Bunlar ikiz deyimlerdir: “Başına iş açmak” ve “başına iş almak.” Birincisi biraz daha “ağır” bir durumu ifade eder, ikincisi ise durup dururken kendine dert yaratmayı anlatır.“Durup dururken” dediniz mi de ardından “üstüne vazife olmayan işe karışma” ve “böyle gelmiş böyle gider, sana ne...” deyişleri gelir...***Türkiye’nin “başına iş açmak” ne olabilir?..Doğrudur, daha özgür bir toplumda yaşamayı istemek hem başına iş açmak hem de başına iş almaktır.Özgür bir toplumda insanlar düşüncelerini rahat rahat söyler. Özgür olmayan toplumda söyleyemez; söylemeyince de sözüm ona ne başına iş açar ne de iş alırsın.***Birileri hem “demokratik açılımı” hem de Ermenistan ile ilişkilerin düzeltilmesi girişimlerini Türkiye’nin başına iş açmak gibi görüyor.Mesela DTP’nin Diyarbakır mitinginde söylenen bazı sözleri “başımıza iş açılması” olarak görenler oldu. Bir milletvekilinin “gerekirse ayrılmayı konuşuruz” sözünü söylemesini Abdullah Öcalan bile İmralı’dan eleştirdi.Bunun üzerine demek istiyorlar ki, “İşte Kürtlere özgürlük verirsen kalkar böyle konuşurlar, başımıza iş açılmış olur.” Kürtler arasında her zaman açıkça söylemeseler dahi böyle düşünenler vardır. Bunu zorla gerçekleştirmek isteyenler de vardır. “Başına iş açmaktan” korkanlar biraz düşünmelidir, bunu gizli gizli düşünüp örgüt kurmaları, silah sıkmaları daha mı iyi?***Ermenistan “açılımı” da aynı birileri tarafından “başına iş açmak” olarak görülüyor. Sanki ilişkiler normalleşirse, Ermenistan’ın tanımadığı Kars Anlaşması’nın yürürlükten kalkmasını kabul etmiş olacağız ve Ermenistan gelip Kars-Ağrı civarına el koyacak...Hatta başına iş açmaktan korktukları için hiçbir şey yapmadan hayatı idare etmeyi sevenler, Ermenistan ile iyi ilişkilerin soykırımı kabul etmek anlamına da gelebileceğini düşünüyor. Kafalarını gömdükleri kumdan çıkarıp dünyaya bakabilseler, Ermenilerin soykırımı bütün dünyaya zaten kabul ettirmiş olduğunu göreceklerdir. Eğer başına iş açmak ya da almak buysa, o çoktan oldu.***Başına iş açmak, başına dert almak istemeyenler, yumurtayı nasıl dik durduracaklarını bulmaya çalışmakla vakit geçirirken Kolomb yumurtayı aldı, masaya vurdu ve dik durmasını sağladı.Sürekli olarak başına iç açmamak, başına dert almamak korkusuyla yaşayanlar cesaret kelimesini, kafasıyla birlikte kuma gömmüş olanlardır. Ve onlardan çok var.
