Ulusal bayramlarda atılan nutukların da, yazılan yazıların da birçoğu birbirine benzer. Sanki bir tür yarış yapılmaktadır, kim daha cumhuriyetçi, kim daha laik diye.Seksen altıncı yılda, Türkiye’de yaşayan herkes cumhuriyetçidir.Belki cumhuriyet karşıtı birkaç aklı kıt şahıs çıkabilir. Hatta bunlar padişahlığa dönmek için parti kurabilir. Hilafet gelsin, kendisi de halife olsun diye parti kuran da olabilir.Ama bunların dışında cumhuriyet tarihini, yüksek sesli nutukların, parlak övgü cümlelerinin ötesinde anlamaya, tartışmaya çalışanlar da cumhuriyetçidir. Mustafa Kemal’in şu ya da bu icraatına, bugüne kadarki alışılmış bakışın dışında çıkarak bakanlar da cumhuriyetçidir.***Cumhuriyet, hakkında hamasi ve iç boş nutuklar atılarak anlaşılmaz; tartışarak anlaşılır, insanların iradelerinin tarihe yön veriş şekilleri kavranarak anlaşılır.Nutuk atıcılar, kendi nutuklarının sığlığının dışında bir yaklaşımı olanları “cumhuriyet düşmanı” ya da “karşıtı” veya “cumhuriyetin düşmanlarına imkân veriyor” şeklinde tasnif ettiler ve “kim daha cumhuriyetçi” yarışlarını başlattılar.Bu yarıştaki yanlışlık başka yanlış yarışların da kaynağı oldu.Laiklik de böyle bir yarışın ve iddianın konusu haline getirildi. Birileri sürekli “laiklik” diyor diye diğerleri “nedir bu laiklik” demeye başladı ve az laiklerle çok laikler, laikliği benimsememiş olanlar arasında başka bir yarış başladı.***Oysa Cumhuriyetin 86’ıncı yılında, şu anda laikliğin var olup olmadığını tartışmak gerekiyor. Mustafa Kemal’in dini faaliyetleri, tarikat örgütlenmelerini denetim altında tutabilmek için öngördüğü Diyanet İşleri’nin bugün varlığının bile laiklik karşıtı bir durum olduğu konuşulamıyor. Çünkü “Mustafa Kemal yaptıysa doğrudur” demek dışında Mustafa Kemal ile zihinsel bir yoldaşlık kuramamış olan sığ bir dünyanın laf ebeleri bu konunun da tartışmaya açılmasını engellediler.*** Hepimiz cumhuriyetçi olduğumuz için cumhuriyeti tartışmamız, herkesin, her bireyiyle bütün toplumun kendisini hem güvende hem de özgür hissedeceği cumhuriyeti aramaya devam etmemiz gerekiyor.86’ncı yılında herkesin, hepimizin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal dünkü konuşmasında kendini aştı. Son gelişmelerle ilgili bilinen görüşlerini tekrarladı. Ama en önemlisi, özetle şunu söyledi: İstikrar içindeyiz, birlik bütünlük içindeyiz, huzur içinde yaşıyoruz... Bu huzur, istikrar ve birlik durumunu ne bozmuş? Son demokratik açılım bozmuş...Baykal hangi dünyada, hangi ülkede yaşıyorsa, ülkesinin sorunlarına hangi hayallerle bakıyorsa, öylece bakmaya devam etsin. Böylece gerçekten huzur, istikrar ve birlik içinde yaşamaya devam eder...***Onun yaşadığı ülkede, teröre 25 yıl içinde 40 bin şehit ve kurban verilmemiş...Onun yaşadığı ülkede Sivas’ta aydınlar yakılmamış...Onun yaşadığı ülkede 3 darbe, bir postmodern darbe olmamış, iki askeri darbe girişimi başarısız, 2 girişim de akim kalmamış...Onun yaşadığı ülkede “irtica” kavgaları olmuyormuş...Onun yaşadığı ülkede “türban” savaşları olmuyormuş...Onun yaşadığı ülkede bazı cemaatler siyasi parti gibi çalışıp siyasete müdahale etmiyormuş...Onun yaşadığı ülkede Alevilerin hiçbir sorunu yokmuş, Müslüman olmayan azınlıklar da herkesten daha çok huzurluymuş...