Sudan Cumhurbaşkanı El Beşir ile AKP’nin ve Cumhurbaşkanı Gül’ün özel bir muhabbeti var. Bu kişi, ülkesinin Darfur bölgesinde 300 bin kişinin ölümünden sorumlu tutuluyor, bu nedenle Uluslararası Ceza Mahkemesi, hakkında tutuklama kararı aldı.Sudan yönetimi Müslüman olmayanların yaşadığı Darfur bölgesinde ağır bir baskı kurmuş ve bunun sonucu çocuk, kadın, erkek 300 bin kişinin ölümü olmuştur. Yapılan katliamı soykırım olarak niteleyenler de var. Soykırım denilsin ya da denilmesin, Darfur’da vahim bir insanlık suçu işlenmiştir. Ve işlenmeye devam ediyor, yüz binlerce kişi çok kötü şartlar altında hayatta kalmaya çalışıyor.Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin El Beşir hakkındaki tutuklama kararı, bu mahkemeyle ilgili anlaşmayı onaylamadığı için Ankara’yı bağlamıyor ve El Beşir, bu sayede ülkesinin dışında sadece Türkiye’ye gelebiliyor.Uluslararası toplumun El Beşir ile ilgili verdiği vicdani hükümse çok net. Dolayısıyla bu kişinin sık sık Türkiye’ye gelmesi rahatsızlık yaratıyor.***Ankara’nın bütün komşularıyla “sıfır sorun” siyaseti kuşkusuz ilke olarak doğrudur ve atılan birçok adım geniş destek görmüştür.Ama “Darfur katliamı bizi ilgilendirmiyor” deme hakkı, günümüz dünyasında artık tanınmıyor. O zaman birileri de kalkar, Sırp savaş suçlularını “haklarında kesinleşmiş hüküm yok” diyerek kendi topraklarında barındırır.El Beşir muhabbetinin siyasi bir açıklaması da yok. Çünkü Sudan Türkiye’nin komşusu olmadığı gibi ticari ya da tarihsel özel ilişkileri olan bir ülke de değil.Ankara “sıfır sorun” politikasını “herkesle ama herkesle dostluk” olarak anlıyorsa, bu meselede doğru davranmıyor.Dış ilişkilerde tutarlılık bazen, hatta çoğu zaman kimileriyle mesafeyi korumakla sağlanır. “Sıfır sorun” diyerek El Beşir dostluğuyla uluslararası kamuoyunun tepkisini çekmekse, gerçekte “çok sorun” demektir.El Beşir yönetiminin “İslamcı” olması, Darfur’da kıyılanların ise Müslüman olmaması El Beşir’e gösterilen muhabbetin kaynağıyla ilgili kuşkuları da besliyor.*** “Sıfır sorun”a katilleri dahil etmeye hem vicdani hem de siyasi olarak AKP hükümetinin de Cumhurbaşkanı Gül’ün de hakkı yoktur.Uluslararası kamuoyunun Miloşeviç ile, Karadziç ile ilgili bir vicdani karara ulaşmasına sevinir, o kararı destekler de konu El Beşir olunca “bize ne” derseniz bunun adı “çifte standart” olur.Gazze’de yapılanlara çok yüksek sesle tepki gösterip İsrail’e en sert şekilde karşı çıkarken Darfur’da yapılanları görmezden gelmekse çifte standardın da ötesindedir. Ve gerçek bir “sıfır sorun” politikası hiçbir çifte standardı kaldırmaz.
