CHP eleştirilemez mi?

7 Ağustos 2009

Cumhuriyet Halk Partisi’nin, daha doğrusu Deniz Baykal’ın değişik konulardaki siyasi tavırlarının, bu partinin kendine atfettiği “sosyal demokrat” nitelikle ne kadar uyuştuğunu sık sık tartışıyoruz.Her tartışmanın arkasından bir tepki yağmuru başlıyor.Tepkinin ortak bir çıkış noktası var, o da CHP’ye yöneltilen her eleştirinin AKP’ye yaradığı şeklindeki kanaat.Bu kanaate göre, AKP’nin ülkeyi geriye götürmesinin önündeki en önemli siyasi barikat CHP’dir ve eleştirilmesi, partiyi yani barikatı yıpratır, dolayısıyla AKP’yi güçlendirir...*** Ne yazık ki bu bakış yanlıştır, çünkü AKP’yi güçlendiren, aslında CHP’nin, Baykal’ın politikalarıdır.Baykal’ın son dönemde siyasete dışarıdan müdahaleler konusunda, Cumhurbaşkanı seçimi dahil, Genelkurmay’ın e-muhtırası dahil, demokrasiye sahip çıkan herhangi bir tavır almaması AKP’yi güçlendirmiştir. Baykal aynı yanlışı “Kürt açılımı” konusunda da yapıyor.***Biraz daha geriye gidersek; Baykal 1998’deki siyasi krizde de yanlış teşhiste bulunmuş ve 1999 seçiminde CHP’yi yüzde 10 barajının altına düşürerek Meclis dışında bırakmıştır.2001-2002 yıllarındaki ekonomik ve siyasi krizden en fazla yararlanan parti CHP değil AKP olmuştur. Bunun için, AKP’ye kızanların AKP’ye değil CHP’ye kızması gerekir. Seçim öncesi iktidarda bulunan üç partinin ikisi halk tarafından neredeyse yok edilircesine cezalandırılırken, CHP güçlü bir sosyal demokrat seçenek sunarak durumu değerlendirmekten uzak kalmıştır.***CHP’nin iktidar olmasını isteyenler, AKP’nin iktidar olmasını ülkenin geleceği açısından tehlike olarak görenler önce “CHP neden iktidar seçeneği olamıyor” sorusunu sormalı, Baykal’ın politikalarının sosyal demokrat mı yoksa geleneksel muhafazakâr-milliyetçi politikalar mı olduğunu düşünmelidir.Türk siyasetinin şu andaki en önemli sorunu, sol kanadın tümüyle “boş” olmasıdır. Ekonomik kriz koşullarında bile ortaya “sol muhalefet” koyamayan bir CHP’nin bu boşluktaki rolünü de düşünmek şarttır.***CHP’yi ve Deniz Baykal’ı eleştirmek AKP’ye güç vermez; tam tersine, güçlü bir sosyal demokrat parti AKP için bugünkü CHP’den çok daha ciddi bir denge unsuru olacaktır.