Dışarıdan bakıldığında Türkiye’de demokrasinin gelişme hızı salyangozun süratine benzetiliyor.Karikatür sevmeyenler bundan da alınabilir, ama görüntü budur.Avrupa Birliği Türkiye’yi zorla üye adayı yapmadı; tam tersine, üyeliği Türkiye kendisi istedi. Bunun için bazı taahhütlerde bulundu. Bu taahhütlerin içinde çağdaş bir demokrasi ve hukuk devleti olmanın gereklerini yerine getirmek de vardır, dış ilişkilerde “makul çözümler” için çaba göstermek de vardır.AKP hükümeti Türkiye’nin üye adaylığı için başarılı bir çalışma yaptı, ama sonra arkasını getiremedi. İşte bu yüzden dışarıdan bakanlar Türkiye’nin ilerleyişini salyangozun hızına benzetiyor.***Daha 20 yıl önce demokrasiye en uzak sıkı rejimlerde yaşayan ülkelerin bile demokratik reformlarını tamamlayıp Avrupa Birliği üyesi olduklarını düşünürsek, bizimki salyangozun hızının bile altında kalıyor.Demokrasi bilinci henüz Türk siyasetinin ruhuna işleyemediği için, kendisine solcu veya sosyal demokrat diyenler en ırkçı üslupları kullanabiliyor, kendisini demokrat zannedenler en geniş demokrasinin Türk toplumu için fazla olduğuna inanıyor.“Demokratik Açılım”ın sağlıklı olarak yürümesi bu nedenle, bütün siyaset sahnesini eğitmesi açısından da önem taşımaktadır.Salyangozu küheylana dönüştürme konusunda AKP hâlâ açık bir irade göstermiyor. İkinci iktidar döneminin yarısını da aşmış olmasına rağmen ilk dönemdeki canlılığın oldukça uzağında. Oysa ilk dönemde Avrupa Birliği üyeliğine yaklaşmanın önemini kavramış gibi davranıyordu.***Önümüzdeki bir buçuk yıl içinde büyük ve beklenmedik bir gelişme olmazsa AKP’nin üçüncü seçimini de kazanması büyük olasılıktır. Bu da uzun bir zaman ve büyük güç anlamına geliyor. Eğer AKP’nin tepesi, Erdoğan’ın demokratik açılımla ilgili yaptığı son konuşmadaki ruha sahip ise salyangoz görüntüsünü değiştirmemesinin hiçbir gerekçesi olamaz.Halka dayağa devamEskişehir’de vatandaşlar aynı yerde ardı ardına gelen trafik kazalarına yetkililerin dikkatini çekmek için gösteri yapıyor. Polis geliyor ve hâlâ kurtulamadığımız o görüntüler ortaya çıkıyor!Polis kamu görevlisidir ve birinci görevi vatandaşın güvenliğidir. Böyle basit bir gösteride kuvvet kullanan memurları üstleri en sıkı şekilde uyarmaz ve cezalandırmazsa bu görüntülerden kurtulmamız mümkün olamayacaktır.
Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği gündeme geldiğinden beri, bir kısım insanımızda “dayatma fobisi” ortaya çıktı. Bu fobi, dışarıdan, başkasından gelen her fikir ve önerinin bir “dayatma” ve Türkiye’nin aleyhine olduğu inancından kaynaklanıyor.Üstelik bu fobinin ilk sahipleri ve sürekli besleyicileri, ırkçılığın kıyısında dolaşan radikal milliyetçi çevrelerdir.Aynı çevreler demokrasinin de aslında dışardan gelen bir dayatma ve ülkeye zararlı olduğunu için için düşünürler ama bunu açıkça söylemezler, bazen boş bulunup ağızlarından kaçırırlar.Avrupa Birliği, bütün üye adaylarına aynı şeyi söylüyor: Eğer bizim ailemize katılacaksanız, bizde geçerli olan şu şu ilkeleri benimsemeniz ve uygulamanız gerekiyor...Sıralanan ilkeler ise sadece gelişmiş toplumları daha da geliştiren ve daha güçlü kılan bir hayatın ilkeleridir.***Hükümetin sonradan “Demokratik Açılım” dediği ve özellikle Kürtlerle ilgili haksızlıkları düzeltecek demokratik reform girişimi de başından beri “dayatma fobisi”ni ayaklandırdı. Onlara göre bu bir Amerikan planıdır, Avrupa dayatmasıdır.Dayatma fobisiyle malul olanlar, bizlerin, Türk toplumunun kendi aklıyla, bilinciyle, bilgi birikimiyle herhangi bir reform, yenilik yapamayacağı kanaatindedir. Türkiye’deki Kürtlerin demokratik haklara sahip olmaları, eğer batı da aynı görüşteyse, kötü bir şeydir. Çünkü bizimle ilgili dışardan gelen her öneri aslında bizim kötülüğümüzü istemektedir.Kuşkusuz ABD’nin Irak ve Kuzey Irak’ın geleceğiyle ilgili planlarının başarısı için Türkiye’deki Kürt sorunun çözülmesi, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Kürdistan ile ilişkilerinin iyi olması önemli bir unsurdur. Avrupa da Kürt meselesini demokrasi etiği ve insan hakları konusu olarak sahiplenmiş, hatta sahiplenişini zaman zaman teröre dolaylı desteğe kadar vardırmıştır. Ama bütün bunlar Türkiye’nin bir iç sorunu olan Kürt sorununu demokrasi açısından ele alıp çözmemesinin gerekçesi olamaz. Tam tersine; olsa olsa yapılan doğru bir işin dünya tarafından da anlaşılması, bir ek güven duygusu yaratır.***Dayatma fobisini üzerinden atamayanlar için eski konulardan biri de hep Ermeni meselesi ve Ermenistan ile ilişkiler olmuştur. Türkiye ile Ermenistan arasında varılan son anlaşma ve imzalanan protokol bu eski fobiyi yine canlandırdı. Onlara göre ABD ve Avrupa, hatta ayrıca da Rusya Türk-Ermeni ilişkilerinin iyi olmasını istiyorsa tam tersi yapılmalı, bu ilişkiler kötü durumda bırakılmalıdır.Bu fobinin sahipleri, kendi akıl ve mantıklarına, bilgi ve tecrübelerine güvenemediklerinden doğruyla yanlışı ayırt etmek için böyle basit bir ayrımla düşünürler. Dayatma fobisi kendine, toplumuna güvensizliğin en üst aşamasıdır ve ne yazık ki her alanda Türkiye’nin elini ayağını bağlayan bir hastalık olarak yaşamaya devam ediyor.
Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesine ilişkin protokoller tahmin edilmesi güç olmayan tepkilerle karşılaştı.Aslında Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkileri bozan üç konudan söz edilebilir.Birincisi, Ermeni milliyetçilerinin Türkiye ile sınırı tanımaması ve gerçekleşmesi mümkün olmayan talepleri tekrar etmesi.Bu sorun son protokolün anlaşmaya dönüşmesiyle sona erecektir.İkinci konu, Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’daki Ermenilerin güvenliği gerekçesiyle uyguladığı işgal ve yine güvenlik gerekçesiyle bu işgal alanını genişletmiş olması.Bu mesele Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki bir meseledir, ancak Türkiye Azerbaycan ile tarihi bağlar dolayısıyla taraf olarak konuşmuş ve davranmıştır.Dağlık Karabağ konusunda Azeri-Ermeni görüşmeleri iniş çıkışlı olarak sürüyor, bu görüşmelerden de son zamanlarda bazı olumlu işaretler alındı. Bu işaretlerin en açık olanı, Türkiye-Ermenistan protokolü dolayısıyla Azerbaycan’ın resmi tepkisinin gayet serinkanlı oluşudur.***Türkiye ile Ermenistan arasındaki “gerçek” sorun, aslında 1915 Ermeni tehciridir. Özellikle ABD ve Fransa’daki Ermenilerin çabasıyla bu tehcirin bir “soykırım” olduğu kanaati bütün dünyada büyük ağırlık kazandı. Türkiye’nin resmi politikasının, diğer önemli meselelerdeki gibi aslında “politikasızlık” olması ve “Asıl Ermeniler Türkleri öldürdü” gibi zayıf bir iddia üzerine oturtulması “soykırım” ın ağırlığını pekiştirdi.Son protokolde tehcir-soykırım konusu şöyle ifade edilmiş: “Mevcut sorunların tanımlanması için tarihi kayıtların ve arşivlerin tarafsız ve bilimsel bir biçimde incelenmesini de içeren (...) diyalog kurulması.” Bunun için bir “tarih alt komisyonu” kurulacak. Alt komisyondan sonra ve eğer burada büyük kavga çıkmazsa, bir “asıl” komisyon kurulacak. Böylece “1915 tehciri sadece sonuçları istenmeyen bir tehcir olayı mıydı, yoksa gözle görülür bir soykırım mıydı” tartışmasının “resmi” çerçevede incelenmesine devam edilmesi öngörülüyor.***Bir tarihi olayın gerçek boyutlarının resmi komisyonlara havale etme yoluyla ortaya çıkarılması mümkün değildir. Bu alt ve üst komisyonlardan çıkacak herhangi bir kararın kimseyi etkilemesi de pek mümkün değildir.Türkiye ve Ermenistan, eğer 1915 meselesinin zaman içinde daha da açıklığa kavuşmasını istiyorlarsa, bütün tarihçilere, taraflı ya da tarafsız bütün araştırmacılara bütün arşivlerin açılmasını taahhüt etmelidir.Bu olayda her iki taraf da kendi resmi tezlerine herhangi bir halel gelmemesi için arşivleri tam olarak açmakta tereddüt ediyor. Ama Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkileri barış, dostluk ve işbirliği düzeyine çekme konusunda ortak bir siyasi irade varsa, her iki taraf da devlet olarak tarihi araştırmalardan ellerini çekmek, sadece bütün arşivleri açmak durumundadır.Çok önemli bir tarihi olayı devletlerin kuracağı resmi komisyonlar eliyle ve “tarafsız” kelimesini çok fazla vurgulayarak halletmek mümkün değildir. Kaldı ki bütün arşivlerin tam olarak açılmasıyla bile her iki görüş de kendisini destekleyen birçok bulguya ulaşacaktır.Devletlerin güdümünde yazılmış resmi tarihleri birilerine kabul ettirmek çoktandır mümkün olamıyor, bu durumda da yapılacak tek doğru iş, tarihçilere imkân vermek ve tarihçileri “bizden-onlardan” diye ayırmadan izlemektir.
