Siyasetin tepesindeki öfke dalga dalga bütün topluma yayılıyor. Bu öfke dalgasının herhangi bir toplumu ne kadar kırılgan bir hale getireceği, tepedekilerin umurundaymış gibi görünmüyor.Başbakan bağırıyor, Baykal bağırıyor, Bahçeli bağırıyor, DTP’liler de bağırıyor.Bu bağırış çağırış içinde hiçbir öneri, tartışmaya herhangi bir katkı olsun, bulunmuyor. Sadece bağırıyorlar.Başbakan bağırıyor, çünkü demokratik açılımın ne olduğunu daha partisine bile anlatamadı.CHP bağırıyor, çünkü herhangi bir konuda bir fikir ve öneri sahibi değil, var olmak için bağırmak zorunda. Üstelik Dersim gafının açtığı zararları, sadece bağırarak kapatabileceğini sanıyor.MHP bağırıyor, çünkü “açılımlar olmasın, peki ne olsun” sorusuna bir cevap veremiyor.DTP’liler bağırıyor, çünkü yaptıkları yanlışlarla demokratik sürece verdikleri zararı gizlemek ihtiyacındalar.***Bu öfkeli havaları Türk toplumu daha önce de defalarca yaşadı. 1960 öncesi, Demokrat Parti ile CHP böyle bir öfke kumkumasının ardından ülkeyi askeri müdahaleye götürdü...1980 öncesinde Demirel ile Ecevit; her şeyi unuttular, sadece birbirlerine öfke kustular. Sonra Zincirbozan’da buluştular.90’larda Mesut Yılmaz ile Tansu Çiller’in birbirlerine olan öfkeleri partilerini sıfırlamalarıyla sonuçlandı, ikisi de genç emekliler oldu.Ve şimdi de Ankara, bütün bu yaşananları ve sadece öfkeyle beslenen siyaset türünün hem ülkeye hem de öfke sahiplerine verdiği zararları unutmuş görünüyor.***Bu kadar ağır bir aymazlık, topluma abartılı gösteriler; taş atma, karşıdakini asla dinlememe, kendisi gibi düşünmeyeni vatan haini görmek şeklinde yansıyor.İzmir’dekinin benzeri bir gerilimin ardından hayatını kaybedenler olursa, siyasilerin müdahale imkânı da kalmayacaktır. Sonra yine “kardeş kardeşi öldürüyor” ortamına girilecektir ve bir kez daha demokrasi suçlanacak, bir kez daha demokrasiye ara verilmesini isteyenler ortaya çıkacaktır.Çatışmalar yaşanan birkaç ilde sıkıyönetim ilanının gündeme gelmesiyle de aynı senaryoyu aynı şekilde, aynı aymaz siyasetçiler yüzünden bir kez daha yaşamış olacağız.Öfkeyle yaşayanlar, öfkeyle beslenenler, fikirsizliklerini öfkenin arkasına gizleyenler Türk toplumunu germeye, defalarca yaşadığımız kara günlere götürmek için uğraşmaya devam ediyorlar.
