Bu dava çok şey anlatıyor

6 Temmuz 2009

Konu, Hrant Dink cinayeti davası; iki yıldır sürüyor. Bu davanın uzun sürmesi çok yerinde oldu, çünkü her duruşmada yakın geçmişimizin en karanlık günlerine ilişkin yeni bilgiler ediniyoruz.Cinayetin işlenmesinin hemen ertesindeki günleri hatırlayalım. “Birileri” kamuoyunu bu cinayetin Hrant Dink’e kızmış milliyetçi gençlerin fevrî ve kişisel bir eylemi olduğuna ikna etme faaliyetine girişti. Katil ve destekçilerinin birkaç başıbozuk milliyetçi delikanlı olduğuna inanmamızı istediler.Ama gerçek öyle değildi. Bu başıbozuk milliyetçi delikanlıların siyasi ilişkileri de vardı, polisle ilişkileri de vardı. Maddi destek sıkıntıları yoktu, üstelik “birilerinin” onları koruyacağına inanıyorlardı.Daha ilk duruşmalardan itibaren katillerin ve savunucularının kendilerine güveni dikkat çekti. Öyle bir güven içindeydiler ki, Hrant Dink’in yakınlarına ve müdahil avukatlara en iğrenç saldırılarda bulunuyor, onları tehdit ediyorlardı.***Kime güveniyorlardı? Dava devam ettikçe, “askeri” bağlantının “albay” düzeyinde, polis bağlantısının da çok üst düzeyde olduğu anlaşıldı. Bu başıbozuk katillerin ülkenin ve bütün vatandaşlarının güvenliğinden sorumlu iki kurumda üst düzey bağlantıları olduğunun üstü örtülmeye çalışıldı. Ama gerçek ortaya çıktı: Hrant Dink’in öldürüleceği uzun zamandır üst düzey kamu görevlileri tarafından biliniyordu. Katillerin güveni de buradan geliyordu.Cinayetin işlenişiyle ilgili olaraksa, kamuoyuna oldukça tanıdık bir senaryo sunuldu. Abdi İpekçi cinayetinde de Ağca’nın tek başına olduğuna kamuoyu inandırılmaya çalışılmış, hatta başarılı olunmuştu. Yıllar geçtikten sonra bu cinayet eyleminin çok daha örgütlü ve bir değil, birkaç kişinin katıldığı bir fiil olduğu ortaya çıktı.Aynı şeyi Hrant Dink cinayetinde de yapmaya çalıştılar. Ama yine gerçek ortaya çıkmaya başlıyor, bu cinayette de tetiği çeken katil tek başına değildi; destekçisi, gözleyicisi, kaçmasına yardım eden en az bir kişi daha vardı.***Cinayet soruşturmasında aydınlığa çıkmamış bir unsur daha var. Bu katiller seyahat ediyor, saklanıyor, silah alıyor, mermi alıyor, hapishanede bakılıyorlar, ama tek kuruş kayıtlı gelirleri yok. Bu paralar nereden geldi?Herhalde Dink davasının adalete uygun şekilde sonuçlanmasını isteyen, o yönde çalışan yargıçlar ve savcılar bu hususu da aydınlatacaktır.Hrant Dink davası çok şey anlatıyor ve bu dava, tıpkı Ergenekon davası gibi, karanlık geçmişimizle hesaplaşmamızı sağlayacaktır. Yeter ki davanın anlattıklarını herkes iyi görsün.

