Psikolojik duvarlar

11 Ekim 2009

Türkiye-Ermenistan protokollerinin imzalanmasının öncesinde yaşanan sıkıntılar psikolojik duvarların hâlâ yerli yerinde durduğunu gösteriyor.Ermeni tarafının son andaki tavrı, bir yanıyla kendi iç kamuoyuna karşı bir gösteri de olabilir ayrıca, diasporayı susturmayı amaçlayan bir manevra olarak da görülebilir.Ama duruma biraz uzaktan baktığımızda, Türkiye açısından psikolojik duvarların en azından eski yüksekliğini kaybetmiş olduğunu söyleyebiliriz.Ermenistan tarafında ise bu duvarlar eski yüksekliğini koruyor.Yine biraz uzaktan bakarsak, 1915 travmasının etkilerini de anlamaya çalışmak gerekiyor. Adına ne derseniz deyin; ister soykırım tezini kabul edin, ister “büyük felaket” deyin, ister “büyük bir dram” deyin; sonuçta söz konusu olan, ülke olarak benimsediği topraklardan kovulmuş olanların yüzyıllık travmasıdır.Tehcirle ilgili tartışmalarda zaman zaman sayılara fazlaca takılınıyor. Sayı tartışmaları olayın boyutunu değiştirmez. Fakat ille de bir sayı tartışması yapılacaksa şunu düşünelim: Yüz yıl önce bu topraklarda 1 milyon 400 bin dolayında Ermeni yaşıyordu, şu anda 80 bin Ermeni yaşıyor.***Öte yandan da Türkiye’nin tehcir tartışmalarında girdiği savunma psikolojisinin içinden çıkması kolay değildir. Çünkü “soykırım” çok ağır bir suçlamadır ve bu suçlama bu şekilde sürdükçe savunma psikolojisi de var olacaktır.Bu protokoller, iki taraf açısından da duvarları indirme iradesinin ilk adımı olarak görülmelidir. İmzaların atılmış olması ve parlamentoların bu metinleri onaylamasıyla duvarlar yok olmayacaktır. Ancak duvarları yok etme yolunda ortaya konmuş olan bu iradenin gücünün en azından bir sonraki kuşağa duvarları yok etme alanını sağlaması söz konusudur.***Charles Aznavour, ailesi İstanbul kökenli bir Ermeni-Fransız sanatçıdır. Diaspora için önemli bir isimdir, daima Ermeni kimliğini öne çıkarmıştır ve İstanbul’u anlatan en güzel şarkılardan birini yazıp söylemiştir.Protokollerin dışişleri bakanlarınca imzalanması sırasında Ermenistan tarafında Aznavour’un da bulunmuş olması, yeni bir başlangıç “ruhu”nun ortaya konulduğunun vurgulanması bakımından iyi oldu.Yüz yıllık duvarlar bir günde, iki imza ile yok olmuyor; bunu iyi bilmek ve duvarları yıkmak için çok çalışmak gerektiğini de unutmamak gerekiyor.

