Başbuğ’un savunması

20 Aralık 2009

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’un son konuşması haklı olarak tartışma konusu oldu. Kimi tartışma ve yorumlarda Genelkurmay Başkanı’nın böyle bir savunmaya ihtiyaç hissetmiş oluşunun üzerinde de duruldu.Başbuğ’un sözleri “ciddi” bir rahatsızlığı gösteriyor. O rahatsızlık, Başbuğ’un “bir kısım medya”ya tepki göstermesine de yol açtı.“Bir kısım medya”nın ana “uğraşı alanı” olarak Silahlı Kuvvetler’i seçmiş olması mümkündür. Onların yayınları da bütün yayınlar gibi yasal denetime açıktır. Genelkurmay, rahatsız olduğu yayınların yasal sakıncaları olduğunu düşünüyorsa gereklerini yerine getirir.***Genelkurmay Başkanı, yasal soruşturma ya da dava konusu olan olaylarla ilgili olarak cevap hakkını kullanmıyor. Cevap hakkı kullanımının zorunlu olarak “davaya müdahale” niteliğinde olması gerekmez.Ancak kamuoyu kuşkusuz Genelkurmay Başkanı’nın “kâğıt parçası” dediği “İrtica ile mücadele planı” için sivil mahkemenin “gerçek olduğunun kabulü” kararı aldığını ve dava açıldığını hatırlıyor.Genelkurmay Başkanı, bu ve başka belgelerin de hep aynı “medya kanalları” üzerinden kamuoyuna ulaşması konusundaki tepkisini dile getirirken, daha önce “asimetrik psikolojik savaş” deyimini kullanmıştı.Bu tepki haklı görülebilir, çünkü gerçekten Silahlı Kuvvetler’le ilgili tüm “olumsuz” haberler aynı yayın organlarında yer alıyor. O yayın organlarının bir cevabı var: “Belgeleri yayınlama cesaretini biz gösterdiğimiz için bunlar bize geliyor.” Bu belgelerin hep aynı kanallardan kamuoyuna ulaşması ayrı bir konudur, belgelerin ardındaki faaliyetler ayrı bir konu. Kendisini fazlasıyla taraf hissedenler, belgeleri, kamuoyuna ulaştığı yol dolayısıyla tümüyle reddetmeye devam ediyor.***Önceki gün iki olay daha yaşandı. İstanbul Poyrazköy’de gömülü silahlarla ilgili olarak daha önce sivil mahkeme tarafından ifadesi alınmış olan bir subay intihar etti. Ergenekon davasının önemli sanıklarından bir emekli generalin yattığı hastanede bir kişi, silahla çok yakınına kadar geldi.Bunlar basit ve birbirinden bağımsız olaylar olabilir. Subayın intiharı kişisel nedenlerle de olabilir, hastaneye silahla giren kişinin akıl hastası olduğu da ortaya çıkabilir.Ancak bu olayların art arda gelmesi de insanların kafasında yeni soru işaretleri yaratacaktır. Silahlı Kuvvetler’i her türlü soru işaretinin dışına çıkarma sorumluluğu, başında bulunanlara aittir. Bunun en temel yolu da “bir kısım medya”yı suçlamak yerine sorulara açık cevaplar vermektir.

