Başbakan Erdoğan’ın dünkü “Ulusa Sesleniş”i, demokratik açılımın anlamını ve başarılması halinde ülkemizin gerçekleştireceği moral sıçramayı çok iyi anlatan konuşma olarak anılmayı hak ediyor.Erdoğan barış içinde, refaha herkesin uzanabildiği bir Türkiye hayalini anlattı:“Türkiye, her insanımızın, ay yıldızlı bayrağımız altında, gurur duyacağı, mutlu yaşayacağı, gelecek hedeflerine birlikte yürüyeceği bir ülke olsun istiyoruz.Bu ülkede artık insanlık ayıpları, faili meçhuller yaşanmasın, masumlar suçlu ilan edilmesin, suçlular cezasız kalmasın istiyoruz. Her insanımız bu bayrağın gölgesinde kendini güvende hissetsin, devletine güvensin istiyoruz.Milli Birlik Projesi olarak demokrasi, milletimizin en büyük güvencesi olsun, millet iradesinin üstüne gölge düşmesin istiyoruz. Bizim demokratik açılımdan muradımız, bütün karanlıklarından arınmış, bütün ağırlıklarını üstünden atmış aydınlık bir Türkiye’dir.” Bu sözler, güzel bir hayal olarak, gerçekleştirilebilir bir hayal olarak ifade edilmiş olsa da Erdoğan açısından önemli taahhütler içeriyor.***Erdoğan ileri, gelişmiş bir Türkiye hedefi içinde “ileri demokrasi” vaat ediyor. Bu vaadini, taahhütlerini yerine getirmek zorundadır.Bu taahhüt, herkes için ileri demokrasi olarak şekillenmişse, içeriğinde çalışanların 29 yıl önce ellerinden alınmış haklarının geri verilmesi de olmak zorundadır.Hiçbir gelişmiş ülkede olmayan YÖK gibi bir kurumun üniversiteyi, bilimi cendere altında tutmaktan çıkarılması da bulunmak zorundadır.Bazılarınca sevilmeyen bir vakıftan burs alan çocukların fişlenmesi ayıbını işleyenlerin en ağır şekilde cezalandırılması da bu taahhüdün içinde olmak zorundadır...Medyayı tek tipe çevirme heveslerinin, bu yoldaki tuhaf uygulamaların demokrasi ayıpları içinde olduğunun herkesin bilincinde yer etmesini sağlamak da bu tahhüdün olmazsa olmazlarındandır.***Erdoğan güzel, ama çok uzak olmayan bir hayali çok iyi ve etkili biçimde anlattı. Hayalin gerçekleşmesi imkânsız değil, ama gerçekleşmesi, bu hayalin peşine düşecek olan herkesin o hayalin vazgeçilmezi olan demokrasi ruhunu yaşamasıyla mümkün olabilir.“Türkiye, kelimelerden, kavramlardan, fikirlerden korkulan bir ülke olmanın utancını daha fazla taşıyamaz.” Bu söz gerçek bir demokrasi projesini özleyenlerin, demokrasi hayalini uzun süredir taşıyanların beklediği sözler olarak arşive kaldırılamayacak değerdedir.Erdoğan büyük bir taahhütte bulunmuştur, bu yolda ilerlediği sürece de büyük destek bulacaktır.
