Sırtta 9 kurşun

19 Haziran 2009

Beş yıl önce Mardin Kızıltepe’de polis ihbar üzerine bir eve baskın yaptı. O sırada evin sahibi ile 12 yaşındaki oğlu dışarı çıktı. Resmi açıklama böyle diyor. Ve polise ateş açtılar. Polis de “meşru müdafaa” olarak cevap verdi.Baba ve oğul öldü.Resmen durum bu. 12 yaşındaki bir çocuğun ateşli silah kullanması da mümkün. Polisler güvenlik gerekçesiyle Kızıltepe’de değil Eskişehir’de yargılandılar ve “meşru müdafaa” gerekçesi yerinde bulundu, beraat ettiler.Yargıtay da bu kararı onayladı.Ne kadar yargı kararı olursa olsun, ne kadar karmaşık “meşru müdafaa” açıklaması yaparsanız yapın, 12 yaşındaki Uğur’un sırtındaki 9 kurşun yarasını açıklayamazsınız.Dosyayı tabii ki görmedik, ama sırttaki 9 kurşunu, mahkemenin ve Yargıtay’ın görmemiş olması, dikkate almaması her insanın vicdanında sızı yaratır.Onlarda yaratmamış. Çünkü babanın terör örgütüyle ilişkisi olduğuna dair kuşku varmış. Evet baba hakkında kuşku ve ihbar var, ama hakkında herhangi bir mahkûmiyet bulunmuyor.***Yargılamanın neden Eskişehir’e alındığını da açıklamak çok kolay değil. Mahkeme yerinin değiştirilmesi, örneğin yakın geçmişteki Manisa rezaletini hatırlatıyor. Orada polis duvarlara yazı yazdılar diye içeri aldığı birkaç liseli gence işkence etmişti. Dava yıllarca sürdü, bir o şehre alındı, bir başka şehre. Gerekçe hep güvenlikti. Yargılama sonunda mahkûm olan işkenceci polislerden 7 yıldır yakalanmayanı bile var.Herkesin gözü önünde olan, ne olduğu belli olan olaylar hakkında bazı yetkililer hâlâ insanların gözlerinin içine baka baka yalan söyleme adetinden vazgeçmedi.Kızıltepe’de sırtına 9 kurşun yiyen 12 yaşındaki çocuk bu kararla mahkûm edildi. Edildi mi? Bu kararı veren yargıçların ve yüksek yargıçların vicdanı rahat mı? Sırtında 9 kurşun yarası olan bir çocuğun “meşru müdafaa” nedeniyle öldürüldüğüne inanan yargıçlar, “Yüce Türk Adaleti” kelimesini duydukları zaman ne hissediyor.***Bu olayı izleyen, izlemeyen ama gazetelerdeki haberi okuyan en sade vatandaşın bile aklından geçecek olanı, kararın altına imza atan yargıçlar ve yüksek yargıçlar herhalde tahmin ediyordur.Ülkemizde adalet duygusu böyle böyle yıpratıldı. “Yıpratıldı” kelimesi az bile geliyor, “imha edildi.” “İmha” edenler, vatandaş ya da “vatan hainleri” veya “yabancı güçler” değil. Yargının içinde bulunan, ama rüzgâra göre eğilip bükülen ve adalet duygusundan nasibi olmayan hukuk insanlarıdır.

