Demokratik açılımın mantıklı bir mecrada ilerleyebilmesi için, Türk vatandaşı Kürtlerin meşru ve yasal temsilcisi olan DTP’nin sürece katılmasının önemi ortadadır.DTP bir siyasi partidir, yasal bir partidir ve bu niteliğiyle siyaset yapmak durumundadır.DTP’ye siyaset yasağı getirmek ne kadar anti-demokratik bir tavırsa, DTP’nin meşru siyaset zeminlerini zorlaması da o kadar demokratik sürece zarar veren bir tavırdır.*** DTP sözcüleri bir süredir demokratik açılım konusunda, bu sürecin açık muhalifi olan CHP ve MHP kadar gerilimi artırıcı bir üsluba dönmüş bulunuyor.“Demokratik açılım” ın ne olduğunun ve ne olması gerektiğinin Kürt kökenli vatandaşlara da anlatılması gerekir. Bunları anlatmak, anlamsız beklentilerin zararlarını onlara açıklamak da DTP’ye düşen bir görevdir.Türkiye seksen yıldır konuşmadığı bir sorunu çözme iradesini gösterirken, girilecek çözüm sürecinin herhangi bir taraf için zafer, herhangi bir taraf için de yenilgi anlamına gelmeyeceğini önce siyasiler anlamak ve bütün halka anlatmak durumundadır.***DTP, sürece yapıcı politikalarla yaklaşma durumunda olduğu, öncelikle dağdan inişleri sağlamaya büyük katkılarda bulunabileceği ve bulunması gerektiği fikrinden uzaklaşmış, İmralı’daki hücre ebatları üzerinden siyaset yapar hale gelmiştir.Bu tür bir siyaset tarzının, DTP’yi demokratik süreçlerden dışlamak ve gerilimi artırmak isteyenlere, “DTP eşittir PKK” diye düşünenlere malzeme verdiğinin, bu olumsuzluğun da “açılım” ın önündeki zorlukları artırdığının görülmüyor oluşunu anlamak kolay değil.DTP’de söz sahibi bir kesim, partinin ana siyaset çizgisini “İmralı sözcülüğü” hattına çekmek, böylece de etkinlik sağlamak istiyor olabilir.Bu hattın CHP-MHP hattından bir farkı olmadığını anlatmak da yine DTP içindeki, gerçekten barış ve demokrasi hedefleyen siyasilere düşüyor.***DTP, barışın kazanılmasında ve herkes için demokrasi güvencelerinin sağlanmasında önemli bir rol sahibi olmakla, gerilim tahterevallisinde CHP ile MHP’nin karşısına oturup oynamak arasında bir tercihte bulunma aşamasına gelmiştir.O tercih de bütün Türk halkının acı çekmeye devam etmesi ya da bütün acıların bir an önce sonlanması arasında yapılmış bir tercih olacaktır.
2004 yılında bir kez daha demokrasiye “ara verme” girişiminde bulundukları iddia edilen üst düzey komutanların ifade vermeye çağrılmasıyla Ergenekon soruşturması da asıl mecrasına girdi.Cumhuriyet tarihimiz boyunca askeri müdahaleler söz konusu oldu, bazıları gerçekleşti, bazıları gerçekleşemedi.Daha 1950 yılında, seçimi Demokrat Parti’nin kazanması üzerine bazı askerlerin İsmet İnönü’ye gidip müdahale önerisinde bulundukları, İnönü’nün ise bu önerileri sert şekilde reddettiği biliniyor.İsmet İnönü 1960 sonrasında da Silahlı Kuvvetler içindeki cunta yapılanmalarına kesin olarak karşı çıkmış, her fırsatta bu tavrını açıkça göstermiştir. 60’ların sonunda eski Demokrat Partililerin affını sağlarken, yine asker içinden gelen tepkilere karşı durmuştur.***Askeri müdahalelerden medet uman bir mantık vardır ve bu mantığın altında halkın çeşitli nedenlerle gerici partilere oy verdiği, bu partileri iktidara getirdiği ve demokrasinin işleyişi dolayısıyla ülkenin sürekli olarak tehlikeye düştüğü, irtica tehdidi altında olduğu düşüncesi yatar.Ama bütün askeri müdahalelerin de devamında müdahalenin asıl siyasi hedefinin tersi sonuçlara yol açtığını görmemek mümkün değil.1960’ta DP devrildi, üç yıl sonra DP’nin devamı seçimi kazandı.1971’de Demirel devrildi, sonra geri geldi.1980’de irtica ve bölünme korkusu temel nedendi ama ardından siyasi İslama dayalı partiler güçlendi, milliyetçi Kürt hareketleri de PKK’yı kurarak en büyük ve uzun Kürt isyanını başlattı.28 Şubat’ta Erbakan gönderildi, Erbakan’ın partisinin içinden çıkan kadroların kurduğu parti arka arkaya 4 seçim kazandı...