Devamını Oku

Barışı istemeyenler

9 Ekim 2009

Türkiye ile Ermenistan’ın ilişkilerinin barış ve dostluk yoluna girmesini iki kesim istemiyor. Batı’da, özellikle ABD ve Fransa’da etkili olan Ermeni diasporası için gerilim bir tür “yapıştırıcı” görevi görüyor ve ülkelerinden, kültürlerinden uzakta yaşayan bu kişileri geçmişe bağlı tutmaya yarıyor.Bizde ise barışı ve dostluğu istemeyenler birkaç kısım. Bir kısım, sıradan ve en adi ırkçı duyguların sahipleridir ki, bunların mantıklı düşünmeleri, barış ve dostluğun anlamını kavramaları mümkün değildir. Bir başka kısım ki sayılarını tam olarak tahmin etmek mümkün değil, konuya daha “pratik” ve maddi açıdan bakıyor.*** 1915 sonrasında Ermenilerin bıraktıkları malları edinmiş olanların çocuklarının ya da torunlarının bir gün ellerinde evin ya da tarlanın tapusu ile çıkagelmesi korkusundan kurtulmak kolay değildir.Aslında malın elden gitmesi ihtimalinden duyulan korku, diğer Müslüman olmayan azınlıklarla da ilgilidir.Mal meselesi sadece bugünkü Türkiye sınırları içinde söz konusu olan bir mesele de değil. Şu anda Türkiye’de yaşayan Türklerin, Balkanlar’da ve bugün değişik Arap cumhuriyeti ya da krallığı olan topraklarda kalmış çok malı vardır. Dolayısıyla terk edilmiş topraklarda kalan mallarla ilgili olarak sıkıntılı olanların sayısı çok fazla ve “yeni devletler”i bu konuda fazla sıkıştırmak da mümkün değil.*** Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasından çekinen bir kısım da, bunu AKP hükümetinin yapıyor oluşundan rahatsız. Bu adımın dünyada sağladığı bir “getiri” vardır ve o kısım, getirinin bu hükümete ait olmasından hoşlanmıyor. Bunlar Türk-Ermeni protokollerinde Ermenistan’ın tanımadığı bugünkü Türkiye sınırlarıyla ilgili anlaşmanın tanınması bölümünün, sınırları belirleyen anlaşmanın adı verilmeden geçmesini bir “sıkıştırma” unsuru haline getirmişlerdi. Ancak Ermenistan’dan gelen resmi açıklamalar bu sıkıştırmanın mesnetsizliğini göstermiş oldu.*** Türkiye ile Ermenistan arasındaki protokollere içeriden bir kısım, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Karabağ anlaşmazlığını gerekçe göstererek öyle bir tepki gösterdi ki, bu tepkiyi Karabağ sorununun doğrudan tarafı olan Azeriler bile göstermedi.Barış ve dostluğa alışık olmayan, bu ikisinin yokluğunda kendilerini daha rahat hissedip, varlıklarını gerilim ve düşmanlıklara bağlamış olanların ve bunların oluşturduğu grupların varlığına rağmen bugün Türklerle Ermeniler yeni bir dönem için el sıkışacaklardır.Barış ve dostluk politikalarının asıl sahipleri olan “solcular” gerçek varoluş fikirlerinden uzaklaştıklarında da bunları başkalarının gerçekleştirmesini hazmetmek zorundadır.

Devamını Oku

İşsizlik bitse, eğitim düzeyi yükselse

8 Ekim 2009

Kürt meselesini çok uzun süre yok saymakta, gerçekleri görmemekteki ısrarın sonuçları, bugünkü en geniş tartışma ortamında bile yanlış teşhislerin sürüp gidebilmesi olmuştur.AKP’nin Kürt açılımı ya da demokratik açılımının içeriğini nasıl gördüğü hâlâ bilinmiyor. Ama bu açılımı destekleyenlerin de çok büyük ve hızlı gelişmeler beklentisi içine girmemesi gerekiyor.***Bİlgesam adlı kuruluşun “Güneydoğu Sorununun Sosyolojik Analizi” başlıklı çalışmasında çok önemli tespitler yer alıyor.Kürt kökenli vatandaşlar en önemli sorunlarının ilk iki sırasına işsizlik ve eğitimsizliği koymalarına rağmen meselenin bu iki başlıktan ibaret olmadığına ilişkin bütün verileri bu çalışmada bulmak mümkün.***Meselenin çözümü üzerine kafa yorarken, öncelikle Türkiye Kürtleri içinde güçlü bir “milli bilinç” gelişmesi olduğunu görmek gerekiyor. En uzun ve en kanlı Kürt milliyetçi isyanının sonuçlarından biri şudur: Daha çok feodal olarak nitelenebilecek toplumsal ilişkiler içinde yaşayan geniş Kürt nüfus kendisini “milli” unsurlarla tanımlamaya başlamıştır.Bilgesam’ın çalışmasındaki önemli bölümlerden biri, büyük şehirlerde yaşayan Kürtlerin Güneydoğu illerinde yaşayanlara göre daha fazla “politize” olduklarıdır. Toplam Kürt nüfusun yaklaşık beşte biri bir şekilde ve en az bir yakınlarının PKK’lı ya da siyasi suçlu olması dolayısıyla “savaşla” doğrudan ilişkilidir. Bu çok yüksek bir orandır.***Yine aynı araştırmada bağımsızlık ya da federasyon isteyenlerin oranının yüzde 15-20 olması da bugünkü “açılım”ın sonuçları ne olursa olsun yeni tartışmaların gündeme geleceğini gösteriyor. Bu orandan çıkarılacak bir başka sonuç da bağımsızlık ya da federasyon hedefi olanların bir bölümünün silahla yaşamaya devam edeceğidir. Demokratik açılımın ya da demokratik ve ekonomik gelişmelerin şu anda PKK’ya destek veren geniş bir kesimi silahtan uzaklaştıracağı beklense de Kürt milliyetçi hareketleri içinde “radikal” unsurlar varolmaya devam edecektir.***Aynı araştırmadaki bir başka sonuç olan Kürtlerin yüzde 40’a yakın bir bölümünün DTP’ye güven duyduğu verisi de bundan sonraki bütün süreçte bu partinin yükünün giderek artacağını gösteriyor.DTP’nin bir bölümünün bu durumun bilincinde olması, başka bir bölümünün ise İmralı endeksli siyaset yapmaya devam etmesi de işleri zorlaştırıyor.Bİlgesam’ın araştırması oldukça kapsamlı bir çalışma, bulguları da daha farklı tartışmalara, okumalara imkân verecektir. Bu tür araştırmalar, Türkiye Kürtlerinin nerede durduklarının, ana eğilimlerin görülmesi bakımından önemlidir.Bu araştırmanın sonuçları başka araştırmalarla denetlendikçe gerçek durumu daha iyi görebileceğiz.

