Kendisi siyaseti öyle pek yakından izlemez. Ama başka bir özelliği var: Dünyanın en çok polisiye ve casusluk roman okumuş kişilerinden biridir.Geçen gün aradı, “çözdüm!” dedi.Çözdüm dediği, “malum belge” etrafında sürüp giden kavganın kaynağıymış. Bana bir komplo teorisi anlattı ve yazmamı istedi. Yazmamı istedi çünkü Mahir Kaynak, Fehmi Koru ve Ruşen Çakır’ın, teorisi hakkında ne diyeceklerini merak ediyormuş.“Pazar gününe yaz, insanlar daha rahat okur” dedi; anlattığı öyle bir teoriydi ki olur dedim. Fakat “Türklerin kendi aralarındaki karmaşık iktidar savaşları içinde görünmek istemediği için” adını vermemi istemedi.***Bu kişi önce şu soruyu soruyor: Söz konusu belge kimde çıkmıştır? Cevabını veriyor: Ergenekon soruşturması dolayısıyla zaten izlenmesi ihtimali yüksek olan bir kişinin ofisinde.“Siz demiyor musunuz ki en olmadık kişiler bile izlendiğinden, telefonunun dinlendiğinden çekiniyor, bu kişi Ergenekon sanıklarıyla sürekli temas halinde ve ofisinde böyle bir belgeyi tutuyor!” Belgeyi polis ele geçiriyor ve içeriğinin ciddiyetine uygun bir “muamele” söz konusu oluyor. Diyor ki teori sahibi: “Önce birinci amaç hâsıl oldu, belge daha dosyaya girmeden Fethullah Gülen’in bilgisine ulaştı, böylece hep söylenen ‘emniyette F tipi oluşum’la ilgili ortada somut bir kanıt oldu...” O mesele henüz dediği kadar net olmayabilir, ama teori sahibi bunun önemli olduğunu, bundan sonraki mücadelede ciddi bir dayanak teşkil edeceğini söylüyor.Dinlemeye devam edelim:“Belgenin altındaki imzaya bakıldı, öyle bir kişi gerçekten vardı, üstelik Genelkurmay’da önemli bir görevdeydi. Dolayısıyla belgeyi ele geçiren ve kullanmak isteyen F grubu kendisini iyice sağlam hissetti. Belgenin gerçekliğini kanıtlama imkânı olmadığını düşünmediler; oysa belgenin yazıldığı bilgisayar çoktan herhangi bir yerde denizin dibini boylamıştır, ilk nüsha da kül halinde bir çöplükte, yüzlerce ton çöpün içinde yatmaktadır...F tipi grubunu belgenin gerçekliğine iyice inandırmak için, ofisinde belge bulunan kişinin “polis koydu, komplo” diye bağırması gerekiyordu, öyle oldu ve amaç yine gerçekleşti, en önemli belgeyi yakaladıkları konusunda F grubunun hiçbir kuşkusu kalmadı...” ***Teorinin sahibi, Deniz Baykal’ın daha ilk gün “bu belge sahte çıkarsa Ergenekon davası çöker” demesini de tecrübesine ve “koku alma” duygusunun çok güçlü olmasına bağlıyor, “Baykal işin nereye varacağını ilk anda sezdi” diyor.Teori sahibine göre bu “operasyon”, yani karşı tarafı sahte bir belge ile yanlış yönlendirme ve zor durumda bırakma faaliyeti, Soğuk Savaş döneminin en “klasik” istihbarat oyunlarından biridir. “Merak edenler John Le Carrè’nin eski romanlarından işe başlayabilir” tavsiyesinde de bulunuyor.Operasyonun tümüyle başarılı olduğunu “teori sahibi” şöyle anlatıyor:“Birinci sonuç: Genelkurmay, demokrasi dışı herhangi bir faaliyet içinde olmadığını, ama bazı mihrakların ki bunların başında F grubu geliyor, Silahlı Kuvvetler’i bu yolla yıpratmaya çalıştığını kanıtlamıştır.İkinci sonuç: F grubu “çırak çıkmış”, çok net bir gol yemiştir. Çünkü belgenin gerçekliğini kanıtlama ihtimali sıfırdır.Üçüncü sonuç: Belgenin üzerine atlayan Tayyip Erdoğan ve AKP de zor durumda kalmıştır.Dördüncü sonuç: Ergenekon davasında evinde ya da ofisinde belge yakalatmış olan herkes bunların polis tarafından konulduğunu rahatça iddia edebilecektir...” ***Teori sahibi kesin olarak “operasyon tam bir başarıya ulaşmıştır” diyor.Bu teoriyi pazar günü yazmamı istedi ki okuyanların “komplo teorisi dediğin böyle olur” diye düşünecek zamanı olsun.Bir “sonuç” da bizden: Bu teoriden iyi bir casusluk romanı çıkar, üstelik oldukça inandırıcı bir roman...
