Ayakkabının anlattıkları

2 Ekim 2009

IMF ve Dünya Bankası toplantılarına bir protestocunun fırlattığı ayakkabı sayesinde ilgi arttı. O ayakkabı atılmasaydı, toplantılarla ilgili haberler gazetelerin iç sayfalarında kalacaktı.Ayakkabı eyleminin öncelikle tam bir taklit olması pek hoş değil. Hatırlanacağı gibi, bir Iraklı gazeteci, ABD Başkanı olduğu sırada Bağdat’a giden W. Bush’a ayakkabı atarak dünyanın ilgisini bir kez daha Irak’taki Amerikan işgaline çekmişti. Türkiye’de bir IMF işgali yok, IMF ile anlaşma da yok. Ayrıca IMF hükümetlere, devletlere gitmiyor, onlar IMF’ye geliyor.Bizim durumumuza baktığımızdaysa, çeşitli nedenlerle IMF ile anlaşma yapmak, kredi almak istemeyen bir hükümet görevde.O zaman bu ayakkabı neden atıldı...***Bu ayakkabı Türkiye’de solun kısırlığının, dünyadaki gelişmeler karşısındaki cahilliğinin, dünyayı izlemiyor oluşunun sembolüdür. Bağdat’taki ayakkabı dünyaya bir mesaj verdi. İstanbul’daki ayakkabının ise vereceği bir mesaj yok.Çünkü Türkiye’de sol, bütün renkleriyle hem kendi ülkesinin insanlarıyla hem de dünya ile ilişkisini kesme noktasına gelmiştir. O kadar ki, faşist darbe planları yapanları “devrimci” zannetmekte, demokrasi hakkındaki kanaatini 1960’ların deyimiyle “cici demokrasi” den öteye götürememektedir.Kendisine Marksist, sosyalist, komünist ya da sosyal-demokrat diyenlerin, faşist darbe tezgâhlayanlarla, radikal milliyetçilerle aynı hatta durduğu tek ülke Türkiye’dir.Bu yüzden de iktidar alternatifi olabilecek herhangi bir sol ortada yok.***Türkiye’de dinamik ve akıllı bir sol olmamasının nedenlerinden biri, tabii ki 12 Eylül’lerdir. Bugün kendisine sol diyenlerin, bugünün 12 Eylülcülerini desteklemesi de onların başarılı olduğunun en açık işaretidir.Kafası karışmış; 60’ların, 70’lerin kaba formüllerini tekrarlayarak sol siyaset yaptığını zannedenlerin “özgün” bir eylem türü bile bulamamaları, Bağdatlı gazeteciyi bire bir tekrar etmeleri hazindir.Ama Türkiye’deki herkes de bu tür protesto eylemlerine alışmak durumunda. Bu tür protestolar olacak ki, insanlar fazla dikkat etmedikleri konulara ilgi gösterebilsin, bu konuların farklı yönleriyle ilgilensin. Dünyanın gelişmiş kesimi bu tür renkli eylemlere alışmanın bir zararını görmedi.Bu tür eylemler olmalı ki, bunların içerdiği tepki alanlarını herkes düşünebilsin, fırlatılan bir ayakkabının arkasındaki dünya üzerine tartışabilsin.