Devamını Oku

Sıradan anti-semitizm

7 Ekim 2009

Sorumlu mevkilerde bulunan siyasilerin sahip olmadıkları haklardan biri de “sokak” üslubuyla konuşmaktır. Çünkü sokak üslubu genellikle en kaba güdüleri, en basit duyguları öne çıkarır, böylece sıradan bir “faşist muhabbet”in yollarını açar.Başbakanımız sık sık bulunduğu konumu unutuyor ve bunu yapıyor. Dün de üniversitede öğrenim yılı açılışında konuşurken kendisini kaybetti ve “Yahudi” kelimesini duyunca neler hissettiğini anlatıverdi.*** Erdoğan bütün önemli icatların Yahudilerin eseri olduğu kanaatine nereden varmış bilinmez ama bu yanlış bilgi bir yana, “Onlar durdukları yerde hâlâ bunun rantını almaya devam ediyor” sözünün anlamı üzerine düşünmek bile gerekmiyor. “Bir icat yapıp hâlâ rantını yiyen Yahudiler” mülk sahibi olmaz, parayı mülke yatıracaklarına çalıştırırlarmış.Erdoğan, mülk edinmeme konusunun bu ülkenin Yahudilerinin daha önce yaşadıklarıyla ilgili olduğunu da bilmiyor olmalı. Belki birisi çıkar da 40’lı yıllarda askeri olarak “hassas bölge” sayılan yörelerden Yahudilerin göçe zorlandığı zaman mülklerini nasıl elden çıkarabildiklerini, Varlık Vergisi olayında ekmek parasına el değiştiren apartmanları, 6-7 Eylül’den sonra ülkesini terk edenlerin mülklerinin kimler tarafından alındığını Tayyip Bey’e anlatır.Uygar, demokratik, hukuk devleti olan ülkelerde mülk sahipliğindeki davranışları başkalarından farklı olmayan Yahudilerin Türkiye’de gayrimenkul edinmekteki tereddütlerinin nedenlerini öğrenirse daha sağlıklı yorum yapabilir.***Erdoğan’ın konuşmasındaki en ilginç bölüm “Ben belediye başkanlığım dönemimde inceledim” sözleri. İncelediği, İstanbul’da yaşayan Türk Yahudilerinin mal mülk durumlarıdır. Zaten Yahudi iş bilirliğine ilişkin yorumları da bu incelemeye dayanıyor.Tayyip Bey, İstanbul Belediye Başkanı olduğu sırada böyle bir incelemeyi neden yaptığını açıklamak durumundadır.İncelemesinin sonunda Yahudilerin “en iyi yerlerde kiracı oldukları”nı da tespit etmiş.Böyle bir inceleme, araştırma yaptırmak için insanın hangi duyguların etkisi altında kalmış olması gerektiğini tahmin etmek güç değil. Üstelik de ister belediye başkanı olsun, isterse başbakan, hiç kimsenin vatandaşların herhangi bir kesimi hakkında böyle bir araştırma yaptırma hakkı ve yetkisi yoktur.Sıradan anti-semitizm sesini ülkenin en önemli makamından yükseltirse, sokağa, gerçekten sıradan insanlara bunun neden kötü bir şey olduğunu anlatmak gerçekten zor olur.