Devamını Oku

Herkes elini çeksin

5 Temmuz 2009

Tayyip Erdoğan birkaç gündür CHP’ye aynı cümleyle uyarıda bulunuyor: “Asker üzerinden siyaset yapmayın, askerden elinizi çekin...” Baykal da benzeri cümlelerle karşılık veriyor, o bir de “yargıdan elinizi çekin” diyor.“Asker üzerinden siyaset yapmak” bugüne kadar askeri siyasete müdahaleye teşvik etmek, hatta iktidara el koymaya hep hazır olmasını istemek anlamına kullanılıyordu. Bu siyasetin asıl sahipleri 60’lı yıllarda “sol eğilimli” bir strateji üretmiş ve uygulamaya teşebbüs de etmişlerdi. Ancak bu siyaset başarıya ulaşamadı.***Ankara’da her dönemde, her koşulda askeri siyasetin içinde tutmak isteyen siviller olmuştur. Bazıları demokrasinin Türkiye için fazla olduğu ve demokrasiyi ülkeye bölmek ya da şeriata götürmek isteyenlerin kullandığını düşünmeye devam ediyor.Bazıları ise demokrasinin rafa kalktığı dönemde kendisine ikbal kapılarının açılacağını düşünen bir tür başarısız siyaset esnafıdır. Ergenekon davası, bunların yakın döneme kadar aynı heveslerle faaliyet gösterdiklerini de açığa çıkardı.Şu anda aynı iddiayla birbirini suçlayan Erdoğan da Baykal da “asker üzerinden siyaset yapıyor.” İkisi de tam tersi açılarda durur gibi görünmelerine rağmen, aslında siyasi avantaj için “asker unsuru”nu kullanıyor.Baykal “asker unsuru”nu, AKP iktidarını zorda bırakan, korkutan, hatta bazen panikletip yanlış yapmasını sağlayan bir “dayanak” olarak kullanmak çabasında. Bu yüzden 27 Nisan e-muhtırasına karşı çıkmadı, 30 Haziran’daki MGK toplantısının da 28 Şubat’ın bir benzeri olmasını bekledi, bunu da açıkça ifade etti.***Erdoğan ise “asker unsuru”nu bir ittifak sağlama aracı olarak kullanıyor. Söz konusu ittifak demokratik bir cephenin ortaya çıkmasını, son dönemde AKP’yi eleştiren liberal çevrelerin, demokratik sivil örgütlerin tekrar AKP çevresinde, demokrasi sloganıyla toplanmasını sağlayacak... Bu beklenti de “asker üzerinden siyaset yapma”nın bir başka türüdür. Ama bu strateji, demokrasi mücadelesini sadece “askerin geriletilmesi” eksenine dayandırmakta, demokrasiyi sadece askerin siyasetle ilişkisine indirgemektedir.İş 301’inci maddeye geldiğinde demokrat olamayan, kürt meselesiyle ilgili açılımlar söz konusu olduğunda demokrat olmaktan korkan AKP’nin demokratlığını sadece asker üzerinden göstermeye kalkması bugün için bazı çevreleri etkileyebilir, ama AKP’nin demokratlığını kanıtlamaz.Erdoğan ve Baykal’ın asker üzerinden siyaset yarışını hemen kesmeleri herkes için, asker için de en doğrusu olacaktır.