Bülent Ecevit, ölüm yıldönümünde, uzun siyasi hayatına uygun bir şekilde farklı gruplar halinde anıldı. Bir yanda son kurduğu siyasi parti olan DSP’nin halihazırdaki yöneticilerince anıldı, bir yanda da Rahşan Ecevit ve onunla birlikte yeni bir parti peşinde olanlarca.Önemli kişilerin ölüm yıldönümleri, insanlığa yaptığı katkıları, ülkelerine kazandırdıklarını hatırlama vesilesi olur.Ecevit, İsmet İnönü’nün CHP’nin “ortanın solunda” olduğunu ilan ettiği 1965’ten itibaren öne çıktı, İnönü’yü devirip CHP Genel Başkanı oldu.“Ortanın Solu” adıyla o yıllarda yayınladığı bir kitapta kendi “sol” anlayışını anlattı, toplumda beliren sol duyarlılığı geliştirdi, ortanın sağındaki Demirel ile kıran kırana savaştı.***1974 seçiminde iktidar olmak için, Necmettin Erbakan’ın oldukça küçük partisi ile koalisyon kurdu. Siyasi İslam böylece ilk kez devletin içine girdi. Ve sonra da çıkmadı.Ecevit’ten sonra Demirel de “milliyetçi cephe hükümetleri” ile devletin paylaşılması faaliyetlerine destek oldu.Ecevit, 12 Eylül’den sonra tümüyle kendisine “ait” siyasi partilerle çalıştı. Demokratik Sol Parti, Ecevit’ler dışında bütün yöneticileri sürekli değişen bir parti oldu, bu partide genel sekreter değişimi rekoru kırıldı.Kıbrıs savaşından sonra ilk kez canlı mevlit yayınıyla din, devlet televizyonuna Ecevit eliyle girdi.***Türkiye en büyük ekonomik krizi de Ecevit’in başbakanlığı sırasında, 2000-2001’de yaşadı.Ecevit’in 40 yılı aşkın siyasi hayatından bugün iki olay “hayırla” hatırlanıyor. Birincisi 1974’te Kıbrıs’a yapılan askeri müdahaledir. Diğeri de 1999 yılında, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın sıkıştırılması ve sonunda Türkiye’ye teslim edilmesinin sağlanması.***Ecevit anıldığı sırada Malatya’dan bir haber geldi, şehrin seçilmiş yöneticileri bir okulun Kenan Evren olan adını değiştirme kararı almışlardı.Ecevit’in anılmasıyla Evren’in adının okuldan çıkarılması bir araya gelince Türkiye’nin kaybolan yıllarının diğer isimlerini de hatırlamamak mümkün değil. Demirel’i ve Erbakan’ı, tabii ki Türkeş’i, Çiller’i, Yılmaz’ı da.Biri darbeyle, altısı seçimle gelmiş bu yedi kişinin yönetimleri altında geçen yıllarda yaşananları hep hatırlamak gerekiyor.
Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki “bir dakika” gösterisinin Türk halkının muhafazakâr kesiminde destek bulması doğaldır. İsrail devletinin, İsrail’in radikal sağının politikaları bütün dünyada tepkiyle karşılanıyor.Türk kamuoyunun da büyük çoğunluğu bu politikalara tepki gösteriyor.Ancak İsrail radikal sağının ırkçılığa varan politikalarına tepkili olmakla anti-semitizm arasındaki ince çizgi “çok kolay” aşılabiliyor.Bunun son bir örneği de Rize’nin AKP’li Belediye Başkanı’nın kendisini ziyaret eden İsrail Büyükelçisi’ne söyledikleri. Büyükelçi’nin “nezaket” ziyaretinde AKP’li başkan sıkı bir siyasi konuşma yapmış. Kameralar, gazeteciler önündeki o konuşmanın içeriğini doğru bulan da olabilir yanlış bulan da olabilir.Ama işte bu konuşmada o ince çizgi kolaylıkla aşılmıştır. Belediye Başkanı, bölgeye gelen İsrailli turistlerden şikâyet etmiş ve lafı aşağı yukarı “İsrailliler buraya gelmesin güvenliklerini sağlamak zor olur” demeye getirmiştir.İsrail devletinin politikalarına tepkiyi turistleri bir anlamda tehdit ederek göstermek, çizginin doğrudan anti-semitizme kayışının açık bir örneği.Eğer AKP’li başkan İsrail devletinin politikalarını eleştirdikten sonra halkların kardeşliği üzerinde dursaydı, daha çok sayıda İsrail vatandaşını bölgeyi ziyarete çağırıp orada bütün misafirler gibi el üstünde tutulacaklarını söyleseydi, gösterdiği siyasi tepkiler o zaman yerli yerine otururdu...Tehlikeli manevraBaşbakan Erdoğan, kendi konuşmalarının anti-semitik hatta kayması dolayısıyla yapılan eleştirilere bir gün önce cevap vermişti. Ama aynı gün, partisinden bir belediye başkanı kendisini yalanlamış oldu. Erdoğan’ın İsrail ve Yahudilerle, hatta Türk Yahudileriyle ilgili sözlerinin ucu Rize’den işte böyle çıktı.Erdoğan ve AKP, demokratik açılım tartışmalarının milliyetçi-muhafazakâr kamuoyunda yarattığı kuşku ve tepkileri gidermek için İsrail’i kullanmak istiyor olabilir. Bu görüşü bazı İsrailli gazeteler de savundu.Ancak bu çok tehlikeli bir manevradır. Rize Belediye Başkanı’nın sözleri bu tür politikaların ulaşabileceği vahim noktaları açık olarak gösteriyor.Türkiye’deki siyasi İslam gelenekleri içinde anti-semitizm çok kuvvetli bir yer tutuyor. AKP, İsrail devlet politikalarını eleştirirken yapılacak her yanlışın ciddi tetikleme etkisi olacağını dikkate almazsa dün Trabzon’da görülen türden gösteriler de kolayca çığırından çıkar.