Yakın tarihimizde “sivil kuvvetler” 6-7 Eylül 1955’te ve 1960 sonrasında Müslüman olmayan azınlıkları taciz edip gitmeye zorlama faaliyetlerinde kullanılmıştır. Bunların dışında PKK terörünün yarattığı duygusal tepkiler içinde çeşitli kentlerde “durumdan vazife çıkaran” gruplar “harekete geçmeye” çalışmış, bazen de basit anlaşmazlıklar “etnik ceza”ya dönüştürülmek istenmiş, ancak bunlar durdurulmuş, can kaybı olmamıştır.İzmir’de DTP konvoyunun örgütlü bir şekilde taşlanması hiç de iyiye alamet değil. Bazı kişilerin ellerinde taşlarla kameralara poz vermesi de iyiye alamet değil...***İzmir’in bir “demokrat” ve muhalif geleneği vardır. Bu gelenekte cumhuriyetçi ve laik duyarlılığın da güçlü olduğunu söylenebilir.İzmir de göç alan, geniş bir Kürt nüfusun ekmek ve güvenlik aradığı şehirler arasında. Bu durumun yansımalarından biri, iki seçim önce Cem Uzan’ın en sıradan “faşizan” üslubunun İzmir’de ciddi destek görmesi oldu. Yine de İzmir’de ağırlık CHP’li seçmendedir.***DTP’lilere tepkiyi, konvoyun fazla gürültülü turlar atmasıyla, hatta arada bir kişiye çarpmasıyla açıklamak isteyenler olabilir. Ancak taşları bunlar da haklı gösteremez.İzmirlilerin, ülkenin bütün vatandaşları gibi siyasi ve toplumsal gelişmelerle ilgili fikir sahibi olmaları ve bunları duyurmak istemeleri doğaldır, en demokratik haklarıdır. Ancak bu hakkın kullanımında asla taş atmanın yeri olamaz. DTP’lilerin gürültü ettiği bölgenin sakinleri ertesi gün aynı yerde DTP’ye tepki gösterisi yapabilirler, ama taş atamazlar.***Türkiye, Kürt meselesini ve terörü demokratik bir süreç içinde çözme yoluna girdi.Bu süreçten kuşkulananlar ve kaygılananlar elbette ki kuşku ve kaygılarını belirtecek, tartışacaklardır. Ancak bazı çevrelerin tartışmaları “sivil çatışma”lara çekmek yoluyla süreçleri tıkamak istediği sır değil.Bu tuzak sürekli olarak halkın önüne çıkarılıyor. Ve bu tuzağa düşmeye ne İzmirlilerin ne de Türk halkının hakkı var. DTP içinde de bu tuzaklara kolayca düşecek gruplar olduğu biliniyor. Ama onların da tuzağa düşme hakkı yok; onlar da toplumun tümünün duyarlılıklarını dikkate almak zorunda.“Sivil çatışmalar” ortamına sürüklenmenin bütün ülke için ne kadar vahim olacağını herhalde herkes biliyordur. Bu tehlikenin farkında olan herkesin de azami dikkati göstermesi en temel yurtseverlik görevi haline gelmiştir.
Sessizlik on yıllarca sürdü. Toplum olarak “yokmuş gibi” yapmaya, yüz yıllık anıları derinlere itmeye alışmıştık. Şimdi her şeyi ardı ardına öğreniyoruz.Şeyh Sait isyanı tarih kitaplarında bir paragraf ile halledilmişti.Dersim isyanının ve bastırılmasının ise kitaplarda bir cümlelik yeri vardı.Türk toplumu şimdi o tek cümlelik bilgi ile geçmişin temizlenmiş olmayacağını yaşayarak öğreniyor.On yıllar boyunca Ermeni meselesi, 1915 felaketi, Kürt meselesi, Alevilere yapılan baskılar sanki hiç yokmuş, yaşanmamış gibi davranıldı.Konuşulmadıkça meselelerin de yok olacağını zanneden bir kısır dünya görüşü yüzünden Türk toplumunun kendi geçmişi üzerine düşünmeye başlaması çok zaman aldı.CHP’li Onur Öymen de Meclis kürsüsünde Dersim’i hatırlattığı zaman herhalde olayın bu noktaya varacağını düşünmemişti. O günden itibaren, 1937-1938 yıllarında Dersim’de yaşananlar bütün ayrıntılarıyla ortaya dökülmeye başladı.***PKK terörü Kürt meselesini, ASALA cinayetleri Ermeni meselesini gerektiği gibi konuşmayı, öğrenmeyi geciktirirken, toplumsal travmaları biraz daha derinleştirdi.Bunlara benzer travmaları Batı toplumları da yaşamıştır ama açıkça konuşarak üstesinden gelmeyi başarmışlardır.İspanya iç savaş yaşadı ve halletti.Fransa Cezayir’i, Nazi işgalini yaşadı ve halletti.Almanya Hitler’i, ağır savaş yenilgilerini, Yahudi soykırımını yaşadı ve halletti. Belki “halletti” kelimesi fazla kaçar, “halletmeye devam ediyor” demek daha yerinde olur. Çünkü bütün o ülkelerde hâlâ o travmaları konu alan araştırmalar yapılıyor, filmler çekiliyor, romanlar yazılıyor.Türk toplumu da kendi travmalarını ancak bu toplumlar gibi konuşarak, açıkça konuşarak, bir takım ulvi gerekçelerle kendisini susturmaya çalışanlara rağmen her şeyiyle konuşarak aşacaktır.***Dersim sözcüğü Meclis kürsüsünde telaffuz edildiği sırada milyonlarca kişinin bu olaydan haberi bile yoktu. Şimdi ise Seyit Rıza’nın son sözleri bile biliniyor.Onur Öymen istemeden Türk toplumuna önemli bir iyilikte bulundu.Onun Dersim’den söz etmesi sayesinde yakın tarihimizin önemli bir sayfası daha açıldı. Bu sayfanın ardından başka konuları daha rahat konuşabileceğiz. Türk toplumu Onur Öymen’e gerçekten teşekkür borçludur.