***Onun yaşadığı ülkede sıkıyönetimler olmuyor, yüz binlerce kişi gözaltına alınmıyormuş...Onun yaşadığı ülkede işkence ve kötü muamele sıfırlanmış, işçiler dövülmez olmuş..Onun yaşadığı ülkede gözaltında ya da cezaevinde bulunanlar şüpheli şekilde ölmüyormuş...Onun yaşadığı ülkede başbakan, üst düzey komutanlar ve herkes dinlenmiyormuş...Onun yaşadığı ülkede faili meçhul cinayetler yokmuş, olmadığı için de katillerin yakalanması gerekmiyormuş...Onun yaşadığı ülkede toprak altına gizlenmiş silahlar bulunmuyormuş...***1 Mayıs, İstanbul Üniversitesi kat- liamları onun yaşadığı ülkede olmamış, o yüzden de bunların faillerinin hâlâ bulunmamış olması Baykal’ı rahatsız etmiyormuş...Baykal’ın yaşadığı ülkede gazeteciler, yazarlar, öğretim üyeleri öldürülmüyormuş, o ülkede hâlâ failleri bulunmamış Abdi İpekçi, Uğur Mumcu cinayetleri işlenmemişmiş...O ülkede Susurluk gibi çeteleşmeler olmazmış...***Deniz Baykal “huzur içinde”, “birlik ve beraberlik içinde”, “istikrar içinde” olan o ülkesinde yaşamaya devam etsin, bizim yaşadığımız ülkenin sorunlarının nasıl çözüleceğine kafa yormasın, kendisini asla ve kat’a çözüm önermek gibi bir yükümlülük içinde görmesin. Koltuğunda eli ayağı tuttuğu sürece huzur, istikrar ve birlik beraberlik içinde oturmaya devam etsin.
İrtica ile mücadele belgesi”nin “gerçek” olduğuna ilişkin bazı kanıtlar ortaya çıktı. Bu belgenin varlığı ilk söz konusu olduğunda eldekinin bir fotokopi olması dolayısıyla tam tersine bir kanaat oluşmuş ve soruşturmalar durmuştu.Bu kez belgenin orijinali bir muvazzaf subayın gönderdiği çok ayrıntılı bir mektubun eşliğinde savcılığa ulaştı ve savcılar hızla harekete geçti.Belgenin orijinalinin ortaya çıkış şekli, zamanı ve kamuoyuna ulaşma şekliyle ilgili sorular sorulması zorunludur.**** Anlaşıldığı kadarıyla belge, ilişiğindeki mektubun iddiasına göre, mektup sahibinin eline ilk soruşturma anında geçmiştir. Bu kişinin aylarca bu belgeyi gizleyip şu anda ortaya çıkarması önemli bir soruyu gündeme getiriyor. Zamanlama itibarıyla olay, tam “demokratik açılım”daki önemli bir gelişmenin yaşandığı, PKK’lıların Kuzey Irak’tan gelip teslim oldukları günlere rastlamıştır. Bu belgenin orijinalinin böyle önemli ve sıcak günlerde ortaya çıkması, gerçekten de ortaya çıkaranların amaçları hakkında akla çok soru getirmektedir.* Belgeyi “sunan” kişinin mektubundaki ayrıntılar da, orijinalin saklanması ve ortaya çıkarılışındaki zamanlama da bu işin pek “amatör vicdan” meselesi olmadığını gösteriyor. Mektup çok ayrıntılı ve çok “içerden” bir istihbarat yazısı gibi yazılmıştır. En azından medyaya yansıyan içeriği bu niteliktedir.* Belge, daha önce kopyasında da olduğu gibi yine belli bir “sızdırma” işlemine konu olmuştur. Bir süredir bu tür belge ve bilgiler hep aynı “kanallar”la kamuoyuna ulaşıyor. Bu da önemli bir soru işaretidir. Önemli olanın kamuoyunun böyle önemli bir konuda bilgi sahibi olmasıdır, ama “sızdırma” faaliyetinin niteliği üzerinde de durulması gerekir.***“İrtica ile mücadele” belgesinin içeriği bir “darbe hazırlığı” değil, belgeyi hazırlayanların “siyasete müdahale planı” niteliğindedir.Buna göre Silahlı Kuvvetler içinde bir grup, özellikle bir cemaatin etkinliğinin kırılması için çalışmaya niyetlenmiştir.Cemaatin “Fethullah Gülen cemaati” olduğu biliniyor.Bu cemaatin, kamu alanında yayılma ve etkinliğini artırma faaliyetleri de biliniyor. Silahlı Kuvvetler içinde siyasete müdahale niteliğindeki faaliyetler eleştirilebilir, soruşturma konusu da olabilir. Ama bu, söz konusu cemaatin “aklanması”nı da getirmez. “Gizli örgüt” gibi siyasi faaliyet göstermek de yasalara göre suçtur.
