Şuursuzluk

15 Kasım 2009

CHP sözcüleri; biri emekli büyükelçi Onur Öymen, diğeri Genel Başkan Deniz Baykal, yürüttükleri siyasetin ne kadar şuursuz olduğunu gündeme iki “tarihi” konuyu taşıyarak gösterdi.Öymen 1937-1938 Dersim (Tunceli) olaylarını, Baykal da Kürt aşiretlerinin 1915 Ermeni tehcirindeki rolünü hatırlatarak tartıştıkları olayın tarihi boyutlarına bakış açılarını da ortaya koydular.Dersim’le ilgili resmi belgelerde isyanın, Ankara hükümetinin bölgede yapmak istediği yeniliklere karşı gerici bir tepki olduğu, zaten yöredeki aşiretlerin “isyankâr” durumlarını bırakmadıkları anlatılmaktadır. Bu resmi belgelerde isyanın bastırılması sırasında ne gibi uygulamalar olduğu anlatılmıyor.İşte Onur Öymen, “Dersim’de analar ağlamasın denilmedi” sözüyle olayın o boyutunu, şecaat-sirkat misali anlatmış oluyor.***Baykal da, 19’uncu yüzyılın sonlarında, Osmanlı İmparatorluğu tebaası “etnik” topluluklar içinde milliyetçi hareketlenmenin başladığı dönemde, özellikle Anadolu’da Ermeni milliyetçilerine karşı Kürt aşiretlerinin kullanılışını hatırlattı.O dönemde aşiret reislerine askerî unvan verilmiş, adamları asker sayılmış ve Ermenilerin üzerine gönderilmişlerdir. Bu paramiliter birlikler, fikrin sahibi padişahın adı dolayısıyla Hamidiye alayları olarak bilinir.O operasyonların başındaki aşiret reislerinden, Ermeni halka zulüm ettikleri nedeniyle idam edilenler de olmuştur.Baykal’ın imasında hem Hamidiye alayları bulunuyor, hem de 1915 tehcirinde silahsız, savunmasız Ermeni halkın uğradığı saldırılarda Kürtlerin rolü hatırlatılıyor.Baykal, bunu öyle bir kurguyla ima etmiştir ki “O olaydaki suçlarınız için size bir şey yapmadık ey Kürt halkı” demektedir.“1915 olaylarındaki rolünüz, yani suçunuz dolayısıyla biz size bir şey yapmadık, üzerinize suç atmadık, siz de şımarmayın” anlayışı, kıraathane felsefesinin bile gerisinde bir şuursuzluk örneğidir.***CHP, 1915 Ermeni tehciri ve 1937 Dersim olaylarını, Kürt meselesi ve demokrasi tartışmaları içine kendi kendisine sokarak farkına varmadan bir iyilik yapmış oluyor.O iyilik de bugünün sorunlarına bakar ve tartışırken, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecine girdiği 19’uncu yüzyılın sonlarından başlayarak tarihimizi bilmemiz gerektiğini hatırlatması ve tarihimizin bütün diğer toplumların tarihi gibi siyahtan beyaza her tonu barındırdığını göstermesidir.Bu topraklarda yaşayan her milli ve etnik topluluğun kendi tarihleri de bütün bu tonları barındırır.CHP sözcülerinin şuursuzluğunu bile faydaya çevirmek mümkün. Ama CHP’lilerin bu şuursuzluğu nasıl açıklayacakları da merak konusu.