Devamını Oku

İyi şeyler de oluyor

7 Ağustos 2009

Uzun süredir bir taraftan Kürt açılımının sonuçları hakkında gel-gitler yaşıyoruz, Ergenekon davasının yakın geçmişimizi deşmesini izliyoruz. Bu gibi meselelerde aklın, mantığın, sağduyunun silinmesinin yarattığı umutsuzluklarla mücadele etmeye çalışıyoruz.Ama diğer tarafta da gözden kaçırmamamız gereken başka gerçekler var.Dün Türkiye’nin, aklın ve sağduyunun elinde, çok önemli potansiyellerini güce dönüştürebilecek bir ülke olduğunu tekrar gördük.Mevcut Enerji profilinin, bu yüzyılın en azından ilk yarısında insanlığın en önemli dertlerinden biri olmaya devam edeceğini biliyoruz. Bu alanda eksiği olan, üretici olamayan ülkelerin ciddi sorunlar yaşayacağını tahmin etmek de zor değil.Ülkemiz, gelecekte su ve güneşten enerji elde etme alanlarında gelişme sağlanırsa belli şanslara sahip olabilir. Ama şu anda enerjide üretici değil büyük tüketici bir ülkeyiz. Daha uzun yıllar boyunca dışardan petrol, doğalgaz almaya devam edeceğiz.***Buna karşılık, enerjide dünyanın kurmaya çalıştığı yeni düzen içinde, üretici olmamasına rağmen ülkemizin stratejik bir konumu olduğunu gördük.Orta Asya, Orta Doğu ve Doğu Avrupa’nın bir bölümünün enerji yollarının Türkiye üzerinden geçmesini Rusya’nın kabul etmesi bu stratejik konumun tescili olmuştur. Putin ile Erdoğan’ın imzaladığı anlaşmalar Türkiye’nin, dünyanın mühim bir kesimindeki enerji alışverişinin önemli durağı olmasının yollarını açmıştır.Bu gelişme, dünyanın Türkiye’ye bakışının değişmesiyle yakından ilgilidir. Henüz yarını belirsiz, rejimi zayıf, siyaseti karman çorman ve güvensiz bir ülkeyi kimse büyük projelere katmak istemez. Ne yazık ki yakın zamana kadar Türkiye dışardan böyle görülüyordu. En yakın ve stratejik “müttefik” ABD’nin bile gerçekteki bakışı farklı değildi.***Aslında Ergenekon davaları da, Kürt açılımı tartışmaları da Türkiye’de demokrasinin olgunlaşma sürecinde olduğunu, demokratik müesseselerinin güçlendiğini dünyaya somut olarak gösteren gelişmelerdir.Büyüklüğünü anlayamayan, küçük meselelerle kendi kendisini boğan, sürekli zaman kaybeden bir Türkiye’nin geçmişte kaldığına Türk halkı da inanmak istiyor. Siyaset, bütünüyle bu inancı hem Türk halkında hem dünyada yerleştirmekle yükümlüdür.

Devamını Oku

Baykal yine MHP hattında

5 Ağustos 2009

Sosyal demokrat partiler, terör ve her türlü azınlık sorunlarını en iyi kavrayan siyasi hareketlerdir. Her türlü terörün insani ve toplumsal kökenlerine inebilmek için ellerinde dünya ve insan vizyonu vardır. İnsanların eşitliğine, bir toplumda bir tek kişinin bile azınlık muamelesi görmemesi gerektiğine inanırlar. İnsanların herhangi bir hakkını kullanmasının engellenmesine sonuna kadar karşı çıkarlar.Sosyal demokrat partiler “popülist” üsluplarla sokağa, tribüne oynamazlar, halkın yanlış etkilerle doğrulardan uzaklaşmasına payanda olmazlar. Halkın basit duygusal tepkilerle gerçeklerden uzaklaşmasına uygun ortam yaratmamaya dikkat ederler, böyle yapanları teşhir ederler.***Bizim en büyük sosyal demokrat partimiz ve onun ebedi ve ezeli liderinin kendisine özgü bir sosyal demokrasi anlayışı var. Bu anlayış onu bazen dinsel temalarla oy peşine düşmeye, sık sık da radikal milliyetçi ve muhafazakâr görüşlerle kucaklaşmaya götürüyor.CHP’nin ezeli ve ebedi lideri, Hükümet “Kürt açılımı” adını verdiği çalışmaları başlattığından itibaren “mesafe” koydu. Ve dün Erdoğan-Türk görüşmesinin ardından da Hükümet’in muhatap olarak PKK’yı aldığını, görüşmenin aslında PKK ile yapıldığını söyledi.DTP, Baykal’ın partisinin asla oy alamadığı kesimlerden oy alan, ülkenin Kürt kökenli vatandaşlarının yarısının desteklediği bir siyasi partidir. Eğer bu parti ile PKK arasında bir fark yoksa, Baykal gibi partisinin sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir siyasinin, bu partinin neden böyle bir oy desteğine sahip olduğunu da düşünmesi gerekir.***CHP Genel Başkanı, AKP’nin Kürt açılımının başarılı olması, silahların tümüyle susması ve ülkede barış havasının egemen olması durumunda bu partinin halk desteğinin artmasından çekiniyor. Derdi, silahların susmasına katkıda bulunmak değil, rakibinin silahların susmasıyla desteğini artırmasıdır.Silahların susmasıyla Türkiye’nin Avrupa Birliği yolları da önemli ölçüde açılmaya başlayacaktır. Bu durumda da AKP’nin hem “barışı getiren” hem de “Türkiye’yi Avrupa kapısına yaklaştıran parti” olması ihtimali vardır.AKP’nin bu başarıyı göstermesi tabii ki kolay değil. AKP’nin kendi köklerinden gelen zorlukları ve siyaseten inişte olması yine tereddüt etmesine, bu süreci tam anlamıyla kullanamamasına yol açabilir.Ama bu ülkenin her vatandaşı için birinci derecede önemli olan silahların susması, hiçbir evde oğulun şehitlik haberinin beklenmemesidir.Bunu göremeyen Baykal, kendisine ve partisine sosyal demokrat dışında bir sıfat bulsun, bu partiye oy vermek zorunda olan insanların da umutlarını kırmaya devam etmesin.