Devamını Oku

Ne çıksa hayırlı olur

18 Haziran 2009

Malum belge “gerçek” çıkarsa Genelkurmay işlenmiş “suç” nedeniyle çok zor durumda kalacak, Deniz Baykal’ın söylediği gibi iki alt düzey subayın ceza görmesiyle mesele kapanmış olmayacaktır.Malum belge “sahte” çıkarsa Fethullah Gülen “cemaati”nin devlet içindeki, özellikle de güvenlik güçlerindeki etkinliği sorgu altına alınacak ve cemaat büyük darbe yiyecektir.Bu durumda yine Baykal’ın söylediği gibi Ergenekon soruşturmasının inandırıcılığı da büyük ölçüde zedelenecek, bütün sanıklar ev ve iş yerlerinde çıkan belgelerin sahte olduğunu iddia edeceklerdir. Belgenin “sahte” çıkması durumunda yine Fethullah Gülen cemaatine mensup kamu görevlilerinin “büyük komplo”suna inananların sayısı artacaktır.*** Genelkurmay belgenin “sahte” olduğuna ilişkin açık görüş belirtti, AKP de savcılığa başvurarak belgenin gerçekliğine inandığını açıklamış oldu. Ancak Başbakan Erdoğan, açıklamalarında belgenin gerçek çıkması durumunda, bunun Silahlı Kuvvetler’in tümüne yönelik bir yıpratma faaliyeti için kullanılmayacağının güvencesini de verdi.Buna karşılık Fethullah Gülen cemaatinin, özellikle gazetelere yansıyan tavrı Erdoğan’dan farklı görüşte olduklarını, bu belgeyle “nihai hesaplaşma”ya gitmeyi düşündüklerini gösteriyor.Basında, AKP’ye yakın ve Fethullah Gülen cemaatinin denetiminde olduğu bilinen yayın organları belgenin gerçekliğini kanıtlama çabası içinde. Basının diğer kesimi ise konuya iki ihtimali de değerlendirerek daha temkinli yaklaşıyor.*** Türk toplumundaki derinleşen bölünme bu olayda da ortaya çıktı. Bir kısım “inşallah doğru çıkar” duasında, diğer kısım “inşallah sahte çıkar” duasında.Bu iki duadan hangisinin tutacağı henüz belli değil. Fotokopisinin incelenmesiyle bir belgenin gerçek olup olmadığının anlaşılması fazlasıyla zordur. Ve belgenin altında imzası olduğu söylenen albay ifadesinde “evet bu planı üstlerimin isteğiyle ben kaleme aldım ve şu komutana verdim” demediği takdirde bu belge üzerinden yürütülen savaş da 1-1 berabere bitecektir.Belgenin gerçek olmasını isteyenler “kanıtlanmasa da gerçek olduğu bellidir” diyerek, diğerleri de “işte biz haklı çıktık, belge gerçek değil” diyerek tartışmaya devam edeceklerdir. Kim belge öncesinde nerede duruyorsa, sonrasında da aynı yerde durmaya devam edecektir.Belge ister gerçek olsun ister sahte; çıkacak en hayırlı sonuç, şu anda yürütülmekte olan savaşın demokrasilerde yeri olmadığını görenlerin sayısının artması olacaktır.