Devamını Oku

Albay Çiçek’in imzası

14 Kasım 2009

İrtica ile mücadele” belgesinin altında bir isim ve bir imza var. İsim, Dz. P. Kurmay Albay Dursun Çiçek, imzanın da ona ait olduğu iddia ediliyor.En azından tutuklanmasını isteyen savcı ve kendisini hakkında tutuklama kararı alan hâkimler bu kanaatte.Belgenin fotokopisinin savcılara, Ergenekon diye anılan davanın sanığı olan bir eski subayın bürosunda yapılan arama sonucunda ulaştığı biliniyor. Sanık ise söz konusu fotokopiyi bürosuna polisin koyduğunu iddia ediyor.Fotokopi üzerinde tartışmalar sürerken sivil mahkeme Albay Dursun Çiçek’i tutukladı ve cezaevine gönderdi. Ancak bir üst mahkeme, avukatının itirazını kabul ederek Alb. Çiçek’i 18 saat sonra tahliye etti.Aradan beş ay geçtikten sonra, kendisinin muvazzaf subay olduğunu öne süren bir kişi, yazdığı ihbar mektubunun eşliğinde belgenin orijinalini Ergenekon diye anılan davanın savcılarına gönderdi.Mektup ve belgenin postayla geldiği bildirildi. Özel kurye değil posta ile gönderilmiş.Adli Tıp, orijinal olduğu “kanaatine varıldı” ifadesini kullanmakla birlikte resmen belgenin gerçekliğini kabul etti.Söz konusu mektuptaki iddialar üzerine savcılık bazı asker kişileri ifadeye çağırdı. Albay Çiçek’in ise çağırılmadığı söylendi, ancak Başbakan’ın aleni uyarısı üzerine ifadeye çağırılan Albay Çiçek tekrar tutuklandı, ama avukatının itirazının kabulü ile bu kez 43 saat sonra salındı...Bu olayla ilgili çok fazla soru işareti bulunuyor. Birçoğunun cevabı da ancak yargı süreci içinde gelecek.***İrtica ile mücadele belgesine ilişkin üç ihtimal sayılabilir.* Birincisi, bu çalışmanın Genelkurmay’da emir komuta zinciri içinde yapılmış olduğudur.Eğer böyleyse Genelkurmay Başkanı dâhil, zincir içinde yer alan bütün subaylar suçlu durumuna düşecektir.* İkinci ihtimal, çalışmanın Genelkurmay’ın bir biriminde, emir komuta zincirinin dışında yapıldığıdır.Bu ihtimal, Silahlı Kuvvetler içinde, Genelkurmay’ın en üst düzeyindeki komutanların bilgisinin dışında “siyasete müdahale” faaliyetlerinde bulunulabildiğini gösterir.* Üçüncüsü ise belgenin “sahte” olması ihtimalidir ki bunun anlamı da sahte belge hazırlayıp ortaya süren bir “örgüt”ün Genelkurmay içerisinde kolları bulunduğu ve böylesine büyük bir komployu hazırlayıp uygulayacak güce de sahip olduğudur.***Bu üç ihtimalin hangisi daha vahim?* Genelkurmay Başkanı’nın, gerçek olduğunu bildiği halde belge için “kâğıt parçası” demesi mi?* Silahlı Kuvvetler içinde, üst düzey komutanların bilgisi dışında “cunta” faaliyetlerinin devam etmesi mi?* Silahlı Kuvvetler’i yıpratmak amacıyla büyük komplolar kurup hayata geçirebilen bir örgütün varlığı mı?

