Soğuk Savaş döneminde dünyanın bir yarısı “komünistler gelecek, malınızı alacak” diye, diğer yarısı da “kapitalistler gelecek sizi köle yapacak” diye korkutulurdu.Dünya tam bu korkuları unutmaya yüz tutmuşken radikal İslamcı terör korkusu çıkageldi. 11 Eylül’de Batı’da zirve yapan bu korku da bugün büyük ölçüde zayıflamış görünüyor.Türk toplumu ise sürekli korkutulan bir toplum olmaktan bir türlü çıkamıyor.Bahçeşehir Üniversitesi’nin yaptığı “Radikalizm ve Aşırıcılık” başlıklı araştırma Türk toplumunun ne kadar korkutulmuş bir toplum olduğunu gösteriyor.***Araştırmanın bize göre en önemli bölümü, Batı dünyasının Türkiye’yi böleceğine ilişkin korku.Toplumun yüzde 76’sı Avrupa Birliği’nin, yüzde 86’sı ABD’nin “Türkiye’yi bölmeyi hedeflediğine” inanıyor.“En büyük dostumuz” ile içinde yer almayı düşündüğümüz birliğin “aslında ülkemizi bölmek istediğine” inanmak çok anlaşılır bir durum değil. Ama şu belli ki, sürekli korkular üreterek Türk toplumunun dünyaya kapalı kalması için çabalayanlar amaçlarına büyük ölçüde ulaşmış durumda.En yakın müttefikinden, en çok iş yaptığı ve imrendiği ülkelerden korkan bir toplum, içine kapalı, dünyadan uzak kalmaya mahkûm bir toplumdur. Bu korkuların toplumun içine işlemesi için çalışanlar gerçekten başarılı olmuşlardır.***Aynı araştırmada “Bunlardan hangisi sizin için birinci sırada gelir” diye sorularak şıklar sıralanıyor ve şu cevaplar alınıyor:Din yüzde 62, laiklik yüzde 16, etnik kimlik yüzde 5, yeterli bir gelir yüzde 4.Buna karşılık aynı kişiler “Aşırı İslamcılar Türkiye için bir tehdit oluşturuyor mu?” sorusuna yüzde 69 oranında “evet” diyor. Yani kendisi için birinci önceliğin din olduğunu düşünenlerin önemli bir bölümü de kendi dininin “aşırılığından” korkuyor.Araştırmanın “nasıl komşu istemezsiniz” ve kadına bakışla ilgili bölümlerinde alınan sonuçlar da çağ dışı bazı “hastalıkların” hâlâ ülkemizde kol gezdiğini gösteriyor.***Korkutulmuş bir toplumun insanları kendisine benzemeyen herkesten korkar, kendi içine kapanır, dünyadan uzaklaşır, kendi sorunlarını büyütür ve çözemez. Söz konusu araştırma henüz bu aşamayı yaşamaya devam ettiğimizi gösterdiği için çok kişinin canını sıkabilir. Ama bir de olumlu tarafından bakalım. Kürt sorununun çözümü kendi başına toplumun güvenini artıracak ve dünyaya bakışını değiştirecektir.Bu iyimser bakış diğer yandan “neden bugüne kadar çözülmedi” sorusunun cevabını da içeriyor.