Devamını Oku

Kıydığımız Dünya

20 Aralık 2009

Bütün inançlarda dünyaya, doğaya iyi davranılması, gözetilmesi, bakılması gerektiği öğretilir. Küçük hırslara kendini kaptırmış olan insanlık varoluşunun temel kaynaklarını yok etmeye devam ediyor. Havayı bozuyor, suyu bozuyor.60’lı yıllarda ortaya çıkan doğa gönüllüleri dünya toplumuna yapılan yanlışları anlatıyor. Bu gönüllüler birçok ülkede siyasi partiler olarak örgütlendi, ülkelerindeki gidişatı etkilemek, Dünya’ya bir nebze fayda sağlayabilmek için uğraşıyorlar.Dünya’nın geleceğine çok az merak duyanlar bile artık yapılması gerekenleri biliyordur. Ama insanlığı yönetenler ve yönlendirenler yapılması gerekenleri yapmamakta kararlı ve ısrarlı.***Geçen hafta Kopenhag’da yapılan “zirve” toplantısında da herhangi bir çözüm üzerine uzlaşma sağlanamadı. Uzlaşma sağlanması gereken, bugünkü dünya devlerinin, büyük güçlerin ellerindeki iktidar imkânlarından küçük fedakârlıklardır.İki kuşak sonra, bugün genç olanların torunları cehennem olmaya doğru hızla ilerleyen bir dünyada yaşamaya mahkûm olabilir.Tehlike bu kadar yakın ama, dünyanın en güçlüleri tehlikeyi umursuyor gibi yapıyor, gerçekte umursamıyor. Gerçekten umursadıklarında ellerindeki gücün bir kısmından vazgeçmek zorunda kalacaklar. En büyüklerin yanına yaklaşmaya çalışan daha az büyükler de “siz bugüne kadar fedakârlık etmediniz, biz tam size yetişecekken bizden fedakârlık istiyorsunuz” gerekçesiyle yan çiziyorlar.***Kopenhag’dan dünyanın geleceğiyle ilgili olarak, hiç olmazsa birkaç umut verici mesaj çıkması bekleniyordu, o bile olmadı.Çevre duyarlılığı insani gelişmişlikle çok bağlantılı. Kendisine hayat alanı, ekmek alanı açmak için ötekinin dükkânını yakan köylü ruhu ormanı da yakmakta tereddüt etmiyor. Evinin penceresinden, tarlası kadar bir dünya gören, dünyayı o ölçülerde algılayan bir ruhun, torununun yaşayacağı dünyayla ilgili bir duyarlılık sahibi olması mümkün değil.Dünya elden gittikten sonra, bugün çok büyük, çok önemli sandığımız konuların hiçbirinin bir yudum sudan daha fazla önemi kalmayacak. En büyük insan, bize içilebilir bir yudum su bulabilen insan olacak. Öyle bir dünyada uygarlıklar savaşı değil, kimlik savaşları değil; bir yudum su, bir tutam yeşillik için savaşlar olacak ve kendilerine o dünyayı miras bıraktıklarımız bizlerden, yani onlara iyi bir dünya bırakabileceklerini bildikleri halde öyle davranmayanlardan nefret edecekler. Çin Komünist Partisi dahil, ABD’nin ilk zenci başkanı Obama dahil.

Devamını Oku

Karar doğruysa

18 Aralık 2009

Eski DTP’lilerin Meclis’te kalarak yeni parti ile siyasete devam etmeleri kararı kesinlikle doğru bir karardır. Bu, en önemli siyaset alanının Meclis olduğunun ve olması gerektiğinin de kabulü anlamına geliyor.Ahmet Türk’ün kararlarına ilişkin açıklamasından anlaşıldığı üzere, yeni partinin “Türkiye partisi” olmayı amaçlamış oluşu da yine olumlu bir tavır olarak görülmelidir.Ancak, Türk’ün bu kararın alınmasında İmralı’dan Abdullah Öcalan’ın da olumlu görüş iletmesinin etkili olduğunu söylemesi kuşkusuz yine “çorbadaki sinek” gibi görülecektir.Ahmet Türk, tabanlarının ve sivil toplum örgütlerinin Meclis’te kalınması görüşünde olduğunu belirttikten sonra Öcalan’dan avukatları aracılığıyla gelen mesajın da aynı yönde olduğunu söylediğinde kuşkusuz milyonlarca kişinin içinde bir burulma olmuştur.*** Türkiye’de Kürt meselesi ne şekilde konuşulursa konuşulsun içinde hep bir “Öcalan unsuru” olacaktır. 1980 öncesinde PKK’nın ilk kuruluş yıllarında çeşitli sol gruplar içinde ya da yanında veya bağımsız olarak neredeyse onlarca Kürt örgütü vardı. Bunların önemli bir bölümü terörü ana eylem şekli olarak benimsemişti. Bu yıllarda PKK, Kürtler üzerinde etkinlik kurmak için öncelikle bütün bu grupları, örgütleri temizledi. Kimini korkuttu kaçırdı, kimini öldürdü, kimileri de mecburen ya da gönüllü olarak PKK’ya katıldı. 1980 askeri yönetimi sırasında bölgede yaşananlar da PKK’nın gücüne güç kattı.***1983’teki ilk silahlı terör eylemleri başlangıç olarak alınırsa PKK, kullandığı bütün meşru olmayan yollar temsil ettiğini iddia ettiği halka büyük zararlar vermesine rağmen en uzun ve kanlı “Kürt isyanı”nı gerçekleştirmiştir.Bu kısa tarihi özeti daha uzun inceleyenler daha da net olarak göreceklerdir ki, 26 yıllık süreç içinde ciddi bir “Öcalan faktörü” yerleşmiş durumdadır. Kuşkusuz Öcalan ile ya da Öcalan adına konuştuğunu söyleyenlerle devletin açık pazarlık yapması mümkün değildir. Ama eğer Türkiye, terörden kurtulmak istiyorsa ve Kürt meselesinin demokrasi içinde çözümünü düşünecekse, “Öcalan faktörü” olacaktır. Yakın günlerde hücresinin birkaç santim küçülmesi bahanesiyle o kadar genç insanın sokaklara çıkıp şiddet eylemlerine girişmesi, gerekçenin anlamsızlığını bile düşünmemesi bu faktörün varlığının kanıtıdır.***Öcalan’ın, DTP’lilerin Meclis’te kalmasını istemesi dolayısıyla bu tavrın maşruiyetini tartışanlar olacaktır. Ama kendi sağduyumuz ve mantığımızla bulduğumuz bir yolu sevmediğimiz birisi de öneriyor diye kendimizden kuşkulanmamızın da bir anlamı yoktur.Barış ve Demokrasi Partisi’nin DTP’nin zaman zaman girdiği virajlara girmeden her gün “demokratik çözüme bugün ne katkıda bulunabilirim” diyerek hareket etmesi bütün ülkenin yararınadır. Esas olan da budur.

