Bu yılın son gününde, ülkemizin manzara-i umumiyesine bakınca keyifsiz olmamak çok zor.Demokratik açılım sanki görünmez bir duvara çarptı, Ankara’da asker-hükümet ilişkileri ince bir çizgide duruyor, suikast ve darbe iddialarıyla ruhumuz iyice kirlenmiş durumda.Bu manzara yakın geleceğimiz için umutlu olmayı zorlaştırsa da ülkemizin bu gibi inişlerden defalarca çıkışa geçtiğini hatırlamak gerekiyor.***Güneydoğu’da insanların elleri kelepçeli olarak savaş filmlerini çağrıştıran bir görüntü içinde mahkemeye götürülmesi yakın gelecek için umutlu olmamızı istemeyenleri kuşkusuz pek sevindirmiştir.Eski DTP’li vekillerin mahkemeye getirilmeleri için peşlerine polis takılması da yine aynı zevatı çok sevindirmiştir.Savaş lobisi, demokrasiden hoşlanmayanlar cephesi kendilerini 2009 yılını “zafer” içinde kapatmış gibi görebilirler. PKK da dahil olmak üzere, demokrasi ve barış toplumunda kendisine yer bulması mümkün olmayanlar gerçekten yılın sonunda kendilerini başarılı olmuş sayabilirler.Bunun geçici bir başarı olduğunu, bu ülkeye güvenenler görüyor.Türk halkı, bütün unsurlarıyla barış-demokrasi-refah üçlüsünü hedeflediğini her fırsatta ortaya koyuyor. Bazen şehit cenazelerinde, bazen basit bir söyleşide, bazen üzüntülü gözlerde barış-demokrasi-refah umudu okunuyor.Geride bıraktığımız yılda yaşadıklarımız, siyasilerin tümünün o umudu okuyamadığını gösteriyor.Yarın başlayacak yeni yılda da, çözemediğimiz, üzerinde uzlaşamadığımız bütün büyük sorunları yaşamaya devam edeceğiz. Gideni inişte bıraksak da gelen yılda çıkışı yakalamak bu halkın beklentileri için şarttır.***Seçim sandığının ortaya çıkmasına daha 15 ay var ve sandık yaklaştıkça savaş lobisi ve demokrasi sevmeyenler cephesi gerilimi daha da artırmaya çalışacak.Ama sonunda sandık ortaya konulacak ve Türk halkı sözünü söyleyecek.Yarından itibaren seçim yılına girdiğimizi söyleyebiliriz. Bu seçime de “inişte” ve gerilimler içinde sarsılmış olarak gidebiliriz. Ama yine de sandığın bütün kötülüklerin ilacı olduğuna ve bu ülkenin iyi bir geleceği, barışı demokrasiyi ve refahı hak ettiğine inanmak, umutları canlı tutmak zorundayız.2010 yılı bütün ülkemiz ve insanlık için 2009’dan çok daha iyi olsun. İyi yıllar.
İki gün içerisinde dört resmi açıklama yapıldı. Birincisi pazartesi günkü Milli Güvenlik Kurulu (MGK) bildirisi, diğerleri de dünkü MİT açıklaması ve iki de Genelkurmay açıklaması.Açıklamalar kamuoyunun bilgi sahibi olması için yapılır.İki günde yapılan bu dört açıklama, görüldüğü kadarıyla soru işaretlerini artırdı; dördü de “ek” açıklama ihtiyacı doğurdu.MGK toplantısıyla ilgili olarak kamuoyu yanlış bir beklenti içine sokuldu. “Flaş flaş”lara ve “son dakika”lara meraklı görsel medya gün boyu süren yayınlarla MGK toplantısında konuşulanların yansıyacağı sanısını yarattı. Bu arada “sonuç bildirisi” heyecanla beklendi.MGK toplantılarından sonra yapılan açıklamalarda hiçbir zaman somut bir bilgi yer almıyor. Son yıllarda sadece ünlü 28 Şubat 1997 toplantısının ardından yine açıkça olmasa da ima yoluyla ve uzun bir metinle o günlerdeki “irtica” olaylarına atıfta bulunulmuştu.***Dünkü üç açıklamadan biri MİT’ten geldi. Bu açıklamada da son günlerde Seferberlik Tetkik Kurulu çevresindeki olaylarla MİT’in herhangi bir ilişkisi olmadığı, bazı haberlerde yer alan dinlemenin kendilerince yapılmadığı bildirildi.Bazı gazeteler, Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli bir erin telefonda babasına bazı evrakların yakıldığını söylediğini ve bu konuşmayı MİT’in tespit ettiğini yazdı.MİT’in bu tür olaylara adının karışması halinde tek bir açıklama tarzı olduğunu bilenler için o açıklamanın fazla bir önemi yoktu.Dün Genelkurmay iki