Demokratik açılım tartışmasının başından bu yana CHP ve MHP “böyle olmasın, nasıl olsun” sorusuna herhangi bir cevap vermedi. Terörün sona ermesi için bir öneri de getirmediler.Ama dün Baykal ile Bahçeli “demagoji”nin zirvesine, üstelik Atatürk’ü kullanarak çıktılar.Atatürk’e asıl kötülüğü, kendi küçük hesapları, çıkarları için adını kullananlar etmiştir. İşlerine geldiği zaman Atatürk’ü insanları korkutmak için de kullanmışlardır. Bunlara çok alışmıştık.Baykal ve Bahçeli dün “Atatürk’ü kullanmak” konusunda bunca yılın en vahim aşamasına ulaştı.Hükümet, demokratik açılım ve silahların susması konusunun Meclis’te tartışılmasını istedi. Bu toplantı için önerilen gün, gelecek hafta içinde Meclis’in toplantı günlerinden birisi, salı günü. Ve bu salı günü de 10 Kasım. 10 Kasım’larda Meclis’te bir Atatürk’ü anma toplantısı yapılır, sonra Meclis kendi gündemine geçer.Baykal ve Bahçeli, demokratik açılım görüşmesinin 10 Kasım’da yapılmasının özel bir anlamı olduğuna inanmışlar. Gerçekten inanmış olabilirler mi? Gerçekten Hükümetin bu görüşmeyi 10 Kasım’da yaparak bir “mesaj” vermek istediğine inanmış olabilirler mi?***Siyasi hayatımızdaki asıl boşluğun “muhalefet” olduğunu iki genel başkan dünkü “Atatürk’ü kullanma” tarzıyla bir kez daha kanıtladılar.Terörün sona ermesi için Hükümet’in yürüttüğü siyaseti onaylamayabilirler, onlar da kendi partileri içinde çalışma yapar, “öyle olmasın böyle olsun” diye önümüze yeni ufuklar açabilirler. Ama öyle olmadı.Dünkü konuşmalarıyla öyle olmasının mümkün de olmadığını kanıtladılar.Eğer bu toplantı 10 Kasım’da yapılırsa, içinde onlarca kez Atatürk’ün geçtiği, ama konuyla ilgili hiçbir siyasi vizyon taşımayan konuşmalar yapacaklardır.Birçok kez söylediğimizi tekrar edelim: AKP’nin en büyük siyasi şansı karşısında böyle bir muhalefet olmasıdır. Önemli konularda önerisi, politikası olmayan, iktidara gelirse ne yapacağını söylemeyen ve bilmeyen bu muhalefet sayesinde AKP çok rahat yaşıyor.*****DİYARBAKIRSPOR ÇEKİLEMEZTribünlerde bazen çoğunluk olan ve hayatla ilgisi oldukça alt düzeydeki bir kesim Diyarbakırspor’un maçlarında ilkel bir ırkçılıkla kendisini gösteriyor. Bunların bağırdıkları sloganların çirkinliği ortada.Diğer yandan Diyarbakırspor taraftarlarının bir bölümünün “holiganlık”ta bunlardan aşağı kalmadığı da görülüyor.Diyarbakırspor, sporcuları, taraftarları ve yöneticileriyle statlardaki çirkinlikten rahatsız olmakta çok haklıdır. Ama bu onlara ligden çekilme hakkını vermiyor. Ligden çekilmek ayırımcı bir tepki olarak görülecek ve sadece tansiyonu artıracaktır.Diyarbakırspor, rahatsız olduğu çirkinliklere karşı eğittiği taraftarıyla bir örnek olarak doğru karşılığı verirse bütün topluma ciddi bir katkıda bulunmuş olur.