*** Askeri müdahalelerin asla çözüm olamadığı; tam tersine, çözmek istediği sorunları daha da karmaşık hale getirdiği ortada. O zaman niye 2004 yılında bile hâlâ darbe hazırlığı yapılabiliyor, 2008 yılında siyasete müdahale planı hazırlanabiliyor?Bunun cevabını siyaseti demokrasinin kuralları içinde yapamayan bir kısım sivilin asker üzerinde oynadıkları oyunlarda bulabiliriz.“Ordu gelsin, onu çağırdığım için ben de koltuk kapayım” diye düşünen, bunun rüyasıyla yaşayan sivillerden Ankara’da çok vardır. Ve Silahlı Kuvvetler’e asıl kötülük bunların çok geride kalmış gerici siyaset tarzlarından geliyor.Son dönemde asker kişilerin içinde bulunduğu, siyasete demokrasi dışı müdahale hazırlıklarının yargı önüne çıkması Türkiye’de gerçek bir demokrasi hamlesinin, Türkiye’nin uygarlık sınıfında yükselmesinin miladıdır.Bu gelişmenin tamamlanması, demokrasi dışı silahlı müdahalelerin tümüyle tarihe gömülmesi için 12 Eylül’ün de yargı önüne çıkması gerekiyor.12 Eylül askeri yönetimi, ülkeye verdiği zararın, binlerce kişiye yapılan işkencelerin, siyasi İslamın el altından desteklenmesinin, bugün şikâyet edilen cemaatlerin yolunun açılmasının hesabını vermek zorundadır.
Ergenekon soruşturması devam ettikçe, sürekli yeni bilgiler, belgeler çıkıyor. Toplumun önemli bir kesimi bunların hiçbir gerçekliği olmadığını, tümünün, hatta gömülü silahların dahi Silahlı Kuvvetler’i yıpratmaya yönelik bir faaliyetin parçası olduğunu düşünüyor.Bugüne kadar ortaya çıkan belgeler arasında 3 darbe planı, bir darbe ortamını hazırlamak için suikastlar öngören plan, bir de AKP hükümetini ve özellikle Fethullah Gülen cemaatini kamuoyu nezdinde güçsüz hale getirme planı bulunuyor. Bunların yanında, yine Ergenekon dosyasına girmiş olan, Başbakan’a yönelik suikast hazırlıklarını içeren belgeler de var.Söz konusu belgelerin hemen tümü, şu anda yargı önünde olan sanıklarda bulundu. Sanıkların bazıları emekli asker, bazıları da toplumda tanınan, bilinen ve AKP’ye karşı oldukları gizli olmayan isimler.Özellikle ikinci bölümdekilerin tümünün bütün bu planlardan haberdar olması mümkün değildir.Ancak ortada ayrıntılı planlar var. Yargı süreci içinde, bu planlarla ilişkisi olan asker kişilerin tutuklanmış olması, soruşturmayı ve davayı yürütenlerin bu belgelerin “gerçekliği” konusunda kuşkuları olmadığını gösteriyor.Bütün bu olayları “komplo” olarak görenler, yargı hakkında da kuşku taşıyor ve bu kesimin ikna olması ancak davadaki bazı üst düzey kişilerin açık ikrarıyla mümkün olabilir.***Söz konusu darbe planlarının, Genelkurmay’da daha alt düzeyde çalışmaların ürünü olması elbette olasılıklardan birisidir. Ama bu durum da üst düzey komutanların, kendi astlarının faaliyetleri konusunda taşıdıkları sorumluluğu ortadan kaldırmaz.Bir de gömülü silahlar konusu var. Soruşturmalar sürüyor, ancak bu silahların nereden, kimler tarafından alındığı, askeri depolardan mı sivil depolardan mı alındığı konusu açıklığa kavuşmuş değil.Ergenekon soruşturması boyunca, olayların gerçek olduğuna inanan kesimde de zaman zaman soruşturmanın “tavsadığı” kuşkusu ortaya çıkıyor. Ancak dün, 2004 yılında görevli olan kuvvet komutanı emekli orgenerallerin ifade vermeye çağrılmış olmaları en azından yargıda bir “tavsama” eğilimi olmadığını gösterdi.