Devamını Oku

Vatan demokrasi ile kurtulur

15 Haziran 2009

1950 seçimlerinden beri inanış şudur: Halkımız cahildir; kendi gerçek çıkarlarını göremez, daha çok dini etkilerle sağ partilere oy kullanır, dolayısıyla sandıktan “ilerici” bir partinin çıkması mümkün değildir.Böyle sarsılmaz bir inanç hâkimse, bulunan çözüm de tektir: Demokrasi dışı yollarla, mümkünse askeri müdahalelerle ülkeyi bölme ve şeriata götürme tehlikesi yaratan partileri engellemek.Ülkeyi ve halkını böyle tahlil ediyor ve “vatanı kurtarmak” gibi bir yüce amaç için uğraştığınıza da inanıyorsanız, doğrudan doğruya “her yol mübah” denilen noktaya çıkarsınız.***“Halaskâr zabitan”, kurtarıcı subaylar, 20’nci yüzyıl boyunca başbakan da vurdu, padişah da indirdi çıkardı; başbakan astı, bakan astı, temerküz kampları kurdu.Onlara göre, bunlar olmak zorundaydı, çünkü bunlar yapılmasaydı “vatan elden gidecek”ti.Bunlar yapıldığı için “vatanın elden gitmediğine” dair inancın, kimilerinin zihninde hâlâ devam ediyor olduğunun birçok işareti görülüyor. Ergenekon davası bu işaretler üzerine ortaya çıkmak “zorunda kaldı.” Geçmişi kaşımaya mevcut hükümet de pek niyetli değildi ama cumhurbaşkanı seçimi, e-muhtıra, suikast planları derken onlar da kendilerini bu işe el atmak mecburiyeti ile karşı karşıya buldular.***Ergenekon’da soruşturma ve dava aşamasında yapılan yanlışlıklar kamuoyunda çok fazla soru işaretinin belirmesine yol açmıştı. Bu soru işaretlerinin artması için bilinçli faaliyetlere girişenler de oldu. Sonuçta dava “rutin”e girmişti.Ve birden son belge ortaya çıktı. Genelkurmay, bu belgenin kendi bünyelerinde hazırlanmadığını açıkladı. Ama bu, durumun vahametini gidermiyor. Çünkü belgede imzası bulunan subay görevindedir ve “bunu o yazmadı” diye net bir bilgi de verilmemiştir.***Söz konusu belgenin açık bir sonucu derhal ortaya çıktı, AKP ve Fethullah Gülen cemaati “komplo hedefi” olarak bir kez daha “mağdur” konumuna geldi.Bu mağduriyeti AKP daha önce ciddi bir seçim başarısına dönüştürmeyi başarmıştı. Bir kez daha aynı şey olur mu, şimdiden bilmek mümkün değil.Ama ortada bir başka gerçek var, kimilerinin hâlâ görmemekte inat ettiği bir gerçek: Ülkeye zarar vereceğinden korkulan parti ve mihraklara yönelik her demokrasi ve hukuk dışı müdahale, sonuçta onların işine yarıyor.Herkes artık gerçeği görmelidir: “Halaskâr zabitan” dönemi çoktan bitmiştir, demokrasi dışı faaliyetlerle siyasete müdahale her zaman tersine sonuç veriyor. Siyaset, demokrasi ve hukuk devleti ilkeleri içinde yapılmalıdır.

Devamını Oku

Kıbrıs’a dikkat

14 Haziran 2009

Tam yarım yüzyıldır “Kıbrıs sorunu” var. Sorunun başlangıcını yaşamış olanlardan çok azı bugün hayatta, ama Kıbrıs sorunu devam ediyor.Bu sorunda çoktandır “haklı-haksız” diye bir ayrım kalmadı. Taraflar. ellerinden gelen her haksızlığı yaptı.Rumlar katliam yaptı, Türkler onların mallarına el koydu. Rum tarafında “sol” yükselirken, Türk tarafındaki “sol” ile birlikte büyük güç olmasın diye Türkler kendi solcularını öldürdü.Kıbrıs Barış Harekâtı, ikinci operasyonla dünya gözündeki haklılığını kaybetti, Türkiye bunun faturasını oldukça pahalıya ödedi.***Kıbrıs Rumları tek başlarına AB’ye girerek, Türkleri dışarıda bırakan ve çözümü güçleştiren adımlar attı. Türk tarafı da çözüm ile çözümsüzlük arasında bir karara varamadı.Çözümsüzlük, sorunun birinci ve ikinci kuşaklarını “var” ediyor. Sorunun çözülmesi ve adanın tümüyle Avrupa Birliği üyesi olması durumunda bu “kadro” lar kendiliğinden tasfiye edilecek, ama onlar da başarıyla direniyorlar.***Bu küçücük ada yarım yüzyıldır boyunun çok çok üstünde zararlar vermeye devam ediyor. Yakın dönemde yine büyük bir yangını çıkarma ihtimali kendisini gösterdi.İki tarafın “cumhurbaşkanları” tarafından yürütülen görüşmeler sürerken Rum tarafı yine bir “haksızlık” operasyonuna girişti.Basit bir planları var. Büyük bir petrol rezervi olduğu sanılan ve bazı Amerikan petrol şirketlerinin çalışmaya başlayacağı bölgeyi sadece kendilerine almak istiyorlar.Bazı tahminlere göre, Türklerin elindeki Karpaz’ın yakınında denizin altında, değeri 400 milyar dolara kadar uzanabilecek bir petrol ve doğal gaz rezervi bulunuyor.Rum yönetiminin yaptığı, bu paraya tek başına el koyma operasyonudur. Amerikan şirketleriyle tek başlarına anlaşma yapmışlardır.Oysa böyle bir gelirle, toplam nüfusu 800 bin dolayında olan bu küçük ada, dünyanın en zengin adası olabilir, bu zenginliği de hem Türkler hem Rumlar paylaşabilir.***KKTC’nin yeni Başbakanı Eroğlu’nun partisi ile Cumhurbaşkanı Talat’ın partileri “çözüm” konusunda farklı fikirlere sahip.Eroğlu, bu petrol operasyonunun devam etmesi durumunda Türk tarafının her şeyi, sıcak çatışma dahil her şeyi göze alabileceğini söyledi. En acil dertlerini çözemeyen Türkiye’nin sırtına yeni bir Kıbrıs krizi hem de kan bulaşmış olarak yüklenirse, ödenecek faturalar çok daha ağır hale gelir.Birilerinin Kıbrıs üzerinden Türkiye’nin hayatını karartacak planlar yapmış olduğu anlaşılıyor, ama Ankara bir kez daha böyle bir tuzağa düşemez, düşmemelidir.