DTP sözcüleri “demokratik açılım”a birkaç gündür sadece Kürt meselesini içeren bir “pazarlık” sürecinden ibaret, diğer demokrasi sorunlarını içermeyen bir girişimmiş gibi yaklaşıyor.Bu yaklaşımın tam karşısında da “hiçbir pazarlık olmaz, süreç bölünme sürecidir” diyen MHP yer alıyor.Böyle önemli bir proje yürümekteyken, içinde adına “pazarlık” denilsin ya da denilmesin; basitçe “diyalog” veya “görüş alışverişi” denilsin, çeşitli temaslar bulunması mümkündür; hatta gereklidir.Örneğin dağdakilerin indirilmesini sağlama yönünde bir yasal düzenleme yapılacaksa, buna DTP’nin katılması gerekir. Bazıları “pazarlık” diye nitelese de aslında bunu, yapılan düzenlemeden sonuç alınmasını sağlayacak bir görüş edinmek şeklinde görmek daha doğrudur. Amaç, dağdakilerin inmesini sağlamaksa, bunu hedefleyen bir düzenleme konusunda, yöre halkının nabzını tutan siyasilerin görüşlerinin alınması son derece doğaldır.***Son günlerin sıcaklığı içinde DTP, Türkiye’de demokrasi ve insan hakları sorunları sadece kendileri için varmış gibi konuşuyor.Oysa çok iyi bilirler ki, Kürt olmayanlar, Kürtlerin haklarını savundukları için ya da bütün Türk halkına demokrasi istedikleri için onlar kadar eziyet görmüşlerdir. 12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananların çok benzerleri, ülkenin başka yerlerindeki askeri cezaevlerinde de yaşanmıştır.Demokrasi eksikliği, Türkiye’nin Kürt vatandaşlarının kendi kimlikleriyle yaşamalarını engellerken, kendi dilleriyle konuşmalarını cezalandırırken, farklı fikirleri savunanları da bu cezalardan muaf tutmamıştır.Şu anda DTP, Türkiye’nin geleceği için “demokratik açılım”ı en önemli demokrasi projesi olarak görenlerin, Türk-Kürt ayrımı olmadan bu ülkede herkesin en geniş demokratik haklara sahip olarak yaşamasını isteyenlerin, kan dökülmesini istemeyenlerin çabalarını küçümser, ülkenin demokrasi meselesini basit bir “pazarlık” talebi içine sıkıştırırsa bu sürece MHP kadar zarar vermiş olur.***DTP sözcülerinin, anayasa değişikliği talebini öne çıkarmaları ve dün birinin ifade ettiği gibi “bu olmazsa kabul etmeyiz” tavrına girmeleri de ancak süreci zorlaştırır, demokratik gelişmeleri geciktirir. Bu söz eğer ciddiyse, anayasa değişikliği olmadığı takdirde DTP köy adlarının değişmesini kabul etmeyecek, üniversitede Kürtçe çalışması yapılmasıyla ilgilenmeyecek, TRT 6’nın izlenmemesi için çağrıda bulunacak, Kürtçe yayın yapacak radyo televizyon kurulmasını engelleyecektir!..Evet, çok sıcak günler yaşıyoruz, bu sıcakta en serinkanlı durması gereken parti DTP’dir. Aksi halde MHP ile tahteravallinin karşı köşesine oturur ve demokratik süreci geciktirmeye katkıda bulunur.