Devamını Oku

Yılda artı 800 bin

22 Eylül 2009

Geçenlerde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan hatırlattı. Nüfusumuz her yıl 800 bin artıyormuş. Önce şuna dikkati çekelim, nüfus artışları gelişmiş ülkelerde “binde” oranıyla anlatılır, bizde ise bu durumda “yüzde” oranıyla anlatılmak zorunda...Yaklaşık 1 milyon 200 bin doğum ve yaklaşık 400 bin ölümün ardından yılda 800 bin kişilik nüfus artışı bu ülkeyi yönetenlere çok büyük yükümlülükler getiriyor.Bu 800 bin kişi her yıl su kullanacak, okula gidecek, iş isteyecek, aş isteyecek, yol isteyecek, trafik tıkanıklığı istemeyecek, iş ve aş peşinde kendisini büyük şehre atmanın yollarını arayacak.***Genç nüfusla övünmek kolay, ama o genç nüfusun eğitim düzeyinin sürekli düşmesini, işsizliğin artmasını gizlemek şartıyla.Türkiye’yi yöneten hemen bütün siyasi iktidarlar böyle bir nüfus artışını olumlu gördüler; Süleyman Demirel ve Turgut Özal dahil. Halen Başbakan olan Tayyip Erdoğan da “her aileye üç çocuk” önerisiyle onlara katıldı.Nüfus meselesindeki bu bakışın kökeninde belli bir “dini” yaklaşım da bulunuyor. Bu yaklaşımın içinde “canlının öldürülmemesi” var ama nüfus denetimi, yani canlının öldürülmesini gereksiz kılacak tedbirler yok. Çok fazla genç askere ihtiyaç duyulan çağlarda “din sınıfı” çok sayıda çocuk yapılması için çalışırdı. O çağlar çok geride kalmış olmasına rağmen bu bakış, “Allah rızkıyla birlikte verir” sözüyle hayatta kaldı. Biraz etrafa göz atmak, sokaklara bakmak, gecekondu bölgelerindeki çocukları izlemek, o rızkın her zaman gelmediğini anlamaya yeter.***Hızlı nüfus artışının yaratacağı sorunları, ülkenin geleceği üzerine düşünenler, daha 60’lı yıllarda gördü ama siyasiler görmemekte ısrara devam ediyor. Nüfus planlaması için yola çıkan sivil toplum kuruluşlarının da epeydir sesi çıkmıyor.Haklı olarak onlar da sonuç alamamaktan yoruldu.“Her aile üç çocuk yapsın” diyenler rakam okumaya biraz daha zaman ayırsalar, belki bu gidişin sonuçlarını görebilirler.Yıllık iznimin bir bölümünü daha kullanacağım. Bu sürede Fransa’daki “Türk Mevsimi” faaliyetleri içinde yer alan iki tartışmalı toplantıya katılacağım. Haftaya görüşmek üzere sağlıcakla kalın.

Devamını Oku

Ekran faciaları

22 Eylül 2009

Futbol haberleri verilirken canlı yayına bir kulüp yöneticisi bağlanıyor ve bu kişi aynen şöyle diyor: “Geçen yılki başarımızı taraftarlarımızın duaları sayesinde kazandık.” Böyle durumlara televizyoncular “canlı yayın kazası” diyorlarmış. Böyle kazalardan bizim televizyon kanallarında biraz fazlaca oluyor, nedeni de çok basit. “Canlı yayın” yapmak adına her telefonu ele geçirilen kişiye bağlanırsanız bu kazaları bol bol yaşamanız kaçınılmazdır.***Canlı yayınlanan sohbet programları ya da bir soru soranın karşısına oturtulmuş uzman olmayan uzmanların konuştukları programlar da aslında bu kazalardan daha az vahim değil. Üzerinde durulan konu hakkında birkaç cümle dışında bir bilgisi ve dolayısıyla fikri de olmayan onlarca kişi, her gün onlarca kanalda izleyenlere yanlış bilgi veriyor. Ne yazık ki soru soranlar da hazırlıksız oldukları için bu bilgi yanlışlarını düzeltemiyorlar.Sözlü bir toplumda yaşadığımız ve büyük bir çoğunluğumuz kitap okumak yerine bilgileri kulaktan edinip tekrar etme alışkanlığında olduğu için bu tür ekran facialarının yanlış bilgileri kartopuna çevirmesi kaçınılmaz oluyor.***Ekranların gizli faciaları da var. Bunlardan biri de genç ve deneyimsiz muhabirlerin, yine canlı yayın uğruna doğrudan ekrana çıkıp, vahim Türkçe ve ifade yanlışlarıyla bir olayı anlatmaya çalışmaları yani anlatamamaları.“Canlı yayın” merakı dolayısıyla stüdyodaki spiker de çoğu zaman hiçbir anlamı olmayan sorularla konuyu iyice anlaşılmaz hale getiriyor, bazen de muhabir aynı üç cümleyi orasından burasından tekrarlayarak olayı iyice çorba ediyor.Canlı yayın konusu artık meraktan da öte, öylesine takıntı halini almış durumda ki, ekranda birden canlı yayın yazısı beliriyor, izleyici önemli bir yayınla karşılaşacağını sanıyor ve karşısına normal haberlerin en dibinde yer alacak, önemi kendisinden menkul bir kişinin basın toplantısı çıkıveriyor.***Bir de “son dakika” var. Herhalde bu iki kelimeyi gerçekten anında izleyiciye yetiştirilmesi gereken haberler için kullanmak gerekir; ama bizde öyle olmuyor, bu iki kelimenin ekranda belirmesinin ardından bazen gerçekten önemli bir haber de gelebiliyor, ama çoğu kez kimsenin umurunda olmayacak bir haber çıkıyor.Özellikle pazar geceleri futbol tartışmalarının, insanları futboldan ve futbol dünyasından soğutacak hale geldiğini söylemeye gerek var mı.Öyle anlaşılıyor ki, televizyon yöneticileri kendi aralarında bazı yarışmalar içinde. Kim daha çok canlı yayın yapacak... Kim daha çok muhabiri daha uzun konuşturacak... Kim daha çok uzman ya da uzman diye sunulan kişiyle telefon bağlantısı yapacak...Bizim ekran faciaları dediğimiz konuların çoğu kuşkusuz RTÜK’ün işi değil. Ama RTÜK futbol tartışma programlarına el atarsa gerçekten spora büyük iyilik yapmış olur.