Devamını Oku

DTP ile ilk adım

4 Ağustos 2009

Başbakan Erdoğan’ın, AKP Genel Başkanı sıfatıyla da olsa DTP yöneticileri ile yapacağı görüşme ilk adım olarak büyük önem kazanmıştır.MHP’nin “vatana ihanet”, CHP’nin de “çözüm mü çözülme mi” baskıları arasında yapılıyor oluşu, bu görüşmenin önemini artırıyor.Sorunun adı “Kürt sorunu” olarak konulduğu halde çözümleri Kürtlerin katılımı olmadan aramanın bir anlamı olmadığı bellidir.Bu görüşmeyle birlikte DTP “süreç”e dahil edilmiş oluyor. Ve “dahil olma” sorumluluğa da katılmak anlamına geliyor.Böylece “muhatap” tartışması da sona ermiş oluyor...***DTP’nin bugünden itibaren başlayan yükümlülüğü, “eylemsizlik” durumundaki PKK’nın “silahsızlanma” kararını açıklamaya ikna olmasıdır.Hükümet toplumun beklentisini doğru değerlendirerek bir “siyasi irade” göstermiş, bu iradeye DTP’yi de katarak sorumluluğu da paylaşmak istediğini ortaya koymuştur.Toplumun ilk beklentisi, silahların tekrar ateşlenmemesidir. Bu beklenti ile PKK’yı ve İmralı’yı izleyen kamuoyu, beklentisinin karşılanması ihtimali arttıkça sürece desteğini gösterecektir. ***Bugünkü görüşmenin ardından DTP’ye düşen ilk görev, bütün Türk vatandaşlarına iyimser mesajlar vermek ve dağdakilerin inmesi için çalışacağını ilan etmektir.CHP Genel Başkanı ise, atılacak her adımı daha ne olduğu bilinmeden “ayrıştırma” olarak niteleyerek tekrar mesafe almış görünüyor. Kuşkusuz ana muhalefet partisinin, hükümetin planıyla ilgili bilgi sahibi olmadan destek mesajı vermesi beklenemez, ama daha ilk adımlardan itibaren “yol kesme” faaliyetini de kamuoyunun hoş karşılamayacağı bellidir.***Türkiye, Osmanlı’nın son dönemi de dahil edilirse yüz yılı aşmış bir sorununu çözmeye ilk kez bu kadar kararlı olarak yöneldi. Bunun Türkiye açısından, gelecek açısından önemini CHP görmüyor olamaz.Eğer CHP de gelişmelere “yapıcı katkı” da bulunmaya hazır olduğunun işaretlerini verirse kamuoyu biraz daha rahatlayacaktır.Bu büyük meselenin her aşamasında doğru soruyu sormamız durumunda doğru cevapları bulabiliriz. Bütün silahlar sussun, Türkiye bütün vatandaşlarının en geniş demokratik haklara sahip olduğu bir ülke olsun mu? Yoksa tersi mi olsun?

Devamını Oku

Medeniyet mi?