Kürt açılımı sözü söylendiği andan itibaren, tepki gösterenlerin iki ana başlıktan beslendiği açık olarak ortaya çıktı.Bunlardan biri, son günlerde daha net olarak vurgulanan “üniter devlet” konusu. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı ardı ardına “üniter devlet”i vurguladılar. Bu yerinde oldu, çünkü anlaşıldı ki toplumun bir kesimi, korkutucu konuşmalardan etkilenerek açılımın ucunun “federasyon”a çıkmasından endişe ediyor.Şu ana kadarki tartışmaları izleyenler bilmektedir ki, “demokratik açılım”ın içinde rejim ya da sistem değişikliğine ilişkin herhangi bir unsur bulunmuyor.Ancak CHP ve MHP genel başkanları başta olmak üzere, “demokratik açılımda bir tür yönetim özerkliğinin bulunacağını” ima edenler etkili oldu.Bu tarz korkutmaların etkili olmasının bir nedeni de maalesef hafıza eksikliğidir. 60’lı, 70’li hatta 80’li yıllarda neler yaşandığını pek az kimse biliyor. Şu anda ortaya atlayıp “önemli olan ekonomi, ekonomiyi düzeltelim yeter” diyenlerin, aynı şeylerin 40 yıldır söylenip durduğunu hatırlamamaları, hatırlasalar bile gizlemeleri de genç bir toplumda olumsuz etkilere yol açabiliyor.***İkinci korkutucu başlık ise PKK lideri Abdullah Öcalan’ın “da” affedilmesi ve yasal siyaset yapma imkânlarına sahip olmasıdır. Burada “da” bağlacının bulunmasının nedeni, daha önce kısmen “af” sayılabilecek bazı yasalardan sonuç alınmamış olması dolayısıyla “tepe kadro” dışında kalanların farklı muamele göreceğinin bir yasal güvenceye bağlanmasının toplumda önemli bir tepki görmeyeceğidir.Bunun açık işaretini dün Genelkurmay Başkanı, yaşanmış son bir örnekle verdi: Teslim olan ya da yakalanan bir grup PKK’lı yargı önüne çıkarılmış ve tutuksuz yargılanmak üzere salınmıştır. Genelkurmay Başkanı bu örneği boşuna vermedi. Çünkü bu örnek, “af” konusunda devletin tepesinde alınmış bir kararın yönünü de gösteriyor.***Bugün mesele, demokrasinin bu ülkede yaşayan herkes için geçerli kılınmasının, etnik kökeni ne olursa olsun, herkesin en geniş insan hakları ortamında yaşamasının sağlanmasıdır. Bu çerçevenin içinde “federasyon” ve “Öcalan’ın affı” bulunmuyor.Korkutucu unsurlarla ortamı karıştırmak ancak Cumhuriyetin en önemli demokratik projelerinden birinden halkın bir kesiminin soğutulması, dolayısıyla demokrasi konusunda aza razı edilmesi anlamına gelir.CHP ile MHP, hâlâ aynı hat üzerinde oynuyor ve insanları korkutma faaliyetine devam ediyor. Ama her iki partinin içinde de ufuk sahibi olanlar vardır ve onlar da konuşma imkânı buldukları an her iki partinin yönetimleri tavırlarını gözden geçirmek zorunda kalacaklardır.
Demokratik açılım ya da Kürt açılımı hakkında o kadar çok şey söylendi ki, at izinin it izine karışması bir yana, olmayan üzerine yürütülen fikirler, oluşan bulutu iyice yoğunlaştırdı.Belki bir daha en başından ve basit sorularla başlamanın zihin açıcı etkileri ve kafa karıştıran demagojileri bertaraf etmeye faydası olur.**** Soru 1: Türkiye’de Kürtler var mıdır, yoksa Kürtçe konuşan, “kendilerine Kürt dedikleri halde aslında Türk olanlar” mı vardır?* Soru 2: Türkiye’de Kürtlerin varolduğunu ve bunların “dağlı Türk” değil Kürt olduklarını ne zaman öğrendiniz?* Soru 3: Türkiye’de Kürtler olduğunu 1980 sonrasında öğrendiyseniz “neden bu kadar geç öğrendim” diye bir soru sordunuz mu?* Soru 4: Türkiye’de kendisini Kürt olarak görenlerin sayısının, kendi iddialarına göre 20 milyon, karşı iddialara göre 7-9 milyon, eski nüfus sayımlarından çıkarımlara göre 16-17 milyon olmasının herhangi bir demokratik hak tartışmasında önemi var mıdır?* Soru 5: 1980’li yılların ortasına kadar “Kürt” kelimesinin bile telaffuz edilmemesi, “Kürt yoktur, dağda kart kurt diye yürüyen Türkler vardır” politikasının yürütülmüş olması yerinde midir?* Soru 6: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının çocuklarına istedikleri ismi koymalarının engellenmesi doğru bir politika mıdır?* Soru 7: 1950’lerden itibaren, yoğun olarak da 69’ların başında özellikle köy ve kasaba isimlerinin Kürtçe oldukları için değiştirilmesi doğru mudur?