Devamını Oku

Zulme 28 gün kaldı

13 Haziran 2009

Yaygın olarak yanlış bilinenlere bir örnek, IV. Murat ile ilgilidir. Hayatı boyunca tütün ve şarap içen bu padişahın, halkını kötülüklerden korumak için bu iki maddeye yasak getirdiği sanılır.Doğrusu şudur: IV. Murat tahta çıktıktan bir süre sonra büyük deprem olmuş ve İstanbul halkı “bu padişah uğursuz geldi” diye konuşmaya başlamıştır. Casuslarından bunu öğrenen IV. Murat, basit bir tedbir alır, içki ve tütünü yasaklar, meyhaneler ve kahvehaneler toplanma ve sohbet yeri olmaktan çıkar.***Amerika’nın dünyaya saldığı ağır tütün yasağının nedenlerini düşünürken bu olayı hatırlamamak mümkün değil.70’li yıllara gelene kadar küçük büyük bütün Amerikalar ağızlarında sürekli sigarayla yaşadılar. O dönemlerin bütün filmlerinde bu açık açık görülüyor. Sonra nedense sigaranın kendilerinin en büyük düşmanı olduğuna karar verdiler.Amerikalılar dünyadan uzak yaşarlar, kolayca korkutulabilirler. Uzaylılar geliyor diye korkutuldular; uzaylılar gelmedi, bu kez komünistler geliyor diye korkutuldular. 70’li yıllarda da sigaranın köklerini kurutacağına inandırıldılar. Aynı yıllarda insanlar uyuşturucudan sokaklarda sapır sapır dökülürken onlar daha çok sigaradan korktular. Bu korkuyu en ağır şekliyle Avrupa’ya da ihraç ettiler.***Tabii ki sigara, sağlık üzerinde olumsuz etkileri olan keyif verici bir maddedir. Amerikalılar ve Avrupalılar, hafif uyuşturucuların sigaradan daha az zararlı olduğuna karar verdiler. Sigaranın zararları üzerine binlerce, on binlerce istatistik yayınlandı. Ama sigaranın da başka keyif verici maddeler gibi “makul” tüketiminin mümkün olabileceği bir yana atılıp, neredeyse dudağına sigara değdirenin günlerinin sayılı olduğu inancı yaygınlaştırıldı.***Dünyada sigaranın öldürdüğü insan sayısı, silahların öldürdüğüne kıyasla çok azdır. Ama insan yaşamını korumak için silahları yasaklamanın fikri bile kimsenin aklından geçmiyor.Bizim gibi ülkelerde trafik kazalarında ölenlerin sayısı sigaranın öldürdüğünden az değil.Yine az gelişmiş ülkelerde AIDS hastalığından insanlar ölüp duruyor fakat bu yüzden cinsel ilişkiye yasak getirmek de elbette ki kimsenin haddine değil.Aşırı tüketmenin insan sağlığına zarar verdiği tek madde de herhalde sigara değil. Sağlık haberlerinde neredeyse her gün bir maddenin çok zararlı olduğunu okuyoruz, ama bu maddelerin herhangi birini kimse toplatmıyor, yasaklatmıyor.***Sigaranın zararlarını kimse inkâr edemez. Bunun için insanların toplu olarak bulundukları yerlerde sigara içilmemesi doğaldır.18 yaşından küçüklere sigara satılmamalıdır. Okullar ve hastanelerde sigara içenlere hoşgörü gösterilmemelidir.Ama bu yasakları olağanüstü yaymak, bütün kahvehane, kafe ve restoranlarda, hatta bunların açık bölümlerinde bile yasak uygulamak artık “zulüm” dür.Örneğin İspanya’da bu iş zulme vardırılmadı, mekânlarla ilgili bir tercih olanağı bırakıldı ve sigara içilen-içilmeyen mekân uygulaması yapılıyor.Kendi bedeni üzerindeki son söz insanın kendisine aittir.Silah toplayamayan, trafikteki ölümleri önleyemeyen devletin sigara konusunu böyle zulme çevirmeye hakkı yoktur.