açıklama yaptı. Birisi, Güneydoğu’daki faili meçhul cinayetlerle ilgili davaya bakan mahkemenin JİTEM ile ilgili sorusu üzeri yapıldı. Mahkemeye gönderilen cevapta “Genelkurmay bünyesinde bu isimde bir örgütlenme olmadığı” bildirildi.JİTEM adını ortaya atanlar, Güneydoğu’da görevli bazı kamu görevlileri ve onlarla birlikte çalışan itirafçılardır. JİTEM’in açılımının “Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele” olduğu yazılmıştı. Bu konuda zaman zaman yapılan açıklamalarda hep “Genelkurmay bünyesi” kavramı kullanılmış, bu da hep “Neden Jandarma kelimesi kullanılmıyor” sorusuna yol açmıştır.***Dört açıklamanın en önemlisi yine Genelkurmay’dan gelen, Seferberlik Tetkik Kurulu Ankara Bölge Başkanlığı’nda devam eden aramalarla ilgili olanıdır. Bu açıklamada her şeyin hukuka uygun cereyan ettiği belirtiliyordu. Ancak, “araştırmaların devam edebileceği” ibaresi üzerine düşünüldüğünde, ibareyi “içeriye mesaj” olarak görmek de mümkündür. Genelkurmay’ın önemli bir biriminde yapılan aramanın, Silahlı Kuvvetler’in her kademesinde tepki yaratmış olması doğaldır ve Genelkurmay’ın bu açıklaması da bir açıdan “içeriye sükûnet” mesajı niteliğindedir.Bütün bu açıklamalar dolayısıyla, söylenenlerden çok söylenmeyenler üzerine spekülasyonlar devam edecektir.Spekülasyonlar ve “olsa olsa” mantığıyla yazılan haberler arttıkça da meselenin esasının gözlerden gizlenmesi olasılığı her zaman söz konusu olacaktır.
Ankara’daki görüntü ciddi bir çıkmaza girildiği kanaatini güçlendiriyor. Genelkurmay’ın önemli bir biriminde sivil hâkim ve savcıların aramaları devam etti; ama ne bulunduğu, ne arandığı konusunda bilgi verilmiyor.Bu görüntü, belli bir kesimde “Silahlı Kuvvetler’in ele geçirilmesi” olarak değerlendiriliyor, “İran’da da böyle oldu” yorumlarının yayılmasına neden oluyor. O kesime göre Ergenekon davası da bir komplo, gömülü silahlar da komplo, son aramalar da komplo...Bu kadar çok sayıda ve bu kadar büyük komployu aynı anda kurma, uygulama kabiliyeti ve imkânı olup olmadığı bu kesim için akla takılacak bir mesele değil. Ankara’daki her gelişme, bu kesim için yeni bir komplo ya da büyük komplonun yeni bir parçası anlamına geliyor.Her şeyin komplo olduğuna inananlar için “o iki subay orada ne arıyordu” ya da “yargıç arama kararını ortada hiçbir şey olmadan verir mi” gibi sorular da bir anlam taşımıyor; onlar bu gibi “ayrıntılar”la ilgilenmiyor.*** Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ da birkaç kez, Silahlı Kuvvetler’e karşı “asimetrik psikolojik savaş” yürütüldüğünü tekrar etti.Genelkurmay Başkanı, yürümekte olan soruşturmalarla ilgili yayınların tarzından, özellikle de bazı hukuk kurallarının çiğnenmesinden şikâyetçi.Doğrudur, şu anda hiç kimse; ne siyasiler ne medya “yürümekte olan soruşturmanın gizliliği” kuralına uyuyor.Bunun nedeni de çok açık. Ortada, herkesin gözü önünde çok önemli olaylar gerçekleşiyor ve bütün bu olup bitenlerin gerçek yüzünü kamuoyu bilmek istiyor. Yetkililer kamuoyunu tatmin edecek açıklamalarda bulunmadığı sürece de bu durumun devam etmesi kaçınılmazdır.*** Ankara’da ciddi bir çıkmaza girildiği izleniminin giderek güçlenmesi ve yaygınlaşması, beraberinde çok daha büyük krizlere dönüşme tehlikesini taşıyor.Bu izlenimin giderilmesi siyasi iradenin işidir.“Çıkmaz” görüntüsünü gidermek, her türlü olumsuz beklentiyi kırmak için siyasi iradenin yapması gereken de şeffaf olmaktır.Şeffaflık, yaygın komplo iddialarını gidermek için de şarttır, Silahlı Kuvvetler’in “kurumsal saldırı” altında olmadığını göstermek için de şarttır.Gizlilik, kapalılık bu aşamada hem komplo iddialarını hem de değişik kesimlerin kuşkularını besleyip artırmaktan başka bir işe yaramaz.