Devamını Oku

Yenilenme ihtiyacı

4 Temmuz 2009

CHP ile ilgili yazdığımız her satıra çok ağır tepkiler gösterilmesine, her eleştirimizin “AKP yanlısı tavır” gibi görülmesine alıştık. Ama duygularla gerçekler ne kadar karıştırılırsa karıştırılsın, CHP bu durumuyla “ikinci” kalmaya, hatta daha farklı bir konjonktürde “üçüncü” olmaya mahkûm görünüyor.Bunu biz bir süredir söylüyoruz, bu kez CHP’ye oy verenler de en açık şekilde ifade etmiş. A&G’nin Milliyet için yaptığı son araştırmada, CHP’ye oy verenlerin yüzde 81’i, CHP’nin değişime ihtiyacı olduğunu söylüyor.Bu çok açık bir talep ve CHP’nin mevcut yapısıyla iktidara gelmesi, gelirse de iyi bir iktidar olması ihtimalinin bulunmadığına ilişkin kanaati gösteriyor.CHP’ye oy verenlerin CHP’nin iktidar olacağına inanmıyor oluşu, oylarını “ehven-i şer” mantığıyla kullandıkları anlamına geliyor. Ve bunda CHP’lilikten çok AKP karşıtlığının etkili olduğu da söylenebilir.***CHP seçmeni yeni bir CHP istiyor. Onlara “nasıl bir CHP” diye sorulmamış. Ama “yenilenme ve değişim” denildiğine göre CHP’nin bugünkü politikalarında esaslı bir farklılık beklendiği ortada.CHP’nin asker-sivil ilişkileri konusundaki tavrının kendi seçmeninde ne tür tepkilerle karşılandığı bilinmiyor, ama değişim isteyen bir kitlenin bu gelişmeleri de yakından izlediği bellidir...Aynı araştırmada CHP seçmeninin yüzde 54,6’sının, AKP seçmeninin de yüzde 31,5’inin “yeni bir partiye ihtiyaç var” demesi, yenilenme beklentisinin CHP ile sınırlı olmadığını gösteriyor.Bu beklentiye yine CHP açısından bakılırsa, CHP’nin hâlihazırdaki seçmeninin yarısının yeni bir sosyal demokrat partiye yönelmeye hazır olduğu sonucu çıkarılabilir.***AKP seçmeninin üçte birinin de yeni bir partiye sıcak bakması, bu partinin taban oyunun yüzde 25 dolayına düştüğünü gösteriyor.Bu parti, yine alternatifi olmaması sayesinde yüzde 40’a yakın bir oy potansiyeline sahip görünüyor.Hem CHP’ye oy verenlerin hem de AKP’ye oy verenlerin önemli bir bölümü yenilenme ve değişim ihtiyacı hissediyorsa, bu durum bir şekilde sandığa yansır.1989 yerel, 1991 genel seçimleriyle 1999 ve 2002 seçimlerinde seçmen “değişim” isteğini sandığa tereddütsüz yansıtmıştı. O yıllarda bu dalgayı göremeyenler için seçim sonuçları “sürpriz” olmuştu. Oysa seçmen bütün o seçimlerden önce “işaret” vermiş, siyasilerse işareti görmemişti. Seçmen yine işaret veriyor.

Devamını Oku

Yargının yıpranması

2 Temmuz 2009