Devamını Oku

Tayyip Bey’in Zahid Bey’i

11 Haziran 2009

Kural açıktır, yargıya müdahale etmek suçtur. Ama bu kural bizde işlemez, isteyen istediği gibi yargıya müdahale eder; kimi avukatlığa, kimi savcılığa soyunur.Başbakan Erdoğan da Deniz Feneri soruşturmasında mal varlığına tedbir konulmuş ve hukuken şüpheli durumunda olan RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın avukatlığını açık olarak üstlendi. Böylece ilgili bakanın, Bülent Arınç’ın nazikçe istifasını istediği Akman’ın yerinde durmasının tahmin edilen nedeni de ortaya çıkmış oldu.Konu henüz soruşturma aşamasındadır ama Başbakan, Akman hakkında “kendisini temiz bir arkadaşımız olarak bildik, biliyoruz” demiştir.Bu sözü söylemesinin, Şemdinli’de kitabevi bombalama sanığı astsubaylar hakkında dönemin Genelkurmay Başkanı’nın “tanırım, iyi çocuklardır” demesinden bir farkı yoktur.O sırada Genelkurmay Başkanı’nın bu sözlerinin yargıya ve soruşturmaya müdahale olduğunu söyleyenlerin bazıları Başbakan’ın sözlerine tepki göstermeyecektir. Göstermeyecektir çünkü ülkemizde hukuk ve demokrasi, insanların durduğu yere göre değişen muğlak kavramlara dönüştürüldü.Bu kavramlar öylesine çiğnendi ki, bazıları “canım iki olay aynı mı, birisinde bomba var diğeri Almanya’da ortaya çıkmış belirsiz bir kuşku” diyerek kendi “taraf”ını koruyup kollama görevini yapacak.***Genelkurmay Başkanı’nın “iyi çocuklardır” demesi ile Başbakan’ın “temiz biliyoruz” demesi arasında hiçbir fark yoktur.Hukuk ve demokrasi kavramlarının iğdiş edilmediği ülkelerde vatandaşlar her ikisine de tepki gösterir, kendi bulunduğu yere göre birini kınayıp diğerini görmezden gelmez.Tayip Bey, avukatlığını yaptığı Zahid Bey’i “temiz” biliyor olabilir, bunu evinde hatta telefonda bir arkadaşına söyleyebilir ama yargıyı etkileyecek şekilde kamuoyuna söyleyemez. O Genelkurmay Başkanı’nın “iyi çocukları” mahkûm oldu.“Temiz arkadaşı” mahkûm olursa, hatta tartışma konusu olan mal varlığının hesabını veremezse Tayyip Bey “ak”lığa fazla meraklı bir siyasetçi olarak yine kamuoyunun önüne çıkmak ve “yanılmışım, özür dilerim” demek zorundadır. Ama böyle olmayacaktır, çünkü belli ki Tayip Bey Zahid Bey’i sonuna kadar korumaya devam edecektir.“Temiz toplum” ya da “herkes için hukuk” gibi konularda bazı olaylar “sembolik” anlam taşır. Tayyip Bey de Deniz Feneri ve Zahid Bey olayını kendi eliyle AKP’nin “ak”lığının “sembol olayı” haline getirdi. Bunun ağırlığını da taşıyacaktır.