Ankara çok siyasi kriz yaşadı, ama böylesi ilk kez görülüyor. Mesele birkaç satırlık, fazla bir anlam ifade etmeyen açıklamalarla geçiştirilebilir türden bir mesele değildir.Başbakan Yardımcısı Arınç’ın sokağında bir otomobilin içinde bir albay ile bir binbaşı “yakalanır.” Bu iki subayın Arınç’a “suikast hazırlığı” içinde oldukları bilgisi yayılır. Subaylar gözaltına alınmaz, salınır. Genelkurmay bu iki subayın başka bir izleme göreviyle ilgili olarak orada bulunduklarını bildirir.Olay bu kadarla kalsaydı, belki bir yanlış anlamadan, aşırı hassasiyetten söz edilir, kapatılırdı. Ancak siyasilerden gelen açıklamalar bu iki subayın, başka bir subayı izlemenin ötesindeki bir “konumda” olduklarına ilişkin ciddi kuşkular bulunduğu yönündeydi.Önceki gece, Genelkurmay’ın Seferberlik Tetkik Kurulu Ankara Bölge Başkanlığı’nı savcıların kalabalık bir polis grubuyla “basması” şu ana kadar açıklananın çok ötesinde bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.***Seferberlik Tetkik Kurulu, eski adıyla Özel Harp Dairesi, yıllardır değişik tartışmalara konu olmuş bir askeri birimdir. 6-7 Eylül olaylarında bu birimin etkili olduğu iddiaları da ortaya atılmış, 12 Eylül 1980 öncesinin kargaşa ortamında yine bu birimin adı anılmış, o dönemde Başbakan olduğu sırada Bülent Ecevit iddialarla ilgili araştırma girişiminde bulunmuş, ancak görevden ayrılmasıyla birlikte konu kapanmıştır.Sonuçta Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanlığı’nın, Genelkurmay’ın “hassas” dairelerinden biri olduğu biliniyor. Arınç’ın evinin sokağında “yakalanan” iki subayın da bu dairede görevli oldukları açıklanmıştı.Eğer Genelkurmay açıklamasında yer aldığı üzere, bu iki subayın dışarıya bilgi sızdırdığından kuşkulanılan bir başka subayı izledikleri doğruysa, Dairede savcı ve polislerin arama yapması için bir neden olmamalıdır. Ama yapıldı.Böyle bir arama yapılabilmesi için mahkeme kararı gerektiğine göre demek ki savcıların elinde mahkeme kararı da bulunuyor.Mahkemelerin böyle bir arama kararını; Genelkurmay’ın “hassas” bir dairesinin sivil savcılar tarafından aranması kararını almaları için ortada çok ciddi iddialar bulunması gerekir.Sadece bulunması da değil, bu iddiaların ciddiye alınması gerektiği kanaatinin de oluşması gerekir.*** Olaylar çok ciddidir ve dün Başbakan ile Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı’nın görüşmesinden sonra yapılan açıklamayla yetinmek mümkün değildir. Genelkurmay Başkanlığı Başbakan’a bağlıdır. Ve Başbakan halkı aydınlatmak, baskının gerekçesini anlatmak zorundadır.Bu baskın için ciddi gerekçelerin var olup olmadığını bilmek bütün vatandaşların hakkıdır.