12 Eylül darbesinin ve sonraki bütün icraatların birinci sorumlusu olan Kenan Evren korkmuş, mahkeme önüne çıkmaktansa intihar edeceğini söylemiş.Üstelik kendisi hakkındaki kararı halkın vermesini de istemiş.Evren Paşa, halkın kendisini destekleyeceğine pek güveniyor.O zaman Evren Paşa önce, kendisinin devlet başkanı seçilmesi ve 1982 Anayasası’nın kabul edilmesi için yapılan halkoylaması öncesinde karşı görüşlerin ifade edilmesini neden yasakladıklarını da açıklasın.1982 yılında halka güvenemiyordu, bugün güveniyormuş.**** Evren’in ya da 12 Eylül döneminin diğer sorumlularının hapse atılması kimsenin derdi değil. Mesele 12 Eylül döneminde yapılan ve etkileri bugüne kadar uzanan icraatların mahkûm edilmesidir.* “Asmayalım da besleyelim” mi ve “bir oradan bir buradan” gibi vecizelerle hukuku sıfırlayan bir anlayışın mahkûm edilmesidir.* “Bir garson general kadar para kazanıyor” deyip sendikaları, çalışan haklarını yok eden anlayışın mahkûm edilmesidir.* “Gençler solcu olup başımıza dert çıkarıyor, en iyisi mütedeyyin bir gençlik yetiştirelim” deyip gençlik içinde siyasal İslamın yayılmasının altyapısını hazırlayan anlayışın mahkûm edilmesidir.* Hapishanede dışkı yedirmeye kadar varan uygulamalarla PKK diye bir terör örgütünün altyapısını hazırlayan anlayışın mahkûm edilmesidir.* İşkenceyi günlük uygulama haline getiren, işkence suçlularını koruyan bir anlayışın mahkûm edilmesidir.* Beğenmediği haberi veren gazeteleri kapatan, hoşuna gitmeyen yazı yazan gazetecileri hapishanede çürüten anlayışın mahkûm edilmesidir.* Demokrasinin Türk halkı için lüks olduğuna inanan anlayışın mahkûm edilmesidir.***Kenan Evren’in intihar etmesine gerek yok. Kimsenin hapse girmesine de gerek yok. Önemli olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçekten “bekası” için 12 Eylül gibi, icraatlarının sonuçları hâlâ ülkemizi sıkıntıya sokan bir dönemin mahkûm edilmesidir.Bu “manevi” mahkûmiyette Kenan Evren yalnız olmayacaktır. Türkiye’ye 11 Eylül gününü ve öncesini yaşatan Demirel de Ecevit de onun yanında olacaktır. Bir ülkenin geleceğini karartma suçunu hep birlikte işlediler. Ama merak etmesinler, kimse Evren’i ve Demirel’i hapse atmayacak, rahat uyusunlar.*****KÂĞIT PARÇASIMalum belge konusunda Genelkurmay Başkanı’nın söylediklerinde herhangi bir eksiklik yok. Söylediği açık: Askeri savcılığın yaptığı araştırma sonucu belgenin gerçek olmadığı tespit edilmiştir, eğer sivil savcılık yaptığı araştırmada başka sonuçlara ulaşırsa soruşturma yeniden açılmalıdır.Bu “kâğıt parçası” bir süre daha herkesi meşgul etmeye devam edecektir, çünkü gerçekliğini kanıtlamak için uğraşanlar olacaktır, gazetelerde bu yönde haberler yer alacaktır.Orgeneral Başbuğ’un söyledikleri arasında en önemli cümle şudur: “Silahlı Kuvvetler’de demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine aykırı faaliyetlerde bulunan kimseyi barındırmayız.” Malum belgenin kim veya kimler tarafından hazırlanıp piyasaya sürüldüğü ortaya çıkartıldığı takdirde, bunun çok daha önemli faydalarını göreceğiz.