Devamını Oku

Yasalar mı, kafalar mı?

10 Haziran 2009

Türkiye yine mahkûm oldu. Suçu, aile içi şiddete maruz kalan bir kadını koruyamamak. Bu haberi okuyanlardan bazılarının aklına “kadın kendini korusaydı”, bazılarının aklına da “neden devlet korusun” demek gelecektir. (Çizer Mehmet Çağçağ da konu üzerine düşünmüş ve aşağıya aldığımız dünkü Haber Turk’te yayımlanan karikatürü çizmiş.)Bu davada, şikâyetçi vatandaş, Türkiye’deki bütün yasal yollar tükendiği için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidiyor ve davayı kazanıyor.Yasalarımızda sorun var mı? Sorusuna cevap olarak bütün hukukçular “pek çok” diye veriyor. Ama kafalarımızda sorunlarımız var mı? Sorusunun cevabı çok daha ağır: Çok çok çok!Yargıtay El Kaide davasındaki kararları onayladı. Bu hükümlülerden biri “El Kaide’nin Konya örgütünü kurduğu ve yönettiği” için 18 yıl hapis cezası almış.Olabilir, hukukçular bu cezanın uygun olup olmadığını tartışabilir. Ancak bu bilginin yanına gazeteci Nedim Şener’e “Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları” kitabı için 28 yıl ceza istendiği haberini koyduğunuz zaman hem yasalarımız hem kafalarımız açısından tam bir felaket manzarası ortaya çıkıyor.Nedim Şener için 28 yıl istenirken, çalışmasına konu olan Hrant Dink cinayetinin bazı sanıkları için istenen hapis cezaları ise ya 20 yıl ya da daha altında.Türkiye’yi hatta dünyayı sarsan bir cinayetin davasıyla ilgili kitap yazan gazeteciye, cinayet sanıklarının bazılarından daha fazla hapis cezası istediğimiz anda, hukuk ve hukuk bilinci sistemimizin tam iflasını da ilan etmiş oluyoruz.***Hukuk ve idare sistemimizin batışının örnekleri sadece bunlar değil, mesela sendikacı bir öğretmene “AKP dedi diye soruşturma açılması” da var.Kadını şiddet uygulayan kocasından korumayan devleti suçlu gören ülkelerde insanlar AKP’ye isterse Başbakan’ın söylediği gibi Ak Parti der, isteyen Hık Parti der, isteyen Tık Parti der.Son günlerde toplumda en fazla sayıda kişiyi, milyonlarca genci ilgilendiren bir konu hakkında da kimse bir şey söylemiyor, kimse tartışmıyor. O konu, Genelkurmay Başkanı’nın açıkladığı, yeni askerlik hizmeti düzenlemesinin herkes için eşit ve bugün uygulanan uzun süreyi içermesidir. Acaba askerlik çağındaki milyonlarca üniversite mezunu ve öğrencisi “Yaşasın ben de herkesle birlikte uzun askerlik yapacağım” diye sevinmiş midir? Kimse bunu konuşmuyor, çünkü “halkı askerlikten soğutmak” diye bir suç var ve uygulanır.Bir tarafa AİHM’nin kadını kocasına karşı koruyamayan devletle ilgili kararını koyun, diğer tarafa kitap yazana 28 yıl hapis istenmesini koyun, istediğiniz başka bir örneği koyun ve durumumuzu değerlendirin.Ne demişler: “Erenler ancak bizde olur, böyle acayip bir hukuk ve demokrasi...”

Devamını Oku