Devamını Oku

Soğuk Savaş siyaseti

20 Eylül 2009

Bugün bayram. Bayramlar, insanları birbirlerine yaklaştırmak, barış duygularını yenilemek için icat edilmiş güzel günlerdir. Ama dün bizim siyasilerimizin, özellikle de ikisinin yayınladıkları bayram mesajları, böyle bir günü bile korku ve düşmanlık duygularını beslemek için kullandıklarının örneği olarak kayda geçmiş oldu.Bu siyasiler Soğuk Savaş döneminin bize mirasıdır. Onlar hâlâ o dünyada yaşıyor. Çünkü o dünyada yaşamak daha kolay ve daha düzdür. Dünya ikiye ayrılmıştır; bir yanda dostlar diğer yanda düşmanlar vardır, ama her yerde “gizli düşmanlar” ve onların uzantıları da olabilir. Bu nedenle sürekli olarak düşman ararlar, bulamazlarsa yaratırlar.***Soğuk Savaş’ın iki tarafından biri için büyük düşman, ülkelerini zaptedip, zenginliklerini çalıp, insanları fakir köleler haline getirmek isteyen komünizmdi. Diğer taraf içinse büyük düşman, ülkelerini ele geçirip insanları yoksul emekçi köleler haline getirecek olan kapitalist emperyalizmdi. Dünyayı böyle bölünce her şey daha kolay oluyordu.Ama insanlık Soğuk Savaş’ı atlattı. Aynı düzeni radikal İslam korkusunu, hatta İslam korkusunu besleyerek yaşatmak isteyen siyasilerin en tepesindeki George W. Bush’tan bile kurtuldu. Bush’u gönderdi, yerine Obama’yı getirdi.***Bizim savaşsever siyasilerimizin bu değişikliğin anlamı üzerine bile fazla düşündüklerini tahmin etmek zor. Soğuk Savaş ruhuyla yaşayan siyasiler varolabilmek için hep “düşman” bulmak zorunda. Dünyanın bütün renklerden oluştuğunu görmek ve toplumları bu şekilde daha iyiye yönlendirmek onlar için çok zor olduğundan düşmanlıklarla, kin ve nefret duygularının yüksekte olduğu ortamlarda yaşamayı tercih ediyorlar.Soğuk Savaş’ta yetişmiş, öyle varolmuş siyasilerin dünyanın şu anda nereye gittiğini, nereye gitmesi gerektiğini düşünmeleri kolay değil. Onları da anlamak lazım. Öyle var olmuşlar, ancak öyle var olabileceklerini biliyorlar.***Bayramlar, daha iyi bir dünya umutlarının yeşerdiği günlerdir, ama onlar böyle bir günde de insanların korkuları üzerine konuşmakta, çağ dışı kalmış bir üslupla insanları korku ve nefret dünyalarının içinde tutmaya çalışmaktalar.En iyisi, bu mesajları okumadan, dinlemeden güzel bir bayram geçirmek.Şeker Bayramınız kutlu olsun.

Devamını Oku

Erken seçim olur mu...

