağlarda ya da askeri arazilerde yazılı olan milliyetçi sloganlar değildir. Eğer aralarında “ölçüsü kaçmış” olanlar varsa ve yanlış anlaşılmalara neden oluyorsa, bunlar kolayca düzeltilir.* Bölgeye Kürtçe bilen memurlar gönderilsin: Aslında bir süredir böyle bir uygulama var. Memurlar sayıca yetersiz kalabilir, ancak bunun da farklı nedenleri vardır. Silahlar sustuğunda buna kimsenin bir itirazı olmayacaktır.* Mayınlı arazilerin temizlenmesine hız verilsin: Bu konuda, niyet olmasının ötesinde bazı somut maddi sorunlar olduğunu yetkililer söylüyor. Ancak yine de çözüm, kamu otoritesinin “silahların kesin olarak sustuğuna” inanmasından geçecektir.* Yasaklı ekim alanları açılsın: Konu aslında yukardaki öneriyle bağlıdır, çözümü de yine aynı yolla olacaktır.* 12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi’nde yapılanlar için devlet özür dilesin: 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından zulüm ve işkence sadece Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde uygulanmadı. Bu talebi dile getirenler “Bütün Türkiye için demokrasi” fikrinden hareket etmek ve 12 Eylül’ün tüm uygulamalarıyla hesaplaşmak için çaba göstermek durumundadır. 12 Eylül’ün ana meselesi olarak sadece Diyarbakır Cezaevi’ni görenlerin “herkes için demokrasi” fikri yolunda kendilerini biraz daha eğitmeleri gerekiyor. 12 Eylül bütün ülkenin sorunudur, sadece Diyarbakır’ın değil, hesaplaşma bütün ülke üzerinden yapılırsa demokratik gelişmeye gerçek bir katkı sağlanabilir.* Zararların karşılanması için verilen süre uzatılsın: Terör ve terörle mücadeleden doğan zararların karşılanması konusunda bazı iyi niyetli çabaların faydaları biliniyor. Konuyla ilgili yasal düzenlemelerin tekrar elden geçirilmesi mümkündür, buna da kimsenin itirazı olamaz.* Öcalan’ın cezaevi koşulları düzeltilsin: Koşulların ne olduğu konusunda kamuoyu objektif bilgilere sahip değil, bazı iddialar var ancak bunların ne kadarının doğru olduğunu bilmek mümkün değil. Ama devlet bu şikâyetleri dikkate almak durumundadır, çünkü en ağır hükme çarptırılmış olsa da o kişi bu ülkenin vatandaşıdır ve devletin ilgisini istemek hakkına sahiptir.Sona bıraktığımız iki öneriyse, yukardaki taleplerin yerine getirilebilmesinin ya da -makul süreçlerin- yollarını açacak en başta gelen önerilerdir.19. öneri: Operasyonlar dursun, PKK mayınlı tuzak ve saldırıları durdursun. Doğru olan, bu önerinin içindeki iki fikrin ters yüz edilmesidir: PKK mayınlı tuzak ve saldırıları durdursun, askeri yetkililer de bunu dikkate alsın. Bunun tersini, yani öneride formüle edilen şeklini hiçbir “devlet” kabul etmez.Ve 20. öneri: Hükümet DTP ile görüşsün. Bütün demokratik süreçlerin önünün sonuna kadar açılması ve silahların en kısa zamanda susması için başlangıç noktalarından birisi ve en önemlisi budur. Bu adımı atabilen siyasi iktidar Türkiye’nin en kara dönemini sona erdiren iktidar olarak tarihe geçecektir.