Son olarak, malum belgede imzası ya da sahte imzası bulunan albayla ilgili iki yargı kararının üzerinde durulmalıdır.Ankara’da askeri savcı araştırma yaptı, albayın ifadesini aldı, bilgisayarları inceledi ve soruşturmaya yer olmadığı kararı verdi.Sonra İstanbul’da sivil savcı uzun bir süre ifade aldı ve albayı mahkemeye sevk etti, yargıç da ifade aldı sonra tutuklama kararı verdi. Albayın avukatları karara itiraz etti.Ertesi gün aynı mahkeme, bu kez üç yargıçla toplanarak tutukluluğa itirazı kabul etti, albay 18 saatlik tutukluluktan sonra tahliye edildi.Bu üç hukuki işlemi, belki hukukçular anlaşılması zor deyimlerle açıklayabilir, hatta örneklerini gördüğümüz gibi “son derece normal” karşılayabilir. Ama kamuoyunun “normal” karşılamasını kimse bekleyemez.Eğer sivil yargıcın tutuklama kararı almasını sağlayacak kadar güçlü kanıtlar varsa, diğer üç yargıcın aynı kanıtlar üzerinde tam tersi karar vermesini açıklamak hiçbir hukukçu için kolay değildir.***Bu olayla toplumdaki bölünmenin ulaştığı boyut da bir kez daha ortaya çıktı. Kendisini taraf hissedenler, kendi duygularına uygun kararı veren hukukçuyu “adil” buluyor, beğenmediği kararı vereni ise “siyasi etki altında” görüyor. Her iki tarafın bakışı her gün gazetelere yansıyor; bir kararı alkışlayanlar, ertesi gün diğer karara tepki gösteriyor.Geçerli olan yargıya güven, hukuka güven duygusu değil; tam tersine, “hukuk da benim olsun, yargıç da benim olsun, benim sözüm adalet olsun” duygusudur.***Yargının siyasallaşması bizim için yeni bir sorun değil. Tam tersine, giderek kangrene dönüşen bir sorunumuz. Bugün 16’ıncı yıldönümü dolayısıyla Sivas Madımak katliamının ilk mahkeme kararını hatırlayalım. Demişti ki anlı şanlı hukuk insanlarımız: “Aziz Nesin Salman Rüşdi’nin ‘Şeytan Ayetleri’ni yayınlattığı için insanları tahrik etmiştir, bu tahrik yüzünden cezaları yarıya indirilmelidir...” Aynen böyle demişti ilk mahkeme. Baktığı dava da bir güruhun insanları yakarak öldürmeye kalkıştığı bir katliamın davasıydı ve 35 kişi hayatını kaybetmişti. Böyle bir suçta hafifletici neden bulabilen bir yargıya güvenmeyene de kimsenin, en başta yargının söyleyecek bir sözü olamaz.***Türkiye’de yargı siyasallaşmıştır, baskılara boyun eğmekte, siyasi dalgalara göre karar verebilmektedir.Türk yargısı, demokrasi ve hukukun üstünlüğü bilinci ve duygusu bulunmayan siyasilerin eliyle yıpratılmıştır, kendisini korumayı da başaramamıştır.Gerçek budur, bu gerçeği kabul edersek çözümünü de düşünebiliriz. Yoksa ikide bir “bağımsız yargıya güvenim tamdır” diye kimsenin inanmadığı lafları tekrarlayarak gerçekten bağımsız bir yargıya sahip olamayız. *** Kemal Özer’e veda1959’da “Bitmek Bilmeyen”i yazdı:en aşırı yüzünü gördüm ben seninbir bıçak gibi duran güneşler uğrağındakimbilir neden düşmüş ve nasıl o kumlaraölümleri olmağa belki de bir şeylerin 1987’de “Olimpiyat İçin Kara Şarkı”yı yazdı:Bizim için yarışın, dedi halk, yolcu ederken,Çocuklarını yolcu ederken olimpiyada,Kara derili çocuklarını Afrika’nın, limanlardan, hava alanlarındanMozambik’in sesiyle, Angola’nın...Nasıl açtıysanız ölüme göğsünüzüVarış ipine de öyle uzatın: Zaferle!Şaire şiirle veda ettik. Güle güle Kemal Özer.