Silahların susması için dağdan inişlerin sağlanmasında belli “esneklikler” gösterilmesine ya da alıştığımız “katılıklar”dan vazgeçilmiş olmasına gösterilen tepkilerin arasındaki bir tepki çok net:PKK militanlarına gösterilen “esnekliğin” neden Ergenekon davası sanıklarına da gösterilmediği soruluyor. Soruyu soranların haklı oldukları noktalar vardır.Ergenekon davasında bir yıldan fazladır tutuklu olan ve şiddete karışmamış kişiler bulunuyor.Bu soru karşısında yetkililer “yargının bağımsızlığı” gerekçesini öne sürüyor. Ama gerçekte Türk toplumunda “yargının bağımsızlığına” inanç en alt düzeyde.***“Demokratik açılım” kavramı ortaya atıldığında bunun bütün toplumu kapsayacak bir “barış projesi” olması gerektiği üzerinde durulmuştu.En geniş toplumsal barışın güvencesi de başta yargı olmak üzere bütün “çifte standart”ları ortadan kaldırmaya çalışmak, bütün vatandaşların kendilerini eşit hissetmesini sağlamaktır.Türk toplumundaki çatışma ve bölünme alanlarını artırmak yerine gerilimi düşürecek, “haksızlık” duygusunu azaltacak yöntemleri kullanmak siyasetin görevidir.Eğer toplumun bir kesimi Ergenekon soruşturması yürürken bazı kişilerin haksızlığa uğradığını düşünüyorsa, bunu gidermek de siyasetin görevidir.***CHP ve MHP’nin tümüyle çatışma alanlarını büyütme siyaseti izlemeleri, DTP’nin de sorumluluğunu yerine getirmekte gösterdiği zaaflar barış sürecini zora sokuyor. Ancak barış sürecine inanmış olanların, bu sürecin başarıyla tamamlanmasını Türk toplumunun geleceği açısından en temel mesele olarak görenlerin de hangi güdü ve gerekçelerle olursa olsun, yeni bölünme alanları yaratılmasını engellemeleri zorunludur.“İrtica ile mücadele belgesi” olarak anılan ve gerçekliği daha önce kanıtlanmamış olan “çalışma”nın orijinal bir parçasının böyle hassas bir dönemde ortaya çıkarılmış olması da yeni bir çatışma alanı yaratılmasına yarayacaktır.Bu belge de yine bir kesim tarafından, “PKK’ya taviz verme sürecinde Silahlı Kuvvetler’in yıpratılması” faaliyeti olarak görülecektir.***Türkiye’de yaşanan süreci bir “topyekûn hesaplaşma” olarak görenler ya barış ve demokrasi sürecinin gerçek anlamını kavramamışlardır ya da bilerek sabote ediyorlar.Bunun “topyekûn barış ve demokrasi” süreci olduğunu kavrarsak işler çok daha kolaylaşacaktır.