On beş yıl kadar önce gazetelere konu olmayan bir olay değişik çevrelerde konuşulmaya başlandı. Yaşı 80’i aşmış büyükanneler çocuklarına, torunlarına aslında Ermeni olduklarını açıklıyorlardı.Sağdan soldan böyle haberler geliyor, bunlar arkadaş sohbetlerinde konuşuluyordu. Tabii ki sayısını bilmek mümkün değil, ama hiç de az olmadıklarını geçen gün Bekir Coşkun kendi anneannesini yazarak hatırlattı.Böyle olaylardan birini de biz yakından izledik.Bir arkadaşımızın büyükannesi onu kenara çekmiş, ölüme yaklaştığını hissettiğini, Müslüman olmayı dilediğini söylemiş ve bir din adamı getirmesini istemişti. Bu büyükanne bütün dinlerin bayramlarını o dinlerin geleneklerine göre kutlar, o geleneklere uygun yemekler yaparmış; kendi odasında namaz kılıp dua da edermiş.Arkadaşım ve ailesi büyükannenin isteği karşısında allak bullak olmuştu, ama dediği yapıldı, kendisi Müslüman olarak öldü, Müslüman mezarlığına gömüldü.***1910 civarında doğmuş, ailesini tehcirde kaybetmiş, bir Müslüman ailenin çocuğu olarak yetiştirilmiş ama kökenlerini de bilen bu büyükanneler yaşları 80’i aşınca ortaya çıkmaya başlamışlardı.Tehcir sırasındaki yaşı kökenini hatırlamaya yetmeyenler de olmalı. Bunlardan birinin hikâyesi de şöyle: Bir Ermeni aile, gönderilirken komşu Müslüman aileye henüz iki yaşına basmamış küçük kızlarını bırakır. Ancak bu aile, yoldayken kaçmayı başarır. İstanbul’a gelir ve kendilerine yeni bir hayat kurarlar. Mütarekeden sonra da kızlarını almaya giderler. Kızın bırakıldığı aile ona bir Müslüman adı vermiştir, kendi çocukları gibi büyütmektedirler. Küçük kız anne baba olarak onları bilmektedir, yeni gelenlerle gitmemek için uzun süre direnir. Sonunda Ermeni aile kızını alır ve tabii ki eski adı ve kimliğiyle büyütür.Öğrendiğimize göre, Ordulu o Müslüman ailede de onlarca yıl “küçük kızımızı keşke vermeseydik” diye konuşulmuş.Eğer Ermeni aile kızlarını almak için geri dönmeseydi, bu küçük kız Hatice olarak büyüyecek, belki de çok önemli bir kişinin eşi Hatice Hanım olarak yaşayacak ve ölecekti.Sonradan ailesi gelip almayan, alamayan çok küçük Ermeni kız çocuklarının sayısını bilmeye imkân yok tabii. *** Fethiye Çetin, kendi olayını, anneannesinin Ermeni olduğunu öğrenişini, sonra ailesinin izini sürüşünü, “Anneannem” adlı kitabında anlattı.Bu arada, Ermeni büyükannelerin ölümün yaklaştığını hissettiklerinde Müslüman olmak istemelerinin nedeni de ortaya çıktı.Eğer “Ermeniyim” diyerek ölürlerse Ermeni mezarlığına defnedilecekler, bu da çocukları ve torunları için birçok zahmet anlamına gelecek.Ama ölümün eşiğinde Müslüman olunca çocuklarını, torunlarını bu zahmetten kurtarmış oluyorlar.Bunlar büyükanneler. Bir de “büyükanne” olamadan genç yaşta ölmüş kadınlar var ve kim bilir onların sayısı kaç...Bunlar Anadolu’nun karmaşık tarihinin en özgün insan hikâyeleri olarak hatırlanmalı, anlatılmalı.