18 Eylül 2009

İşler karıştığı zaman iktidarların aklına ilk gelen çözüm “baskın” şeklindeki bir erken seçimdir.Ankara’dan yükselen bazı seslere göre AKP içinde seçim tartışmaları başlamış.Bunun anlamı, kuvvetle muhtemel ki AKP’nin bugünkü ortamda “demokratik açılım” konusunda zorluklar yaşıyor oluşudur.AKP’nin içinde de altına girilen yükün, bu hükümetin kaldıramayacağı kadar ağır olduğuna ilişkin görüşler bulunduğu biliniyor.“Ağırlık” bir yandan toplumun bir kesiminde yaratılan beklentinin yüksekliği, diğer yandan açılıma karşı olanların direncinin sürmesinden ileri geliyor. Anlaşıldığı kadarıyla AKP “demokratik açılım” ın içini doldururken bir “orta yol” bulmakta zorlanıyor.***Son seçim araştırmalarında AKP’nin oy oranının yine yüzde 35-36 dolayında olduğu görülüyor. Aynı araştırmalara göre CHP ve MHP oylarında önemli bir artış yok. Bu oy oranlarıyla AKP’nin üçüncü bir seçim başarısı kazanması, bir kez daha tek başına iktidar olması çok büyük olasılıktır...Gerçek bir demokrasi programıyla ve toplumdaki gerilimi düşürecek bir üslupla seçim kampanyasını yürüttüğü takdirde AKP’nin oy oranının tekrar yüzde 40’a doğru ilerlemesi olasılığı da var. Bu hesabın içine, “Kürt açılımı” nın Güneydoğu’da yarattığı olumlu etkiler de eklenebilir. DTP’ye oy verenlerin bir bölümünün AKP’ye yönelmesi sürpriz olmaz.***Bu hesapları yapan AKP erkânının 2011 yazını beklemeden seçime gitmeyi düşünmesi doğaldır. Sonuçta seçimin bizatihi kendisi de gerilimin düşmesini sağlayacağı için yine iktidar partisi açısından yeni ve “taze” bir başlangıç imkânı yaratacaktır.Erken seçim hesabında AKP açısından en önemli olumsuz etken ekonomik krizin getirdiği işsizlik sorununun aynen sürmesidir. Ancak bugüne kadar muhalefetin bu durumu etkili “kullanamadığı” da ortadadır. Krizin etkilerinin azaldığı bir ortamda da işsizlik sorunu, muhalefet için artık güçlü bir imkân olmaktan çıkacaktır.Genel manzaraya böyle bakıldığında AKP’nin 2010 yazında seçime gitme olasılığı yüksek görünüyor. Eğer AKP’nin tek başına iktidarı olasılığı da gerçekleşirse, yeni Meclis’in yazın çalışmaya başlaması ve hükümetin şu anda sıkıntı yaşadığı bazı konuların Meclis eliyle çözülmesi de mümkündür. Erken seçim oldukça yakın görünüyor.