Devamını Oku

Temizlik süreci

1 Temmuz 2009

Önceki günkü Milli Güvenlik Kurulu toplantısında yeni bir sürecin başladığı doğrulandı.Bu sürecin bir “temizlik süreci” olması gerekiyor.“Temizliğin” bir yanında Silahlı Kuvvetler’e yönelik ısrarlı yıpratma faaliyetleri yer alıyor. Söz konusu faaliyetlerin “odağı” olarak uzun süredir Fethullah Gülen cemaatinden söz ediliyor. Bu cemaatin özellikle Emniyet’teki etkinliğinin yanı sıra, medyadaki gücü üzerinde duruluyor.Gerek terörle mücadele anlayışı gerekse sivil iktidarlarla ilişkiler konusunda yapılan yanlışlıkların eleştirilebilmesi, açıkça söylenebilmesi ile “yıpratma” arasında bir fark olduğunun görülmesi gerekir.Silahlı Kuvvetler’le ilgili eleştirilerin kampanyaya dönüştürülmesiyle ilgili olarak Milli Güvenlik Kurulu bildirisine konulan cümle, askerin tepkilerinin Hükümet kanadı tarafından anlaşıldığını gösteriyor.Bunun diğer anlamı da Fethullah Gülen cemaatine atfedilen faaliyetlerin durdurulması isteğidir.“Temizlik” sürecinin birinci maddesi budur ve bunun yerine getirilmesinin aslında Silahlı Kuvvetler’in demokratik süreçlere uyum sağlamasıyla doğrudan ilişkisi vardır.***“Temizlik süreci” nin ikinci ayağı, AKP hükümetinin askeri yargıyla ilgili yarım yamalak ve açıklanması güç “yetki daraltma”sı meselesidir. Herhalde gereken düzeltme yapılacaktır; AKP hükümetinin bu yanlışta ısrar etmesi, gereksiz bir çatışma alanı yaratmanın dışında “sivilleşme” nin anlamını karıştırır. Bu “temizlik”te Cumhurbaşkanı Gül’ün de faal olması işi kolaylaştıracaktır.“Temizlik süreci” nin en önemli boyutu ise hâlâ “Ergenekon” adıyla anılan oluşum ve eğilimlerin kesin olarak tasfiyesidir.Bu “temizliğin” gerçek amacına ulaşabilmesi için her türlü “rövanş” kokusundan arındırılması şarttır.Son belge tartışmalarının merkezinde bulunan Albay Çiçek’in, ilk itirazda tahliye ediliyorsa, neden tutuklandığı konusunda da kamuoyunun tam bilgi sahibi olması gerekmektedir.***30 Haziran sürecinin, sivil-asker ilişkilerini ve Silahlı Kuvvetler’in konumunu demokratik yapılanma içinde düzenleme imkânı olarak kullanılması Türk toplumunun geleceği için önemli bir şanstır. Bu şansı kullanacak olanlar yine siyasilerdir; sadece iktidarda olanlar değil, muhalefette olanlar da 30 Haziran sürecinin “hayırlı” yolda ilerleyebilmesi için katkıda bulunmakla yükümlüdür.Bu sağlanırsa 30 Haziran tarihi, asker üzerinden siyaset yapma döneminin de sonu olarak hatırlanacaktır. *** Unutamayız Üzerinden 16 yıl geçti. Kendisini milliyetçi ve dindar olarak gören, insanlıktan nasibini almamış bir sürü, asla düzeylerine ulaşamayacakları sanatçı ve aydınları diri diri yakmaya kalktılar. Bu vahşet gününü hep hatırlamamız gerekiyor.Bu kişiler bu toplumda yaşıyorlardı, hâlâ yaşıyorlar.Bu kişiler Türk toplumuna en utanç verici, en acı günlerinden birini yaşattılar.2 Temmuz 1993’ü unutmamalıyız, kimsenin unutmasına, unutturmaya çalışmasına da izin vermemeliyiz. İnsanlık onuruyla yaşayan bir toplum 2 Temmuz’u hep hatırlayacaktır.

Devamını Oku

Derin uzlaşma

30 Haziran 2009

Sivil iktidar ile asker arasındaki ilişkilerin “normal” düzene getirilmesinde çok geç kalınmıştır. “Normal düzen” kavramı içinde Silahlı Kuvvetler’in “özel kurtarıcı” konumundan çıkması, Silahlı Kuvvetler’in de “merak etmeyin ben buradayım” izlenimi yaratmaktan kaçınması vardır.AKP’nin askeri yargının alanını daraltan yasa değişikliğini “baskın” şeklinde yapmış olması gibi icraatlar “normal düzen”e geçişe katkı değil zarar veren bir üslubun ürünleridir.Bu üslup, bugün izlediğimiz gibi bir “yıpratma kampanyası” şeklinde yürüdüğünde Silahlı Kuvvetler’in kendisini koruma reflekslerini kışkırttığı da ortadadır.***Ergenekon davasını, Türkiye’nin askeri müdahaleler döneminden kesin olarak çıkması için ciddi bir şans olarak görüyoruz. Bu davanın sağlıklı olarak yürütülmesi, hukuki titizliğin azami düzeyde korunması, son baskın yasa değişikliği ile yapılmak istenenden çok daha önemlidir.Ancak bu dava dolayısıyla Silahlı Kuvvetler’in kurum olarak “hedef” alınması kadar da büyük bir yanlış olamaz. Dava Silahlı Kuvvetler’in değil, Silahlı Kuvvetler’i müdahaleye zorlamak ve buna uygun ortam yaratmak isteyenlerin davasıdır.Bazı çevrelerin bu ayrımı tam olarak yapamadığı uzun bir süredir görülüyor.Bu çevrelerin, Silahlı Kuvvetler’i her fırsatta “köşeye sıkıştırmakla”, Genelkurmay Başkanı’nın söylediği gibi “asimetrik psikolojik savaş” yürütmekle nasıl bir sonuç sağlamak istedikleri de belli değil.Bu çevreler, olsa olsa kampanyadan rahatsız olan Silahlı Kuvvetler’i sonunda siyasete herhangi bir şekilde müdahale etmek gibi bir yanlışa sürüklemek istiyor olabilir.Böyle bir ihtimalde Türkiye’nin uğrayacağı zararlar, demokratik süreçte yaşanacak ağır tekleme herhalde bu çevrelerin umurunda değil.***Sivil iktidarlar, hangi siyasal eğilimde olurlarsa olsunlar, Silahlı Kuvvetler ile “normal ilişki düzeni”ni kurmak zorundadır. AKP hükümeti, belki bazılarının biraz çekingen bulmasına karşın, bu konuda başarılı görünmüyor.Hatta söz konusu çevrelerin AKP iktidarını aslında arzu etmesi mümkün olmayan bir gerilim ortamına “sürükleme”yi başarmış oldukları bile söylenebilir.Türkiye’nin benzer sorunları yaşamış batı ülkelerinde sağlanmış olan, demokrasi eksenli “derin uzlaşma”ya ihtiyacı vardır. Bunun ana hatlarını da yine, demokrasi ruhu güçlü sivil siyasiler çizecektir.