Bu kez cenazeler en beklenmedik anda gelmeye başladı. Ankara geçen 26 yıl içinde terörün çözümüne en fazla yaklaştığı duygusunu uyandırırken mayınlar patlamaya başladı.PKK’nın içinde, yakın çevresinde terörün sona ermesini çıkarlarına aykırı bulanlar olabilir. Terörü hayat tarzı haline getirmiş olanların gerçeklerden nasıl koptuklarının örneklerini daha önce dünyanın dört bir yanında gördük. Ankara’dan yayılan iyimser dalgaların bir sonuca doğru ilerlemesi bunları tedirgin etmiş olabilir. Silahların sustuğu bir iklimde varoluş nedenlerini kaybedecekleri için kan dökmeye devam ediyor olabilirler.Ama bütün bunlar hiçbir zaman, sorunu çözmekle aslen görevli olanların bahanesi olamaz. Sorun Türkiye’nin sorunudur ve çözümü bulmak, sorunu çözmek zorunda olanlar da ülkeyi yönetenlerdir.***Dün yine şehit cenazeleri vardı, çok sayıda yetkili kişi oradaydı, çok sayıda yetkili kişi, yine duygulu mesajlar yayınladı.Duyguların arkasına gizlenerek, duyguların öne çıkmasını sağlayarak dikkatleri kendi sorumluluk ve görevlerinden çevirmek 26 yıldır sürmekte olan oyunun en önemli parçası haline geldi.Çeyrek yüzyılı aşkın sürede yaklaşık 40 bin kişi öldü, her şehit cenazesi ülkeyi altüst etti. Ama bu 26 yıl boyunca ülkeyi yönetenler, “ülkenin en önemli sorunu”nu çözemediler. Belki çözmemek işlerine geldi, belki ufukları yetersizdi, belki sorunu kavramamışlardı, belki hepsi birden. Ama sonuç hâlâ şehit cenazelerinin geliyor oluşudur.Eğer 26 yıl sonra hâlâ şehit cenazeleri geliyorsa, bunun nedeni ülkeyi yönetenlerin, atanmışıyla seçilmişiyle, tümünün başarısızlığıdır.***Bu yetkililer yıllardır, “büyük güçlerin oyunları”ndan dem vuruyor, Batı’daki destekleri tekrar ediyorlar ama bütün bunları halletmek de yine aynı yetkililerin görevidir. PKK’nın Batı’dan aldığı desteği kestirtemiyorsanız, bu destekleri anlamsız hale getirecek yöntemleri bulamıyorsanız, sorumlu olan sizsiniz. “Büyük güçlerin oyunları”nı boşa çıkartamıyorsanız başarısızlık size aittir. Terörün “kitle desteği” devam ediyorsa, bu yine sizin yaptığınız yanlışların sonucudur.Bugün hâlâ şehit cenazeleri geliyorsa, milyonlarca kişinin içi eziliyor, çocuğu askerde olanlar uyku uyuyamıyorsa sorumlusu sizsiniz, Ankara’dakiler. Türlü çeşitli bahanelerle 26 yıldır başarısızlığınızı örttünüz, ama artık kaçacak yeriniz kalmadı, çünkü Türk halkı size kesin talimatını verdi: Bitirin!
Tansu Çiller ne olduğunu bilmeden, anlamadan “Bask modeli” demiş, sonra da hemen çark etmişti.Kürt meselesini konuşmaya başladığımızdan beri hep “model” kelimesi ile karşılaşıyoruz.Dünyada model çok; İrlanda var, Bask var, Katalonya var, Korsika var, İskoçya var. Bu ülkeler o modelleri kendi özgün koşulları içinde bulmuş, hayata geçirmişlerdir.Kürt meselesini konuşanlar kuşkusuz İngiltere’de, İspanya’da, Fransa’da ne yapıldığını bileceklerdir.Ama Türkiye, kendi özgün modelini bulmak durumundadır.Unutulmamalıdır ki yukarıda sayılan ülkelerde de o “model”lere kolay gelinmemiştir.***Kürt meselesinde biz halen “demokrasi” aşamasındayız.Bulunduğumuz aşama, bu ülkede yaşayan herkes için en geniş, en uygar demokratik koşulların sağlanması gereken aşamadır.Bunlar tamamlanmadığı, eksiklikler var olduğu sürece de “model” tartışmaları zihin idmanı olmaktan öteye geçemez.En geniş demokratik hakları ülkenin bölünmesinin altyapısı gibi gören anlayışlar halen engelleme işlevlerini yerine getiriyor.Türk halkı, devamlı sıcak tutulan “aman bölünürüz” korkutmasıyla demokrasiden uzak tutuldu, giderek demokratik hakların gelişmesine kuşkuyla bakar oldu.Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda da korkuları, kuşkuları olanlar; korkuları nedeniyle gelişmeye, laik demokrasiye uzak duranlar bulunuyordu. Buna rağmen Cumhuriyeti kuranlar özgün bir model yarattılar ve Türkiye’yi Müslüman dünyanın tek laik demokratik ülkesi olarak var ettiler.Yirmi birinci yüzyılda da Türkiye’nin güvencelerini sağlayacak, ülkede yaşayan her vatandaşı mutlu edecek modeli bulacağımızdan kimsenin kuşkusu olmamalıdır.***Ama şu anda halen demokrasinin hazmı aşamasında olduğumuzu da bilmek gerekiyor.TRT Şeş ile demokrasinin “gelmiş” olmadığını, ülkenin Güneydoğusunda halen hemen herkesin Roj TV izlediğini bilmemiz gerekiyor.Danimarka’nın Roj TV’nin yayını durdurmasını çözüm sandığımız sürece de TRT Şeş ile “yayın dili” sorunun halledilmiş olduğu yanlışında takılı kalırız.Dil ve yayın özgürlüğü adımlarına herkes için en geniş demokratik haklar, özgürlükler süreciyle devam edildiği takdirde sağlanacak gelişme diğer sorunlara daha farklı bakmamızı sağlayacaktır. Modellere takılı kalmak yerine “en geniş demokrasi” üzerinde uzlaşma sağlayarak çok daha hızlı adımlar atabiliriz.