Demokraside siyasetin temel kurallarından biri şeffaflıktır. Buradaki şeffaflık kavramı “belden aşağı vuruşlar”ın yasaklanmasını da içerir.Komplo kurmak, medya üzerinden manipülasyon yapmak, rakibini gizlice dinlemek, özel hayatları kullanmak gibi faaliyetlerin çoğuna karşı yasalar vardır, benzeri kimi davranışlarsa hukuken yasak olmamasına karşın ahlaki olarak yasaktır.Bu ahlak ya da etik düzen herkes için geçerlidir, iktidar için de geçerlidir, iktidar dışı için de geçerlidir.***Ankara bir süredir hukuki yasakları da ahlaki yasakları da tümüyle bir kenara bırakmış, garip bir gölge savaşının içine düşmüş durumda.Bu savaşta her yol kullanılıyor. Komplolar da kuruluyor, herkes birbirini dinliyor, izliyor; medya kullanılarak propaganda yöntemlerinin her türlüsüne başvuruluyor. Henüz özel hayatlarla ilgili bir faaliyet ortada görülmese de, bu kadar gizli dinleme ve izlemenin sonucu olarak, savaşın bu alana da yayılması sürpriz olmayacaktır.***Ankara, demokrasiyi kendi kuralları içinde yaşamayı hâlâ öğrenemedi. Ankara öğrenemediği için de ülke öğrenemiyor.Sadece gizli dinlemeler değil, üçüncü bin yılın ilk on yılı biterken, Ankara’da hâlâ darbe konuşuluyor, darbe planları ortaya çıkıyor.Bir süre önce gündeme düşen, uzun süre tartışılan ve halen dava konusu olan “irtica ile mücadele planı,” elde edenler tarafından ortaya çıkarılırken bile “oyun” oynanıyor. Böyle bir plan gerçek olsa da, planı elde eden ya doğrudan yargıya gider ya da medya üzerinden önce kamuoyuna iletilir, bu yolla yine yargıya ulaşırdı. Ama öyle olmadı, önce ortaya bir fotokopi çıktı, bu fotokopi üzerinde tartışmalar oldu, Genelkurmay Başkanı “kâğıt parçası” dedi, sonra belgenin aslı ortaya çıkarıldı. Belge gerçek olsa da onu kullanarak böyle oynanması “etik” değildir. Ama oyunu oynayanlar amaçlarına ulaşmış, Genelkurmay Başkanı’nı zor durumda bırakmışlardır.***Son “suikast timi” olayı da Ankara’daki gölge savaşlarının ürünü gibi görünüyor. Hedef olduğu iddia edilen siyasilerin duyarlılığı, hatta duygusal tepki vermeleri çok doğaldır. Doğal ve doğru olmayan daha soruşturmanın başında haberin medyaya sızdırılması ve açık yasa hükmüne rağmen, başta siyasiler olmak üzeren herkesin yorum yapmaya devam etmesidir.Ankara’daki gölge savaşları halen daha büyük bir kaosun yaklaşmakta olduğunun ipuçlarını taşıyor. Bu gidişi durdurması gereken yetki sahipleri, hızla hareket etmedikleri sürece onlar hakkında da savaşın tarafları olduklarına ilişkin kuşkular yoğunlaşacaktır.
Başbakan Erdoğan’ın, hedef olduğu iddia edilen yardımcısı Arınç’ın ve Hükümet Sözcüsü Çiçek’in konuyla ilgili konuşmalarından, ortada bir suikast hazırlığı olduğuna inandıkları anlaşılıyordu.Arınç dün yayınlanan iki demecinde, Hürriyet’e “Ümit ederim sadece tarassut amaçlıdır”, Star’a da “MGK toplantısına katılan komutanlardan bilgi isteyeceğim” diyordu.Ertuğrul Özkök ile konuşmasında küçük bir ihtiyat payı bırakan Arınç’ın Şamil Tayyar’a söyledikleri, “ortam dinlemesi” ne kesin olarak kani olduğunu, bundan ötesinin de soruşturmada ortaya çıkacağını düşündüğünü gösteriyordu. Bazı gazetelerin dünkü başlıkları şöyleydi:“Sadece Arınç’ı değil, devletin zirvesini izlemeye almışlar.” “Devlete suikast.” “Şu Ankara’nın suikastına bak.” “Arınç’tan sonra Şahin’e uzandı.” “Arınç’a suikast değil izleme-dinleme timi, Bülent Arınç 24 saat gözetim altındaymış.” ***Bu başlıklardan şunu anlıyoruz: Bir