Devamını Oku

Esas olan birlikte yaşamak

5 Ekim 2009

Demokratik Toplum Partisi sözcülerinin, son olarak DTP kongresinde dile getirdikleri “anayasal” taleple ilgili olarak ortaya çıkan soru işaretlerine Genel Başkan Ahmet Türk açıklık getirdi.“Demokratik açılım” sözü ortaya çıktığından beri anayasaya ilişkin tartışmalar da gidip geliyor. Bunların arasında anayasada bir şekilde ya da “kurucu unsur” olarak Kürt kelimesinin geçmesi de konuşuldu.Ahmet Türk, DTP’nin böyle bir talebi olmadığını, ülkenin bütün farklılıklarını kucaklayan demokratik bir anayasadan öteye bir talepleri olmadığını söylüyor. Genel Başkan’ın sözleri esas olduğuna göre, bu durumda anayasa konusundaki spekülasyonların sona ermesi gerekiyor.***Türk, demokratik açılım sürecini DTP’nin götürmesi yönünde iradeleri olduğunu belirtirken, “muhatap”lık meselesiyle ya da PKK ve Öcalan’ın konumuyla bağlantılı olarak şunu söylüyor: “Bir buzdağı vardır, bu buzdağının görünmeyen yüzünü de görmemiz, gerçeği görerek davranmamız gerekir.” Başbakan’ın ve İçişleri Bakanı’nın DTP ile yaptıkları toplantılarda söylenenler de öyle anlaşılıyor ki Türk’ün şevkini kırmış olmasa da tereddütler uyandırmış... DTP Genel Başkanı, hükümetin ne düşündüğü konusunda hiçbir bilgi vermediğini söylerken, bunun halk üzerinde yarattığı olumsuz etkilere de dikkat çekiyor. Bunca tartışmanın, kavganın ardından Türk’ün “ne yapıldığını hiç bilmiyoruz” demesi de aslında hükümetin süreci gerektiği gibi götüremeyişinin sonuçlarından birisidir.***DTP sözcülerinin zaman zaman “operasyonlar dursun” demesinin “asker gezmesin” anlamında anlaşılmaması gerektiğini savunan Ahmet Türk, bu sözlerin, içinde bulunduğumuz duruma uygun “hassasiyet” gösterilmesi olarak anlaşılmasını istiyor.Ahmet Türk’ün silahların susmasıyla ilgili sözleri çok açık: “Bu iş silahla çözülmez, PKK da bu gelişime katkıda bulunmalı, elini silahtan çekmelidir.” Kamuoyunda gelişen kuşku ve soru işaretlerinin giderilmesi için Ahmet Türk ve DTP sözcüleri bunu çok sık tekrarlamak durumundadır.Aynı şu söz gibi: “Devletin ve ülkenin bütünlüğü, birliği içinde, demokratik laik cumhuriyet içinde mücadele veriyoruz, birlikte yaşamayı esas alıyoruz.” ***Ahmet Türk deneyimli bir siyasetçidir, bugün de çok büyük bir sorumluluk üstlenmiştir, o yüzden de bu sözlerinin ciddiye alınması gerekir.Dün bu köşede, partisinin kongresinde yapılan konuşmalardan yola çıkarak DTP’nin “demokratik açılım süreci”ne zarar verecek tavırlarını eleştirmiştik.Bugün de partinin Genel Başkanı Ahmet Türk’ün eleştirilerimiz üzerine söylediklerini aktardık. Tabii bu tartışmalar burada bitmiş olmayacak, aynı şeyleri bir o yandan bir bu yandan konuşmaya devam edeceğiz.