Devamını Oku

Tarihi görüşme

13 Kasım 2009

Meclis’in “demokratik açılım” tartıştığı dünkü toplantısı “tarihi” bir görüşme olarak kayda geçecektir. Cumhuriyet tarihinde ilk kez Meclis, bu kadar açık olarak “Kürt meselesi”ni konuşmuştur.Baykal’ın hatırladığı gibi, 20 yıl önce bir kişinin “Ben Kürt’üm” demesi mümkün değildi. Şimdiyse Kürt meselesi, değişik isimler, değişik vurgularla ama açık olarak tartışılmıştır.Bu tür tartışmaların ardından sıklıkla “kim kazandı” sorusu sorulur. Dünkü görüşmenin kazananı kuşkusuz Türkiye’dir.Büyük meselelerini açıkça konuşmayı başaran bir ülke, bunları çözme yolunda en önemli adımı atmış demektir.*** Konuşmaları tek tek değerlendirdiğimizde, Baykal’daki kısmi yenilenme ve Erdoğan’ın bir aylık bir aradan sonra tekrar kararlılık ifade edişi öne çıkıyor.MHP Genel Başkanı Bahçeli bugüne kadar sürdürdüğü politikayı tekrarladı. Ona göre Kürt meselesi yoktur, terör vardır. Demokrasi tehlikelidir, nitekim Osmanlı’da da Tanzimat’la başlayan bir süreç imparatorluğun dağılmasına kadar gitmiştir.Bahçeli “açılım”a karşı çıkmaya devam edeceklerini tekrar ederken en sert tepkileri anayasal sınırlar içinde göstereceklerini belirterek sokağa çıkma heveslilerini de uyarmış oldu.***CHP Genel Başkanı Baykal çok başarılı olduğu laf oturtmalarının yanında bu kez önemli bir yeniliğe gitmiş, bugüne kadar içeriğinden hiç söz etmediği kendi imzasını taşıyan Kürt raporunun içinden bazı öneriler getirmiş. Baykal’ın “20 yıl önce insanlar ben Kürt’üm diyemezdi” sözü, aslında “Kürt sorunu yok” diyenlere verilmiş en veciz cevap oldu.Bir gün önce CHP sözcüsü Onur Öymen’in 1938 Dersim olaylarını hatırlatıp bir tür tehditte bulunmasının yarattığı tepkiler devam ederken Baykal da 1915 Ermeni olayları dolayısıyla “aslında Ermenileri Kürtler kesti” anlamına gelebilecek bir sözü ağzından kaçırdı. Belki de “Ermeni olaylarında Kürtlerle birlikteydik” demek istemiş olabilir. Tam olarak ne demek istediğini kendisi açıklarsa öğreniriz.***Başbakan Erdoğan’ın konuşması ise muhalefete cevap niteliğinde, “ulusa sesleniş” unsurları bulunan; bir yanda “ulusalcı” duyarlıklara güven vermeye çalışan, diğer yanda da “Kürtlerin ve bütün azınlıkların sorunlarına biz sahip çıktık” vurgusunu taşıyan bir konuşma oldu. Ve konuşma ilerledikçe “ulusa sesleniş” vurguları ağırlık kazanmaya başladı.Kuşkusuz ki Başbakan’ın konuşmasında “demokratik açılım”la ilgili yenilikler olacağına ilişkin beklentiler vardı. Buna karşılık konuşmada asıl vurgu, açılımın kararlı bir şekilde devam edeceği yönündeydi.“Demokratik açılım” elbette uzun bir süreç olarak yaşanacaktır. Bu sürecin içine, demokrasinin diğer eksiklerinin de zaman kaybetmeden katılması aslında süreci daha da hızlandırabilir, kamuoyundaki bazı kuşkuları da giderebilir.

Devamını Oku

Çete savaşı gibi

12 Kasım 2009

Gizli dinlemenin çivisinin çoktan çıktığını biliyorduk. Ancak bilmediğimiz, son günlerde iyice kesinleşen ve en yetkili ağızlardan itiraf edilen durum, vahim olmanın da ötesindedir.Devlet içinde birileri sürekli olarak diğerlerini dinliyor. Dinlenenler de imkân bulduklarında onları dinliyor.***Ankara’daki iktidar savaşının yargı içindeki boyutu, yargıyı çökertmek üzerine ilerliyor. Resmen açıklandığına göre, “yasal olarak”, yani hâkim kararlarıyla 56 hâkim ve savcı dinlenmiş.Gizli dinleme yapılabilmesinin koşulları bakımından yasa çok açıktır. Mahkemelerin verdiği dinleme onaylarının tümünün bu yasaya uygun olması ihtimali bulunmadığını hukukçular anlatıyor.***Dinleme konusunda en yetkili kurumun başındaki kişi de Başbakan’ın 6 yıl boyunca, hâkim kararı olmadan dinlendiğini açıkladı.Ergenekon davası kanıtlarından da, şu anda sanık olan kişilerin devlet görevlisi oldukları sırada gizli dinleme yaptıklarını gösteriyor. Ergenekon soruşturması başladıktan sonra da, bir önceki safhada dinleyenler bu kez dinlenenler oldu...Yargıdaki mücadele bir süredir su yüzüne çıkmıştı. Son yargıç ve savcı atamalarının kıran kırana yapıldığını da kamuoyu öğrenmişti. Son açıklamalar, bu savaşın daha da büyüdüğünü gösteriyor.Genelkurmay’da hazırlandığı öne sürülen “irtica ile mücadele belgesi” de aslında aynı savaşın bir diğer cephesidir.***Bu bir iktidar savaşıdır. Şu anda iktidar olanlar kendilerine yönelik tehdit olarak algıladıkları her türlü oluşumu tasfiye etmek istemektedir.Bir tarafta Ergenekon davası sürecinde ortaya çıkan darbe girişimleri, darbe ortamı hazırlamak için yapılan örgütlü faaliyetler var. Diğer tarafta da iktidar partisinin içinde ya da yanında yer alan bir başka örgütlü güç var.Bu iki güç kıyasıya savaşırken, kendileriyle müttefik olamayacak olanları da taraf olmaya zorluyor.Bölünme yayıldıkça da makul ve mantıklı tartışma imkânı sınırlanıyor, herkes herkese “safını seç” diye bakıyor.Bölünme toplumun her kesimine yayılmış durumda. Savaşan taraflar bu savaşın ucunda ülkenin önemli kurumlarının zarar görüp görmemesine aldırmıyor.Anayasa, hukuk, yasalar, insan hakları çoktan teferruat olmuştur.