Mayınlı arazilerin temizlenmesiyle ilgili tartışmada en az üzerinde durulan, Suriye’nin kendi mayınlarını çoktan temizlemiş olduğudur.Bu komşumuzda “kapalı” bir rejim var; kapalı rejimlerde korkular çoktur, üstelik Suriye, Orta Doğu’daki gerilimlerin başoyuncularından birisidir. Ama Suriye bile kendi sınırındaki mayınları temizlemiş, araziyi açmıştır.Mayınlı arazilerin bizde de çoktan temizlenmesi ve tarıma açılması gerekiyordu. Yıllardır konuşulan bu konuyu AKP bir yasa önerisiyle çözme girişiminde bulununca yine kıyamet koptu.***İddia, AKP’nin “temizle-kullan-devret” ihalesini bir İsrail şirketine vermek istediğine ilişkin. Henüz ihale yapılmadı, yasa da çıkmadı. Ama İsrail şirketi lafıyla birlikte muhalefet bağırmaya başladı.Yasa önerisi doğrultusunda, oldukça büyük bir mayınlı araziyi temizleyecek olan kuruluşa bir ödeme yapılmayacak, şirket 44 yıllığına bu araziyi “organik tarım” yapmak üzere kullanacak... Bu hesabı konunun uzmanları değerlendirir, bizi de bilgilendirirler.Ancak şu andaki kavganın özü “İsrail şirketi”ne ilişkindir.Yasaya tepki gösterenler böyle büyük bir arazinin bir yabancı şirkete, hele o şirket İsrailli bir şirketse, 44 yıllığına tahsis edilmesinin ulusal çıkarlara aykırı olduğunu söylüyor.Bu “ulusal çıkar” lafını ilk kim söylemişse, onun iddiasının “ulusal çıkara uygun” diğer görüşlerin de “aykırı” oluverdiği bir düzende yaşıyoruz o yüzden de her durumda “ulusal çıkar”ın ne olduğunu tartışmak gerekiyor.Mayınlı arazilerin temizlenmesi işini Silahlı Kuvvetler’in yapmasının mümkün olmadığı söyleniyor. Bu durumda işin “özel sektör”e yaptırılmasından başka yol yok. Yine açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla işin altından kalkabilecek bir “Türk” şirketi bulunmuyor, dolayısıyla bu işe girmek isteyen Türk şirketler de konunun uzmanı bir yabancı şirketle “birlikte” ya da fiilen o yabancı şirketin “adına” ihaleye girecek.Bu durumda “ulusal çıkar” nedir?Arazilerin bir an önce mayından temizlenmesi, tarıma açılması, iş olanakları yaratılması mı yoksa “yüzde yüz Türk” bir şirket ortaya çıkıncaya kadar beklemek mi?***Bu tepkilerin, “yabancı şirketin bir İsrail şirketi olması ihtimali” yüzünden gösterilmesi de başka bir soru. Dedikodular bir Amerikan, Fransız ya da Alman şirketini işaret etseydi acaba aynı gürültü çıkarılacak mıydı?Bir de İsrail şirketinin “aslında” MOSSAD’a çalışacağı ve bölgede uzun süre kalarak önemli istihbarat çalışmaları yapacağı iddiası var ki, herhalde konu iyice çözümsüz kalsın diye ortaya atıldı.Yüzlerce İsrailli ajanın mayın temizler gibi yapıp aslında istihbarat toplayacağı ve bunu 44 yıl boyunca yapacakları gibi korkular çok eskide kalmış sanıyorduk, meğer hâlâ yaşıyormuş. Bundan gerçekten korkanlar merak etmesin, ülkemizin o bölgesiyle ilgili en ayrıntılı bilgiler zaten hem MOSSAD’da hem de başka ülkelerin istihbarat örgütlerinde bol bol var. O kadar uzağa da gitmeye gerek yok, medyayı, çeşitli yayınları iyi izleyen herkes, mayın toplar gibi yapmaya gerek duymadan her bilgiyi edinebilir.Suriye’nin çoktan hallettiği mayın işini bile biz bu kadar zor yapıyoruz, çünkü acayip korkularımızı atamadığımız gibi “ulusal çıkar”ın ne olduğunu da tartışamıyoruz.
