Sözler güzel, içerik yok

29 Temmuz 2009

İçişleri Bakanı Beşir Atalay, merakla beklenen “açılım” açıklamasını yaptı. Söylediğine göre bazı çalışmalar yapılıyor ve toplumun bütün kesimlerinin çalışmalara katılması bekleniyor. Atalay’a göre sorunun çözümü demokratik hakların genişlemesiyle gelecektir.Bu sözlere itiraz etmek mümkün değil. Ama o sözler bugünkü ortama ve gelişen beklentilere bir cevap oluşturmuyor.Toplumun bütün kesimleri zaten uzun süredir “açılım”a katkıda bulunuyor. Sendikalar; TOBB, TÜSİAD gibi iş dünyasını temsil eden örgütler, konuyla ilgilenen çeşitli sivil toplum kuruluşları onlarca rapor ve öneri hazırlamış, bunları defalarca kamuoyuna ve yetkililere iletmişlerdir.***İçişleri Bakanlığı ayrıca bazı gazetecileri de davet edip fikirlerini alacakmış. Gazeteciler, yazarlar konuyla ilgili görüşlerini, önerilerini yıllardır yazıyor. Onları tekrar çağırıp fikirlerini sormanın, ancak biraz daha zaman kazanmak gibi bir anlamı olabilir. Üstelik Türk basınında yer alan yazılarda Öcalan’ın muhatap alınmasını öneren de olmuştur.İçişleri Bakanı Atalay, daha önce Cumhurbaşkanı Gül’ün dile getirdiği “kurumlar arasında tam uyum” sözünü tekrarladı. Bu da önemsiz bir husus değildir ve Türkçesi, daha önce çeşitli nedenlerle “demokratik açılımlar”dan kuşkulanan Silahlı Kuvvetler’in de “uyum”un içinde olduğudur.*** Bakan’ın sözlerinin tümüne bakıldığında, iyimser beklentileri besleyecek bir irade beyanı görmek mümkün. Ama bu açıklamalar içinde bir tek somut unsur bulunmuyor. Örneğin Bakan, YÖK ile görüşüldüğünü ve bazı üniversitelerde “Kürdoloji” bölümleri kurulması için çalışmaların hızlandırıldığını söyleyebilirdi. Dağdaki gençlere ve onların ailelerine yönelik iyimser mesajlar verebilirdi. Bakan, bunlar ve bunlar gibi kamuoyunun beklentilerini bir ölçüde karşılayabilecek bir tek somut unsura değinmedi. Tam tersine, meselenin “terör boyutu”nun önemini tekrarlayarak belli bir fren sisteminin geçerli olduğunu da gösterdi. Bu ifadeler, dağdakilerin inmesi için atılacak adımların kısıtlı olduğu ihtimalinin, hatta bu ihtimalin yüksek olduğunun işaretleridir.***İçişleri Bakanı Beşir Atalay, kimsenin itiraz edemeyeceği bir konuşma yaptı. Belki bu konuşmanın parlaklığı çözüm umutlarını ve beklentileri bir süre daha yüksekte tutmaya faydalı olabilir, ama esasa yönelik bir katkı sağlamaktan çok uzaktır.