3 Ağustos 2009

Dünyadaki yerimizi görmeye pek meraklıyızdır, dünyanın bizi nasıl gördüğünü de çok merak ederiz. Çünkü kendimize güvenimiz eksiktir.Ülkelerin medeniyet sıralamasını gösteren istatistikler de ilgimizi çeker. Hangi konuda, bizden daha kötü kimler var, diye merak ederiz.***Medeniyet istatistiklerinde su tüketimi, kâğıt tüketimi gibi kriterler vardır. İkisinde de epeyce geride olduğumuzu biliyoruz.“Sokak çocuğu” diye bir kavram artık ancak dünyanın en geri, en ilkel ülkelerinde kaldı ve bizde de var.Çocuk suçluluğu oranında yine berbat durumdayız.Ekonomimizin ne kadar ilerlediğini, enflasyonun düştüğünü söyler övünürüz, ama çocukların sömürüsünden söz edildiğinde duymazdan geliriz.***Kadının durumuyla ilgili konulara gelince, hemen gelişmiş dünyada kadınlara siyasi eşitlik veren ilk ülkelerden biri olduğumuz hatırlarız, ama gerisini yine duymazdan geliriz.Önceki günkü gazetelerde yayınlandı, aynı saatlerde beş erkek karısını öldürdü. Eğer böyle bir istatistik varsa, onda da birinci olacağımız kesindir.***Ama istatistiği olmayan başka bir konu var. Geçen akşam televizyon ekranlarına yansıdı. Adam at arabasıyla kâğıt toplayıp satarak geçiniyormuş. Sokakta bir otomobil geliyor, ata çarpıyor. At yere düşüyor, hareketlerinden ne kadar acı çektiği belli. Ve geçimini o at sayesinde sağlayan adam, ayağa kalksın diye ata vuruyor. At kalkmaya çalışıyor, ama bacakları üzerinde duramıyor. Adam yine vuruyor.Sonra anlaşılıyor ki, atın beli kırılmış. Beli kırılmış atı, sopayla vurarak kaldırmaya çalışan adama çevreden kimse ses etmiyor, o da kimsenin müdahale etmeyeceğini bildiği için vuruyor olsa gerek. Zaten biri müdahale etse ne diyeceği belli: “At benim sana ne...” ***Atın yoldan kaldırılması da bir başka maceraydı. Sonunda kaldırıldı, herhalde bir kıyıda ölmeye terk edilmiştir. Beli kırılmış atını, vurarak ayağa kaldırmaya çalışan adama bir şey söylenmediği anlaşılıyor.At onun değil mi, istediği gibi vurur...Çocuk onun değil mi, istediği gibi döver...Karı onun değil mi, istediği gibi öldürür...Medeniyet istatistiklerinde bunlar yok; ama bunlar, içinde yaşadığımız toplumun bir yüzünü bize sürekli olarak hatırlatıyor.Beli kırılmış ata vuranlar da ne yaptıklarının farkında olmadan yaşamaya devam ediyor.Medeniyet mi?

Devamını Oku

Kan dursun mu durmasın mı?