Başbakan Erdoğan, partisinin genişletilmiş il başkanları toplantısının açılış konuşmasında güncel siyasi meselelerin yanına yine “medya”yı sıkıştırdı.Erdoğan’ın “medya eleştirisi” iki bölümden oluşuyordu. Birinci bölümde, açıkça söylemese de belli ki Silahlı Kuvvetler’e ilişkin bazı yayınlara tepki gösteriyordu.“Kurumsal yıpratma” eleştirilerinin hedefi, Erdoğan “bir gazete” dediğine göre, Taraf Gazetesi olarak ortaya çıkıyor.Taraf Gazetesi’nin açık bir yayın politikası var ve o politikaya uygun birçok belge bu gazetede yer alıyor.Gazetecilik, misyon gazeteciliği ve habercilikte taraf olma konuları, modern gazetecilikte baştan beri tartışılan kavramlardır. Durduğunuz yere göre Taraf’ın yayın politikasına bu nitelemelerden birini uygun görebilirsiniz.Başbakan ilk kez adını vermedi, ama Taraf’ın yayınlarını eleştirirken, bu gazetede son olarak yayınlanan “Kafes Eylem Planı”nı kastetti ve bu tür yayınlara son verilmesini istedi.Taraf’ın haber kaynaklarının aşağı yukarı hangi “taraf”ta olduğu belli olduğuna göre fazla şikâyet hakkı da bulunmuyor.***Bu konunun hemen ardından, Erdoğan hızını alamadı ve domuz gribi dolayısıyla medyanın haberciliğine yüklendi.Konu domuz gribi ile sınırlanırsa Başbakan’ın yine pek şikâyet hakkı bulunmadığını söyleyebiliriz. Çünkü Türk basını ve görsel medyası bu salgın dolayısıyla dünyadaki benzerlerinden hiç de farklı bir yayın yapmamış, paniğe yol açmakla suçlanacak bir abartıya da girmemiştir.***Erdoğan, 1950’den bu yana görev yapan başbakanlar arasında medyadan şikâyete en az hakkı olan siyasidir. Bugün ülke çapında yayın yapan günlük gazetelerin satışlarına baktığımızda AKP hükümetini “kayıtsız şartsız” destekleyen, en küçük bir eleştiride bile bulunmayan gazetelerin günlük satış toplamının 1 milyon 600 bin dolayında olduğunu görebiliriz.“Tam muhalif” yayın yapan gazetelerin toplam satışı ise 210 bin dolayındadır. Buna karşılık değişik görüşlerin yer alabildiği ve tarafsız olma çabasındaki gazetelerin toplam satışı 2 milyon kadardır.Bu gruptaki gazetelerin içinde AKP’yi sertçe eleştirenler de vardır, bazı politikalarını destekleyenler de vardır, tam destek verenler de vardır. (Gerçi bu yayın organlarında yazan, tarafsız ve objektif olmaya çalışan gazeteciler iki tarafın da tepkisini çekiyor, ama bu başka bir konu...)Medyadan en az şikâyetçi olması gereken bir siyasi olarak Erdoğan’ın bu takıntısına mantıklı bir açıklama bulmak mümkün görünmüyor.Eğer mesele sadece “duygusal” ise de, birilerinin Erdoğan’a böyle bir konuda duygusal olmaya hakkı olmadığını anlatması gerekiyor.