Devamını Oku

30 Haziran süreci

29 Haziran 2009

1950 yılında siyasi iktidar açık oyla Demokrat Parti’ye geçtiği günden itibaren sivil siyasetle askerin ilişkisi hep sancılı olmuştur. Demokrat Parti’nin iktidara gelişi, sandık yoluyla “karşı-devrim” olarak görülmüş ve bu sağlıksız ilişki bugüne kadar gelmiştir. 59 yıl boyunca, çok kısa dönemler dışında hep sorunlu olan bu ilişkiyi, bu sürede hiçbir sivil siyasi iktidar düzeltmeyi başaramamıştır.Eğer dünkü Başbakan - Genelkurmay Başkanı görüşmesinde farklı bir uzlaşma olmamışsa, bugünkü Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Genelkurmay Başkanı’nın son dönemdeki hükümet icraatlarıyla ilgili şikâyetlerini bildirmesi bekleniyor. Aralarında, sağa sola gömülmüş silahlar ve bunlarla ilgili yayın ve yorumlarla ilgili şikâyetler de olabilir.Ama asıl şikâyet konusunun, son olarak kopyası ele geçirilmiş olan “irtica ile mücadele belgesi” olacağı kesindir. Fotokopi olan, üzerinde tarih bulunmayan, altında imzası bulunan albayın reddettiği bu “kâğıt parçası” bir hafta boyunca, Silahlı Kuvvetler bünyesinde ve emir-komuta zinciri içinde siyasete müdahale hazırlıklarının yapılmaya devam ettiğinin “en somut” kanıtı olarak görüldü.***Artık iyice anlaşıldı ki, hazırlayanlar çıkarıp aslını vermedikleri sürece ya da imza sahibi albay kabul etmediği sürece bu belgenin gerçekliğini kanıtlamak neredeyse imkânsız.Genelkurmay Başkanı bu belge üzerinden Silahlı Kuvvetler’i yıpratma amaçlı bir psikolojik savaş yürütüldüğünü söyledi. Bu söz bile kendi başına çok ağır bir tepkiyi ifade ediyor.Asker kişilerin, kurum dışına “taşan” faaliyetleriyle ilgili davaların sivil yargıda görülmesine ilişkin yasa değişikliğinin de asker kanadında hoş görülmediği bellidir. Bu değişikliği yapan iktidar aslında askere “sen kendi içindeki anti demokratik faaliyetleri doğru dürüst izlemiyorsun” demiş oluyor. Ayrıca yasa değişikliğiyle ilgili olarak Genelkurmay’la herhangi bir görüş alışverişi yapılmadığı da anlaşılmıştır.***Milli Güvenlik Kurulu’nun asker üyelerinin bugünkü iki ana şikâyet konusunun bunlar olacağı bellidir. Ve kuşkusuz askerler sivillerden bazı taleplerde bulunacaklar, bunun MGK belgelerine geçmesini isteyeceklerdir.Böylece 30 Haziran süreci başlamış olacaktır.Bu süreç sivil iktidar ile askerin ilişkilerinin daha da gerildiği, Ergenekon davası ve ortaya çıkabilecek başka belgeler üzerinden yürüyen bir gerilim süreci olabilir.Bunun tam tersine, sivil iktidar ile askerin ilişkilerinin ilk kez “makul” ve demokratik ilkeler üzerinde anlaşma ve her türlü yıpratmanın sona erdiği, hukuk süreçlerin kendi mecralarında ilerlediği bir süreç de olabilir.Kuşkusuz her aklı başında Türk vatandaşı ikincisini tercih eder, ama sonuçta 30 Haziran süreci Türkiye’nin demokratik gelişmesinde önemli bir dönemin adı olacaktır.