Devamını Oku

Beklenti tabii ki yüksek olacaktır

28 Temmuz 2009

İçişleri Bakanı, son MGK toplantısının ardından kendisine verilen görevi yaptı, terörün sona ermesi için hazırlanan planı açıklayacak.Böyle çok boyutlu bir sorunda topluma asıl yetkili olarak İçişleri Bakanlığı’nın sunulması, Ankara’nın hâlâ tam bir zihin açıklığına kavuşmadığını gösteriyor.Mesele ülkenin en önemli meselesidir ve çözümü de en üst düzeyde siyasi irade ile mümkündür.Bugüne kadar yaşananlar, “askeri çözüm” ün herkes için imkânsız olduğunu göstermiştir. İçişleri Bakanlığı, ülkenin iç güvenliğinden sorumlu kurumdur ve bugün gelinen noktada sorumluluğu bu bakanlığa vermek, meseleyi hafife almakla, “teknik” boyutta bir iş gibi görmekle eş anlamlıdır.***AKP hükümeti, toplumdaki yaygın beklentiler doğrultusunda bir girişimde bulunmamış, böylelikle de İmralı sakininin kendisini çözüm yolunda önemli, hatta en önemli unsur olarak ortaya sürmesinin yolunu açmıştır.Başbakan Erdoğan’ın DTP’yi devre dışı tutmasının da bu gelişmeye katkıda bulunduğu ortadadır.Başbakan, ikircikli tavırlarıyla, meseleyi tam kavramadığı izlenimi veren konuşmalarıyla ciddi bir siyasi boşluk yaratmış, bu boşluğu da Cumhurbaşkanı Gül doldurmaya çalışmıştır.Gül’ün çıkışları, 25 yıldır geçerli olan terörle mücadele mantığıyla bir sonuç alınamayacağını Ankara’nın artık gördüğünün kanıtı olarak algılanmış, bu da halkın beklentilerini doğal olarak yükseltmiştir.Türk halkı ve onun bir parçası olan Kürt kökenli Türk vatandaşları, artık silahların susması yönündeki beklentilerini çeşitli şekillerde ortaya koyuyor. Ankara bunu görmekte gecikti, ama bugünkü ortamı en iyi biçimde değerlendirmek zorunda.Mesele büyük olduğu için halkın beklentisi de büyüktür. 25 yıldır süren, 40 bin kişinin can verdiği bir savaşın sona ermesi büyük bir olaydır, bunu ancak büyük gören, sorumluluğunu bilen siyasiler gerçekleştirebilir.*** Eğer Ankara gerçek bir yol haritası ortaya çıkarabilirse, bunu açıklaması gereken Başbakan’dır. Ve bir yanına DTP Genel Başkanı’nı, diğer yanına da CHP Genel Başkanı’nı alarak açıkladığında, Ankara’nın iradesinin gücünü gösterebilmiş olacaktır.Erdoğan’dan bu kadar cesaret beklemek fazla olabilir. Ama mesele İçişleri Bakanlığı’ndan zayıf bir sesle çıkacak birkaç “teknik” konudaki açıklamayla sınırlı kalırsa, her şey bir kez daha heba edilmiş olacaktır.Türk halkının beklentisi yüksektir, siyasi irade bu beklentiye karşılık vermekle yükümlüdür. Ankara bunu görüyor mu? Emin olamadığımız için ülkemizin evlatlarının cenazelerinin gelmeye devam edeceğinden korkuyoruz.