Devamını Oku

Sine-i millet Meclis’tir

16 Aralık 2009

Türk siyasi hayatında “sine-i millete dönmek” diye bir kavram, çok partili demokrasinin ilk döneminden beri vardır. Sine-i millet, “halkın bağrı” anlamına gelir. Buradaki “millet” sözcüğü de “milli” anlamını vurgulamaktan çok “halk”ı ifade etmek üzere kullanılır.Deyim, yarım yüzyılı aşkın süredir Meclis’i terk edip Meclis dışında halkın içinde siyaset yapmak anlamında çok kullanılmış, ancak bu durum hiç gerçekleşmemiştir. DTP’liler de şimdilik “sine-i millete dönmeyi” seçmiş görünüyor. Artık Meclis’te olmayacaklar, “halkın içinde” siyaset yapacaklar.Ancak, gerçek “sine-i millet” Meclis’in ta kendisidir. Meclis kürsüsü, halkın bütün sorunlarının, taleplerinin özgürce dile getirilebildiği en yüksek “platform” dur. Halk bu işi üstlenmek isteyenleri, oyunu vererek görevlendirir. Görevi veren halktır, halkın görevlendirdiklerinin, bir kez talip olduktan sonra görevden “vazgeçtim” demeleri için yine halkın talebini göz önüne almaları gerekir.DTP’nin kapatılmasında sadece siyaset değil, hukuk ve adalet açısıdan da soru işaretleri bulunduğu ortada. Yüce Mahkeme’nin başkanı ne kadar “vicdanının rahat olduğunu” söylese de, bunu söylemek ihtiyacını hissetmesi bile bir rahatsızlığın ifadesidir.***Bahçeşehir Üniversitesi’nin Ercan Çitlioğlu yönetiminde yaptığı araştırmanın sonuçlarından biri, Kürt vatandaşların yüzde 80’inin kendi “vatanı” olarak Türkiye’yi gördüğü şeklinde. Ama bu yüzde 80 de mutlu değil, umutlu değil. Yine de kendisini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak gördüğü için, vatandaşlığın bütün imkânlarından faydalanmalıdır. Ve bu imkânlar arasında Meclis’te temsil edilmek, taleplerinin, dileklerinin, sıkıntılarının Meclis’te dile getirilmesi, konuşulması da var. Milletvekillerinin “Küstük, sine-i millete dönüyoruz” demesi, kendilerine oy vermiş 2 milyonu aşkın vatandaşın tevdi ettiği görevi yerine getirmemeleri demektir.DTP’nin kapatılmasının bütün bu vatandaşlar üzerinde olumsuz etki yarattığına kuşku yok. Çünkü o vatandaşların da artık barış istediğini, silahların susmasını istediğini biliyoruz.“Demokratik açılım”ın söz olarak ortaya atılışından bu yana geniş kitlede yeşeren umutları, en başta o iki milyon seçmenin oy verdiği vekiller görmezden gelemez.Sine-i milletin tam göbeği Büyük Millet Meclisi’dir ve bütün Türk halkı gibi, Kürt vatandaşlar da burada temsil edilmelidir, bu hakları ellerinden alınmamalıdır.