2 Ağustos 2009

Hükümet, gecikerek de olsa Kürt meselesine, kamuoyunu da katarak çözüm getirme yolunda bir çalışma başlattı. Şu ana kadar yapılanlar, Ankara’da “kurumlar arası uyum” halinde bir çözüm iradesinin varlığını gösteriyor.1991 yılından beri, farklı hükümetler böyle bir irade gösterir gibi olmuş, ama hızla o iradeyi kaybetmişlerdi. Aynı durum daha önce AKP’nin de başına geldi, 2005 yılında önemli bir çıkış yapan Başbakan Erdoğan önemli herhangi bir adım atmadan en gerideki bir konuma çekilmişti.*** Hükümetin yaptığı ilk çalışma, Kürt meselesi ve terörün sona ermesiyle ilgili düşünceler üreten gazeteci ve yazarları doğrudan “dinlemek” oldu. İki muhalefet partisi de bu toplantıya tepki gösterdi ama MHP’nin tepkisi bütün tahminlerin ötesinde oldu. MHP lideri Bahçeli’ye göre bu sorunun üzerine düşünmek bile vatan haini olmak için yeterlidir.Terörün ortaya çıkışının üzerinden 25 yıl geçti, yaklaşık 40 bin kişi canından oldu, milyonlarca kişi evinden oldu, toplumun çektiği bütün maddi manevi acıların üstüne 1 trilyon dolarlık bir maddi kayıptan da söz ediliyor.*** Geçen 25 yılda Türk toplumu birkaç meseleyi öğrenmiştir. Bunlardan biri, terörün Cumhuriyetin başından beri üstü örtülmüş olan kürt meselesi ile bağlantısıdır. İkincisi de teröristleri tek tek öldürmekle sorun çözülemediğidir. Acı tecrübelerle bunları öğrendik.Şimdi ise toplum olarak, tek tek vatandaşlar olarak şu soruya cevap vermeliyiz: Kan dursun ve Türkiye bir barış ülkesi mi olsun, kan durmasın, insanlar birbirlerini öldürmeye devam etsin, şehit cenazeleri gelmeye devam etsin ve Türkiye bir acılar toplumu olarak mı kalsın?CHP de MHP de, hükümetin atmaya çalıştığı adımları küçümsemeden önce bu soruya cevap vermek durumundadır.*** Kendisinden başka herkesi, her farklı düşünceyi, her çözüm çabasını vatana ihanet ile suçlamak, kan dökülmeye devam etmesini istemek anlamına gelir.Bu ruh haline göre Yunanlılar düşmandır, Araplar düşmandır, Kuzey Irak Kürtleri düşmandır, Ermeniler düşmandır, Yahudiler düşmandır, Avrupa Birliği düşmandır, Amerika düşmandır, Türk vatandaşlarının bir bölümü de düşmandır... Bu kompleks yumağının tam karşısında ise bütün komşularıyla iyi geçinen, iyi ilişkiler kurmuş, kendi vatandaşlarının tümüyle barışık bir Türkiye vardır. Ve herkesin istediği “Büyük Türkiye” de bu Türkiye’dir.Eğer AKP hükümeti, MHP’nin başını çektiği “çözüme hayır, kan dökülmesine devam” kampanyasının etkisiyle duraksar ya da yavaşlarsa “düşmanlıklar toplumu” isteyenlerin tuzağına düşmüş olur.

Devamını Oku

Buna kafayı takan olmayacak mı?

1 Ağustos 2009

Ankara’dakiler sigaranın zararlarına kafayı taktı, istatistiklere inandı ve gereğini yaptı. Çok güzel.Ruhsatsız silahlarla ilgili istatistikleri de hatırlattık, ama Ankara’da bu meseleye kafayı takan henüz çıkmadı.Şimdi bir başka istatistik aktaralım:Türkiye, kitap okumada dünyanın en geri ülkelerinden biri.***Nüfusu bize yakın gelişmiş ülkelerle başlayalım. Hiç parası olmayanların bile yararlanabileceği kütüphane sayısı Almanya’da 10 bin 531, İngiltere’de 4 bin 620, İspanya’da 5 bin 209. Türkiye’de sadece 1.152 ve bu kütüphanelerden faydalanmak üzere 493 bin kişi kayıt yaptırmış. Birçoğunun sayıyı yüksek göstermek için kaydedilmiş öğrenciler olduğunu da bilen biliyor.Bu sayı Fransa’da 16 milyon, İngiltere’de 35 milyon. İran’da ise 7 milyon.***Bir Japon yılda ortalama 25, bir İsviçreli 10, bir Fransız 7; bir Türk ise yılda bir kitabın onda birini, yani 10 yılda 1 kitap okuyor.Sigaranın zararlarıyla ilgili istatistikleri görünce çok üzülen ve “gereğini” yapan Ankaralılar bu istatistikleri görünce herhalde utanmıyor. Utanmıyorlar çünkü bu sorunu dert etmesi gerekenlerin çoğu da kitap okumuyor.Kitap okumada dünyanın en geri ülkelerinden biri olmanın ekonomiden silahlara, kan davalarından, töre cinayetlerinden trafiğe kadar onlarca çözümsüz sıkıntı içinde kıvranıp durmanın en başta gelen nedenlerinden biri olduğunu Ankara’dakiler görmek istemiyor.***Ankara’da biri çıksa, bu az okuma işine kafayı taksa...Belki işe önce eğitimin her aşamasında okumayı teşvik edecek, gençlere okumayı sevdirecek bir reform ile başlasa...Kitabın, içeriği ne olursa olsun hiçbir kitabın asla “suç unsuru” olmayacağı anlatılmaya başlansa...Siyasi olaylarda kitaplar “suç unsuru” olarak silahların yanına dizilmese...Ankara’nın en tepelerinde birileri bu meseleyi gerçekten kafaya taksa ve belediyelere kütüphane kurma ve düzenli kitap alımı zorunluluğu getirilmesini sağlasa...Kitapta KDV kaldırılıp fiyatların ucuzlaması sağlansa ve böylece kitap okumayanların “kitaplar pahalı” gerekçesi de yok edilse... Kitap okumada dünyanın en geri ülkelerinden biri olarak yaşamamızın utancını Ankara’da hisseden bir kimse henüz çıkmadı. Ne zaman çıkar?