Devamını Oku

Haritanın asıl maddeleri

27 Temmuz 2009

Kürt açılımı deyiminin ne anlama geldiği üzerine bir anlaşma henüz yok. “Açılım”ın en geniş demokratik haklar bölümü üzerinde de anlaşma sağlanmadıysa da bunun gerekliliği fikri giderek daha çok taraftar buluyor.Ama “açılım”ların, silahların hemen susması bölümü var ki, işte onun üzerinde anlaşma sağlamak kolay olmayacak.Silahların susması denildiğinde birinci unsur, dağdaki ve Kuzey Irak’taki PKK’lıların silahlarını bırakmalarıdır. Bunların silahlarını bırakıp Türkiye’de normal hayata dönmeleri için, adına ister af, ister başka bir şey denilsin; kendilerini güvencede görmeleri gerekir. Bugüne kadar çıkan “pişmanlık yasaları”, adı üzerinde, bir tür itirafçılık koşulu getirmiş, yaygın bir etkiye ulaşamayacakları da ortaya çıkmıştır.Türk kamuoyu, silahların susması için bir tür affı içine sindirmek durumundadır. Adına “af” demeyelim, “Silahını getir, evine dön” diyelim. Ama böyle denildiğinde de silahını bırakıp evine dönecek olanlar, sonradan başlarına bir şey gelmeyeceğinin güvencesini arayacaktır.Silahların nasıl ve nereye bırakılacağı sorusu da zaman zaman dile getiriliyor. Bunu Kuzey Irak Kürt yönetimi yapabilir, silahları topladıktan sonra Türkiye’ye teslim edebilir ya da kendi elinde tutabilir; Ankara ile Kuzey Irak yönetimi arasında kolayca çözülebilecek bir sorundur.***Yol haritasının diğer önemli maddesi, Türkiye’de evine dönmesi söz konusu olamayacak “lider” kadrosunun üçüncü ülkelerde barınması imkânlarının sağlanması ve Türkiye’nin bu kişilere yönelik “intikamcı” tavırlara girmeyeceği güvencesinin verilmesidir. Bu kişileri kabul edecek ülkeler, öncelikle kendi topraklarında silah kullanılmayacağı, kimsenin öldürülmeyeceği güvencesini almak isteyeceklerdir. Bu da doğaldır ve Türkiye bu güvenceyi verebilir.Yol haritasında korucuların durumu, örgütlenmenin zaman içinde nasıl tasfiye edileceğine ilişkin planlar da yer alabilir.Şu anda önemli olan, Türkiye’nin silahların susması, dağdakilerin inmesi ve lider kadrolarının sürgüne gönderilmesi konularında net ve herhangi bir pazarlık gerektirmeyen bir yol haritasını ilan etmesidir. Buna içerden bazı tepkiler olabilir, doğaldır, ama yapılanlanların silahların susması için, bir daha kan dökülmemesi ve şehit cenazesi kalkmaması için yapıldığını Türk halkı anlayacaktır.Bu yol haritasında aslında şu anda hiç sözü edilmeyen, edildiğinde geniş bir kesime kötü gelecek bir madde daha var. Ankara’nın hareketsizliği üzerine Abdullah Öcalan’dan gelen 15 Ağustos’ta yol haritası açıklama girişimi gerçekte bu maddeyi de içeriyor. Türk halkının bu aşamada içine sindirmesi kolay değildir, ama yol haritası ilerledikçe Abdullah Öcalan’ın “affı” ya da bir şekilde hapisten çıkması da gündeme gelecektir.Yol haritasının bu maddesi üzerine fikir beyan etmek kimse için kolay değildir. Ama yol haritasının ilk ve öncelikli maddelerinin kazasız belasız ilerlemesi, bu madde üzerine konuşmayı da kolaylaştırabilir. Şimdilik bundan daha fazlası beklenmemelidir.

Devamını Oku

3 bin ölüm az mı?