Yirmi dokuz yıllık bir meselemiz var, bazen unutuyoruz, bazen hatırlayıp tartışıyoruz. Bu kez de CHP’nin girişimi sayesinde hatırladık: 12 Eylül askeri darbesi gerekli miydi, değil miydi? 11 Eylül 1980 günü Türkiye’de yaşanan kaosu mu tercih edersiniz, 12 Eylül 1980 günü darbeyle birlikte ülkenin sütliman oluşunu mu?***Önemli toplumsal olayların içinden geçenler, o olayı bulundukları taraf ve kişisel tarihleri dolayısıyla farklı şekillerde değerlendirebilirler. Kişisel tarihleri yani o olayı nasıl yaşadıkları elbette önemlidir.Olabilir ama, “kişisel tarihin önemi” o olayı daha geniş açıdan değerlendirme, olayın hangi koşulları yarattığını ve ülke tarihi içindeki yerini ilk planda tutma gereğini unutturmamalıdır.Örneğin, 12 Eylül döneminde binlerce kişinin kişisel tarihinin, işkenceler, hukuk dışı hapislikler, dışkı yedirtilmeler, idamlarla yazıldığını, birçoğunun kişisel tarihindeki yazılı son kelimeninse “kayıp” olduğunu unutturmamalıdır!O günlerde bizim kişisel tarihimiz de epeyce yüklüydü.Darbe öncesinde Cumhuriyet’te, özellikle de gece çalışmak epey soğukkanlı olmayı gerektiriyordu. Bir yandan ardı arkası kesilmeyen telefonlardaki, dışarı çıktığınızda başınıza neler geleceğini anlatan katil seslerini dinlerken bir yandan da o gün ülkedeki çatışmalarda ölenlerin hesabını tutmak zorundaydınız. Sabaha karşı iş bittikten sonra, ülkücülerin ve devrimcilerin kimlik kontrolü yaptıkları noktalardan geçmemek için eve üç saatte dönme mecburiyetine de tahammül etmeniz gerekiyordu. Evet, evin kapısına gelindiği anda, “bu geceyi de atlattık” diyerek rahat bir soluk almanın verdiği “mutluluk” da vardı tabii.12 Eylül darbesinin ardından telefonlar yine bir kâbustu. Bu kez “öldüreceğiz” diyen ülkücüler değil; azarlayan, gazeteleri kapatan üniformalı sıkıyönetim yetkilileri vardı hatların öbür ucunda. Yüzlerce dava vardı, gözaltılar vardı, tutuklanmaktan son dakikada kurtulmak vardı. Ve ertesi gün hayat yine aynı şekilde devam edecekti...***11 Eylül günü mü, 12 Eylül günü mü daha iyi idi? Yirmi dokuz yıl sonra bu soruyu sormak artık iyiden iyiye anlamsız. Çünkü geçen yıllar içinde, 12 Eylül’e götüren süreçteki, 1 Mayıs 1977 dahil, Maraş, Malatya, Sivas olayları dahil, Abdi İpekçi cinayeti dahil birçok kanlı olayın aslında “tertip” olduğuna ilişkin pek çok kanıt ortaya çıktı.11 Eylül 1980 günü, sokaklarda, ülkenin her yerinde vuruşanların 12 Eylül 1980 günü bir anda nasıl ve neden durduğunu henüz açıklayan olmadı. Açıklayacak olanlar o günlerin sorumlu şahıslarıdır ki aralarında asıl konuşması gereken, buna hiç de niyetli görünmeyen Süleyman Demirel’dir.12 Eylül darbecilerini ve darbeden önce de en yüksek askeri makamlarda bulunan asker kişilerin her türlü fiillerinden dolayı yargılanmalarını önleyen anayasa maddesini bugüne kadar kaldırmayanlar da herhalde bir şeylerden korkmuş olmalı.Yirmi dokuz yıl sonra Anayasa değiştirilir, 12 Eylül askeri darbesi yargı önüne çıkarılırsa belki 11 Eylül günü bize bütün o eziyetlerin neden yaşatıldığını, neden o kadar kan döküldüğünü de öğrenebiliriz.“Öğrenmemize gerek yok, üzerine sünger çekelim, olsun bitsin” görüşünde olanların da herhalde bir bildikleri vardır. Ama Türkiye’nin demokrasi yolunda ilerlemesi için yakın geçmişindeki karanlıkların, kan dökülen olayların aydınlanması şarttır.
Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın kararıyla mesele bitmiş olmadı. Tam tersine, asıl iş şimdi başlıyor.İrtica ile mücadele belgesinin Genelkurmay’da hazırlanmadığına ilişkin askeri savcılık kararında herhangi bir boşluk yok, ama yine de karara ve içeriğine inanmayanlar olacaktır.Belge Ergenekon zanlılarının birinde çıktı. Bu kişinin avukatı tersini iddia etse de arama kayıtlarına göre belge söylenen yerde bulundu.Belgenin aslı ortada yok; elde bulunan, bir kopya, bir fotokopi, ama askeri savcılığa göre altındaki imza söz konusu albaya ait.Karardaki bu açıklamadan “imzanın fotokopi üzerinden yapıştırıldığı” anlaşılıyor.Askeri savcılığın belgeleri ve kararı İstanbul’a, sivil savcılığa göndermesinden de “gereğini yapın” dendiği anlaşılıyor.Bu durumda Ergenekon davasının savcıları, fotokopisi olan belge ile ilgili araştırma yapmak, belgeyi kimin ürettiğini bulmak zorunda...***Bu tür olaylarda “sonuç kime yaradı” sorusunu sormak gerekir. Kuşkusuz ki Baykal’ın söylediği gibi Ergenekon davası çökmeyecek, ama bu dava sürecinde ortaya çıkmış başka bazı belgelerle ilgili kuşku yaratılması kolaylaşacak.Aceleyle davranıp söz konusu belgeye dayanarak suç duyurusunda bulunmuş olan AKP, belgenin aslı ortaya çıkmazsa zor durumda kalmış olacak.Buna karşılık Genelkurmay’ın bünyesinde bu tür faaliyetler olmadığı, askeri savcılığın kararıyla “hukuken” kanıtlanmış oluyor.Belgeye, Genelkurmay’da önemli bir görevde bulunan bir albayın imzasının yapıştırılmış olması, belgeyi üretenlerin de fazla uzakta olmadığını gösteriyor, çünkü “üreticiler” albayın imzasının en azından ilk aşamada inandırıcı olacağını düşünmüş.***Belgeyi yayınlayan Taraf Gazetesi de herhalde konuyla ilgili araştırmalarını sürdürecektir. Sürdürmesi, kaynaklarını tekrar kontrol etmesi gerekir. Ama Taraf Gazetesi, bu belgeyi yayınlayarak gazetecilik görevini yerine getirdi. Bunu söylüyoruz çünkü, bazıları sorumluluğu Taraf’a atarak kendilerini kurtarma yoluna gitmeyi deneyebilir.Bu mesele askeri savcılığın kararı üzerine kapatılmamalı; tam tersine, “belge” nin kimler tarafından hazırlandığı mutlaka bulunmalıdır. Eğer bu yapılmazsa kamuoyundaki kuşkular daha büyük boyutlara ulaşır ve en büyük faturayı da hükümet öder.
