Geçen hafta sonu bir grup arkadaşla Bodrum’dan denize açıldık. Dediler ki “yakıt Yunanistan’da daha ucuz, oradan alalım.” Zaten yarım saatlik bir uzaklıkta, denizi seyrede seyrede gittik.
Kos Adası’na yanaşıp mazot aldık. Hiçbir resmi görevli gelip “ne işiniz var, neden yanaştınız” diye sormadı.
Çok yakındaki güzel, değişik Yunan adalarına da bakalım, denildi. Hadi gidelim dedik, gittik. Nasıl olsa pasaportlarımız yanımızda, vizemiz de var, gidelim dedik, gittik.
Yolda Kardak denilen kayayı gösterdiler. Üzerinde hiçbir şey olmayan gariban bir kaya parçası. Bizim sahilimize de çok yakın. Orada öylece duruyor.
Televizyonda göründüğünden çok daha küçük.
Bu kaya parçası için Türk-Yunan savaşı çıkarmaya kalkanların akıllarından şüphelenmemek mümkün değil. Kocaman sandığımız kişilerin aslında ne kadar küçük olduklarını anlamak için bu kaya parçasını görmek lazım.
Hemen yakında bir başka Yunan adası var, oraya da gittik, biraz sahili seyrettik, burada yemek yiyelim dedik. Karaya çıkıp yemek yedik, lokantadaki diğer Yunanlı müşterilerle sohbet ettik, sonra tekneye döndük. Yine kimse gelip hiçbir şey sormadı. Üniformalı bir Yunan görmedik, kimse kötü de bakmadı, zaten sohbet ettiğimiz Yunanlıların neredeyse hepsi en azından bir kez Bodrum’a gelmiş, çoğu İstanbul’a da gelmiş.
Hızımızı alamadık, yine yakında bir küçük adada çok güzel bir boğaz varmış. Daracık bir boğaz, tarihi filmlerdeki, iki tepeden düşman gemilerinin taşa tutulduğu cinsten bir boğaz. Oraya da gittik, yine kimse gelmedi, yandaki Yunanlı balıkçı tekneleri balık satmaya çalıştı, o kadar.
Madem buraya kadar geldik, biraz daha gidelim denildi. Daha öncekilere göre biraz daha büyük olan Leros Adası’na geldik, sahile yanaştık, yine kimse bizimle ilgilenmedi. İndik, adayı dolaştık. Yunan iç savaşı sonrasında sağcılar yakaladıkları solcuları bu adaya toplamışlar, daha sonra da ülkenin en büyük akıl hastanesi buraya inşa edilmiş. Öğrendik ki, bu adalar sürekli olarak nüfus kaybettikleri için Yunan hükümeti çeşitli işler icat edip bu adalarda oturanlara ayda 800 euro çıkma yapıyormuş.
Yemek yediğimiz “Değirmen Taverna” nın sahibi zaten sık sık Türkiye’ye gelirmiş, başka Türk müşterilerini de anlattı ve bizim pek alışık olduğumuz türden ufak bir “kazıklama” yaptı.
Sonra gemiye döndük, ertesi sabah da Bodrum’a hareket ettik.
Bu gezi boyunca bir tek üniformalı Yunanlı gelip bir şey sormadı, pasaport istemedi, kötü kötü bakarak pasaporttaki fotoğrafla karşısındaki suratı karşılaştırmadı. Yunanistan devleti bizim gelip oralarda gezdiğimizden hiç haberdar olmadı.
Belki de umurlarında değildik.
Şimdi soralım: Kardak’ın kimin olduğu ne kadar önemli?