Devamını Oku

Baskın sivilleşme?

28 Haziran 2009

Asker kişilerin demokrasi dışı siyasi faaliyetlerde bulunmasıyla ilgili davalar artık sivil mahkemelerde görülecek. Bunu önemli bir “sivilleşme” olarak gören de var, Deniz Baykal gibi “askerle oynama” şeklinde yorumlayan da var.Pratikte, demokrasi dışı faaliyetlere karışmış asker kişilerin sivil mahkemelerde yargılanmasının yolları kapalı değil. Ergenekon davası kapsamında asker kişiler gözaltına alınıyor, sorgulanıyor ve tutuklanıyor.Askeri mahkemeleri tümüyle devre dışı bırakan yasa değişikliği yine aceleye gelmiş bir fikrin ürünü gibi görünüyor. Eğer bu değişiklik sadece son belge olayında imza sahibi albayın askeri savcılığın takipsizlik kararına rağmen sivil soruşturmaya tabi olmasını kolaylaştırmak için yapıldıysa, yine üzerinde iyice düşünülmediği belli.***En önemli askeri müdahalelerin üçü tümüyle emir-komuta zinciri içinde yapılmıştır. 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997’deki müdahaleler alt rütbeli subayların değil, en tepeden başlayarak tüm Silahlı Kuvvetler’in icraatlarıdır. Dolayısıyla, eğer yine emir-komuta zinciri içinde bir müdahale durumu olursa yapılan bu kanun değişikliğinin geçerliliği olmayacaktır.Değişikliğin CHP’nin de bir şekilde “uyutularak” aceleye getirilmiş olması kuşkusuz haklı bulunacak bir tavır değildir.Sorun Türkiye’nin askeri müdahaleler dönemini tümüyle ve “bilinçli olarak” terk etmesidir.“Bilinç”in bir yanı bütün kesimleriyle Türk halkının bundan böyle “asker gelsin işleri düzeltsin” dememesinin sağlanmasıdır.Diğer yanı da Silahlı Kuvvetler’in kendi içindeki her türlü demokrasi dışı faaliyet girişimine karşı tepki göstermesi, başka örgütlenmelere göstermediği hoşgörüyü bu eğilimlere karşı da göstermemesidir.***Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un son basın toplantısında, Silahlı Kuvvetler’in bünyesinde bu tür eğilimi olanların barındırılmayacağını açıkça söylemesini sivil siyasiler çok iyi değerlendirmelidir.Dolayısıyla Silahlı Kuvvetler’in, kendi içinde anti-demokratik faaliyette bulunanlara kendisinin tepki göstermesi, hukuki süreçleri tam olarak çalıştırması beklenecektir.Konuyu bir sivil yargı-askeri yargı çekişmesi ortamına götürmenin de, askeri yargıyla ilgili kuşku havası yaratılmasının da esasa bir faydası yoktur.CHP Genel Başkanı Baykal’ın “askerin tedirginlik içine girdiği” sözünü etmesi de demokratik bilinçle ilgili eksiklerimizin bir göstergesidir.Demokratik bilinç baskın yasalarla gelişmez; tam tersine, bu tutumla aşılması gereken çatışma ortamları canlandırılmış olur.

Devamını Oku