Batı basını bir süredir, AKP hükümetinin Türkiye’nin dış politika ana eksenini “doğu”ya çevirdiğine ilişkin kuşkular belirtiyor.Gerçekten de hükümet, Türkiye’nin “doğu”sunda yer alan bütün komşularıyla “sıfır sorun” siyaseti yürütüyor.Bu politikanın Ermenistan, Irak ve Kuzey Irak, hatta Suriye’ye ilişkin bölümleri Batı’da kuşku uyandırmıyor; tersine, övgüyle karşılanıyor.Cumhurbaşkanı Gül’ün geçen haftaki Sırbistan ziyaretinin de kuşku uyandıracak bir yanı yoktur. Bu ziyaret de, Batı açısından Balkanlar’daki tansiyonun biraz daha aşağı inmesine katkıda bulunan bir adım olarak görülecektir. Türkiye’nin Makedonya ve Bosna-Hersek ile var olan özel ilişkileri de bu ziyarette verilen mesajlara işbirliği önerilerine daha da önem kazandırıyor.Geriye İsrail ve İran kalıyor.***Başbakan Erdoğan’ın yılbaşında Davos’taki “bir dakika” gösterisiyle “start” verilmiş gibi oldu, Türk-İsrail ilişkileri o günden bu yana inişe geçti. Türkiye’nin geleneksel siyaseti, İsrail ile düşmanı Araplar ve Acemler arasında çok ince bir çizgide durmak üzerine kuruludur. Bu geleneksel politika aslında iki tarafı da rahatlatmış, Ankara da o çizgiyi bozmamıştır.Erdoğan’ın İsrail Devlet Başkanı’na “bir dakika” dediği andan itibaren ise, gerek o toplantıdaki gerek daha sonraki sözleri radikal İslamcı Hamas’a “prim” veren bir içeriktedir. Bu üslup, Hamas’tan hazzetmeyen Arap siyasilerin de dikkatinden kaçmış değildir. Görüntü, Erdoğan’ın Hamas’ın “meşruiyeti için çaba gösterdiği” şeklindedir.***Batı basını için Erdoğan’ın son İran gezisindeki sözleri de AKP hükümetinin “doğuya dönüş”ünün işaretleridir. Nükleer silah konusunda bugüne kadar ilk kez bir Türk yetkilisi, İran’ın “nükleer silaha sahip olma hakkını” teslim eder nitelikte konuşmuştur. Bu bakış, Türkiye’nin içinde bulunduğu NATO’nun “nükleer politikası”nın da dışına çıkıyor. Üstelik Türkiye’de ABD’ye ait nükleer başlıklı füzeler bulunuyor ve bunlar İsrail “tehdidi”ne karşı kullanmak üzere bekletilmiyor.Tayyip Erdoğan’ın “delikanlı üslubu” belki iç politikada sahibine puan getirebilir, ama bugünkü dünyanın karmaşık ilişkilerinde “delikanlılık” geçer akçe olamaz, zaten olmadı da.Erdoğan’ın ABD gezisi bütün bu açılardan önemlidir. Davetin sahibi ABD Başkanı Barack Obama’dır.***AKP’nin “sıfır sorun” politikasının kuşku yaratmasının nedenlerinden biri de son günlerin yoğun diplomatik trafiğinde Avrupa’nın hiç yer bulmaması ve AB reformlarındaki ataletin devam etmesidir.Hem iç hem dış tepkilere rağmen şu anda “AKP Batı penceresini kapattı, Doğu penceresini ardına kadar açtı” demek için erken, ama eğer ortada bir kuşku varsa, ciddiye alınması gerekir. Bunun yollarından biri de Başbakan Erdoğan’ın dış politika meselelerine girerken üslubunu “parti kongresi” ayarından çıkarmasıdır.