* Soru 8: Terörle mücadele kapsamında yüzlerce faili meçhul cinayet işlenmiş olması, bunların faillerinin aranmaması olağan bir devlet icraatı olarak kabul edilmeli midir?* Soru 9: Kendilerine Kürt diyen vatandaşların yaşadıkları yörelerin ülkenin en geri kalmış yöreleri olması doğal mıdır?* Soru 10: Yirmi beş yıldan bu yana 40 bin kişi ölmesine rağmen terörün sona erdirilememiş olmasının bir anlamı var mıdır?* Soru 11: TRT’nin Kürtçe televizyon yayını yapmasının hangi olumsuz etkisi olmuştur?* Soru 12: Yurt dışından Roj TV’nin yayın yapması mı, yurt içinden yasalara uygun bir ya da birkaç Kürtçe özel TV yayını olması mı daha iyidir?* Soru 13: Bulgaristan ve Yunanistan’daki Türk azınlıkların insan ismi, yer ismi ve dilini kullanma konusundaki şikâyetleri ile Türkiye’deki Kürtlerin şikâyetleri arasında bir benzerlik dikkati çekiyor mu?* Soru 14: Demokrasiyle yönetilen ve bir hukuk devleti olan ülkeler arasında bölünen olmuş mudur?* Soru 15: Yirmi beş yılda ölen 40 bin kişinin yanına bir 40 bin kişi daha eklenmemesi için uğraşmak kötü bir şey midir?* Soru 16: Demokrasi ile yönetilen bir ülkede mi demokrasisi kıt bir ülkede mi yaşamak istersiniz?* Soru 17: Savaş halinde yaşamak mı barış içinde yaşamak mı iyidir?* Soru 18: Türkiye’nin, bütün vatandaşlarının yaşamaktan mutlu olduğu bir ülke olabileceği umudunu taşıyor musunuz?*** Bu sorulardan başlayarak meseleyi anlamaya çalışmak, başta Baykal ve Bahçeli olmak üzere, korkan ve korkutan herkes için faydalı olabilir.
Gerçekten ilginç bir toplumuz. Herhangi bir ülkede, yapısı ne olursa olsun, o ülkenin bir numaralı yöneticisine yönelik bir suikast iddiası ortaya çıktığında ortalık birbirine girer.Suikast planının gerçekleşebilir olup olmamasının fazla önemi yoktur. Herhangi bir ülkede birileri başbakanı öldürmek için hazırlık yapıyorsa, üstelik bu birileri akıl hastalıklarından mustarip kişiler değilse, o ülke şöyle bir sallanır.Bizde öyle olmadı. Yayınlanan haberlere, iddialara soğuk soğuk baktık. Sanki olay bizim ülkemizde değil, başka bir ülkede geçiyormuş gibi yarım göz ilgilendik.Dünyanın herhangi bir ülkesinde olanlar ve olacaklar bizde olmadı.Medyanın bir bölümü konuya ilişkin haberleri ayrıntılı olarak verdi. Ama bazıları bu konuya hiç değinmedi. Hatta bu iddiaların yer aldığı Ergenekon soruşturmasının tümüyle komplo olduğunu savunan yayın organları da “Bu ne biçim iddiadır, aklı başında biri ülkenin başbakanını öldürmeye kalkar mı, işte görüyorsunuz bu dava bu kadar uyduruk” bile diyemediler. Demek ki, onlar da böyle bir şey olabileceğini düşünüyorlardı. Eğer bu iddiaların, boyutları dolayısıyla çok büyük bir komplonun parçası olduğuna inansalardı, ülkeyi ayağa kaldırmaları gerekirdi.***Siyasi partilerden herhangi birisi, kendisine ne sıfat verirse versin, demokrasinin ve hukukun yılmaz savunucusu olması gereken siyasi partilerden herhangi biri, bu suikast iddiasıyla ilgilenmedi. Belki de sadece “demokratik açılım” ya da “Kürt açılımı” konusunda kıvrandıklarından ve ne tür demokrat oldukları konusunda kafalarında bir berraklık bulunmayışındandır. Belki de aynı anda iki önemli konuyla ilgilenme zorluğu içinde olmalarındandır.Ergenekon vakasının en önemli unsurlarından biri, belki de en önemlisi ülkenin başbakanına suikast planı yapılmış olmasıdır.Bu iddia ülkemizin nerelerden döndüğünü, ne tehlikeler atlattığını da gösteriyor. Ya bu plan gerçekleşmiş olsaydı, Başbakan öldürülseydi...Bunu düşünmek bile korkunç. 2000’li yıllarda başbakanı siyasi suikastla öldürülmüş bir ülkede yaşamak korkunç bir durum.*****Okul yıkmakPazarın rehaveti içine sıkıştırılmış bir vahim durumu da dün gördük. Zeynep Mutlu Vakfı’nın okulu yıkıldı.Okulu az, okula gitme imkânı bulamayan çocuğu çok olan ülkemizde okul yıkıldı.Bu olayın hukuki gerekçelerini savunmak da kolay değil. Çünkü yıkılan bir okul.Herkesin üzerine titremesi gereken, eğer taşınması zorunlu ise de bunun için herkesin yardımcı olması gereken bir okulu yıkmayı hiçbir yetkili açıklayamaz.Okul yıkmanın vebali çok ağırdır. Ağır olmalıdır.