Devamını Oku

Taşla kalmaz, kalmadı

15 Aralık 2009

İzmir’deki taşlar İstanbul’da kuru sıkı silahlara, döner bıçaklarına dönüştü, Muş’ta mermi oldu. O olayın o kadarla kalması için ne yapılması gerektiğini bilenler gerekeni yapmadılar, yapmak istemediler.***Türkiye’de kuvvetli bir “savaş lobisi” var. Bu “lobi”nin içinde farklı etnik kökenlerden, farklı kesimlerden olanlar, farklı cehalet ya da bilgi düzeyinde bulunanlar var.Bir yerde silahlar patladığı zaman “biz demiştik” diyebilmek için bekliyorlar. Ve bir süredir de bol bol “biz demiştik” deme fırsatı buluyorlar.***DTP’nin kapatılmasının sokak gösterilerindeki şiddetin dozunu artıracağını tahmin etmek güç değildi. Nitekim öyle oldu. Sokağa çıkmak, kırıp dökmek için fırsat bekleyen gençler, çocuklar kendilerinden bekleneni yaptı.Sokaklarda gelişen olayları durdurmak için destek istenebilecek siyasi parti de kapatıldığına göre, partinin kapatılmasına sevinenler olayları durdurmak için bir şeyler yapmak zorunda.***İzmir’de taş atılmasını kınayamayanlar, bunun yanlış olduğunu söyleyemeyenler Muş’ta sıkılan mermilerin ardından karşılıklı çatışmaların gelebileceğini de görmüyor olamazlar. Bunu göre göre ülkeyi kan ve ateş çemberine atmak, en hafif deyimiyle vatana ihanettir.Bizimki gibi silahı bol bir ülkede, bir kez silahlar patlamaya başlarsa nerede duracağını kestirmek de mümkün değildir.***12 Eylül 1980 öncesinde “senaryo” Sünni-Alevi çatışmaları üzerine kuruluydu. Bu senaryoya uygun olarak Maraş, Malatya, Sivas’ta çatışmalar yaşandı. Maraş’taki gerçek bir katliamdı. (O katliamın sanıklarından birinin Alevi çalıştayına çağırılmış olması konusu üzerinde de durulmalı, çağıranların niyeti sorulmalıdır.)Bu kez senaryo Türk-Kürt çatışmaları üzerine kuruldu ve adım adım ilerliyor. Çatışmaların boyutları büyüdükçe ortaya “olağanüstü hal”, hatta “sıkıyönetim” önerileri de gelecektir. Bunun arkasının ne olduğunu herhalde bilmeyen yoktur.***12 Eylül’den önce de siyasiler bir araya gelemiyor, gözler önündeki gidişe karşı birlikte tavır alamıyor; tam tersine, her gün gerilimi artırıyorlardı.Bugün de durum farklı değildir, ülkenin başbakanı ile ana muhalefet lideri tırmanışın ciddiyetine rağmen bir araya gelemiyor. Gerilimi düşürmek amacıyla bir araya gelmeleri için kaç çatışma, kaç ölüm gerekiyor?