Dün bu köşede yer alan “Sorumlu Başbakan’dır” başlıklı yazı üzerine gelen bazı okur tepkileri, konuyu tekrar ele almamızı gerekli kıldı.Bu yazıda sözünü ettiğimiz, devletin yapılanması dolayısıyla Genelkurmay Başkanı’nın doğrudan Başbakan’a bağlı olmasıdır. Genelkurmay Başkanı “atanmış”tır, siyasi sorumluluğu yoktur. Bağlı olduğu makam Başbakanlık’tır, dolayısıyla onun siyasi sorumlusu da Başbakan’dır. Bu nedenle de Başbakanlık ile Genelkurmay başkanlığı “farklı” ve “eşit” kurumlar değildir, biri asttır biri üsttür.Eğer Silahlı Kuvvetler içinde, demokratik düzene aykırı, hatta hükümetin politikalarına ters faaliyetler varsa, bunların “tasfiyesi”ni sağlama görevi de sonuçta Başbakan’a aittir.***Son “irtica ile mücadele” belgesi konusunda, siyasi partiler, medya ve kamuoyunun aynı noktada birleşmiş olması Başbakan’ın hareket imkânlarını çok artırdı.Asıl mesele bir daha böyle planların yapılmaması olduğuna göre, bunu sağlamak da Başbakan’ın görevleri arasında.Buna karşılık Silahlı Kuvvetler’in üzerinde durduğu önemli bir konu daha var. Bu, bazı cemaatlerin devlet içinde örgütlenmesi ya da belli bir cemaatin mensuplarının “örgüt gibi” faaliyet göstermesi ve Silahlı Kuvvetler içinde de aynı yapılanma girişiminde bulunmasıdır.Silahlı Kuvvetler bu durumdan şikâyetçidir ve bu şikâyetinde haklı olduğunun çok kanıtı vardır.Bu yapılanma faaliyetlerine karşı en üst düzeyden tedbir alınmasının siyasi sorumluluğu da Başbakan’a aittir.Devlette çalışanların da siyasi görüşleri olabilir, farklı dini inançları olabilir. Bu, temel özgürlüklere girer. Ama aynı siyasi görüş ve inanç sahiplerinin “örgüt” gibi davranması, hatta “gizli örgüt” gibi faaliyet göstermeleri bir demokratik hak değildir, siyasi özgürlük kapsamında değildir. Bunlar yasal siyasi faaliyet kapsamında görülemez ve devlet bunlara karşı kendisini korumak zorundadır.***Başbakan’ın siyasi sorumluluğu, Silahlı Kuvvetler içinde her türlü yasa dışı faaliyetin önlenmesi olduğu gibi, Silahlı Kuvvetler ve bütün kamuda gizli örgütlenme ve yapılanmaların da engellenmesidir.Malum belge üzerinde tartışırken, imza gerçek mi değil mi gibi bir ayrıntının üzerine çıkmak, olaya demokratik düzenin güvenceleri açısından bakmak gerekiyor.Bütün bunları sağlamak, en yüksek siyasi sorumluluk sahibi olan Başbakan’a aittir ve bu sorumluluk basit bir “polisiye” denetimin çok ötesinde ağırlık gerektirmektedir.
Malum belge üzerine tartışmalar devam ederken gözden kaçırılan bir konu var. Genelkurmay Başkanlığı Başbakanlığa bağlıdır. Dolayısıyla bu kurumla ilgili konuların, meselelerin birinci muhatabı Başbakan’dır.AKP’li Milletvekili Haluk Özdalga da tartışmaya katılırken, Genelkurmay Başkanı’nın kamuoyunu tatmin edici bir açıklama yapmasını istedi. Özdalga, akademik kariyerden ve soldan gelen bir siyasetçidir. Tatmin edici açıklama yapması gereken makamın Başbakanlık olduğunu bilmek durumundadır.Anayasa’ya göre Genelkurmay Başkanı’nın “amiri” Başbakan’dır. Silahlı Kuvvetler’le ilgili her konunun siyasi sorumlusu Başbakan’dır.Anayasa’ya göre Başbakan’a bağlı olan Genelkurmay Başkanlığı’nın “fiilen” hiçbir yere bağlı olmamasına herkesin alıştığı bu olayla açık olarak görülmüştür.