Sorunun adı konuldu: Kürt sorunu. Silahların susması için çok güçlü bir halk iradesi olduğu da Ankara tarafından anlaşıldı. Çözüme yönelik düşünce üretmeye çalışanlara artık kimse kötü gözle bakmıyor. “Çözüm” kelimesinin arkasında tuzak arayanlar da bu kelimeye ısınmaya başladı.Taraf Gazetesi geçen hafta, çözüme yönelik fikir üretme çabasında olanların önerilerinden 20 maddelik bir liste hazırladı. Böyle bir liste, yeni fikirlerin oluşması için yararlı olabilir. Ancak öneriler tek tek tartışılmaya muhtaçtır.* Köylerin Kürtçe isimleri: Bu konudaki açılımı bizzat Başbakan söyledi. Gecikilmesi için herhangi bir neden yok. Üstelik, yakında değiştirilmiş köy isimleri konusunda açılım yapılırken, bunun halkın Kürt olmayan kesimleri tarafından da değerlendirilecek bir katılım unsuru olarak görülmesi mümkün. Eğer ülkenin başka kesimlerinde de halk, yaşadığı köyün, beldenin ismiyle ilgili bir kuşkusu, talebi varsa belirtebilir ve değişiklik isteyebilir.* Cezaevi görüşmelerinde Kürtçe: Bu sıkıntı 12 Eylül döneminden kaldı. Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin ziyaretçileri ile Kürtçe konuşmalarını engelleyen bir yasa hükmü yok. Adalet Bakanlığı sorunu tek bir genelge ile halledebilir, böylece bu anlamsız yakınma konusu ortadan kalkar.* Kürt basınına baskı: Şu anda ciddi ve sistemli bir baskı ortamı bulunduğunu söylemek aşırılık olur. Zaman zaman bazı yanlış uygulamalar duyuluyor. Ancak özgürlük sorunları sadece “Kürt basını” diye anılan kesim için değil, bütün Türkiye için sürüyor. Basın ve her türlü yayınla ilgili olarak anlamsız kısıtlama ve yasaklara yol açan yasalarda yapılacak değişiklikler basının tümü için yararlı olacak ve ciddi bir demokratik gelişme sağlayacaktır.* Üniversitelerde Kürt enstitüleri kurulması: Bu konuda da yasal bir engel bulunmuyor. Üniversiteler YÖK’ten talepte bulunabilir, YÖK’ün onayıyla çalışmalar başlayabilir. Ayrıca sadece Kürtçe değil Anadolu’da konuşulan başka diller üzerine de bilimsel çalışma yolları açılmalıdır.* TRT Şeş’e yasal güvence: TRT devletin yayın kuruluşudur, bir bakana bağlıdır. TRT Şeş kanalının kurulması hem “iyi niyet” gösterisi hem de bir süreci başlatma adımıdır. Özel televizyonların Kürtçe yayın yapabilmesi, dil ile ilgili olarak hiç kimsenin herhangi bir kısıtlama ile karşılaşmaması asıl çözümdür. Bu da yayın özgürlüğüyle ilgili diğer sorunlarla birlikte kolayca halledilebilir.* Seçim kampanyalarında Kürtçe: Bu öneri de eski sıkıntılardan kalma, çünkü sadece DTP’lilerin değil, başka partilerin aday ya da temsilcilerinin de seçim kampanyalarında Kürtçe konuştuğu biliniyor. Sorun, yargıda ortaya çıkan bir çifte standartla ilgilidir ve sadece bu meseleye ilişkin değildir.* Kürtçe vaaz: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sorumluluklarından biri, camilerde verilen vaazların yasal çerçeve içinde kalmasıdır. Vatandaşlar bu konuda Diyanet İşleri’nden talepte bulunabilir ve din görevlisi atamaları buna göre yapılabilir. Sorun, Kürt vatandaşların yoğun oldukları yörelerde “Kürtçe vaaz” imkânının bazı cemaatler tarafından kullanılmasının engellenmesidir.* Devlet Tiyatroları’nda Kürtçe oyun: Devlet Tiyatroları Kürtçe oyun oynamasın, Türkçe oyun oynasın ve Türkçenin gelişmesine katkıda bulunsun. Buna karşılık yerel yönetimler, ellerindeki kültür fonlarıyla Kürtçe ya da başka dilde oyun oynamak isteyen sanatçılara imkân sağlasın. Müzikte ortaya çıkan rahatlama bu alana da yansıtılsın. Bu tür sanat faaliyetlerinin televizyon kanallarıyla izleyiciye ulaşabilmesi için de RTÜK çaba göstersin.***Bu yazıda listedeki 20 önerinin 8’ini ele aldık. Yarın diğerleriyle devam edeceğiz.