Devamını Oku

Gerilim muhalefeti

12 Kasım 2009

Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin, silahların susması yönündeki girişimlere karşı yürüttüğü gerilim politikası başarılı oldu.Açılımın devamıyla ilgili somut bir tartışma hâlâ yapılamıyor. “Ne yapılmalı” sorusuna cevap aranamıyor.Muhalefet partilerinin Meclis’teki taktiği de gerçek anlamda bir tartışmanın engellenmesi üzerine kurulmuş, hükümet başkanının ve üyelerinin sinirinin bozulması sağlanmıştır.***Muhalefet aslında en başından beri aynı politikayı izliyor, Habur görüntülerinin yarattığı tepkiler de bu taktiği besliyor.Muhalefet partilerinin, Kürtçenin televizyon ve radyo yayınında kullanılması, köy ve yerleşim yerlerinin eski isimlerine dönülmesi, üniversitelerde Kürtçe bölümü açılması gibi konulardaki düşüncelerini kamuoyu bilmiyor.Taş atan çocuklara terörle mücadele yasalarının uygulanması, on yaşındaki çocukların 20-30 yıl hapisle cezalandırılması uygulamalarının son ermesi hakkında da muhalefetin açık düşüncesi bilinmiyor.Kuzey Irak’ta, Mahmur kampında yaşayan, Türk vatandaşı olan ve terörle ilgisi bulunmayanların geri dönmeleri konusunda da muhalefetin görüşü bilinmiyor.***Yarın Meclis’te bu meseleler yine açıkça tartışılmayacak; kavga edilecek, küfürler uçuşacak ve Hükümet’in cesaretinin kırılması için her şey yapılacak.Muhalefet bütün bu meselelerin gerçek anlamda konuşulamamasını sağlamış oldu.Hükümet de bu muhalefet taktiğinin üstesinden gelmeyi başaramadı.***Muhalefetin, Hükümet’in başarılı olmaması için her şeyi yapma hak ve görevine sahip olduğuna ilişkin bazı görüşler, son günlerin sıcak ortamında dile getiriliyor.Ancak, mesele silahların susmasının sağlanması ve Türkiye’nin demokratik gelişiminin biraz daha ileri götürülmesi meselesidir.Mesele, Türkiye’nin geleceğiyle ilgili en büyük kilidin açılması meselesidir.Bu meselenin çözümü, iktidarla muhalefetin itişmesine kurban edilmemelidir.Mesele çözülmeden kalır, önümüzdeki yıllarda da insanlar ölmeye devam ederse bu, yalnızca Hükümet’in değil, bütün ülkenin başarısızlığı olacaktır.Muhalefetinki de bir “muhalefet başarısı” değil, ülkenin en önemli meselesinin çözümünü engelleme “başarı”sı olacaktır.Türk halkı bunu anlayacak olgunluktadır.