26 Temmuz 2009

Toplam sayı 9 milyon. Her iki yetişkinin birinde ondan var. 8 milyon aracın yüzde 6’sında, yani 500 bin araçta onlardan birer adet var. Onlar her yıl 3 bin kişinin canını alıyor, yaklaşık 6 bin kişiyi yaralıyor.Her an kullanılabilir olmaları için dev bir kaçakçılık ve kara para sistemi çalışıyor. Türkiye’de resmi güvenlik güçlerinin dışındaki kişilerde bulunan ruhsatlı ve ruhsatsız silahlardır sayısı 9 milyon olan.Domuz gribi için, kene ısırmaları için ekranlarda boy gösterip, vatandaşını ne kadar düşündüğünü, vatandaşının sağlığı ve hayatı için yaşadığını anlatan siyasilerin her yıl 3 bin kişinin canını alan, 6 bin kişinin canını yakan silah meselesinde suspus olmalarının bir izahı olmalıdır.***Elbette bu iki yüzlülüğün bir izahı vardır. Hem de çok basit bir izahı vardır, o da 9 milyon silah sahibinden her birinin birer oyu oluşudur.Askeri yönetimler geldi bu işe el atmadı, sivil yönetimlerin her türlüsü iktidar oldu, bu konuyu görmezden geldiler. Hatta Amerika’nın nesine hayran olacağı konusunda bazen kafası karışan Turgut Özal, bu meseleyi teşvik eder bir tutuma dahi girdi...Gazetelerde “maganda kurşunu ile öldü” haberlerinin yanında masum çocuk fotoğrafları yer aldıkça kimi yetkililer “yapmayın beyler ayıp oluyor” cinsinden açıklamalar yapmakla yetinir, asla daha ileri gitmezler.Ruhsatsız silahla yakalananlara çok küçük cezalar verilir. Ve genellikle ertelenen bu cezalarla herhangi bir caydırıcılık sağlanması da mümkün olmaz.***Eğer kendisine güvenen, ülkenin geleceği için bu silahların toplanması gerektiğini düşünen ve buna kalkışmaya cesareti olan bir siyasi iktidar çıkarsa, ne yapacağı da belli.Önce ceza yasasındaki her türlü ruhsatsız silah bulundurmayla ilgili maddeler değiştirilir, gerçekten caydırıcı bir hale getirilir. Maddenin yürürlüğe girmesiyle derhal uygulaması da başlar, bu arada geçici bir yasal düzenlemeyle uygulamanın başlayacağı tarihe kadar ruhsatsız silahını getirip teslim edecek olanlara hiçbir kanuni işlem yapılmaması sağlanır. Ve yeni ceza maddesi yürürlüğe girdiği andan itibaren de bütün ülkede, bütün güvenlik güçleri, tam bir silah arama kampanyasına girişir.Ruhsatlı silahlarla ilgili denetimlerin gerçekten yapılması için alınacak idari tedbirlerle birlikte, Türkiye silah cenneti olmaktan çıkarılabilir.Birçok meselemiz gibi bu meselemizin de halli için tek muhtaç olduğumuz, cesur ve kararlı bir siyasi iktidardır, doğrusu onu bulmak da çok zor...

Devamını Oku

Bize söylenenler yalansa...

25 Temmuz 2009

Sigara yasağı üzerinde durmamın başlıca nedeni, olayın temelinde bir mantık sorunu oluşu. Eğer sigara Amerika’da başlatılan bir kampanyayla yıllardır bize anlatıldığı kadar zararlıysa her türlü tütün kullanımının tümüyle yasak olması gerekir. Oysa böyle olmuyor, sigara ve tütün mamullerinin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri hakkında yüzlerce istatistik yayınlanıyor, insanlar sürekli korkutuluyor.Günde üç-dört kolalı içecek ya da portakal suyu içene göre bunlardan günde 20-30 adet tüketenin, çeşitli sağlık sorunları açısından daha fazla risk aldığı bellidir. Aynı şekilde, günde 10 sigara içenle 100 sigara içenin girdiği riskin farkı da bellidir.Bunların üzerinde daha önce de durmuştuk. Fakat L’Express dergisinin son sayısında, geçenlerde İstanbul’da da bir konser veren müzisyen Joe Jackson’ın bir yazısıyla bir mektubunu okuyunca konuya tekrar değinmek istedim.***Jackson da bizim daha önce sorduğumuz soruları soruyor. Verdiğimiz bazı örnekler de çakışıyor. Jackson da istatistikler konusundaki kuşkularını belirtiyor ve “10 binde 2 olan bir vakanın, yüzde 100 artmakla 10 binde 4 olacağı” gibi örnekler veriyor.Ancak Jackson konunun ekonomik-toplumsal boyutunu sorgularken daha cesur davranmış: “Tıpçıların, yeryüzündeki insanlar arasında, asla yanlış yapmayan, önyargısız, sahtekârlık ve yolsuzluktan muaf yegâne topluluk olduğu varsayılıyor. Ancak herhangi bir otoriteye, sorgulamaksızın inanmak çocuksu ve tehlikelidir. Bu, sağlık konusunda da en az din ve siyasette olduğu kadar geçerlidir. Bütün otoriteler bizim için en iyi olanı bildiğini iddia eder. Eğer sağlık bakanını sorgulayacak yetkinliğe sahip olmadığımızı düşünüyorsak, başbakanı veya papayı da sorgulayamayız. O zaman da onlar, bütün düzmece savaşları sürdürmekte veya canları istediği zaman engizisyon mahkemeleri kurmakta özgür kalırlar.” İlk kez okunduğunda fazla abartılı bir mantık gibi görülebilir, ama ikinci kez okununca Jackson’ın sorguladığı açının boyutu iyice ortaya çıkıyor.Jackson “pasif içicilik” konusunda da oldukça ileri gidiyor ve bu nedenle tek bir ölüm vakası olmadığını söylüyor. Tıbben ve hukuken kanıtlanmış vaka bilenler varsa, söylesin. ***Jackson’ın bütün kanıtlarını aktaramayız, merak edenler dergiyi bulur veya internetten araştırabilir.Yine yanlış anlaşılmasın, sigara yasakçılığına şiddetle karşı çıkan ve resmi politikaları sorgulayan bu sanatçı, çocukların sigaradan uzak tutulmasına, içilen-içilmeyen yerlerin ayrılmasına, içilen mekânlarda çok iyi havalandırma olması gerektiğine katılıyor.Makul sayıda sigaranın faydalarını merak edenler de bunları yine aynı kaynaktan araştırabilir.Jackson belki de en önemli olan noktayı, şu cümlesiyle belirtiyor: “Hazzın insan hayatı için asli ve korkudan çok daha sağlıklı bir unsur olduğunu anlamak neden bu kadar zor?”