Telekulak rezaletleriyle ilgili olarak karşılıklı suçlamalardan ortaya çıkan bir açık gerçek var: İktidar ve imkân sahibi olanlar kendilerine göre “karşı taraf” ya da “düşman” tayin ettiklerini, herhangi bir hukuki ya da etik kaygı gözetmeden dinliyor.Bunun örnekleri günlerdir, haftalardır basında yer alıyor. Dinlenenler arasında Başbakan da var, Genelkurmay Başkanı da var, gazeteciler de var, şirket yöneticileri de var.Gazete arşivleri taranacak olursa onlarca, yüzlerce dinleme olayı bulunacaktır.Kendisine dinleme talebi iletilen bir hâkimin, bazı telefon numaraları hakkında dinleme onayı verirken, numaraların arasına yanlışlıkla kendi numarasını eklemiş olması da bu işlerin “hukuki” düzeyde de ne kadar “gevşek” yürütüldüğünün gülünç örneği olarak kayda geçti.*** Gizli dinleme konusunda çarpışan tarafların aslında birbirlerinden bir farkı olmadığını, bu iktidar imkânını kullanma meselesine Ankara’dakilerin hiçbirinin “hukuk”, “demokrasi” ve “insan hakları” açısından bakmadığını yine bir CHP’li milletvekili kanıtlamış oldu.Bu vekil, AKP hükümetinin gizli dinleme uygulamalarını eleştirirken “Bugün dinleyenler yarın dinlenen olacaktır” deyiverdi!..Neden “bugün dinleyenler yarın dinlenen olsun?” Bu vekil, “Yarın siz de böyle bir haksızlığa uğramayın diye uğraşıyor, sizi doğru yola çekmeye çalışıyoruz” diyemiyor.Onun özlemi de bir gün iktidar koltuğuna oturduğunda, bu haksız muamelenin aynısını, daha önce kendisine yapmış olanlara yapmak.***Böyle bir savaş ruhu içinde yaşayan, hukuk ve etik kavramlarını unutmuş olarak kendi içinde yaşadığı çarpık bölünmeyi bütün ülkeye yayan Ankara, gittikçe artan bir hızla gerçek sorunlardan uzaklaşma yolunda.Taraflar bu savaşın ucunda kazanan olmayacağını, herkesin, en başta da Türk halkının ve demokrasinin kaybedeceğini görmemekte ısrar ediyor.Zaten öyle bir kaygıları da bulunmuyor, onlar için esas olan Ankara’daki iktidar mahfilleri olarak gördükleri mevzileri tutmak ya da ele geçirmektir.Kimse Ankara’daki dökülmenin dışında kalamıyor, kimse bu dökülmeye savaşan tarafların dışında bir gözle bakıp yeni bir vizyon getiremiyor. Kocaman bir ülkeyi bu iktidar savaşının içine hapsettiler.