*** İddialar çok ciddi ve ne yazık ki hepsi dönüp dolaşıp Silahlı Kuvvetler’in üst ya da orta düzeyde komutanlarına ulaşıyor.Bu soruşturmaları Silahlı Kuvvetler’le bir tür “kurumsal hesaplaşma” olarak görenler de olabilir, ancak böyle bir durum da Silahlı Kuvvetler’in kurum olarak bu soruşturmalarda öne çıkması gereğini azaltmaz, tam tersine artırır.Silahlı Kuvvetler’in yıpranmamasının, hatta bu temizlenme sürecinden daha güçlü ve “demokrasiye bağlı” bir yapı olarak çıkmasının bir tek yolu vardır: Soruşturmaların, davaların hızlanması ve tam temizlik için tam destek verilmesi.Eski kuvvet komutanı emekli orgenerallerin verecekleri ifadeler bu açıdan da büyük önem taşıyor. Kendilerini ya da astlarını veya eski komutanlarını değil, Silahlı Kuvvetler’in tümünü korumak herkes için esas nokta olmak zorundadır.
Üniversiteye giriş sınavındaki katsayı sorunu tekrar gündeme geldi ve sanki bugüne kadar hiç konuşulmamış gibi tekrar en başından konuşmak durumundayız.Başlayalım: Katsayı konusu, meslek lisesi öğrencilerinin eşitliği ya da eşitsizliği üzerine çıkmamıştır, imam hatip mezunlarının bütün üniversitelere girebilmesi üzerine çıkmıştır.Meslek liselerinin yaygınlaştırılmasındaki amaç, gençlerin erken yaşta meslek sahibi olmaları, üretime katılmaları, sanayinin nitelikli işgücü ihtiyacının karşılanmasıdır.Meslek lisesi mezunları eğer isterlerse, kendi alanlarında üniversite ya da yüksek okul eğitimi de alabilirler, kendi alanlarında katsayı uygulanmamaktadır.Eğer meslek liseleri söylenen amaçla kurulmuş ve yayılmışsa, gereklerini yerine getirmek de siyasi iktidarların yönettiği devlete düşen bir sorumluluktur. Meslek liselerine yönlendirilen gençlerin eğitim gördükleri alanlarda iş bulmalarını sağlamak da devleti yöneten siyasilerin görevidir.*** Doğrudur, eğer meslek lisesi mezunu bir genç alanını tümüyle değiştirmek isterse daha fazla çaba göstermek durumundadır. Bu arada o gençlerin nasıl olsa iş bulamayacakları korkusuyla öğrenim hayatını biraz uzatmak, ayrıca da üniversite mezunu olarak daha kısa süreli askerlik yapmak gibi meşru ve haklı bir istekleri de olabilir.Bu konulardaki düzenlemeyi yapacak olan, gençlerin gelecek sıkıntılarını giderecek tedbirleri alacak olan da yine devleti yöneten siyasi iktidarlardır.*** Meselenin esası meslek lisesi mezunu öğrencilerin hayat ve iş imkânlarını geliştirmek olsaydı, zaten bu katsayı tartışmalarının, savaşlarının hiçbir önemi kalmayacaktı.Ama olayın özü ne yazık ki, imam hatip lisesi mezunlarının din görevlisi dışında her şey olabilmelerini sağlamaktır. Çünkü ihtiyacın çok ötesinde imam hatip lisesi açılmıştır, meselenin geçmişini hatırlamak isteyenler küçük bir arşiv çalışmasıyla Demirel, Ecevit ve 12 Eylül askeri yönetiminin bu konudaki çabalarına ulaşabilirler.Ortada bir kavga var, anlaşılan daha da sürecek, çünkü siyasiler için hedef bu gençlerin geleceklerini düzenlemek, hayatlarını kolaylaştırmak değildir. Bu zor iştir.Kolay olanıysa “imam hatip mezunları artık doktor da olabilecek, subay da olabilecek” deyip aslında bu gençlerin hayatları üzerinden ucuz politika yapmaktır.