Devamını Oku

Mustafa Kemal’ın Başarısı

9 Kasım 2009

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün tarihine baktığımız zaman siyahtan beyaza hemen her rengi görüyoruz.Bu tarihte hem başarılar, büyük başarılar var, hem de başarısızlıklar ve büyük başarısızlıklar var. Bunları sıralayıp bir bilanço çıkarmanın tarihe bakışta yeri yoktur.Her toplumun, her ülkenin tarihinde hem siyahlar hem beyazlar hem de griler bulunur. Tarihçiler bunları inceler, anlatır. Toplumlar da bazı dersler alır, eksiklerini görür, geleceğini böylece kurar.***Mustafa Kemal’in ortaya çıkardığı cumhuriyet, Ankara’da ilk Meclis’in kurulduğu günden bugüne kadar, nasıl bakılırsa bakılsın, Mustafa Kemal adına büyük bir başarıdır.Mustafa Kemal’i sömürenler, üzerinden çıkar ya da iktidar sağlamaya çalışmış olanlar veya dünyayı sığ bir seviyede anladığı için ülkesine, halkına zarar vermiş olanlar dahi bu başarıyı gölgeleyememiştir.***Mustafa Kemal,Türkiye Cumhuriyeti’ni hayal ederken “batılı” bir toplumun ana hatları üzerine bir hedef oluşturdu. Bu hedefi koyarken dünyanın gelişme yönünü tam olarak tespit etmişti.“Gelişmiş dünyada ne varsa bizde de aynısı olsun, eksiği olmasın, fazlası olsun” hayali içinde “demokrasi” de vardı.Çok genç bir ülkede, iki kez çok partili demokrasi denemesine girişmek, Mustafa Kemal’in vizyon derinliğinin ve cesaretinin en büyük kanıtıdır.***Bugün Türkiye Cumhuriyeti demokratik olgunluğa ulaşmakta çok önemli mesafeler kaydetmiş olsa da hâlâ önemli eksikleri bulunuyor. Ama bu eksiklere rağmen geleceğe yönelen ana hat Mustafa Kemal’in hayaline uygundur ve o hatla oynamak da kolay değildir.10 Kasım’larda hamasi ve içi boş nutuklar yerine Mustafa Kemal’i, gerçekçiliği ve ülkesi için çizdiği ana hatlarla konuşmakta da epeyce geri kaldık.Mustafa Kemal’i çirkin heykellerle, kendi ucuz dünyalarının içine hapsetmeye çalışanların oyunlarına da geldik.***Mustafa Kemal Türkiye Cumhuriyeti’ni sadece 13 yıl yönetti. Ve bu kısa süre içinde toplumun ana hatlarını, ana gelişme süreçlerini belirlemeyi başardı. Mustafa Kemal’in o günlerin imkânsızlık ve zorlukları içinde gösterdiği cesareti kendisinden sonra gelenlerin hiçbirinin neden gösteremediğini düşünürsek Mustafa kemal’i daha iyi anlayabiliriz.

Devamını Oku

El Beşir’in avukatlığı

9 Kasım 2009

Sudan diktatörü El Beşir, ülkesinin Darfur bölgesinde, Müslüman olmayan halka yapılan mezalimin suçlusu olarak uluslararası camiada hüküm giymiş bir kişidir.El Beşir yönetiminin Darfur’daki uygulamaları sonucunda 300 bin kişi hayatını kaybetti. Bunlar dünya basınında oldukça ayrıntılı şekilde yer aldı.Kendisini El Beşir’in avukatı yerine koyan Erdoğan, Darfur’a gittiğini ve durumu gördüğünü söylüyor, yani orada gördükleri dışında dünya medyasında yer alan bilgilere ulaşamamış.Erdoğan oraya “resmi” bir geziyle gitti. Ve kendisine ne gösterilmek isteniyorsa o gösterildi.Sudan’da diktatörlük vardır, bir Darfur sakininin Erdoğan’ın yanına yaklaşıp başlarına gelenleri anlatabileceğini bir çocuk bile düşünmez.Erdoğan gitmiş, inceleme yapmış ve soykırım suçu tespit etmemiş.Böyle bir savunma insanları aşırı saf yerine koymaktan başka bir şey değildir.***Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Gazze ile Darfur’un benzetilemeyeceğini söylüyor. Demek ki Gazzeli çocuklarla Darfurlu çocuklar arasında fark var.Gazzeli çocuklara ağlarken Darfurlu çocukların başlarına gelenlere aldırmamanın ne kadar ciddi bir durum olduğunu anlamamak için Darfur’da olanları bilmemek de yetmez...Erdoğan, El Beşir savunmasını hem televizyonda hem de dün yaptığı konuşmada tekrarladı. “Netanyahu ile rahat konuşamam, El Beşir ile konuşurum” cümlesi de kıraathane filozoflarına uygun bir cümle olabilir, ama 2009 yılında, Türkiye’nin Başbakanı’na uymaz. ***Erdoğan El Beşir savunmasında o kadar hızını alamamış ki “Bir Müslüman soykırım yapmaz” demiş, hem de bunu iki kez tekrarlamıştır.Bu sözdeki vahameti de birilerinin Erdoğan’a anlatması gerekiyor. Müslümanlar arasında da Müslüman olmayanlar gibi suç işleyenler çıkar, katliam yapanlar da çıkar. Müslümanların çoğunluk olarak yaşadıkları bölgelerde tarih boyunca onlarca katliam olmuş ve bu katliamları Müslümanlar yapmıştır.“Bir Müslüman soykırım yapmaz” cümlesi, bu cümleyi sarfeden kişinin insanlara bakışındaki birinci kıstasın “din” olduğunu gösteriyor.El Beşir gibi bir katil diktatörün savunmasını Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın yapmaya kalkışması çok hazin bir durumdur. Savunmanın dayanağının “din” olması için ise söylenecek bir şey yok...