Kenan Evren’in kapalı konuşmalarda “Kürt meselesi bütün kışkırtmalara açık” demesinin üzerinden 24 yıl geçti.Turgut Özal’ın terörün kökeninde “siyasi ve toplumsal” sorunlar olduğunu söylemesinin üzerinden 22 yıl geçti.Süleyman Demirel ile Erdal İnönü’nün “Kürt realitesi” demelerinin üzerinden 17 yıl geçti. Demirel’in Cumhurbaşkanı olarak “korucu köyleri bile HADEP’e oy veriyor, bu sorunu şu andaki yöntemlerle çözmenin mümkün olmadığını görüyoruz” demesinin üzerinden de 11 yıl geçti.Tayyip Erdoğan’ın ilk kez Diyarbakır’a gitmesinin ve “sorunun çözümü demokraside” demesinin üzerinden 6 yıl geçti.Bu kişiler, Türkiye’nin güçlü başbakanları, cumhurbaşkanları olarak görev yaptı. Hepsinin ortak özelliği, “sorun” olduğunu tespit etmelerine rağmen “sorunu çözme” yönünde herhangi bir şey yapmamış olmalarıdır. Hiçbirisi etkili bir adım atma cesaretini göstermemiştir. Ankara’da ciddi bir cesaret eksikliği vardır.***İki hafta önce Hasan Cemal, Kandil Dağı’nda gördüklerini, dinlediklerini Milliyet’te yazdı. Aktardığı konuşmalarda yeni bir şey olmadığını savunanlar da oldu. Ancak her söz “nerede, kime, ne zaman” söylenmişse ona göre anlam kazanır.Cemal’in yazıları yayınlanmaya başladıktan sonra içerikleri çok tartışıldı, Cumhurbaşkanı Gül bu tartışmalar arasında “tarihi fırsat” ve “Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt sorunudur” sözlerini söyleyince Ankara’da silahların susması yönünde ciddi bir hareketlenme olacağı beklentileri arttı.Tartışmalar sürerken Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın, izlenimlerini Hasan Cemal’in kendi ağzından dinlemek istediklerine ilişkin haberler de yayınlandı. Ancak sözü edilen görüşmeler henüz gerçekleşmedi.***Böyle durumlarda hem siyasetçi hem de gazeteci açısından sıkıntı, kamuoyunun olayı “mesaj taşıma” gibi görmesi ve gazeteci üzerinden pazarlık yapıldığı izleniminin doğmasıdır. Bunu yapan gazeteciler bizde ve dünyanın her tarafında olmuştur. O nedenle, en tepedeki siyasilerin bir gazetecinin Kandil izlenimlerini dinlemek konusunda çekingen davranmasını hoş görecekler de olabilir.Ancak hangi gazetecilerin asla “mesaj taşıyıcı” olmayacaklarını aslında siyasiler de bilir, kamuoyu da bilir. Hasan Cemal’in Kandil Dağı izlenimlerini doğrudan dinlemek, yazıları hakkında kendisine sorular sormak ve “Türkiye’nin en önemli sorunu” hakkında doğrudan bilgilere ulaşmak gibi bir konuda bile böyle bir çekingenlik söz konusu olabiliyorsa Ankara’dan beklenecek cesaret henüz uzaklarda demektir.Ankara’dakiler birbirinden “korktukları”, ellerini gerçekten taşın altına koyacak cesarete sahip olmadıkları sürece bu ülkenin insanlarına silahların gerçekten ve kalıcı olarak susacağına dair bir umut vermeleri de zor olacaktır.