*** AKP, parti olarak söz konusu belgenin kendisiyle ilgili bölümleri için suç duyurusunda bulunabilir, dava açabilir. Ama hukuken AKP’nin açtığı davanın siyasi sorumlusu da Başbakan’dır.Böyle bir olayda yapılması gereken bellidir. Gazetede haberi okuyan Başbakan Genelkurmay Başkanı’nı çağırır ve ne yapıldığını sorar; ne yapılmasını istiyorsa söyler. Genelkurmay Başkanı’ndan gelen bilgi ve belgeler üzerine ya kendisi çıkar kamuoyuna bilgi verir ya da Genelkurmay Başkanı’ndan açıklama yapmasını ister.Eğer kamuoyu bu açıklamalarla tatmin olmazsa, siyasi sorumlu olarak kamuoyunun muhatabı yine Başbakan’dır.*** Kavramları öylesine karıştırdık ki, soruları nereye soracağımızı da şaşırmaya başladık.Malum belge konusunda Başbakan sanki hukuken kendisini ilgilendirmiyormuş, sanki kendisi bir “üçüncü şahıs”mış gibi; olayın herhangi bir “mağduru” gibi davranıyor.Haluk Özdalga, bu belge olayıyla ilgili olarak kamuoyunun tatmin edici bilgi almasını istiyorsa sorularını doğrudan doğruya Başbakan’a sormak durumundadır.Siyasi sorumluluğunu üstlenmiş bir Başbakan da, kendisine bağlı olan Genelkurmay Başkanlığı’ndan “tatmin edici” bilgi alamıyor, kamuoyu önünde zor durumda kalıyorsa bunun “gereklerini” yapmak durumundadır. O “gerekler”in ne olduğunu kendisi belirler, ama “yetkim yok” diyemez, saklanamaz.
Malum belgeyle ilgili olarak herkesin bir kanaati ve beklentisi var. Bu kanaat ve beklentiler genel olarak iki ihtimali içeriyor.Bir de üçüncü ihtimal var: Malum belge hem gerçek hem de sahte çıksın.***Gerçek çıksın:Kim işlerse işlesin bunun bir suç olduğu konuşulsun ve anlaşılsın. Böylece Türk Silahlı Kuvvetleri içinde ve dışında bu tür faaliyetlerde bulunmanın suç olduğu artık tartışılmaz hale gelsin.Ergenekon soruşturma ve davasında yapılan yanlışlar dolayısıyla ortaya çıkan soru işaretleri de bu belgenin gerçekliği sayesinde cevap bulsun.Bu belgeyle ilgili dava emsal olsun ve 12 Eylül darbesinin faillerinin de yargı önüne çıkmasının yolu açılsın. Çünkü eğer bu belge dolayısıyla bazı asker kişiler mahkûm olursa, 12 Eylül 1980’de aynı fiili tamamına erdirmiş olanların da mahkûm olması adalet duygusu adına şart olacaktır. Sadece plan yazan ve onaylayanların değil, yazılan planları uygulayanların da yargılanması şarttır.Bu belge gerçek çıkarsa, yazılır yazılmaz nasıl Fethullah Gülen’in bilgisine ulaştığı da araştırılmak, soruşturulmak zorundadır. Genelkurmay’ın en gizli bilgilerine vakıf bazı görevlilerinin bu cemaate bilgi sızdırmaları söz konusu ise bu kesin olarak ortaya çıkarılsın ve gerekli adli muameleye tabi tutulsun.***Sahte çıksın:Genelkurmay’da emir komuta zinciri içinde artık bu tür siyasete müdahale faaliyetleri için planlar yapılmadığını açık olarak öğrenelim ve sevinelim.Ankara’da en tepede yürütülen iktidar savaşlarının durumunu ve bunların kimler arasında geçtiğini halk da öğrensin.Devlet içinde, özellikle de Emniyet teşkilatında güçlü olduğu söylenen “F tipi örgütlenme” bu tarz bir sahte belge üretimine cesaret ettiyse bunun hesabını versin.Onlar hesap verirken, “F tipi örgütlenme”nin gerçek boyutlarını da hepimiz öğrenelim.Adını “Fethullah’ın F’sinden” alan bu örgütlenmeyle ilgili olarak çok fazla söylenti ve iddia bulunuyor.Sahte belge üretiminin soruşturulması sırasında bu cemaat mensuplarının idari ve siyasi olarak gerçekten kayırılıp kayırılmadığı da ortaya çıksın.*** Bu belge hem gerçek hem sahte çıksın ki, Türkiye’nin geleceğini ileri demokraside görenler bir taşla iki kuş vurmuş olsun.