Futbol, güzel ve parlak bir ayna. Sadece oyunu ve oyuncuları değil oynandığı alanın bütün çevresini, orada bulunan herkesin durumunu yansıtan bir ayna.Sahaya ve tribünlere savaşa çıkarmış gibi çıkıyoruz, oralardaki durumu olması gerekenden, aslında olduğundan çok daha farklı bir düzeye taşıyoruz.Oynamak ve oyunu izlemekten çok, biriktirdiğimiz bütün olumlu olumsuz duygularla karşı karşıya geliyoruz.Kazanmak, ne pahasına olursa olsun kazanmak; kazanmak için kandırmak, hile yapmak, hakemin üzerinde baskı kurmak, karşı tarafı korkutmak dâhil yapabildiğimiz her şeyi yapıyoruz.Belden aşağı vurmak da sıradanlaşmış bir “yöntem” olarak her durumda geçerli. “Etik” lafını edenleri de “ama onlar da aynı şeyi yapıyor” diyerek susturuyoruz.***Önemsiz durumlarda demokrat ve haktanır kesiliyoruz, “evet top bizimkinin ayağından taca çıktı” diyerek kalite gösterisi yapıyoruz, ama söz konusu olan penaltı ise ne hakkaniyet kalıyor ne demokratlık. Taç skoru belirlemez ama penaltı belirler. Olur da taçtan dönen top kalemize girerse de başta ettiğimiz hakkaniyetçi ve adil laflarımızı hemen gözden geçiriyoruz.***Hakem lehimize verdiği her kararla “tarafsız” oluyor, karşı taraf lehine verdiği kararlarda “taraflı” oluyor.Maçı biz kazandıysak hakem iyi yönetmiş oluyor, karşı taraf kazandıysa kötü yönetmiş oluyor.Bütün hakemlerin “satılık” olduğuna inanıyoruz.Bazen “bizimkiler hakemi almış” diye dedikodu yapıyor ve bizim yöneticilerimizin “başarı”sına seviniyoruz.Bizim için kötü sonuçlardan sonraysa hakemin karşı tarafa “satıldığına” bütün kalbimizle inanıyoruz.***Adli Tıp, eğer beğendiğimiz bir karar çıkmışsa, “tarafsız ve bağımsız bir kurum” olarak övgülerimizi hak ediyor.Kararı beğenmezsek Adli Tıp hakkındaki bütün eski defterleri açıyor, kurumun bütün yanlışlarını ortaya döküyor ve taraflı olduğunu bütün inancımızla bağırıyoruz.Güncel bir örnek diye sadece Adli Tıp’tan söz ettik. ***Futboldaki seyirciler ve taraftarlar bizleriz. Hakem ise herkes olabilir, siyasiler olabilir, yargı olabilir, herhangi bir kamu kurumu olabilir.Futbol çok ama çok berrak bir ayna, şu anda da değerlerimizin nasıl sıfırlandığını, “birlik ve beraberlik” lafının nasıl da en büyük palavra olduğunu her hafta sonu gösteriyor.İyi ki futbol var.
“İrtica ile mücadele planı”nın belgesiyle ilgili tartışmalar alıştığımız üzere bir kez daha toza dumana karıştı. Olayın tümüne bakabilmek için baştan alalım ve sorular sorarak ilerleyelim.**** Belge ilk kez nasıl ortaya çıktı?Ergenekon sanıklarından emekli asker olan bir kişinin iş yerinde yapılan aramada belgenin fotokopisi bulundu.* Kim, ne tepki gösterdi?Ergenekon davası sanıkları “sahte, polis koydu” dediler ama basın ciddiye aldı. Baykal “eğer doğruysa Genelkurmay Başkanı istifa etmeli” dedi. AKP sert tepki gösterdi. Belgede açıkça sözü edilen Fethullah Gülen cemaati medyası da büyük tepki gösterdi.* Soruşturma nasıl ilerledi?Hem sivil savcılık hem Genelkurmay Askeri Savcılığı soruşturma başlattı. Belgede imzası bulunan albay belgenin sahte olduğunu söyledi, sivil mahkeme albayı tutukladı, ama aradan bir gün geçmeden üst mahkeme itirazı kabul etti, albay salındı. Askeri Savcılık da ilgili birimde yapılan araştırmalarda bir suç unsuru bulunmadığını açıkladı.* Genelkurmay Başkanı ne dedi?Yapılan araştırmanın ve soruşturmanın sonucunu açıkladı, elde fotokopisi olan belge için “kâğıt parçası” dedi ve bunun üzerinden Silahlı Kuvvetler’e karşı “asimetrik savaş yürütüldüğünü” söyledi.* Belgenin orijinali nasıl ortaya çıktı?İki hafta önce, ilk yayından dört buçuk ay sonra İstanbul’a, savcılığa gönderilen bir mektup eşliğinde ortaya çıktı. Mektubu yazan ve ismi bilinmeyen kişi, asker olduğunu söylüyor, Genelkurmay’daki belge temizliği çalışmalarını ayrıntılı şekilde anlatıyor, ayrıca aynı mealde bir başka belge daha gönderiyordu.