Barolar, son telekulak olaylarını protesto etmek için yürüyüş yapıyor, karşılarına çıkartılan bir pankartta “darbeci” olmakla suçlanıyorlar.Türk toplumunun geldiği vahim bölünme durumunun en açık işaretlerinden biri de bu oldu. Barolar, AKP hükümetinin gizli dinleme uygulamalarına tepki gösteriyor. Ama “karşı” tarafa göre AKP hükümetini herhangi bir şekilde eleştirmek, herhangi bir uygulamaya tepki göstermek “darbecilik” oluyor.CHP’nin herhangi bir icraatını eleştirirsen, son Dersim lafının vahametinden söz edersen “AKP yalakası” olursun. CHP’nin yanlışını söylemek “CHP’yi zayıflatmaktır”, AKP’nin güçlenmemesi için CHP’nin yanlışlarının söylenmemesi gerekir. Eğer söylersen “düşman” olursun.Ergenekon olayının üzerine gidilmesi gerektiğini söyler, Türkiye’de darbeler dönemi artık sona ermelidir dersen yine “AKP yalakası” olursun. Çünkü bu kafaya göre Türkiye’de eleştirilemez kurumlar vardır ve bunları, doğru olsa bile söylememek gerekir. Doğruyu söylemek düşmanın işine geliyorsa doğrular söylenmemelidir, söyleyen de “hain”dir.***Ergenekon soruşturması sırasında yapılan yanlış uygulamaları, aslında olayı sulandırmaya yol açacak gereksiz tutuklamaları, aramaları, örneğin Türkan Saylan olayını eleştirirseniz de bir “taraf”a göre “Ergenekoncu, darbe destekçisi” olursunuz. Onlara göre de bu yanlışları söylemek diğer tarafın işine yaradığı için, “düşmanlık” anlamına gelir...Bazılarının hâlâ bıkmadan tekrar ettiği bir “birlik ve beraberlik” nutku vardır. Hiçbir zaman “birlik ve beraberlik” içinde olunmamış ülkemizde, bu formül genellikle farklı fikirleri söyleyenlere karşı kullanılır. Resmi görüşlerin dışında bir görüş söyleyen, hemen “birlik ve beraberliği bozmakla” suçlanır. Siyasi partilerdeki “birlik ve beraberlik” bozulmasın diye demokrasiden vazgeçilir.Üç darbe, bir postmodern darbe, dört akim kalmış darbe girişiminin olduğu, bir başbakanın asıldığı, 1980 öncesini kanlı dönemi, onlarca Kürt isyanını yaşamış, sonuncusunda da 40 bin kişinin öldüğü 86 yıllık bir cumhuriyette “birlik ve beraberlik vardı” demek, yalanın daniskasını söylemek olur.***Şu anda da “birlik ve beraberlik”ten çok uzağız, çünkü demokrasiden ve farklı görüşlerin bir arada yaşamasından korkanlar “birlik ve beraberliği” “susan toplum” olmak şeklinde anladılar, ülkeye de öyle yaşatmak istediler. Halen de aynı çaba içindeler.Ama o çabalar ülkeyi bugünkü bölünme haline getirdi. İki tarafın da asla birbirini dinlemediği, dinlemek istemediği, iki taraftan da olmayanların her iki tarafça düşman olarak görüldüğü bir hale bu toplum kendi kendine gelmedi.İktidar partisi de muhalefet partileri de ülkelerine bakarken herkesi “dost kuvvetler-düşman kuvvetler” olarak sınıfladığı ve “düşmanın demokrasiye hakkı yok” diye düşündüğü sürece bu ortamdan çıkmamız mümkün olmayacaktır.
CHP’de Onur Öymen’in başlattığı Dersim krizi sonrasında Baykal açık olarak Öymen’den yana tavır aldı.Bu kriz dolayısıyla CHP’de değişim umut eden kesimlerde de bazı beklentiler ortaya çıktı.Baykal’sız ve sosyal demokrat bir CHP umudu içinde olanlar, Kılıçdaroğlu’nun ve faşizan eğilimlere rağmen partide barınmaya devam eden solcu demokratların seslerini yükseltmesini bekliyor.Bu boşuna bir bekleyiştir. En geç on sekiz ay sonra seçim vardır ve milletvekili aday listelerini Baykal hazırlayacaktır. Eğer Kılıçdaroğlu da tekrar milletvekili olmak istiyorsa, Öymen için söylediği “gereğini yapsın”ın devamını getiremez.