İran’da olanları izlerken akla bir soru geliyor: Bizde aynı şey olabilir mi? Kapalı bir rejimde, insan haklarını hiçe sayan bir yönetime karşı Türk halkı tepkisini sokakta ve her şeyi göze alarak gösterebilir mi?Soru böyle sorulduğunda “Ama bizde İran’daki gibi bir durum hiç olmadı” şeklinde bir mazeret ileri sürülecektir.Bir de Çin’de Tiananmen meydanında tankların karşısında gerilemeyen, ölümü göze alarak orada öylece duran ve ölen onlarca genç Çinli’yi hatırlayalım.Rusya’da darbe yapmak için harekete geçmiş olan tankların üzerine çıkan Yeltsin’i de unutmayalım.İspanya’da Franko’cu askerlerin darbe girişimi sırasında, “Tarih sizi affetmeyecek” başlığıyla özel bir baskı yapıp halkı darbeye karşı çıkmaya çağıran gazeteyi, El Pais’i de hatırlayalım.Bu örneklere karşı da yine aynı mazeret ileri sürülecektir: “Bizde durum farklı.” ***1946’da Demokrat Parti’nin seçimi kaybetmesi sandık hilelerine bağlanmıştı. Herkes, hatta daha sonra anılarını yazan birçok CHP’li bile, hile yapıldığını kabul etti. Ama bir tek kişi sokağa çıkıp bunu protesto etmedi, kullandığı oyun peşine düşen görülmedi. Tam tersine; kuzu kuzu bir 4 yıl daha beklediler.12 Eylül 1980’de Türkiye’de kan gövdeyi götürüyordu. Darbe oldu, bir anda herkes durdu. Direnmek bir yana; askeri yönetim sendikacıları teslim olmaya çağırdığında İstanbul Selimiye Kışlası’nın önünde uzun kuyruklar oluştu, bavulunu kapan sendikacı teslim olmak için sıraya girdi. Hatta işlemler o gün bitirilemedi, kuyruğun gerisinde kalanlar çevredeki otellere gitti; ertesi sabah yeniden geldiler ve içeri alındılar.12 Eylül 1980 öncesinde de bugünkü kadar demokrasi nutukları atılırdı. Ne Demirel’in ne de Ecevit’in aklına Ankara sokaklarında yürüyen tankların üzerine çıkıp halkı direnmeye çağırmak geldi. Tam tersine, anında teslim oldular.***28 Şubat 1997’nin ardından hiçbir siyasi çıkıp açıkça bilgi vererek halkı tepkisini göstermeye çağırmadı.O günlerde en büyük kitlesel tepki eylemi her gece saat dokuzda ışıkların açılıp kapatılması şeklindeydi ve böyle “pasif” bir eylem uygulandığı için tepkinin boyutları görülemedi. Geceleri ışıklarını açıp kapatanlar ertesi gün bu tepkilerini büyük bir mitingde de gösterir miydi?Aynı durum son cumhurbaşkanı seçiminde de görüldü, Genelkurmay’ın e-muhtırasına karşı tepkisini ortaya koymak AKP’lilerin de aklına gelmedi.Ya da tam tersine, Çankaya Köşkü’ne eşi türbanlı birinin çıkmasını laik cumhuriyetin sonu olarak görenler, anında sokağa çıkıp tepkilerini göstermediler.***Bu liste böyle uzar gider ve soru aynı kalır: İran’da, İspanya’da, Rusya’da, Çin’de ortaya çıkan demokratik tepkiler neden bizde görülmüyor?Muhtemel cevap şu: Başta Demirel, Ecevit, Erdoğan vs. olmak üzere, demokrasiyi o kadar da çok istemedik, istemiyoruz. Veya istiyor olsak da uğrunda fedakârlığa hazır değiliz. Aslında ikisinin de altında aynı neden bulunuyor: Her koşulda demokrasi mücadelesi verecek kadar ruhen ve zihnen demokrat değiliz.