Batı’da sol partilerden beklenen icraatları 1999’dan bu yana bizde sağ partilerin yerine getirmiş olması kafaları fazlasıyla karıştırdı.* İdam cezasını, popülist DSP, merkez sağ ANAP ve radikal milliyetçi MHP’nin üçlü koalisyonu kaldırdı. 1999 seçiminde kendisini sol olarak niteleyen hiçbir siyasi parti seçim sonrası Meclis’te bulunmuyordu.* Aynı koalisyon, Avrupa Birliği’ne katılım yolunda bazı önemli yasaların çıkmasını da sağladı. Ama kamuoyunun dikkati farklı noktalarda olduğu için bu icraatların fazla tahlili yapılmadı, ilgililer alkışladı, geçildi .* 2002 seçiminden bu yana AKP, alt sınıfların ekonomideki celladı olan enflasyonu düşürmeyi başardı. Alt sınıfları enflasyona ezdirmeme politikalarının Batı’daki sahipleri sol partilerdir. Sağ partiler ekonomilerin canlanması adına zaman zaman enflasyonist politikalara yol verirler.* Türk Ceza Kanunu’nun medeni hale gelmesi, Medeni Kanun’un da çağdaş hale gelmesi yine AKP iktidarı tarafından sağlandı. Bunlar yapılırken AKP’de de bazı iniş çıkışlar yaşandı, ama sonuçta amaca ulaşıldı.Barış için ilk adımlar* Batı’da sol partiler her türlü etnik, dinî, toplumsal, siyasi, cinsel bütün azınlık haklarının savunucusudurlar. Kürtlerle, Alevilerle, Müslüman olmayan azınlıkların vakıflarıyla ilgili adımları yine siyasi İslam kökenli AKP attı. Bu adımların tümü atılırken “sol” ile radikal milliyetçiler aynı safta muhalefette bulundu.* Batı’da sol partiler uluslararası ilişkilerde en geniş anlamıyla “barışçı” politikaları savunur. Ülkelerin, halkların, bireylerin yakınlaşması için çalışırlar. Bunu bizde yine AKP yaptı. Daha doğrusu ilk adımları attı. Kıbrıs’ta çözüm, Ermenistan ile ilişki süreci, Suriye ile yakınlaşma, Yunanistan’dan gelen gerilim yaratıcı tavırların tuzağına düşmeme, Irak’ın işgaline katılmama siyasetleri aslında kendine “solcu” diyen bir siyasi partinin acil programında bulunması gereken konulardır.AKP sol olamaz ama...AKP, Batı’da sol partilerin tartışmasız sahibi oldukları meselelerde “açılımlar” sağladığı için bir sol parti olarak nitelenebilir mi? Tabii ki hayır!Çünkü AKP solu sol yapan politikalardan çalışan haklarının genişletilmesi ile basın ve fikir özgürlüğü konularında en klasik sağ çizgide durmaya devam ediyor. AKP, solun “mallarını” elinden aldığı için solcu olmaz, ama kendine sol diyen bir siyasi parti en temel sol siyasetlere karşı tavır alıyorsa sağcı olur.Bir aralar, globalleşmenin en hızlı taraftarları sol ile sağ arasında artık fark kalmadığını savunurlardı. Ama zaman geçtikçe sol ile sağ arasında önemli farkların varlığını koruduğu görüldü.Türk solu bugün “sol”u, özgürlükçü, barışçı ve demokrat nitelikleri üzerine çok ayrıntılı olarak düşünmek ihtiyacı içindedir.Bu yapılmadıkça da en kaba milliyetçi, devletçi tavırlar sol sanılmaya devam edecektir.