Devamını Oku

Magazinin en kanlısı

18 Eylül 2009

İlgimin ve bilgimin çok dışındaki bir konu, dün ülke gündeminin ana konusuydu. Maktulü de -katili değil- katil zanlısı da 18 yaşından küçük vahşi bir cinayetin bütün ayrıntılarını öğrendik.Cinayet gerçekten çok vahşice işlenmiş, ancak olayın medyada ele alınış tarzına bakılınca, orada da kendi çapında vahşet unsurları bulunduğunu görüyoruz...Olayın en başına döndüğümüzde bir “ahlak” meselesi ile karşılaşıyoruz ve o meseleyi eski emniyet müdürü “kızlarına sahip olsalardı” gibi bir ifadeyle ortaya koydu. Kızını boş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya gider deyimine “ya da katile varır” şeklinde bir katkıda da bulunabilirdi, sözün baş kısmını seven bazı kişiler.Cinayetin toplumsal boyutunun ilk unsurları bu noktada ortaya çıktı. Hatta Başbakanımız birkaç kez, konuyla doğrudan bağlantı kurmadan gençlerin “ahlak” sorunlarına değindi.***Cinayet sonrası yaşananlara bakıldığındaysa bir başka boyut, “sınıf farkı” boyutu ortaya çıkıyor.Katil zanlısının ailesi “büyük sermayedar” diye nitelenebilecek bir ailedir, ama maktulün ailesi mütevazı bir ailedir, hatta dün ekranlara çıkan annenin başı sıkı sıkıya örtülüdür.Sınıf farkı, katil zanlısının zenginliğiyle bu işten paçayı sıyırıp sıyıramayacağı iddialarını, hatta bazı senaryoları da ortaya çıkardı. Buradan da şunu anlayabiliriz ki, toplumumuzda bu şekilde beklentiler bulunuyor. Parayı verirsin; kime verirsen verirsin, çocuğunu kurtarabilirsin, diye düşünen çok fazla kişi olduğu anlaşıldı.*** Cinayetin ortaya çıkmasının ve zanlının kaçmasının ardından ortaya bir de “hukuki” boyut çıktı. Henüz dava görülmeden, maktul ve katil zanlısı 18 yaşından küçük oldukları halde haklarında her şey yazıldı, kişilik yorumları yapıldı. Yasaların bunu suç saydığını düşünen olmadı. Böylece de “hukukun üstünlüğü” nün halen ülkemizde her durumda geçerli olmadığını hatırlamış olduk.Ayrıca katil zanlısının ailesine gözaltılar, tutuklamalar uygulandı. Oysa bunun için aile bireylerinin cinayete “suç ortaklığı” yapmış olduklarına ilişkin sağlam kanıtların bulunması gerekir; çünkü suçlama ne olursa olsun, birince derecede akrabalara “yataklık ve yardım” suçlaması yapılamaz. Bu uygulama askeri dönemlerde çok yaygındı, aranan siyasi kişinin eşi, anası babası hatta çocuğu gözaltına alınır, böylece teslim olması sağlanırdı.Derken, maktul ve katil zanlısının aileleri arasında, büyük şehirlerde artık kalmadığını sandığımız bir “kan parası” pazarlığının da gerçekleştiği ortaya çıktı. Meğer töreler, feodal ahlak anlayışı çok yakınımızda yaşıyormuş...Olayın medyatik kısmıyla ilgili gerçekler de dün saatlerce canlı olarak yaşandı. Bütün televizyon kanalları olaya kilitlendi, haberlerin içinde, birkaç kanal hariç, katil zanlısı hep katil olarak nitelendi. Basit bir hukuki ilkeye kimse özen göstermeyi düşünmedi.***Medyatik boyutun bir yanı da “gazetecilik nedir” sorusuyla ilgili. Herkes bu olayın peşindeyken ABD Başkanı Obama çıktı ve “füze kalkanı” projesini durdurduğunu açıkladı.Obama’nın açıkladığı, ABD-Rusya ilişkileri, bu ilişkilerin İran boyutu dolayısıyla olağanüstü önemli bir gelişmedir. Üstelik bizi de çok yakından ilgilendiriyor çünkü batımızda kurulacak bir “füze kalkanı” Türkiye’nin güvenliğini sağlamayacağı için yeni füze alımları gündeme gelmişti. Fakat bu önemli haberi birkaç kanal, “C. G. haberlerine” küçük bir virgül koyarak, kısaca duyurdu. Obama’nın açıklamasını tahlil etmeye herhangi bir kanalın vakti kalmadı.Korkunç bir cinayeti, kanlı bir magazin olayının ötesinde yorumlayacak, bunun toplumsal ve psikolojik; hukuki ve medyatik yanlarını doğru dürüst tahlil edecek birileri çıkarsa minnettar olacağız.

Devamını Oku

Kafalar karışsın diye

16 Eylül 2009

Demokratik açılımla ilgili tartışmalarla birlikte anında ortaya çıkan kafaları karıştırma faaliyetleri de devam ediyor. Bunların sonuncusu da Türkçe alfabeye, Türkçede olmayan ama Kürtçede olan harflerin eklenmesiyle ilgili haberler oldu.Alfabe ait olduğu dilin anayasası gibidir, belki o dilin gelişme süreci içinde değişebilir, ama başka bir dilin alfabesiyle karıştırılması söz konusu olamaz. Türkçenin alfabesi olduğu gibi Kürtçenin de bir alfabesi vardır, her dil kendi alfabesi üzerine kuruludur.Türkçe alfabeye “Kürtçe” alfabede bulunan harfler eklenmesi değil konuşulması, düşünülmesi bile cahilliğin ötesinde bir durumdur. Ana dil aileleri üzerinde yer alan diller birbirini etkileyebilir; kelime, deyiş alışverişleri olabilir ama dillerin suni olarak birleştirilmesi de zaten mümkün değildir.***Demokratik açılımı Kürtlere “olağanüstü” hatta aşırı bir “pozitif ayırımcılık” gibi gösterme eğilimleri ve bunun yarattığı korkular iyice su yüzüne çıktı.İşte alfabeye harf eklenmesi gibi haberler de bu korkuları artırmak için ortaya atılıyor.Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşlarının kendi dillerini konuşma, okuma, yazma, kendi dillerindeki isimleri koyma gibi doğal insani haklarını kullanmalarını, Kürtçenin ikinci resmi dil olması gibi mümkün olmayacak beklentilere götürmek de söz konusu olamaz.***Demokratik açılımın içeriğinin tespitindeki gecikme ve AKP hükümetinin şu ana kadar bu açılımdan ne anladığına ilişkin ipucu vermemesi, kafa karıştırma faaliyetlerinin bir ölçüde başarılı olmasını sağladı.AKP’nin “açılımı”, bütün Türk vatandaşlarına en ileri demokratik haklar olarak açıklamak ve anlatmakta zorluk çekmesi bu siyasi kadronun “demokrasi ruhunu” benimseme durumuyla ilgili bir sorun olarak ortada duruyor.Meclis’in “gizli oturum” yapmasıyla ilgili olarak AKP içinden gelen öneriler de halktan gizlenen bazı bilgiler varmış izlenimi yaratıyor, bu nedenle de alfabe değişikliği gibi haberler etkili olabiliyor.***Demokratik açılım, ister Kürt ister başka kökenden; dili veya inancı ne olursa olsun bütün Türk vatandaşlarının en ileri insan haklarına sahip olmalarını sağlayacak ve bunu hukuk düzeninde güvenceye alacak bir reform olmak durumundadır. İçeriğinde, kimlik farklarına saygı gibi, fikir farklarına saygı ve tümüne hukuki güvence yer alırsa, açılım gerçekten bir “demokrasi için açılım” olabilir.Tartışma bu temel üzerinde devam edebilirse Türk toplumu da tartışmayı bilinçli olarak izleyebilir, alfabe değişikliği gibi haberlerden etkilenmez.