Bir süre önce Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye-Ermenistan milli futbol maçı için Erivan’a giderek bir barış hamlesinde bulundu. Bunun üzerine CHP’li bir milletvekili “zaten onun ailesinde Ermeni var” dedi.Bu milletvekili o sözü “olabilir, burası Anadolu’dur” diye düşündüğü için söylememişti, Ermenistan ile açılımı başlattığı için eleştirmek istediği Gül’ü “aşağılamak” için söylemişti.Mensup olduğu “sosyal-demokrat” parti, o milletvekilini sadece “yönetimden izinsiz konuşma” diyerek uyarmakla yetindi, olay kapatıldı.***Başbakan Erdoğan’ın Müslüman olmayan azınlıkların Türkiye’den gitmeye zorlanmasıyla ilgili sözleri iki gündür tartışılırken aynı CHP’li “sosyal demokrat” şahıs yine ortaya çıktı ve Başbakan’a bir soru önergesi verdi. Önergede, hangi tarihlerde hangi etnik kimliklerden Türk vatandaşlarının kovulduğu soruluyor.Belli ki bu milletvekili “sosyal-demokrat” CHP tarafından bir önceki ırkçı tavrının onaylandığı kanaatinde. O yüzden yine bilmediği bir konuda, yine aynı havayla ortaya atılabiliyor. Üstelik soru önergesindeki ifadelerinde “göçe zorlamak”la ekonomik nedenlerle göç edenleri kıyaslamaya kalkıyor ve önergesini, yazarken çok zevk aldığı anlaşılan bir soruyla bitiriyor: “Türkiye Cumhuriyeti devleti faşist bir devlet midir?” Biz cevap verelim: Hayır, Türkiye Cumhuriyeti devleti faşist bir devlet değildir, ama zaman zaman, şekilde görüldüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda olmayan faşist ve ırkçı müsveddeleri etkinlik kazanmış ve utanç verici icraatlarda bulunmuşlardır.Bu milletvekilinin tarih bilgisi aşırı zayıf olmalı ki, ne tehciri, ne Varlık Vergisi faciasını, ne 6-7 Eylül olaylarını, bu olayların sonuçlarını, ne 1963-1964’teki kitlesel göndermeyi ne de yine aynı yıllarda “vatandaş Türkçe konuş” diye dövülenleri biliyor.***Irkçılık denilen bu iğrenç hastalık, ortaya çıktığı anda üzerine gidilmezse böyle patlayıverir, hiçbir toplum tam olarak bu hastalıktan kurtulmuş değildir. Ama gelişmiş toplumlarda ırkçılığa kalkışan herkesin üzerine gidilir, ırkçılığın ne kadar insanlık düşmanı bir suç olduğu anlatılır.Bizim sosyal-demokrat partimiz bu konuyu önemsemediği için, bu hastalıkla mücadele etmeye gerek duymadığı için ırkçılık ne yazık ki sık sık hortluyor.*****Daha fazla açılmayın “Sosyal demokrat” CHP’nin bir başka vekili de çok cin bir açılımda bulunup, Hacca gidecek olanların kurayla belirlenmesinin “kumara” girdiğini ve mütedeyyin vatandaşların bundan rahatsız olduğunu söylemiş, hacı adaylarının belirlenmesi için başka yöntemler bulunmasını istemiş.Olabilir, örneğin boy sıralaması yapılır, uzun boylular gider. Belki vekil kısa boyludur, kısa boyluların gitmesini ister, o da olabilir. Bu vekilin gönlüne göre bir yöntem sonunda bulunabilir, çalışmalarına devam etsin.Ama söylemiş olalım: CHP’liler, türban, çarşaf derken çok fazla açıldınız, daha fazla açılmayın, kendinizi gülünç hale düşürmeyin.