Devamını Oku

DTP’nin talepleri

4 Ekim 2009

Demokratik Toplum Partisi’nin dünkü kongresinde yapılan konuşmalar bu partinin önemli isimlerinin “demokratik açılım” konusunda gerçekçi değerlendirmelerde bulunma imkânlarını kaybetmeye başladıklarını gösteriyor.Kongrede ortaya getirilen taleplerden üçü öne çıkıyor. Birincisi, Anayasa’ya “Kürt” kelimesinin girmesi. Böyle bir talebi bugün ortaya çıkarmak ve tekrar etmek, ister kasıtlı ister kasıtsız olsun, “demokratik süreç” ile ilgili kafa karışıklıklarına katkıda bulunma faaliyetinden başka bir şey değildir.Bir süredir “anayasal vatandaşlık” tartışılıyor. Bu tartışmada, “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı herkesin” eşitliğini öngören bir formülün öne çıkması olumlu bir gelişmedir. Ancak DTP’lilerin Anayasa’da Kürt kelimesinin yer almasının bu ülkeyi oluşturan bütün farklılıklardan birinin öne çıkarılması anlamına geleceği ve “eşitlik” hedefinin bu şekilde gerçekleşmeyeceğini anlamak istememeleri dikkat çekici bir durumdur.***“Demokratik açılım” kavramının içinin doldurulmasıyla ilgili gecikmeler, sadece DTP tarafında değil, MHP tarafında da “demokrasi” kavramını geriye iten tavırların tırmanmasına yol açıyor. Bu gecikmenin en önemli kaynağı, bütün parlak “mozaik” nutuklarına rağmen Hükümet’in tepesinde fikir ve vizyon netliği olmamasıdır.DTP kongresinde Öcalan ve PKK’nın “meşruiyeti”ne yönelik talepler de “muhatap” kavramı ile tekrar ediliyor. “Demokratik açılım”da sorun “muhatap” değildir. Çünkü gerçekten bir demokratik gelişme sağlanmak isteniyorsa, kimin ne yapacağı; ne yapması gerektiği zaten bellidir.***Bir yanda DTP’nin gerilimi artırıcı, tartışmaların sağlığını bozucu çıkışları, diğer yanda da MHP ve CHP’nin “her şeyi engelleme” ve “halkı korkutma” politikaları bir araya geldikçe Hükümet’in ürkmesi ve geri adım atması ihtimali de öne doğru çıkıyor. MHP Genel Başkanı’nın son konuşması, bu partinin her türlü tartışmayı durdurmak amacıyla gerilim ve korku ortamını zirveye çıkarma çabasının devam edeceğini gösteriyor.AKP hükümeti demokratik açılımı daha da yavaşlattığında bunun kimin işine yarayacağını DTP erkânı herhalde düşünmüyor.DTP erkânı ayrıca bu tavırlarının kendilerini fiilen MHP ve CHP ile aynı hatta ittiğini de düşünmüyor olsa gerek ki, bir süredir dümensiz gemi gibi dalgalanıyorlar.Dalgalandıkları dünkü kongrede iyice ortaya çıktı.DTP’nin bir an önce gerçekçi bir çizgiye gelmesi ve meseleyi “talep”, “muhatap” gibi kelimelerin ötesinde “demokratik sürece katkı” olarak ele alması, en başta kendi temsil ettiği vatandaşlar olmak üzere bütün Türk halkı için faydalı olacaktır.

Devamını Oku

“Bin çiçek”li AKP

3 Ekim 2009

Bu yıl Çin’in lideri oluşunun 60’ıncı yıl dönümü kutlanan Mao, “bin çiçek açsın bin fikir yarışsın” diye bir söz söylemişti.Söylemişti ama Çin Komünist Partisi içinde Mao’nun görüşlerinden milim sapana hayat hakkı yoktu. Kendilerine komünist parti adı veren siyasi yapıların dünyanın üçte birinde egemen oldukları dönemde uygulanan siyaset değil bin çiçeğe, ikinci bir çiçeğe bile geçit vermezdi.Komünist partilerin kongreleri hep aynıydı. “Liderlik” iradesi bütün kongreye egemen olur, konuşma yapma ayrıcalığına sahip olanlar birbirinin aynısı konuşmalar yapar, “liderliğin” tespit ettiği tek listelerle seçime gidilir, daha doğrusu bu listeler onaylanır ve iş biterdi.***AKP’nin dünkü kongresi tümüyle bu komünist parti kongrelerini çağrıştırıyordu. Bütün dünyaya, bütün halklara dostluk eli uzatıldığını anlatan gösteriler yapıldı. Gerçi bunlar biraz alaturka kalıyordu, ama niyet ve ruhun aynı olduğu görülüyordu.Genel Başkan Erdoğan’ın konuşması, tüm renkleri ve farklılıklarıyla ülkenin bütününü temsil etmeyi hedef almış bir siyasi tablo çizerken, içeriği zaman zaman klasik sol üsluplara iyice yakınlaşıyordu. Dünyayı kucaklayacağız, ülkemizin bütün renklerini kucaklayacağız, temsil edeceğiz, barış istiyoruz, demokrasi istiyoruz... İşte burada duruyoruz. Demokrasi deyince durmak gerekiyor.***AKP kocaman bir parti, içinde farklı kökenlerden gelen, hatta farklı dinsel yapılardan gelen onca eğilim yaşıyor. Böyle bir partinin kongresi yapılıyor, üstelik ülkenin geleceğiyle ilgili çok önemli tartışmaların sürdüğü bir dönemde; bütün partililer liderle aynı fikirde!Bu partide, liderin görüşlerinden farklı görüşleri olan tek bir kişi yok mu?Demek yokmuş ki, bir kişi de söz alıp başka bir fikri savunmaya kalkmıyor.Bu partide liderin tespit ettiği yönetim kadrosundakilerden bazı isimlere karşı olan, başka isimlerin bu göreve daha layık olduğunu, hatta kendisinin önemli görevlere layık olduğunu düşünen kimse yok mu?Yokmuş ki kimse elini kaldırıp bir öneride bulunmuyor.***AKP kongresi komünist partilerin kongrelerinin tıpatıp aynısı da diğer partilerin kongreleri farklı mı?Esasta değil; hepsinde kongreler aynı düzen, aynı lider otokrasisi, aynı kadro hâkimiyeti ve aynı fikirsizlik içinde yapılıyor. Bazen CHP kongrelerinde farklı durumlar olabiliyor, ama orada da “liderlik” her zaman hâkimiyeti sağlıyor.“Bin çiçekli” toplumdan söz edenlerin kendi bahçeleri olan partilerde ikinci bir çiçeğin bile açmasına izin vermeyişlerini tartışmayan, tartışmaya açmayan bir siyasi yapı ile ülkenin demokrasiye nasıl gidebileceğini düşünmek dahi fuzuli bir hayalcilikten başka ne olabilir.