Devamını Oku

Sil baştan

14 Aralık 2009

DTP’nin yasaklı olmayan 19 milletvekilinin de Meclis’ten istifa edeceği açıklandı. İstifalarının Meclis Genel Kurulu’nda kabul edilmesi gerekiyor. Bu vekiller istifaları onaylanmasa da Meclis faaliyetlerine katılmayacak, ama bugüne kadar devamsızlık nedeniyle vekilliği düşürülen olmadığı için yasal konumları devam edecek.*** Bu kararla birlikte, DTP’nin yerini alacak olan siyasi partinin zaten hazır olduğu açıklandı. Bundan sonra ne olacağı da belli oldu. 15 ay sonra yapılacak olan genel seçimlere yine bağımsız Kürt adaylar katılacak, seçilecekler ve Meclis’te yeni bir partinin grubu olarak siyasi faaliyette bulunacaklar.Birçok kez tekrarlanan ve bizim de aktardığımız öneriye göre, Meclis’te kalan DTP’liler yeni partiye geçebilir, bir milletvekilinin daha katılımıyla tekrar grup oluşturabilirlerdi. Bu yol seçilmedi ve yapılan açıklamalara göre kararı alanlar bir tepki göstermeyi ve kabullenmiş görüntüsü vermemeyi tercih ettiler. Bundan herkes için birçok ders çıkarmak mümkün. Tabii ders çıkarmaya niyeti olanlar için.***Türkiye’de Kürt meselesi, artık dönüşü olmayan bir süreç içine girmiştir.Bu süreci kavramayanların, süreçten çekinenlerin ya da süreci bilinçli olarak engellemeye çalışanların yapabileceği fazla bir şey kalmadı. Her engelleme girişimi belki Türkiye’ye ve Türk halkına biraz daha zaman kaybettirecek, ama süreci geri çeviremeyecek. Ve geri çevirmek artık iktidar partisinin de elinde değil.CHP Genel Başkanı’nın önerdiği gibi “viraj alma”nın bugün için anlamı sadece demokratik gelişmeleri tersine çevirmektir. Kuşkusuz CHP Genel Başkanı bunu istiyor, ama gelinen aşamada onun engellemeleri bir yana, iktidar partisi bile süreci geri çeviremez.*** “Viraj almak” şu demektir: TRT 6’yı kapatmak, Türkçe dışında dillerle yayın yapılmasına imkân veren düzenlemeleri geri almak, Kürtçenin dil olarak kabulü ve öğrenilmesiyle ilgili adımları durdurmak, taş atan çocukları hapiste yatırıp PKK’ya militan yetiştirmek vs.Hatta belki “Kürt yoktur dağ Türkleri vardır, Kürtçe diye bir dil yoktur, Kürt kelimesi dağda dolaşırken çıkan kırt kırt sesinden gelmektedir ve bunların dışında bir şey söyleyen hapse atılır” günlerine geri dönmek isteyenler olabilir. Ama onlar da anlamalı ki artık geriye dönüş mümkün değil.Eski DTP, yeni BDP’liler de herhalde yeni dönemde, demokratik siyaset haklarını kullanırken nelere özen göstermeleri gerektiği konusunda dersler çıkarmış olmalıdır.

Devamını Oku

Kürtler bunu mu istiyor?

14 Aralık 2009

DTP’nin Türkiye’nin Kürt vatandaşlarını temsil niteliği vardı. Yerine kurulacak bir parti de DTP gibi genel oyun yüzde 5-6’sına denk gelen 2 milyon dolayında seçmen desteği bulursa o partinin de temsil niteliği olacaktır.Ancak, DTP’nin son politikalarıyla demokratik açılımı desteklemek yerine zora sokmak anlamına gelen tavırları konusunda Kürtlerin tepkisini de göz önüne almak gerekiyor.Türkiye’deki Kürtlerin ne istedikleri ve ne istemedikleri neredeyse 40 yıldır yazılıp çiziliyor, dönemin koşullarına göre dile getirilmeye çalışılıyor.Türkiye’nin bütün vatandaşları gibi onların da demokrasi eksikleri dolayısıyla yaşadıkları sıkıntılar var. Ama bunların yanında 25 yılı aşan bir savaş alanının ortasında kalmaktan gelen büyük sıkıntıları olduğu da belli. İş bulma umudu olmayan, zorunlu göçler yaşayan milyonlarca kişinin bu hayat şartlarının devam etmesini istemesi kuşkusuz en temel insani içgüdülerin tersinedir.***Bugünkü gerilim ortamı, yüz binlerce kişinin çocuklarının, yeğenlerinin, torunlarının, komşularının dağda ve şehirde ölümle ya da katil olmak ihtimaliyle burun burun yaşaması demektir. 2 milyon vatandaş, kendilerini temsil edecek bir partiye oy verirken, bu çocukların artık ölümle yaşamasını istemediklerini de göstermiş oluyor. Ama o partideki herkesin bunu anladığı da kuşkulu.Gerilim ortamının sürmesi demek, daha çok işsizlik demektir.Çocukların her gün ellerinde taşlarla ortaya çıktığı, güvenlik güçleriyle çatıştığı, arabaların yakıldığı şehirlerde kimse yatırım yapmayacak, imkânı olanlar kaçacak ve işsizlik daha da artacaktır.Türkiye’deki Kürtler maddi hayat şartlarının sürekli gerilemesini mi ister, gelecekleriyle ilgili umutların yeşermesini mi ister?***Siyasetin neredeyse bütün aktörleri “Kürtleri unutmak” konusunda bir araya geldi. İmralı’daki birkaç santimetrenin milyonlarca insanın hayatından ve geleceğinden daha önemli olduğunu zannedenler aslında “temsil niteliği”ni kaybetmeye çok yaklaşmış oldu. Bugün ellerinde taşlarla sokağa çıkan çocukların ana babaları bunu da bir gün düşüneceklerdir.Bir ülkenin vatandaşlarının yaklaşık beşte biri mutsuz ve umutsuzsa o ülkenin mutlu ve umutlu olması imkânsızdır.Siyasetin bütün aktörlerinin “asıl” meseleye dönmesi, Kürtleri bir an önce “hatırlaması” gerekiyor.