Erdoğan’ın İsrail bahsiyle ile ilgili olarak konuşurken, ülkemizde Müslüman olmayan azınlıkların “gönderilmesi” politikasını “faşizan” olarak nitelemesini kutlamak gerekir.Çok yakınlarda “ya sev ya terk et” diyen, daha birkaç gün önce Türkiye’de yaşayan Ermenistan vatandaşlarını gönderme tehdidini ima eden Erdoğan’ın bu sözleri büyük bir aşama olarak görülebilir.Artık birbirine iyice karışmış olan “ulusalcı-radikal milliyetçi-yabancı düşmanı İslamcı” çevreler yine bağırıp çağıracak. Kendi tarihini doğru dürüst bilmeyen, tarihiyle yüzleşmeye korkan bir toplum olarak yaşatıldığımız içindir ki bu “faşizan” kelimesini kaldırmak da kolay olmuyor.***Anadolu’nun “Türkleştirilmesi” 1915 Ermeni tehciriyle başlamıştır. Ermenilerin terk ettikleri ev ve iş yerlerinin Müslüman göçmenlere dağıtımını bizzat Talat Paşa izlemiştir.Cumhuriyet sonrasında, Anadolu’da yaşayan gayrimüslim azınlıklar herhalde buradaki hayatlarından memnun olsalardı sürekli olarak göç etmeyeceklerdi.İkinci Dünya Savaşı öncesinde de askeri gerekçelerle, “hassas” bölgelerdeki gayrimüslimlerin bulundukları yöreyi terk etmeleri için ince operasyonlar yapılmıştır.Savaşın ardından ekonomik sıkıntıların sadece Müslüman olmayan varlıklı kesim “vergilendirilerek” giderilmesi tipik bir faşizan uygulamadır.Varlık vergisini uygulayan kişi bile bunu “facia” olarak nitelemiştir.Müslüman olmayan azınlıklara yapılan farklı muamelenin doğal sonucu servetlerin el değiştirmesidir.***Sonraki operasyon, 1955 yılındaki 6-7 Eylül rezaletidir. Müslüman olmayan Türk vatandaşlarının evlerine, iş yerlerine saldırılmış, hatta bir papaz sünnet edilmiştir. Böylece korkutulmuş azınlığın boşalttığı alanlar yine İstanbul’a göç eden Müslüman Türklere açılmıştır.Bunun ardından da 1963-1964’te Binlerce Rum’un İsmet İnönü tarafından Yunanistan’a gönderilmesi gelir. Aynı dönemde “vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları açılmış, sokakta Ermenice, Rumca ya da Yahudice konuşanlara saldırılmıştır. Kıbrıs gerilimi tırmandıkça da bu faaliyetler devam etmiştir.Sonra ne olmuştur? “Zulmetmeye elde ahali kalmamıştır.” Şu anda gayrimüslim azınlıklar sadece birer avuçtur.***Bugün de anti-semitist, Yahudi düşmanı bir üslup, kendilerine “ulusalcı” ya da “milliyetçi” ya da “İslamcı” diyen çevrelerde sık sık ortaya çıkıyor ve sonucunda bugün bile Yahudi Türk vatandaşları, ülkeleri Türkiye’yi terk ediyor.Tayyip Erdoğan’a bağıracak olanlar özetlediğimiz bu olayların tümünü hatırlasınlar, Cumhuriyet’in başındaki nüfus istatistiklerine ve bugünkü istatistiklere baksınlar, bu yüz binlerce kişinin ülkelerini neden terk ettiğini düşünsünler.Tarihimizle doğru dürüst yüzleşmedikçe aynı yanlışları tekrar etmek durumunda olacağız.Bugün açık açık Yahudi düşmanlığı yapanlar da bundan güç alıyor.