İçişleri Bakanı Atalay’ın dünkü açıklamalarında “demokratik açılım”ın hedeflerinin tekrarının yanında, süren çalışmanın yöntemiyle ilgili bilgiler yer aldı.Ama içerikle ilgili olarak, bilinenler dışında bir ipucu yoktu. Bilinenler, Türkiye’nin “üniter” yapısının, bayrağının, milli marşının tartışma konusu olmayacağıdır. Bakan bunu tekrarladı. Belki tekrarlaması, Bahçeli ile Baykal’ın yarattığı bazı kafa karışıklıklarının giderilmesine yardımcı olabilir.Ancak gerçek beklentiler açılımın içeriğine yöneliktir. Hem açılımın Türkiye’de demokrasiyi bir üst sınıfa taşıyacağına inananlar hem de korkanlar bu beklenti içindedir.***Bakan’ın son açıklamalarında, kendi yürüttüğü çalışmanın, yani toplumu temsil ettiğine inanılan sivil toplum örgütlerinin, düşünce üretenlerin fikirlerinden derlenen unsurların Dışişleri Bakanlığı ile paylaşıldığı da yer alıyordu.Dışişleri ile paylaşımın bir mantığı vardır. Çünkü “demokratik açılım” kavramının merkezinde yer alan Kürt meselesinin bir boyutu da Kuzey Irak’tır. Bu konuda uzun vadeli işbirliği faaliyetlerin yanında, bölgedeki PKK militanlarının silah bırakması için işbirliği meselesi de bulunuyor.***Atalay, çalışmanın bir aşamasında kendisinin bir “öneri paketi” hazırlayacağını ve paketin Başbakan’a sunulacağını söyledi.Ardından paket bakanlar kurulunda ve parti grubunda tartışılacak ve Meclis’in bilgisine iletilecek. Anlaşılan o ki AKP hükümetinin paket Meclis’e gidene kadar CHP ve MHP ile temas kurmaya, paketi paylaşmaya niyeti yoktur.Bakan’ın açıklamaları içinde “affı telaffuz etmiyoruz” cümlesi de yer aldı. Bundan da, en azından bugün varılan aşamada, dağdan inişi sağlayacak bir önerinin içinde adı “af” olarak konulmasa da aynı işlevi yerine getirecek bir unsur olduğunu çıkarabiliriz.Böyle bakıldığında, İçişleri Bakanı’nın çalışmaları olumlu görülebilir. Ancak toplumdaki beklenti, özellikle Kürt vatandaşların daha somut sözler duyma talebi yüksektir. Bu beklentiyi dün DTP Genel Başkanı Ahmet Türk “dağ fare bile doğurmadı” sözüyle ifade etti.***DTP sözcüleri daha önce CHP ve MHP’nin sürece katılımının, en azından CHP’nin katılımının öneminden söz etmişlerdi. Ayrıca belki DTP’liler bulundukları yerden görmüyor, ama Baykal ile Bahçeli önemli bir kitlenin zihninde kuşku yaratmayı başarmıştır. Bu da DTP’ye daha sorumlu davranma, gerilim yaratacak her türlü söz ve hareketten kaçınma yükümlülüğü getiriyor.DTP’nin bugünkü Diyarbakır mitingi de, bu partinin demokratik açılımdaki yerini belirleme açısından önemli olacaktır.Eğer bu miting, Öcalan’ın “yol haritası”nın açıklanması için düzenlenmişse, düzenleyenler bilmelidir ki “demokratik açılım”a katkıları değil zararları olacaktır.