Düşünce özgürlüğü nerede başlar nerede biter? Düşünceye özgürlük sınırsız mıdır? Bu soruların etrafında bitmez tükenmez tartışmalar yapıldı.Sanıyorduk ki, “düşünceye saygı”, “düşünceye özgürlük” konularında belli bir aşamaya geldik. Gelmemişiz, çünkü en üst düzeydeki yargı heyetinin bir kararıyla öğrendik ki “cinayete çağrı”ya özgürlük diye bir özgürlük varmış!Cinayete çağrı cümleleri kurabilen ve kendisine gazeteci diyen bir kişi şunları yazmış:“Kahpece pusu kuran dağdaki teröristin peşinden koşmaktansa üç-beş mikrobu temizleyip bundan sonra bir bizden, beş sizden, tamam mı, devam mı? demek gerekir. Bunu diyebilecek ve yapabilecek yurtsever unsurlar da çıkar elbet. Toplumun arzusu yoğun olarak bu yöndedir. Bundan böyle şehit edilen her güvenlik görevlisine karşın (yazıyı kaleme alan şahıs, karşı ve karşın kelimelerinin farkını da bilmiyor), bunlardan birinin aynı kaderi paylaşması toplumun çoğunluğunun isteği haline gelmiştir. Artık kangren olmuş uzuv veya uzuvların kesilip atılma zamanı gelip geçmiştir.” Ne dediği açık değil mi? Dağdaki teröristin peşinde koşacağımıza, PKK’yı desteklediğinden şüphe ettiğimiz Kürtleri kendimiz öldürelim!Bu önerinin sahibi, bire karşı beş ya da bire karşı otuz öldürmenin İkinci Dünya Savaşı’nda işgal ettikleri ülkelerde Nazilerce çok yaygın bir şekilde uygulandığını bilmiyor olmalı. Ülkelerini Nazi işgalinden kurtarmak için savaşan gerçek yurtseverler bir zarar verdiklerinde, bölgenin işgal komutanı bir ölçü biçer, “getirin otuz kişi” der ve o otuz kişi kurşuna dizilerek “caydırıcılık” sağlanmaya çalışılırdı.BU UTANÇTAN KURTARINYukarıda bir bölümünü alıntıladığımız yazı 2007 yılında Bolu’da bir yerel gazetede yayımlanmış, savcılık “takipsizlik” kararı vermiş, yani “cinayete çağrı” olmadığı için soruşturmayı kapatmış. İtiraz edilmiş, Düzce Ağır Ceza Mahkemesi de dava açılmasını reddetmiş. Bu kararları verenler, hukuk fakültelerini bitirmiş “hukuk insanları.” Ardından Adalet Bakanı itiraz etmiş ve konu Yargıtay’a gitmiş. Sonra ne olmuş? Çağdaş bir hukuk devleti olma iddiasındaki ülkemizin en üst yargı organının 8’inci Dairesi de bu yazıyı “düşünce özgürlüğü” kapsamında görmüş.İnsan öldürme çağrısını düşünce özgürlüğü kapsamında gören heyet de hukukçulardan, hem de deneyimli hukukçulardan oluşuyor ve oy birliğiyle bu kararı alıyor.Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bu kararı Ceza Genel Kurulu’na götürebilir. Ne olur götürsün de insan öldürmeye çağrıyı düşünce özgürlüğüyle bir tutan hukukçular da düşünsün.Düşünce özgürlüğünde gele gele cinayete çağrı özgürlüğüne gelmiş olmamızın utancından kurtulmamız Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay’ın en üst karar organının elinde. Ülkemizi ve toplumumuzu bu utançtan kurtarsınlar.