Devamını Oku

Dayak açılımları

8 Kasım 2009

YÖK’ün her kuruluş yıldönümünde aynı görüntülerle karşılaşıyoruz. Öğrenciler bu kötü günü anmak için sokağa çıkıyor, güvenlik güçleri de onları dövüyor.Bu görüntülere o kadar alışıldı ki, medyada artık küçük haber oluyor.Demokratik açılım konuşulurken sıranın dayak açılımına bir türlü gelememesinin bir açıklaması olmalı.Gençlerinin kuzu kuzu önüne konan dersi çalışması, bunun dışında hiçbir şeyle ilgilenmemesi, politikayla hiç ilgilenmemesi istenen bir toplum yapısında, dayak da hayatın ayrılmaz bir parçası olarak yaşıyor.Her tarafı “kırmızı çizgiler”le kuşatılmış korkular dünyasında, gençlerin bu çizgilerin dışına çıkmaları kimileri için korkutucu bir durum. Gençler bu çizgileri biraz zorladığı zaman da 1980 öncesi hatırlatılıyor.Zaten YÖK de gençleri kuzulaştırmak, hocaları sıkı düzende tutmak, kimsenin fazla soru sormasına imkân bırakmadan uysal bir üniversite cemaati yaratmak için kurulmuştu.Böylece YÖK’ü istemeyenlere, YÖK’ün gençlerin kendilerini geliştirmelerinin karşısında, bilimin karşısında bir engel olduğunu düşünenlere ve söyleyenlere dayak atılması “kırmızı çizgiler” dünyasının asli bir parçası oluyor.***İktidarlar için öncelikle gençlerin “kırmızı çizgiler” içinde kalması önemlidir. Çünkü gençler bu kırmızı çizgileri zorladığında toplumlar harekete geçer.“Kırmızı çizgiler” ne kadar çoksa “dayak” da o kadar çoktur. Çünkü iktidarın her türlüsünü elinde tutanlar için “kırmızı çizgiler” varoluş güvencesidir.Bu nedenle YÖK hâlâ yerli yerinde duruyor.Herkes YÖK’e karşı, ama iktidar sahipleri YÖK’e el sürmez. Üniversiteyi ve soru sorabilecek gençleri bu şekilde denetim altında tutabildiklerini düşünürler.Demokratik açılım diyenler, bu yüzden YÖK’ü protesto eden gençlerin dayak yemesini görmezden gelir.Demokratik açılım gibi büyük bir kavramın içinde neler olması gerektiği de fazla konuşulmaz. İktidarda olanlar da ileride iktidar olma ihtimali bulunanlar da “demokratik açılım”ların mümkün olduğunca dar kapsamlı kalması gerektiği üzerinde fikir birliği içindedirler.Soru soran, fikri olan, öğrenmek isteyen gençleri korkutur, gerekirse döversiniz ve rahat edersiniz

Devamını Oku