Ne zaman “köprü” lafı geçse hep o ucuz ve bayat demagoji kendisini gösterir. Buna göre “biçimci solcular” o kadar ufuksuzdur ki, birinci köprüye bile karşı çıkmışlardır.Aradan kırk yıl geçti ama, yine hatırlatmaya çalışalım, o sırada köprüye karşı çıkmak değil, köprü dolayısıyla Anadolu’daki ağır yaşam koşullarına dikkat çekmek söz konusuydu. Bugüne göre “naif” bir siyaset gibi görülebilir, ama öyle oldu, o günlerde öyle “romantik” bir ortam vardı.***Bir süredir ufak ufak gevelenen üçüncü köprü fikri nihayet kuvvetli bir şekilde gündeme geldi. Üstelik bu konuyu gündeme getirenin ve köprünün yerini bile seçenin Başbakan Erdoğan olduğu anlaşıldı.Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu sırada üçüncü köprü fikrine şiddetle karşıydı ve bunu açıkça ifade etmişti. Ama zaman ve koltuk değişikliği Erdoğan’ı “Demirel bir tane dikti, Özal dikti, bir tane de ben dikeyim” aşamasına getirmiş olmalı. Yoksa o da yeni rant alanları alanları yaratma peşinde mi?***Üçüncü köprü fikriyle ilgili olarak uzman görüşleri “firesiz” olarak “olumsuz” da birleşiyor. En basit özetle bu köprü İstanbul’u biraz daha, hem de önemli oranda büyütecek, şehrin soluğunu sağlayan en önemli alan olan kuzey yeşilliklerini tehlikeye atacak.Uzmanlar, bu köprünün İstanbul trafiğine rahatlama filan getirmeyeceğini de yine “firesiz” olarak söylüyor.***Bu köprüyle “insana açılacak” alanın da en az bir milyon kişilik yeni bir şehir olacağına uzmanlar, önceki deneyimlerden yola çıkarak dikkati çekiyor. Bunu göze alan bir yönetimin o yeni 1 milyon kişinin suyunu, kanalizasyonunu, çöpünü ve belki de en önemlisi, binalarının depreme dayanıklılığını nasıl sağlayacağını da bilmesi gerekiyor. Ama rant coşkusu bütün bunları unutturmuş olabilir. ***Başbakan Erdoğan’ın adetlerinden biri, konu ne olursa olsun kuvvetli bir muhalefet sesi çıkarsa işi inada bindirmektir. Ama kendisine öncelikle hatırlatılması gereken, böyle konularda ülkenin başbakanından daha önde ve önce, şehir halkının ve o halkı temsil edenlerin görüşlerinin geldiğidir.Hem şehir trafiğine faydası olmayacak, hatta dolaylı da olsa yeni yük bindirecek, hem şehre nefes sağlayan bir alan tahrip edilecek, hem de İstanbul ciddi şekilde büyüyecek... Bunlar belli olduğuna göre Başbakan’ın İstanbul’u yöneten arkadaşlarına “halkın sesi”ni dinlemelerini önermesi yerinde olacaktır.Üçüncü köprü, “İstanbul’u depreme bırakmayız, kendimiz bitiririz” gibi bir ruh halinden başka bir şeyin ürünü olamaz.