Devamını Oku

Eksik sağda değil

24 Temmuz 2009

DYP ile ANAP’ın birleşmesiyle, siyasi partilerin sayısı 1eksilerek 60’a iniyor. 60 siyasi partinin dökümüne bakılınca ilginç bir görüntü ortaya çıkıyor.Bu partilerden 15’i neyin nesi olduğu bilinmeyen, hatta adları bile hiç duyulmamış partiler.Kendisini merkez sağ olarak niteleyen parti sayısı 8.Radikal milliyetçi ve ulusalcı partilerin sayısı 10.Siyasi İslama yakın parti sayısı 5.“Yüzde yüz” liberal parti sayısı 2.Kürt kökenli vatandaşları temsil parti sayısı 3.İki çevreci, bir de özürlüleri temsil eden parti var.Sola bakınca kendisine “sosyal demokrat” diyen parti sayısı 4 görünüyor. Bunlardan biri tabela partisi, diğerleri CHP, DSP ve SHP.CHP ile DSP’nin hangi politikalarının sol ya da sosyal demokrat olduğu fazla anlaşılmıyor. Ama CHP’ye oy verenlerin önemli bölümü kendini solda görüyor.Marksist solda ise parti sayısı 10. Tam karşıdaki radikal milliyetçi-ulusalcı parti sayısının da 10 olduğunu hatırlarsak ilginç bir rakamsal eşitlik çıkıyor. Ama sağdaki partilerin toplam oy desteği yüzde 20 dolayında, Marksist solun oy desteği yüzde 2’ye bile ulaşmıyor.***Parti sayıları ve oy oranlarıyla kıyaslandığı zaman tablodaki eksik kendiliğinden ortaya çıkıyor: Türk siyasi hayatında “Sol”un ağırlığı yok. Böyle olduğu için de CHP desteğini “ulusalcılık”ta arıyor, DSP ise Ecevit’ten devraldığı “popülist” bir üslupla ayakta durmaya çalışıyor.Kürt varlığı üzerine kurulmuş olan üç siyasi partinin de zaman zaman demokratik ve sol görünebilecek bir üslup kullanmalarına rağmen “etnik” politika yürütmeleri yüzünden solda sayılmaları mümkün değil. Bu üç partinin ikisinin PKK karşıtı konumlara sahip olmalarının yanı sıra Kuzey Irak’taki güçlü hareketlerin rüzgârına açık olmaları dolayısıyla “sol” olamıyorlar.***DYP ile ANAP’ın birleşmesinin, iki partinin de sağ cephedeki gücünü katlaması ihtimalini savunanlar var. Bu güç artışının aslında tek kaynağı, AKP’nin yaptığı yanlışlar ve bugünkü koşullarda ekonomik sorunlar nedeniyle yükselecek tepkiler olacaktır. Ama Ana-Doğru Yol’un da önümüzdeki seçime bir seçenek olarak yetişmesi çok zor. Böyle bir olasılık için ülkede çok büyük olaylar olması gerekir.Gelecek seçim için kesin olan, solun seçenek haline gelmesi bir yana, tutarlı politikalarla siyasete ağırlığını koymasının bile en uzaktaki ihtimal olduğudur.