Devamını Oku

Kendine kelepçe

2 Ekim 2009

Bazı alışkanlıklar giderek daha da marazi bir hal alıyor; ne demokratik “açılım” lar ne de demokrasi nutukları, insanlık nutukları bunlara deva oluyor.Bir şarkıcı hanım, uyuşturucu nedeniyle yaşadığı uzun bir tutukluluk döneminin ardından tahliye kararıyla mahkemeden ayrılıyor. Tahliye kararı çıkmış ama yine de bilekleri kelepçelenerek tutukevine götürülüyor, bürokratik işlemler tamamlandıktan sonra salınıyor.Bu haberi, magazin değeri dolayısıyla izleyen onlarca gazeteci, foto muhabiri sayesinde öğreniyoruz ve tabii ilk akla gelen, bu örnekteki şarkıcı hanım gibi görünür olmayan yüzlerce, binlerce kişinin kimbilir ne muamelelere tabi tutulduğu...***Bu şarkıcı hanımın kelepçeli halinin yanında, Mardin’de polisin el koyduğu Kürtçe kitaplar haberi duruyor.Bu işi yapan kamu görevlileri, devletin bir TV kanalının 24 saat Kürtçe yayın yaptığından habersiz olamaz. Ama ruhlarına sinmiş olan, “kitabın her durumda tehlikeli olabileceği” duygusudur. İstediğiniz kadar “memleketimizde düşünce özgürlüğü vardır” diye nutuk atın, bu kişilerin ruhsal durumlarını değiştiremezsiniz.Kitabın tehlikeli olduğuna inanmış ruh, vatandaşların da tehlikeli olduğuna, zaten herkesin potansiyel suçlu olduğuna inandığı için “gözaltı” nı ceza gibi uygular.Bu ruh “yargı” kavramından; “zanlı”, “sanık”, “suçlu” kavramlarının birbirinden farklı olduğundan o kadar habersizdir ki “gözaltı” nı ceza gibi uygularken, “tutukluk halini” de yargı hükmetmemiş olsa da o ruhun kendi kendisine karar verdiği bir hükümlülük durumunun infazı olarak kullanır.***Bütün vatandaşlarının güvenliğini sağlamak olan görevini, bütün vatandaşlarını, bütün kitapları, bütün fikirleri suçlu gibi görme tavrıyla ve cezalandırma faaliyetleriyle değiştirmiş olan bu ruh, bir süredir medyaya da fena halde taşmış durumda.Polis savcı değildir, hâkim değildir.Gazeteci de savcı değildir, hâkim değildir.Ama bunu o sakat ruhun sahiplerine anlatmak kolay olmuyor.O sakat ruh, tahliye olmuş “sanığa” kelepçe takıyor, bütün kitapları suç aleti olarak görüyor, kendisini hâkim-savcı, hukuku da kendi kanaatlerinin uygulanma alanı sayıyor.Bu sakat ruhla yaşadığımız, bu sakat ruhu hayatımızdan atamadığımız sürece de “demokrasi” ulaşılması zor bir ufuk çizgisinden, “insan hakları” iyimserlerin inandığı bir masal olmaktan öteye geçemeyecektir.

Devamını Oku