Devamını Oku

Karabağ ve CHP

15 Eylül 2009

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Ermenistan ile imzalanan protokolle ilgili bilgi vermek üzere, MHP dışındaki siyasi parti liderlerini dolaşmaya başladı.MHP, böyle bir konuyu duymak bile istemediği için görüşmeyi reddetti.CHP Genel Başkanı Baykal, Davutoğlu görüşmesinden sonra çıktı ve konuyla ilgili “görüşlerini” anlattı.“Bizim de fikirlerimiz var” dedi, ama ana fikrinin, Karabağ işgali sona ermeden böyle bir açılımın yapılmaması gerektiğine ilişkin binlerce kez tekrarlanmış, radikal sağın pelesenk haline gelmiş görüşü olduğu anlaşıldı.Baykal bu konuyla ilgili olarak dedi ki: Güvenlik gerekçesiyle ...’nın işgal edilmesi kabul edilemez, zaten bu işgalle ilgili olarak Birleşmiş Milletler kararı var. Zaten ... işgalinin kaldırılması konusunda Avrupa Birliği’nin açık talebi de vardır, işgalci ... bu kararlara uymalıdır.Bizim siyasilerimizin bazı meselelere ne kadar dar bir görüşle baktıklarının örneği Baykal’ın bu konuşmasıdır. Konuşmayı özetlerken Karabağ yerine üç nokta koyduk, çünkü bu üç noktaların yerine Kıbrıs yazarsanız, Baykal’ın söyledikleri aynen doğru olur.Karabağ olayındaki fark, uluslararası camianın Ermenistan’a karşı herhangi bir yaptırım uygulamamasıdır. Yaptırımı, sınırı kapalı tutarak Türkiye uyguluyor.***CHP Genel Başkanı Baykal’ın üslubu ve sözlerinin nereye gideceğinin farkında olmayışı, bu partinin ve liderinin siyaset anlayışının tipik bir örneğidir. Hükümetten gelen ya da başkalarından gelen her fikre ve öneriye karşı çıkmak, tam karşısında bir fikir geliştirmeye çalışmak Baykal’ı böyle bir konuma getiriyor.Karabağ’ın işgali konusunda bu kadar duyarlı davranan Baykal’ın Azerbaycan-Ermenistan görüşmelerini de tam izlemediği anlaşılıyor. Ne önemi var, Hükümet bir Ermenistan ile ilişkileri geliştirme politikası getirirse Baykal karşı çıkar; işgal altındaki Karabağ Azerilerinin durumuna çok üzülen Baykal Türkiye’deki Kürtlerin sorunları bulunduğunu ve siyasetin bu sorunlara çözüm getirmek zorunda olduğunu da bilmez gibi yapar.Baykal, bu muhalefet tarzının AKP’yi zorda bırakmak bir yana, partiye içeride ve dışarıda güç kattığını hâlâ göremiyor.AKP hükümeti gerçekten de çok partili dönemin en şanslı hükümetidir, çünkü karşısındaki tek siyasi güç CHP muhalefetidir. Kendisini geliştiremeyen, hiçbir politika geliştirip öne geçemeyen, sadece “olmaz” diyen bir muhalefet her hükümete nasip olmaz.

Devamını Oku