Irak’tan gelip teslim olan PKK’lıların gösteriyle karşılanması, “düşmanlık cephesi” nin yeni malzemesi oldu. Savcıların sınır kapısına gitmeleri de “ayaklarına gitmek” olarak eleştiriliyor.Savcıların kapıya güvenlik nedeniyle gittiklerini anlamamak için ya aşırı kötü niyetli olmak ya da mantığını kaybetmiş olmak gerekir.Devletin güvenlikle ilgili birimlerinin üst düzey yöneticilerinin de bölgeye gitmiş olması olayın titizlikle ele alındığını gösteriyor.NASIL OLMALIYDI?Sınırdan girenleri jandarma alsa, ellerine kelepçe takıp ağır ceza mahkemesinin olduğu bir şehre doğru karayolundan götürse, o şehrin adliyesinde bunların ifadeleri bir tek savcı tarafından günlerce alınsa... Bu durumda ortaya çıkacak gerginlik görüntüleri “savaş cephesi” ni çok memnun edecekti.Şehrin ortasında kimsenin hâkim olamayacağı gruplar güvenlik güçleriyle çatışsaydı... “Kin ve nefret cephesi” bu görüntülerden çok memnun kalacak, “yaşasın silahlar susmayacak” diye sevinecekti. Taş atan çocukların da en ağır cezalara çarptırılmasını isteyeceklerdi, PKK’nın yeni kan ve militan kazanmasından hoşnut olacaklardı.Dünyanın o görüntülere bakarak “bu işi yine beceremediler” demesine de çok memnun kalacaklardı. İspanya’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın başardığını Türkiye’nin yine başaramadığını görüp “bu ülkeye barış filan gelmez” diyenlerin sayısının artmasına da sevineceklerdi.PKK içinde savaşın devam etmesini isteyen unsurların, Kürtlere “görüyorsunuz, teslim olup da hakkında suçlama bulunmayanlara bile böyle davranılıyor” diyerek barış umutlarını söndürme çalışmalarına da pek sevineceklerdi.DTP’NİN SORUMLULUĞUDTP içinde de silah bırakma sürecini bir “zafer” gibi sunmaya çalışanlar olduğu görülüyor. Hükümet bunların oyununa gelir, barış sürecini “kim kazandı” tartışmasına çevirirse, kuşkusuz “açılım” çok büyük yara alır.Bu aşamada sorumluluk yine DTP’ye düşüyor. Barış sürecini herkesin anlaması, anlamsız korkuların giderilmesi için şu anda DTP’nin ilk yapması gereken, gösterileri durdurmaktır.Türkiye, bütün demokrasi ve barış iradesini hem PKK ve DTP hem de MHP ve CHP içindeki “savaşa devamcılar” ın oyunlarına gelmemek, bu yoldaki bütün kışkırtmaların üstesinden gelmek için sürekli uyanık tutmak durumundadır.Silahların susması ve demokrasinin gelişmesi için “son şans” sözünün kullanılması bile sorumluluğun büyüklüğünü gösteriyor.
Kamuoyu her tarafta. Kamuoyu, içini istediğimiz gibi doldurduğumuz kavramlardan biri. Kamuoyu bazen sokakta gösteri yapan 5 kişi olabiliyor: Bazen bir gazete manşeti, bazen de iki gazete yorumu...Siyasiler, “kamuoyunun nabzı”nı tutmaya çalışırlar, böylece “kamuoyu” gerekçesiyle manevra yapmaları mümkün olur. Bu durumlarda “kamuoyu”, yön değiştirmek isteyen siyasinin kullandığı bir kavramdan öteye anlam taşımaz.Demokratik açılımın hükümet siyaseti olarak ortaya çıkışından bu yana “kamuoyu” kelimesini çok kullanıyoruz. Şu anda bazı araştırmalar “kamuoyunun” ortadan ikiye bölündüğünü gösteriyor. Bu araştırmaların bire bir gerçeği göstermesi gerekmez, toplumdaki ana eğilimleri yansıtması yeterlidir.SANDIK KORKUSUTürk toplumunda iki ana eğilimin varlığı ortada. Toplumun yaklaşık yarısı, demokratik açılımla terör meselesinin çözülmesini istiyor, diğer yarısı da bu tür bir çözümün yeni tehlikeler yaratmasından korkuyor.Hükümet’in bazı duraksamalı tavırları, ne yaptığını açıklamakta çektiği güçlükler ikinci kesimin, korkanların sayısının artmasına yol açtı. CHP ve MHP’nin muhalefet tarzı da, hükümeti sıkıştırmak uğruna korkanların çoğalmasına katkıda bulundu. Bunun seçim sandığına bir etkisi olacaksa, MHP’nin birkaç puan artış sağladığı da söylenebilir.Ancak, PKK militanlarının dönüşü dolayısıyla yapılan bazı gösterilerin “kamuoyu”nda yarattığı rahatsızlığın artması durumunda, Hükümet “kamuoyu” gerekçesiyle politika değişikliğine gidebilir mi?Ortada böyle bir soru vardır. Bu tür sorular her zaman da geçerlidir, çünkü belli bir politikacı türünün sandık korkusu her zaman vardır.LİDERİN YERİTopluma liderlik, gerçek anlamda liderlik etme cesaretine sahip siyasiler için “kamuoyu” bir noktaya kadar geçerlidir. Çünkü bir tek olay bile, bir tek yanlış bile kamuoyunu bambaşka uçlara sürükleyebilir.Doğruyu yaptığına inanan bir siyasi, bazen “kamuoyuna rağmen” de politikasında ısrar edebilir. Çünkü lider niteliğine sahip siyasetçi kamuoyunun önündedir.Özgürlükler ülkesi Fransa’da 80’li yılların başında Mitterrand devlet başkanı olduğunda idam cezasının kalkması için girişimde bulunmuştu. Konu referanduma gitti ve idam cezasının kalkmasını Fransız “kamuoyu” kıl payı onayladı.Siyasi için kamuoyu desteği önemlidir, bu yüzden de kamuoyunun ikna edilmesi için gereken her şeyin yapılması gerekir, ama kamuoyu her şey değildir.