Devamını Oku

Silahlı Kuvvetler’in konumu

23 Temmuz 2009

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, dün Silahlı Kuvvetler’le ilgili önemli açıklamalar yaptı. Bu sözleri dikkatle okumak gerekiyor:“Türkiye’de Silahlı Kuvvetler’in AB’ye girmeyi amaçlayan, demokratik reformları gerçekleştirmek isteyen, çağdaş bir demokrasiye dönüşmek isteyen bir ülke olarak kendi yerini eskisinden daha farklı, daha demokratik, daha denetlenebilir bir çerçeveye oturtmayı içine sindirdiği izlenimini alıyoruz...Silahlı Kuvvetler’in toplumdaki yerini daha demokratik, daha sivil denetimi temel alan bir anlayış doğrultusunda yeniden yapılandırmaya dönük bir ciddi çabanın sürdüğü bir dönemdeyiz, bunu bilerek yapıyoruz... Silahlı Kuvvetler de kendi yerinin bu yeni anlayışa göre şekillendirilmesine hak veren, buna yardımcı olan bir anlayış içine girmiştir...Elbette Silahlı Kuvvetler, AB’ye girecek bir ülkede konumunun 15-20-30 yıl öncesinden farklı bir şekilde tanımlanmasını içine sindirecektir...” ***Baykal’dan uzun bir alıntı yaptık, çünkü bu tahlil çok önemli ve çeşitli kesimlerin, kendi katı bakış açılarından görmeyi reddettikleri bir durumu anlatıyor.2001-2002 yıllarında üst düzey bazı komutanların bir askeri müdahale hazırlığı içine girdikleri, ancak en tepedeki komuta kademesinde fazla destek görmedikleri için bu girişimlerin bazı planlamalar düzeyinde kaldığı artık biliniyor.Aynı komutanların emekli olduktan sonra yürüttükleri siyasi faaliyetlerin de darbeye ortam hazırlama çerçevesi içinde yer alıp almadığı Ergenekon davaları sürecinde görülecek.Baykal’ın tahlili Silahlı Kuvvetler’in bugünkü komuta kademesinin, Ergenekon davası dolayısıyla sergilenen bir anlayışı tümüyle terk ettiğini de anlatıyor.***Silahlı Kuvvetler kendi yaşadığı süreci birkaç konuda ortaya koymuştur. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’un kamuya yönelik açıklamaları da bu değişim sürecindeki bilinçli gelişmeyi göstermiştir. Başbuğ’un konuşmalarını parça parça ele alıp farklı açıdan bakan ve eleştirenler de oldu. Ama bunların tümü ve son basın toplantısındaki “taahhüt” cümlesi Türkiye’nin askeri müdahaleler dönemini kapattığının en açık anlatımıdır.Ergenekon dava ve soruşturmaları konusunda da Silahlı Kuvvetler’in bazı “insani dokunmalar” dışında önemli müdahale ve tepkilerde bulunduğunu söylemek haksızlık olur. Daha dün üç teğmen sivil mahkeme tarafından tutuklandı. İkinci Ergenekon davasının çatısı da emekli ve muvazzaf asker kişilerin faaliyetleri üzerine kurulu.Bu ortamda, demokrasi dışı her türlü faaliyete karşı gösterilen tepkilerin Silahlı Kuvvetler’i kurum olarak tedirgin edecek üsluplara dönüşmesinin de artık önüne geçilmesi gerekmektedir.Baykal’ın tahlili önemlidir ve demokratik gelişime önem veren herkes tarafından dikkate alınmalıdır.