* İhbar eden neden beklemiş?Bu sorunun cevabını vermek mümkün değil. Genelkurmay’daki temizlik sırasında orijinal belgeleri ele geçirdiyse, kendisini iyice güvenceye almak için beklediği varsayılabilir.* Genelkurmay’ın tepkisi ne oldu?Haftalık basını bilgilendirme toplantısı iptal edildi, Orgeneral Başbuğ’un “kâğıt parçası” dediği konuşma Genelkurmay web sitesinden çıkarıldı.* Belgenin içeriğinde suç var mı?Açıkça suç var. Kamu görevlilerinin siyaset yapması suç olduğu gibi, siyasete yasa dışı yöntemlerle müdahale etmek de herkes için suç.* Belge, emir komuta zinciri içinde hazırlanmamış ve onaylanmamış olabilir mi?Olabilir. Ama burada açıklanması gereken, belgenin fotokopisinin Ergenekon sanığı emekli subayda bulunmasıdır, çünkü bu durum, Ergenekon sanıklarıyla şu anda muvazzaf üst düzey subayların arasında belli bağlantılar olduğu ihtimalini gösteriyor.* Belge yine de düzmece olabilir mi?Tabii ki olabilir, ama belgenin gerçek ya da düzmece olduğunu konusunda karar verecek tek yetkili ve uzman kurum Adli Tıp’tır, o da belgenin ve altındaki imzanın gerçek olduğunu savcılığa resmen bildirmiştir.***Belge olayının özeti budur, bunun ötesinde kesin bir bilgi de yok. Ama bu aşamada belgeyi küçümsemek mümkün olmadığı gibi bir savaş aracı gibi kullanmak da yanlıştır.
Siyasi durumun sağlıksızlığı hemen her bayramdaki görüntülerde ortaya çıkıyor.Kim kimin elini sıkmadı?Kimler yan yana gelmekten kaçındı?Kim kiminle, kaç dakika görüştü?Köşk’te gündüz türbanlı yoktu, akşam kaç türbanlı olacak?Batı basınında devletin en tepesindeki kişilerin birbirleriyle görüşmeleri haber bile olmaz. Tabii ki görüşeceklerdir, gerektiği zaman baş başa görüşeceklerdir.Biz ise öylesine gerilim halinde yaşamaya alışmışız ki, her görüşmenin bir çatışma ya da anlaşmazlıktan kaynaklandığı, her görüşmede çok önemli ve bilmemiz gereken meseleler konuşulduğu kanaatini taşıyoruz.***Aslında kanaatlerimiz yerindedir, çünkü devletin tepesinde, iktidarı ve muhalefetiyle, askeri ve sivil bürokrasisiyle sürekli bir “çatışma” hali vardır.Şu andaki çatışmanın konusu da “genelkurmay belgeleri.” Altı ay önce bir belge vardı, şimdi birden fazla belge var.İki belgeyi savcılığa gönderen kişinin yazdığı ihbar mektubu da bir belge. Çünkü Genelkurmay bu mektupla ilgili olarak herhangi bir tepki göstermiş değil. Genelkurmay’ın tepkisi, belgelerin, üzerlerinde inceleme yapılırken medyaya ulaşmasına ilişkin.Altında imza bulunan ilk belgeyle ilgili Adli Tıp raporu da “her iki tarafı” tatmin etmedi. Daha doğrusu bu belgenin gerçekliğine zaten inananlar “tamam işte kesinleşti” dedi, inanmayanlar da “Adli Tıp zaten icraatları çok tartışmalı bir kurum” diyerek inanmamaya devam ediyor.***El sıkışmayan, birbirlerinden bakışlarını kaçırıp birbirlerine sırtını dönenler Ankara’nın en tepelerinde dolaştıkça hiçbir konunun toplum tarafından “ikna olmak-ikna etmek” üzere tartışılması mümkün olmuyor.Toplumu bu katı bölünme halinden çıkaracak olan siyasettir, siyasetin tepesidir. Siyasetin tepesindekiler birbiriyle görüşemeyip, “makuller” üzerine uzlaşmalar sağlayamadığında da “imam-cemaat” sisteminin dışına çıkılamıyor.Neyse, dünkü bayramı da kim kime baktı-bakmadı, kim kiminle konuştu-konuşmadı, kim kiminle selamlaştı-selamlaşmadı gibi önemli gözlemlerde bulunarak idrak ettik.Bayramlara böylece heyecan katılmış oluyor, o heyecanı katanlar, bunun toplumdaki etkilerini görmemekte ısrar ediyor.Ankara bugünden yarına değişmeyeceğine göre, gelecek bayramı da aynı görüntülerle idrak edeceğiz demektir.