Devamını Oku

Yargıyla siyaset

12 Aralık 2009

Anayasa Mahkemesi, AKP hakkındaki kararında, bu partinin irticai faaliyetlerin odağı olduğunu söylemişti. Bu ifade gerçeği mi yansıtıyordu?Ülkenin bir kesimine göre “evet”, daha büyük bir kesimine göre “hayır.” Yüksek Mahkeme bu kararı aldı ve cezayı “para” olarak kesti. Bir siyasi partinin irtica faaliyetlerinin odağı olması, bugünkü yasalara göre suçtur. O suçu işleyenlerse “kişi” lerdir. Ama herhangi bir AKP’liye, partisinin odak olmasına izin veren yöneticilere ceza gelmedi.Bu siyasi bir karardı. İktidar partisinin kapatılması ya da yöneticilerinin; bakanlarının, belki de başbakanının siyasetten yasaklanmasının ülkeyi ciddi bir krize götürmesi tehlikesini öngören mahkeme, tam bir “orta yol” bulmuştu.Kararın öncesinde, AKP’yi gerçekten irtica tehlikesinin odağı olarak görenlerin çıkacak kararı bu yönde etkilemek için çaba gösterdikleri duyuluyordu. Ankara’da bazı gizli dinleme faaliyetleri olduğu da o günlerde ortaya çıkmıştı.***Anayasa Mahkemesi’nin DTP kararı da siyasi bir karardır. AKP hükümetinin başlattığı Kürt açılımının ardından gelen gerilimli ortam, kamuoyunun geniş bir kesiminde sadece PKK değil DTP karşıtı “duyguları” da artırdı.Bu kesimde yayılan “taş atma”ya da “kurşun sıkmayı” bile haklı görebilecek, gösterebilecek duygu birikiminin, DTP’nin kapatılmaması durumunda Anayasa Mahkemesi’ne yönelmesi muhtemeldi. Böylece Anayasa Mahkemesi, “kendisini kurtaracak” bir siyasi karara daha imza atmış oldu.*** Mevcut yasalara göre bu kararın “savunulabilir” olduğuna ilişkin görüşler var.Ama mahkeme AKP ile ilgili kararını aldığında bu görüşler pek duyulmamıştı, sadece AKP karşıtı kesimden gelen tepkiler duyuldu.AKP de “kendisini kurtardıktan” sonra, karar açıklanana kadar söylediği, parti kapatmayla ilgili mevzuatın anti-demokratik olduğuna ilişkin görüşlerini unutuverdi.***Türkiye’nin “büyük sosyal demokrat” partisi içinse ülkesinin siyasi partilerin sürekli kapatılma tehdidi altında bulunduğu bir ülke olmasının önemi yok. Onlar AKP kapatılmayınca üzülmüşlerdi, DTP kapatılınca da sevindiler.Varlık nedenleri demokrasi olan siyasi partilerin demokrat olmadıkları bir ülkede yargının da baştan aşağı siyasileşmesinin kaçınılmaz olduğunu gördük.Demokrasi topalsa yargı bağımsız olamıyor, yargı bağımsız olamayınca da demokrasi topal kalmaya mahkûm oluyor.Bu kısır döngüden çıkamayacak mıyız?

Devamını Oku