Asker kökenli olduğu öne sürülen birçok darbe ya da toplum hayatını istikrarsızlaştırma planı ortaya çıkmaya devam ediyor. Bunların bazıları gerçekten de inanılacak gibi değil.Söz konusu planları yazanların, orada yazılı olanları düşünenlerin, hayal edenlerin dünyayı, toplumu ve kendi insanlarını algılayış biçimi ancak “hastalıklı” sıfatıyla nitelendirilebilir.***Mahut planlardan sonuncusunda ana eylem ekseni olarak Müslüman olmayan Türk vatandaşlarına yönelik şiddet eylemleri öngörülmüş.Böyle planlar yapanlar, ister asker kökenli olsunlar ister sivil olsunlar, sadece kendilerini Atatürkçü görüyor, farklı düşünen herkesin Atatürk’ün gizli ya da açık düşmanı ve vatan haini olduğunu düşünüyorlar.***Müslüman olmayan Türk vatandaşlarına yönelik şiddet eylemlerinin, Türk toplumunu iyice tedirgin etmek, belki “ordu göreve” seslerinin yükselmesini sağlamak dışında, beklendiği kesin olan bir başka sonucu da Türkiye’yi Batı’dan koparılma sürecine sokmaktır.Şu anda Ergenekon sanığı olan bazı üst rütbeli asker kişilerin, görevde bulundukları sırada Türkiye’nin Batı’dan ve Avrupa Birliği’nden uzaklaşarak İran-Rusya hattına yönelmesi gerektiği konusundaki fikirlerini beyan ettiklerini de hatırlıyoruz.İran-Rusya hattında yer almanın Türkiye’ye ne kazandıracağını onlar da pek açıklamış değildir. Ama işin ilginç tarafı, Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşması gerektiğinde ısrarlı olmak sadece kendilerini Atatürkçü gören bu çevrelerin değil, siyasal İslamın çeşitli tonlarının da her zaman açık açık ifade ettiği bir politikadır.*** “Sadece ben Atatürkçüyüm” diyenlerle laik cumhuriyetten hazzetmeyenlerin aynı siyasi çizgide birleşmelerine şaşmamak gerekiyor.Her ikisini bir araya getiren ana fikir, demokrasi korkusudur.Bir taraf için demokrasi, ülkeyi bölmek isteyen Batılılıların kullandıkları bir araçtır, diğerleri için de Müslüman vatandaşların hayat tarzını değiştirmeyi amaçlayan, kafalarını karıştıran bir Batı icadıdır.Sürekli olarak Atatürk’ten söz ederek, sadece kendisini Atatürkçü görüp, kendisinden başka herkesin Atatürk’e ihanet ettiğine inananların Atatürk’ün en temel politik vizyonu olan “Batı uygarlığı” na karşı olmaları hem trajiktir hem de bunların nasıl bir hayal âleminde yaşadıklarının en açık göstergesidir.
A&G araştırma şirketinin son araştırmasına göre sadece AKP değil, CHP ve MHP de oy kaybediyor, kararsızlar artıyor.AKP’nin “demokratik açılım” ı ve ekonomiyi iyi yönetmediğini düşünen seçmen, muhalefet partilerine de gitmiyor.Herhalde siyasiler bunun üzerinde düşünüyorlardır.Ancak biraz acele etmelerinde yarar var, çünkü sandığın ortaya çıkmasına bir buçuk yıldan az bir zaman kaldı.***AKP sözcüleri, demokratik açılımın başından itibaren ilk aşamada oy kaybedecekleri hesabını açıkça söylüyorlardı.Bu dönemde, özellikle DTP’nin de süreci yönetmekte gösterdiği zaaflar, bu partiye değil AKP’nin hanesine kayıp olarak yazıldı.Bir kesimde çok fazla tekrarlanır olan bir sözcük var: “Şımardılar.” Bu sözcüğün kullanılması DTP’nin gösteri ve beyanatlarında ölçüyü kaçırması üzerine yaygınlaştı.Eğer bir “şımaran” varsa “şımartan” da olacaktır ve “şımartan” sıfatı da AKP hükümetine yöneliyor.***A&G’nin araştırması en kararlı seçmenin DTP seçmeni olduğu gösteriyor. Son dönemde oyunu bir puan artırmış görünen DTP’ye oy vereceğini söyleyenlerin yüzde 90’ı “gönülden” oy verenler sınıfına giriyor. AKP’nin ve MHP’nin “gönülden” seçmen oranları ise yüzde 80.CHP’de ise bu oran yüzde 67 olarak görünüyor.Aynı araştırmaya göre 29 Mart seçimlerine göre AKP 4,7 puan, CHP 1,4 puan, MHP 0,8 puan kaybetmiş.***Demokratik açılımı destekleme oranı yüzde 60’lardan 30’lara inmiş olmasına rağmen CHP ve MHP’ye desteğin en azından yerinde sayması, bu partilerin fazla bağırmalarının, aynı sözleri tekrar edip durmalarının da kamuoyunda, kendi seçmenleri dışında olumlu karşılanmadığının kanıtıdır.Seçmen üç partiyi de uyarıyor.AKP, açılım çevresindeki gerilimin yanında ekonominin canlanmayışı, orta ve alt sınıfların durumunda iyileşme olmayışı nedeniyle tepki görüyor.CHP ile MHP’nin gerilim politikalarının ise, kendilerinin umduğu bir seçmen akınına yol açmadığı, bundan böyle de açmayacağı anlaşılmış oluyor.En gerilimli günlerde oyunu artıramayan muhalefet partileri, hâlâ iktidar alternatifi olarak görülmüyor...* Bayramların bir faydası da siyasilerin de tatil yapmaları. Bayram dönüşü daha sakin günler yaşamak umuduyla bütün okurlarımızın bayramını kutlarım.