Son umutları oradaydı. Bekliyorlardı ki Milli Güvenlik Kurulu’nun asker üyeleri Hükümet’in kulağını çeksin, “savaşı bitirmek yok!” desin. Bu olmadı.Ve önceki akşam geç saatlerde gelen MGK bildirisi savaşseverlerin bittiği an oldu. Ne kadar fena oldukları dün CHP ve MHP sözcülerinin ağır beyanatlarıyla ortaya çıktı.Ağız dolusu “vatan haini” diyorlardı, bu kez diyemediler.“Demokratik açılım” başlamadan önce Cumhurbaşkanı Gül bir söz söylemişti: Bu meselede kurumlar arasında uyum vardır... Gül’ün sözünü yanlış anlamak mümkün değildi. Ama bazıları anlamamayı tercih etti.Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ iki ayrı toplantıda, içinde “Türkiyeli” kavramının da geçtiği ve demokratik gelişmelerden çekinmeye gerek olmadığını hissettiren konuşmalar yaptı. O konuşmaların içeriğinin tümünü ele almaya yanaşmadılar.Sonra Başbakan ve İçişleri Bakanı, açılımın bir “devlet politikası” olduğunu söyledi. Savaş sevenler yine anlamak istemedi. Bu cümlenin, söyleyenlerin bir “iyi niyetli temennisi” olduğunu düşünmekte ısrar ettiler.***Demokratik açılım, artık silahların susmasını isteyen Türk halkı tarafından kabul edildiğine göre, savaş sevenlerin son umudu Silahlı Kuvvetler oldu.MGK bildirisi, savaş sevenlerin en korktuğu şeyi yaptı, demokratik açılımda, ülkenin üniter yapısının korunmasının güvencesi olarak devam edilmesini “tavsiye etti.” Bu tavrı, açılımın sınırlarının dar tutulacağının işareti olarak görenler de olabilir. Ama savaş sevenlerin, kin, nefret ve kanla varolanların gösterdikleri tepkiler bu bildirinin gücünü de kanıtlıyor.MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye göre, kendisinin beğendiği siyasetler “devlet politikası” olabilir, beğenmedikleri olamaz.“Devlet politikası” kavramı tabii ki tartışmalıdır, ama bu kavrama anlamını asla Bahçeli yüklemek durumunda değildir.Bahçeli, Mondros Mütarekesini örnek göstererek “bu da devlet politikasıydı” diyor. Doğrudur, o da devleti yönetenlerin politikasıydı ve imparatorluğun teslim belgesiydi. Türkiye Cumhuriyeti’ne Mondros mütarekesi tehdidi ise demokrasiden değil, demokrasi korkusundan gelebilir.Önceki akşam MGK bildirisinin açıklandığı an, savaş sevenlerin bittiği an oldu. Umarız ki, Türk halkının geleceği için bu bildiri üzerine biraz daha düşünür ve savaşsız ve demokratik bir ülke yolunda ilerlemeye katkıda bulunma aşamasına gelirler.
Demokratik açılım” konusunda başından itibaren Hükümet’e yönelik eleştiriler içinde, “tartışılacak bir plan”ın ortaya konulmamış olması var. Bu, Hükümet’in “siyasi irade”si konusunda kuşkulara da yol açıyor.Hükümet, açılım hakkında kendisine ait herhangi bir fikir belirtmemeye devam etmekle de eleştiriliyor.Bu aşamada şunu açıkça belirtmek ve görmek gerekir: Cumhuriyet döneminde ilk kez bir siyasi iktidar bu meseleyi “masaya yatırmış”tır.***50’li, 60’lı, 70’li yıllarda, demokratik sistem belli bir aşamaya gelmiş olmasına rağmen hiçbir siyasi iktidar meseleyi ele almadı ya da alamadı.80’li yıllarda PKK terörünün başlamasıyla birlikte mesele üzerine fikir geliştirmeye ve bazı adımlar atmaya başlayan ilk siyasi, Turgut Özal oldu.Özal’ın konuyla ilgili olarak çok geniş bir çerçeve kurdurmaya çalıştığına ilişkin bilgiler daha sonra kamuoyuna ulaştı.1991 seçimlerinin galibi olarak hükümet kuran Süleyman Demirel ile Erdal İnönü, ilk olarak birlikte Diyarbakır’a gittiler ve “Kürt realitesini tanımak”tan söz ettiler. Ancak yaptıkları bu kadarla kaldı.Bundan sonraki siyasi krizlerin ardından Ecevit-Yılmaz-Bahçeli’nin üçlü koalisyonu döneminde yapılan anayasa değişikliğinin içine, adı konmadan bazı “demokratik açılım” unsurları yerleştirildi.Tayyip Erdoğan’ın 2005 yılında Diyarbakır konuşmasıyla birlikte canlanan tartışma ortamı, Erdoğan’ın hızla en muhafazakâr hatta çekilmesiyle birlikte sona erdi.***Bu tarihi özeti tekrar yaptık, çünkü şu anda Erdoğan’ın meseleyi “masaya yatırmış” olmasının ne kadar önemli olduğunu böylece görebiliriz.Hükümet’in tartışmayı, kamuoyunu temsil eden kuruluşlarla birlikte açmış olması da “sivil toplum”un sürece katılması açısından olumlu bulunabilir.Gelişmeye en sert muhalefeti yapan MHP Genel Başkanı’nın dün İçişleri Bakanı’nın “kapı kapı dolaşarak suç ortağı aradığını” söylemesi, bu partinin en temel “demokrasi kavramları”nın ne kadar uzağında olduğunu da gösterdi.Hükümet ve İçişleri Bakanı “kapı kapı dolaşarak” en geniş çevrelerin düşüncelerini aldığı için ancak kutlanabilir ve cesaretlendirilebilir. “Kapı kapı dolaşma” ne kadar yaygın olursa süreç o kadar rahat aşılacaktır.Bu süreç herkes için; MHP de PKK’ya sempati duyanlar da dahil olmak üzere, gerçek bir demokrasi eğitimi olacaktır.