Son dönemde yaşadıklarımız, yaptığımız yoğun tartışmaların hayırlı sonuçlarından biri, milli bayramlarımızın sıradanlıktan kurtulması oldu.Yıllar yılı, ne kadar çok Atatürk derlerse o kadar önemli olacaklarını zanneden Atatürk bezirgânları yüzünden milli bayramlar içeriğinden boşaltılmış, yavan ve insanların zoraki katıldığı toplantılara dönüşmüştü.Aynı hamasi ve yavan konuşmalar bu Atatürk bezirgânları yüzünden binlerce kez tekrarlanır olmuştu.Ve öyle bir ortam yaratmışlardı ki, bazı Atatürk heykellerinin çirkin olduğunu söylemek bile mümkün değildi. Mustafa Kemal’in Meclis iradesine verdiği önem, en güçlü olduğu dönemde bile Meclis önünde hesap vermeye özen göstermesi, ülkenin yeni doğuş koşullarında dahi çok partili düzene geçme girişimleri hep geri planda bırakıldı.Kurtuluş Savaşı’nın gerçek koşulları anlatılmadı, aynı yavan hamasetle genç kuşaklara bilgi değil bıkkınlık aktarıldı.***Atatürk bezirgânlarının yarattığı bilgisizlik ortamında, çağ dışı örümcek kafalılara da meydan açılmış oldu, Mustafa Kemal’i küçümsemeyi bir entelektüel oyuna çevirenler de kendilerine dinleyici buldular.30 Ağustos, bu topraklarda yaşayanların kendilerine ait bir vatanları olması umudunun gerçeğe dönüştüğü gündür. O günden beri de vatanını sevenler, vatanlarının ve o vatan içinde yaşayan herkesin daha iyi, daha mutlu olması için düşünüyor, konuşuyor.30 Ağustos sayesinde bugün, bu toprak üzerinde yaşayan, geleceğini bu toprakta gören herkes kendi görüşünü söyleme hakkını elde etmiştir.30 Ağustos sayesinde bir vatanımız var ki, bu vatanın geleceği ve iyiliği üzerine konuşuyoruz, uğraşıyoruz, bazen de birbirimizi kırıyoruz.Ya 30 Ağustos olmasaydı, bugünkü gibi bir vatanımız olmasaydı, tartışacak bir geleceğimiz olmasaydı... Neyse ki 30 Ağustos gerçektir, neyse ki geleceğimizi düşünür tartışırken, Atatürk bezirgânlarının ettiği kötülüklerden de sıyrılıyoruz, 30 Ağustos’u gerçek içeriğiyle anıyoruz.Herkesin; bu ülkede yaşayan, ekmek yiyen, geleceğini bu topraklarda gören herkesin 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun.
Tayyip Erdoğan, demokratik açılım tartışmalarının en gerilimli noktasından itibaren “her şeyi göze aldık” ifadesini kullanmaya başladı.Bu ifade, 12 Eylül askeri döneminin ardından yapılan seçimi kazanarak hükümet kurduğu sırada Turgut Özal’ın söylediği bir sözü hatırlatıyor. Özal, “Benim iki gömleğim var, biri bayramlık biri idamlık” demişti.Özal’ın bu sözünü herkes, gerekirse 12 Eylül askerleriyle çatışabileceği, bunun için “her şeyi göze aldığı” şeklinde yorumlamıştı.***Erdoğan “her şeyi göze aldığını” söylerken, belki de aklının bir yanında, Ergenekon sanıklarında çıkan kendisine yönelik suikast planları bulunuyor olabilir. Öyle ise, bu son derece insani bir duygusal ifade olarak görülebilir.Ama bu ifade, o planların tekrar ortaya çıkabileceği, “demokratik açılım”ın her türlüsüne karşı olan çevrelerin demokrasi dışı faaliyetlere girişebileceği kuşkusunun ifadesi ise, bunu kamuoyu ile açık olarak paylaşması gerekiyor.***Demokratik açılımı, cumhuriyetin en önemli uygarlık ve demokrasi projesi olarak görenler de, bunu ülkeyi parçalama girişiminin ilk adımı olarak algılayanlar da durumun öneminin farkında.Türkiye çok önemli bir kamburdan kurtulmaya, uygar ve gelişmiş demokrasiler arasında yer alma atılımını yapmaya hazırlanıyor.Bunu göremeyenler, görmek istemeyenler, yüz yıllık korkularından kurtulamayanlar arasında bir kez daha gözlerini karartıp, Türk halkına defalarca oynatılmış bir senaryoyu tekrar sahneye koymaya kalkışanlar olabilir mi?Olabilir. Mesela birkaç gün sonra DTP, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, Diyarbakır’da büyük bir miting yapacak. Bu mitingte “bağımsız Kürdistan” diye bağıranlar da çıkabilir, böylece demokratik açılımdan korkanların korkuları biraz daha artar, onlara yenileri eklenir.Bu toplantıyı “kanlı” sıfatıyla tarihimize eklemek isteyenler de olabilir. Kara senaryoların bu en korkuncu da 1 Mayıs 1977’in hatırasından kaynaklanıyor.***Demokraside bir siyasinin “her şeyi göze aldık” demesi, “doğru bildiğimi, halkın bütün desteğini kaybetmek uğruna da yaparım” anlamına gelir.Ama biz hâlâ başka anlamlar arıyoruz, çünkü yakın geçmişimizin kâbuslarını hâlâ üzerimizden atabilmiş değiliz.Demokratik açılımı, bütün bu kâbusları geride bırakacak yolun başındaki en büyük adım olarak anlıyoruz.