Çalışanların haklarını koruyabilmeleri ve geliştirebilmeleri için tek bir silahları vardır: “Hayatı durdurmak.” Buna grev denir, greve çıkıldığında, çalışanların yarattığı değer ve hizmetlerden faydalananlar rahatsız olur ve o zaman çalışanların pazarlık gücü bir ölçüde dengeye oturur.Dün 2 milyon memur, bu hakkını kullanarak “hayatı durdurdu.” Hükümet sözcüleri bir süredir memur sendikalarını tehdit ediyordu, muhalefet partilerinin, sosyal demokrat CHP’ninse konuyla fazla ilgilendikleri söylenemez.***Demokratik açılım hedefi ortaya çıktığından beri, AKP bu kavramı Kürt meselesini de içeren daha geniş bir hedef olarak tanımlamaya çalıştı. Ancak doğru dürüst bir tanım yapabildiği söylenemez.Eğer gerçek bir “demokratik açılım” söz konusu olacaksa, içinde kuşkusuz ki “azınlık” hakları ve temel özgürlüklerin yanında çalışan haklarının 12 Eylül askeri yönetimlerinin çizdiği sınırlardan çıkartılması da bulunmak zorundadır.***Memurların sendika hakkı vardır, ama grev hakkı olmadığı için “silahsız”dırlar.İşçilerin ise sendika ve grev hakları vardır, ancak grev hakkı öyle koşullara bağlanmıştır ki, fiilen kullanılamaz durumdadır.Bunlar, şu anda yürürlükte olan 1982 Anayasası gibi, yüksek öğretimin sıkıyönetim organı YÖK gibi, 12 Eylül askeri yönetiminin bıraktığı miraslardır.O günden bu yana iktidar olan siyasi partilerin hiçbiri bu alanlarda gerçekten “açılım” yapmaya kalkışmadı...Çalışanların toplumsal ve ekonomik güçlerinin sınırlandığı bir ortamda siyasi iktidarlar daha rahat. İşçilerle, memurlarla, sendikalarla “uğraşma” larına gerek yok!YÖK de üniversiteleri zapturapt altında tutuyor, dolayısıyla yüksek öğretim kurumlarıyla, bilim insanlarıyla, gençlerle “uğraşma” ya da gerek yok...***AKP hükümeti de kendisinden önceki hükümetler gibi, işçi-memur haklarının, sendikal hakların kısıtlı olmasından hoşnut.Üniversitenin “uysallığı”ndan da hoşnut. Demek ki “demokrat” olmasına, bunları içine alan bir “demokratik açılım”ı düşünmesine gerek yok.Demokratlık “kısmen” var olabilecek bir nitelik, bir düşünce yapısı değildir. Yarım hamilelik olmayacağı gibi yarım demokratlık da olamaz. O yüzden de bir konuda demokrat olup bir başka konuda demokrat olmayana “yarım demokrat” denilmez; sadece “demokrat değil” denilir.Siyasi yapının kendisi demokrat değil, ama biz hâlâ onlardan demokratik açılımlar umut ediyoruz.