Sorunun önündeki en büyük engel, atlanması gereken eşik, yüzyıllık yanlış anlamalar ve psikolojik yığılmaydı.Bu büyük eşik aşıldı.Şu anda bir tek psikolojik engel var. Bu engel bütün taraflar için geçerli. Kimilerine göre en büyük Kürt isyanının lideri, kimilerine göre “teröristbaşı” olan bu engel halen “gölge”yi aşan bir konumda duruyor.Bir açıdan bakılınca bu engelin aşılmasının da fazla zor olmayabileceği söylenebilir.***On bir yıl olacak, Öcalan’ın yakalanmasının ardından Türk kamuoyu açısından ve Öcalan’ı kendi “milli kahramanı” olarak görenler açısından iki beklenti vardı.Türk kamuoyunun kuşkusuz ki büyük bölümü Öcalan’ın idam edilmesiyle belli bir rahatlama yaşayacaktı. Ama Öcalan asılmadı, asılmamasını MHP de onayladı ve kamuoyu bunu kabul etti.Öcalan’ı “lider” olarak görenler de benzer beklentiler içindeydi. Bazı Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi Öcalan’ın bir kafes içinde gezdirileceğini, sonra da büyük törenle asılacağını, kurşuna dizileceğini filan bekliyorlardı. O kesimin “TC”den beklediği de gerçekleşmedi, bu ezber de bozuldu. O kadar bozuldu ki Öcalan, on yıl boyunca hücresinden dışarısıyla ileteşim kurabildi, bazı gelişmeleri etkileyebildi, mesajlar gönderdi, yayınlar yaptı.Öcalan’ın avukatları aracılığıyla gönderdiği son mesajların, içeriği bir yana, bütün büyük gazetelerin tepesinde ve ayrıntılı olarak aktarılması bu “unsur”un varlığının kanıtıdır.Böyle bir unsur var, çünkü ülkenin bütün kamuoyu, hangi eğilimde olursa olsun, İmralı’dan ne mesaj geleceğini merak etmiştir.***Bu mesajın içeriği çok tartışıldı, ancak genel bir bakışla, birçok tutarsız yanı olduğunu söylemek mümkündür.En “tutarlı” yanıysa, bizzat kendi durumunun “iyileştirilmesi”yle ilgili cümledir. Böylece yüz yüze yapılmayan bir pazarlığın yolu da Öcalan tarafından açılmış oluyor.Bunu da doğal karşılamak ve “verilenin çok küçük”, ama karşılığında “alınanın çok büyük” olacağını görmek gerekir.Psikolojik eşiğin Türk kamuoyu tarafından aşılmış olduğunun bir başka kanıtı da CHP’nin tavrında görülüyor. CHP’nin de kendi içinde bir “açılım çalışması” yapacağını açıklaması, CHP Genel Başkanı Baykal’ın SHP Genel Sekreteri olduğu dönemde hazırlanmış “Kürt raporu”na yazdığı girişin ortaya çıkarılmış olması CHP’nin de bu eşikten geçtiği ya da geçmek üzere olduğunun göstergeleridir.En önemli psikolojik eşiğin aşılması yolun açıldığını gösteriyor, işin gerisi siyasilerin becerisine kalıyor. Tabii kamuoyunun desteğini sürdürmesi şartıyla.