Geçen hafta sonu bir grup arkadaşla Bodrum’dan denize açıldık. Dediler ki “yakıt Yunanistan’da daha ucuz, oradan alalım.” Zaten yarım saatlik bir uzaklıkta, denizi seyrede seyrede gittik.Kos Adası’na yanaşıp mazot aldık. Hiçbir resmi görevli gelip “ne işiniz var, neden yanaştınız” diye sormadı.Çok yakındaki güzel, değişik Yunan adalarına da bakalım, denildi. Hadi gidelim dedik, gittik. Nasıl olsa pasaportlarımız yanımızda, vizemiz de var, gidelim dedik, gittik.Yolda Kardak denilen kayayı gösterdiler. Üzerinde hiçbir şey olmayan gariban bir kaya parçası. Bizim sahilimize de çok yakın. Orada öylece duruyor.Televizyonda göründüğünden çok daha küçük.Bu kaya parçası için Türk-Yunan savaşı çıkarmaya kalkanların akıllarından şüphelenmemek mümkün değil. Kocaman sandığımız kişilerin aslında ne kadar küçük olduklarını anlamak için bu kaya parçasını görmek lazım.Hemen yakında bir başka Yunan adası var, oraya da gittik, biraz sahili seyrettik, burada yemek yiyelim dedik. Karaya çıkıp yemek yedik, lokantadaki diğer Yunanlı müşterilerle sohbet ettik, sonra tekneye döndük. Yine kimse gelip hiçbir şey sormadı. Üniformalı bir Yunan görmedik, kimse kötü de bakmadı, zaten sohbet ettiğimiz Yunanlıların neredeyse hepsi en azından bir kez Bodrum’a gelmiş, çoğu İstanbul’a da gelmiş.Hızımızı alamadık, yine yakında bir küçük adada çok güzel bir boğaz varmış. Daracık bir boğaz, tarihi filmlerdeki, iki tepeden düşman gemilerinin taşa tutulduğu cinsten bir boğaz. Oraya da gittik, yine kimse gelmedi, yandaki Yunanlı balıkçı tekneleri balık satmaya çalıştı, o kadar.***Madem buraya kadar geldik, biraz daha gidelim denildi. Daha öncekilere göre biraz daha büyük olan Leros Adası’na geldik, sahile yanaştık, yine kimse bizimle ilgilenmedi. İndik, adayı dolaştık. Yunan iç savaşı sonrasında sağcılar yakaladıkları solcuları bu adaya toplamışlar, daha sonra da ülkenin en büyük akıl hastanesi buraya inşa edilmiş. Öğrendik ki, bu adalar sürekli olarak nüfus kaybettikleri için Yunan hükümeti çeşitli işler icat edip bu adalarda oturanlara ayda 800 euro çıkma yapıyormuş.Yemek yediğimiz “Değirmen Taverna” nın sahibi zaten sık sık Türkiye’ye gelirmiş, başka Türk müşterilerini de anlattı ve bizim pek alışık olduğumuz türden ufak bir “kazıklama” yaptı.Sonra gemiye döndük, ertesi sabah da Bodrum’a hareket ettik.Bu gezi boyunca bir tek üniformalı Yunanlı gelip bir şey sormadı, pasaport istemedi, kötü kötü bakarak pasaporttaki fotoğrafla karşısındaki suratı karşılaştırmadı. Yunanistan devleti bizim gelip oralarda gezdiğimizden hiç haberdar olmadı.Belki de umurlarında değildik.Şimdi soralım: Kardak’ın kimin olduğu ne kadar önemli?