Devamını Oku

Darbenin itirafı

30 Temmuz 2009

Kürt açılımı” tartışması arasında yakın geçmişimizdeki son darbe girişimiyle ilgili bir haber, en basit deyimiyle kaynadı.Haber, Milliyet Gazetesi’nde yer aldı: Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Hilmi Özkök, Ergenekon savcılarına verdiği ifadede 2003-2004 dönemindeki, bugün sanık durumunda olan generallerin başını çektiği darbe girişimlerini doğrulamıştı.Özkök, bu faaliyetlerle ilgili bilgi sahibi olduğunu, yine bugün Ergenekon sanığı olan bir generalin gizli dinleme yaptırdığını da bildiğini söylüyor. Ancak bunlarla ilgili somut kanıtı olmadığı için hukuki bir adım atamadığını da söylüyor. Bu doğru olmalıdır, çünkü Silahlı Kuvvetler’in en tepesindeki generallerden birkaçının içinde bulunduğu bir faaliyetle ilgili olarak kanıt elde etmek herhalde kolay değildir.***Özkök’ün verdiği bilgilerden çoğu, daha önce kamuoyuna “darbe günlükleri” adıyla ulaşan, dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın notlarında yer alan ifadelerin de doğru olduğunu gösteriyor. Bu günlüklerin de gerçekliği reddedilmiştir, ancak hem günlüklerin sahibinin hem de Özkök’ün bazı ifadeleri, bunların gerçek oldukları konusunda inandırıcı olmuştur.2003-2004 dönemindeki darbe hazırlıklarının “kuvveden fiile” dökülmemesinin nedenlerinden birinin başta dönemin Genelkurmay Başkanı olmak üzere birçok üst düzey komutanın karşı çıkması olduğu anlaşılıyor. Ama bu başarısızlığın altındaki en önemli neden, elbette ki halkın bir askeri darbeyi onaylayacağı konusundaki kuşkudur. Seçim yapılmış, halk iradesini göstermiş ve iktidara gelen parti hakkında o ana kadar “takıyye” dışında bir suç ihdası da mümkün olmamıştır.***Vatan’ın Çarşamba günkü manşetinde, üçüncü Ergenekon iddianamesindeki bu darbe girişimlerinin “Ankara Savcılığı tarafından soruşturulması talebi” yer aldı.Bu durumda Ergenekon olayı ikiye ayrılmış olacak. Ankara, sanıkların muvazzaflıkları dönemindeki darbe faaliyetlerine bakacak, İstanbul da emekli olduktan sonraki faaliyetlerini yargılayacaktır. Bunların iki ayrı dava olarak görülmesini hukuki bakımdan hukukçular tartışır, ama belki de doğrusu, tek bir dava içinde; ayrıca gereksiz ayrıntılara boğulmamış tek bir dava içinde görülmesi ve darbe geleneğinin böylece sona ermesidir.Bunun arkasından, eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e de bir mahkeme celbinin gitmesi, Türkiye’nin gerçekten demokrasiden dönmeyeceğinin ilanının son aşaması olacaktır.

Devamını Oku