CHP ve MHP liderleri her konuşmalarında aynı şeyleri tekrarlıyorlar. Türkiye’nin hangi iç ve dış sorunu çözüm yoluna giriyorsa Baykal ve Bahçeli karşı çıkıyor.* Kıbrıs’ın bir sorun olmaktan çıkmasına karşıdırlar. Kıbrıs sorunu devam etmeli ve Türkiye’yi sıkıştırmalıdır.* Ermenistan sorunu devam etmelidir, Türkiye bütün dünyada sorumlusu olmadığı bir olaydan dolayı suçlanmalıdır.* Türkiye’nin bütün komşularıyla kavgalı görüntüsü devam etmelidir.* PKK terörünün sona ermesini sağlayacak hiçbir şey yapılmamalı, “son teröriste kadar öldürme” politikası devam etmeli, bu arada şehit cenazelerinin gelmesi doğal karşılanmalı, ülkenin güneydoğusu ve bazı büyük şehirler savaş alanı olmaya devam etmelidir.* Türkiye’nin demokratik standartlarının yükselmesi, Avrupa ve ABD’nin bir oyunudur, demokrasi gelişirse Türkiye’nin bölünme ihtimali artar.* Avrupa Birliği’nin üyelik için öngördüğü standartlar, onlar istediği için kötüdür, içeriklerini tartışmak bile gerekmez.* Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kitapla, yazıyla ya da konuşarak bir fikir belirttikleri için yargılanmaları, hapse girmeleri doğrudur, “zararlı fikir sahipleri” cezalandırılmalıdır.AKP’NİN BÜYÜK ŞANSISosyal demokrat CHP ile radikal milliyetçi MHP’nin bu düşünceler etrafında kenetlenmiş olması, herhangi bir konuda hiçbir önerileri bulunmayışı, her şeyin olduğu gibi devam etmesinde ısrar etmeleri AKP hükümetinin en büyük şansıdır.Salı günleri Meclis’te toplanan CHP ve MHP gruplarında, tıpkı AKP’de olduğu gibi, herhangi bir konu tartışılmaz. Genel başkanlar aynı konuşmaları biraz farklı süsler katarak tekrar ederler, hiçbiri de “biz ne yapıyoruz” diye sormayan vekiller onları alkışlar ve giderler.Ermenistan ile aramızın kötü olmasının ne faydasını gördük? Kıbrıs’ta çözüm istemeyen taraf olmanın ne faydasını gördük? Demokraside geri standartların ne faydasını gördük? Terörün devam etmesinin, insanların ölmesinin, şehit cenazeleri etrafında ağlamanın ne faydasını gördük?CHP ve MHP doğru soruları sormuyor ve bundan böyle gözyaşı dinmeyen, geleceğinden umudu kalmamış insanlar ülkesinde yaşamamak için ne yapmaları gerektiğini, nasıl bir katkıda bulunabileceklerini düşünmüyor, tartışmıyor.O yüzden de AKP’nin ve Erdoğan’ın yanlışları hakkındaki eleştirileri de inandırıcı ve etkili olamıyor.Bu muhalefet tarzının AKP ve Erdoğan’ı iktidarda tutmaya devam edeceğini gören CHP’liler ve MHP’liler herhalde vardır ve bunlar bir gün seslerini yükseltmeye başlayacaklardır.