***Sosyal demokrat olduğu iddiasındaki CHP’de “faşizan” ve “ırkçı” tavırlar ceza görmüyor; tam tersine, bu tavırların sahiplerinin Baykal’ın “yakınları” olmaları dolayısıyla yönetim onlara destek çıkıyor.Bir süre önce bir milletvekili, Cumhurbaşkanı Gül’ün ailesinde Ermeni olduğunu iddia etmiş, tepkiler üzerine yönetim bu şahsa göstermelik bir ceza verir gibi yapıp olayın üstünü örtmüştü. Baykal’ın “askerlerinden” bu milletvekilinin, ister cumhurbaşkanı ister değil, bir kişinin ailesinde Ermeni bulunmasını kötü bir şey gibi görmesinin en kaba ve adi ırkçılık olması parti yönetimini rahatsız etmemişti.CHP yönetiminin, konu ister Ermeniler, ister Kürtler ister Aleviler olsun, ırkçı ya da faşizan tavırlar almalarından rahatsız olmaması Baykal’ın siyasi çizgisinin doğal bir sonucudur.Kimileri, CHP içinde hatta yönetiminde bulunan, Kemal Anadol gibi gerçek sol siyasetten gelen, siyasi hayatında hep faşizm ve ırkçılıkla mücadele etmiş, ortada sadece düşmanlık havası varken Türk-Yunan dostluğu için çalışmış kişilerin tepkisiz kalmasına şaşırıyor.***Aslında buna şaşırmak da anlamsız. Siyasi partiler yasası değişmedikçe, partilerin genel başkanlarına sunulmuş padişahlık yetkileri ortadan kalkmadıkça, partilerin içinde demokrasi geçerli olmadıkça onlar da tepki gösteremez.Milletvekili adaylarını yine Deniz Baykal belirleyecek, onun kararları tartışmasız geçerli olacaktır.Kılıçdaroğlu da fazla konuşamaz, Anadol da sesini çıkaramaz, milletvekili olmak isteyen il başkanları da kulaklarını kapatırlar. Mustafa Kemal faşist değildi, ama onun partisinde bugün en kaba ırkçılık geçer akçe haline geldi.
Gizli dinlemeler ve havada uçuşan belgelerle Ankara topyekûn savaşa devam ediyor. Her gün yapılan açıklamalar, savcılara ulaşan belgelerin kaynaklarına göre yayın organlarına verilmesi şu anda savaşın esas araçları.**** Gizli dinlemeyle ilgili çok açık yasa hükümleri var. Ama öyle anlaşılıyor ki, yargının kendisi bile bu açık hükümlere özen göstermiyor. “Dinlenecek olan kim?” Yargı için asıl mesele bu sorunun cevabı. O duruma gelinmiş! Çünkü kararlar “taraf” anlayışına göre alınıyor.* Yargıçlar yargıçların dinlenmesi için imza atıyor, buna büyük tepki gösterenler ülkenin başbakanının dinlenmiş olması konusunda herhangi bir tepki vermiyor. Başbakan’ın dinlenmiş olmasına tepki gösterenler de diğerlerinin dinlenmiş olmasını doğal karşılıyor.* Başbakan’ın gizli dinlemelerini yayınlayanlar tutuklanıyor, Ergenekon sanıklarının hatta sanık bile olmamış kişilerin, hatta kimilerinin özel hayatıyla ilgili konuşmalarını yayınlayanlar herhangi bir takibe uğramıyor.* Ergenekon sanıklarında ele geçirilen kayıtları sağlayan gizli dinlemelerinin kim tarafından yapıldığı sorusunun cevabı da verilmiyor.* Genelkurmay’ın içinde olduğu öne sürülen bir kaynağın savcılara ilettiği her şey sürekli olarak medyanın bir kesimine “servis” ediliyor. Bu belgeler hiçbir süzgeçten geçirilmeden yayınlanıyor. İddia sahibinin söylediği gerçek olarak kabul ediliyor.* Genelkurmay Başkanı’nın kendi kadrosunda bulunan kişiler tarafından dinlendiği ortaya çıkıyor ve o Genelkurmay Başkanı bu konuyu yargıya götürmüyor.* Genelkurmay’dan 3 bin belgenin çıkarılıp savcılara iletildiği haberlerinin ardından ilgili makamlardan herhangi bir açıklama gelmiyor...*** Ankara’da üst düzey kamu görevlilerinin ikiye ayrıldığı ve bunların birbirleriyle kıyasıya savaştığı, bu gizli dinleme rezaletlerinden, ortada dolaşan belgelerden anlaşılıyor.Ama bu rezaletin bir başka toplumsal boyutu da var. Birçok kesim her türlü yasa dışı faaliyetin sona ermesini istemek bir yana, “bizim taraf haklıdır, bunlarla mücadele etmek için her yol mübahtır” diye düşünüyor.Ankara’daki çöküntü, toplumda yarattığı hastalıklarla verdiği zararı katlıyor.