Devamını Oku

Tayyip Bey dağıldı

22 Temmuz 2009

Başbakan’ın, 25 yıldır terör belasını yaşayan Türkiye’nin, 40 yıldır Kürt sorunu konuşan Türkiye’nin Başbakanı’nın dün söyledikleri gerçekten inanılır gibi değil.Diyor ki, “adına ne derseniz deyin; Kürt açılımı diyelim, son Milli Güvenlik Kurulu toplantısından sonra İçişleri Bakanlığı’nı görevlendirdik, bakanlık gerekli çalışmayı yapacak...” İnanılır gibi değil. Başbakan “Kürt açılımı” konusunun farkına son MGK toplantısında varmış ve İçişleri Bakanlığı’na görev vermiş! Üstelik bu çalışma tamamlanınca kamuoyuna açıklama yapılacakmış.Ne dediğinin o kadar farkında değil ki, İmralı sakininin “yol haritası” diye ortaya çıkmasının bizzat kendisinin yanlışlarının sonucu olduğundan habersiz görünüyor.Başbakan’ın verdiği görüntü, bütün söyledikleriyle, tam bir “dağılma” görüntüsüdür. Meselenin hangi ucundan tutacağını bilmeyen, meselenin esasını bile unutmuş bir kişinin görüntüsü.*** Başbakan’ın, AKP’nin Güneydoğulu ya da Kürt kökenli milletvekilleriyle ilgili söyledikleri de, kendisinin değil demokrasiyi hazmetmek, demokrasinin en ilkel şeklini bile hazmetmediğinin kanıtıdır.Önce “Türkiye demokratik bir ülkedir, herkes konuşabilir” diyor, hemen arkasından “partimin milletvekillerinin söylem birliğini zedeleyecek açıklamalarda bulunmasına ben doğrusu hoş bakmam” diyerek bu vekillere konuşma yasağı getiriyor sonra da Yunus Emre’nin “Söz ola kestire başı” dizesini kullanarak “Benim söylediklerimin dışında söz edeni kovarım” demiş oluyor. Bunun nedeni de, son günlerdeki gelişmeler üzerine AKP’nin bazı vekillerinin “çözüm” konusunda biraz cesurca sözler söylemiş olmaları.Tayyip Bey’in anladığı demokrasi, kendisinin fikri dışındaki bir fikrin savunulamayacağı, kendi sözlerinden farklı bir sözün söylenemeyeceği bir demokrasidir. Tabii ki bunun adı da demokrasi değildir.*** Tayyip Bey, konuyla ilgili olarak “eserlerimiz vardır” da diyor ve TRT-6, Kürtçe radyo yayını ve bazı üniversitelerde Kürtçe bölümleri kurulması hazırlıklarını hatırlatıyor.Doğrudur, bunlar olumlu adımlardır, ama bu sorunu çözmemekte direnen siyasilerin en önemli ve gerçek eserleri ülkenin dört bir yanındaki mezar taşlarıdır.Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’nın, ülkenin en önemli meselesinde bu şekilde dağılmasının birinci sonucu İmralı’dan uzatılan “yol haritası” oldu. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı hâlâ gerçeği anlamaya eğilimli değil. O kadar değil ki, partisinin Kürt kökenli vekillerine konuşmayı yasaklamasının ülkenin bütün Kürt kökenli vatandaşları üzerinde yapacağı etkinin bile farkında değil.Türkiye’nin Kürt meselesi gibi zor ve neredeyse yüz yıllık bir sorununu, demokrasiden bihaber siyasilerin çözmesinin mümkün olmayacağını, bunların ancak bugüne kadar yaptıkları gibi meseleyi daha da içinden çıkılmaz hale getireceklerini bir kez daha Tayyip Bey’in şahsında görmüş olduk.

Devamını Oku