albay ve bir binbaşıdan oluşan tim Arınç’ı ve Meclis Başkanı’nı dinliyor ve izliyordu; faaliyetin amacı, eğer gerekirse bu kişilere suikast düzenlemekti.Bu başlıkları veren gazetelerin haberlerinde, binbaşıda Arınç ve Şahin’in “ev krokilerinin” çıktığı bilgisi de yer alıyordu.Bir gün önceki haberlerde ise üst aramasında Arınç’ın evinin adresinin yazılı olduğu bir kâğıt bulunduğu ve iki subaydan birinin bu kâğıdı yutmaya kalktığı iddiası vardı.Genelkurmay’ın açıklamasında ise bu iki subayın “bilgi sızdırdığından kuşkulanılan bir başka askeri personeli” izledikleri bildirildi. Kavram “bilgi sızdırmak” olduğuna göre, izlemenin hedefindeki askeri personelin son aylarda ortaya çıkan “darbe” ve siyasete müdahale planlarıyla ilgili olduğu da akla geliyor.***İki subay bir başka subayı izliyor. İzleyenler albay ve binbaşı olduğuna göre izlenen subayın rütbesinin de en azından albay olduğu anlaşılıyor.Genelkurmay açıklamasına göre, gazetelerde yer alan iddiaların gerçekle ilgisi bulunmuyor ve açıklamada kaynak olarak polisin tuttuğu tutanak gösteriliyor.O zaman, gerçek olmayan bütün o bilgiler, gazetelere belli bir amaçla sızdırıldı.Bu olayın en başına dönersek; araçların içinde oturan iki subayın gelen polislerle tıpış tıpış gittiklerine inanmak da kolay değil.Diğer yandan, polis bir ihbar üzerine geliyor, araçlardaki kuşkulu kişilere kimlik soruyor, onlar da çıkarıp albay ve binbaşı kimliklerini gösteriyor, polisler buna rağmen tatmin olmuyor ve hem subayları götürüyor hem de evlerinde arama yapıyor.Bu olayda gazetelerin anlattıklarında da Genelkurmay açıklamasında da çok fazla anlaşılması zor, hatta insanın mantığını zorlayan unsurlar yer alıyor.Kime inanacağız? Polisten bazı gazetelere verilen bilgilere mi, Genelkurmay’ın açıklamasına mı?
Ankara’da uzun süredir bir savaş var. Savaşan taraflar da her zaman aynı değil. Bazen yargıçlar yargıçlarla, bazen savcılar savcılarla savaşıyor. Bazen polisle asker, bazen de kurumlar karşı karşıya geliyor.Emniyetin içinde de bir savaş olduğuna ilişkin ipuçları da zaman zaman ortaya çıkıyor.Bu savaşlar içinde sık sık bir cemaatin adı anılıyor. Ama cemaat açık bir örgütlenme olmadığı için bu iddialar her zaman kolayca inkâr edilebiliyor.***Savaşçıların en önemli silahlarından birisi de medya. Savaşan taraflar değişik yayın organlarına farklı bilgiler sızdırarak kamuoyunu etkilemeye çalışıyor.Bunun son örneklerinden biri Bülent Arınç’a suikast iddiası.İddiaya göre zanlılar bir albay ile bir binbaşı ve güvenlik güçleri gelirken binbaşı, Arınç’ın ev adresinin bulunduğu kâğıdı yutmaya kalkışmış. Bu noktada, “Eğer bir suikast girişimi varsa, albay ve binbaşı neden kendileri yapsın” sorusunu soranlar çok olacaktır.Bu sorudan da önce, albay ile binbaşı savcılık tarafından serbest bırakıldı. Ama bazı gazeteleri okuyanlar, haberin veriliş biçimi dolayısıyla iki subayın serbest bırakıldığını öğrenmekte zorluk çekti.***Bu olayla ilgili üç olasılık da birbirinden beter. Eğer bir albay ile bir binbaşı, ülkelerinin Başbakan Yardımcısı’nı suikast amacıyla izliyorlarsa ortada korkunç bir durum var demektir. Eğer, bazı gazetelerdeki imalara göre ortada yine Silahlı Kuvvetler’i yıpratmaya yönelik bir oyun varsa durum daha da korkunçtur.Ve üçüncü olasılıkta, eğer bazı Ankaralılar, ortada hiçbir şey yokken, Başbakan Yardımcısı’na suikast yapılacağı zehabına kapılıyorsa durumun adı beterin beteridir.***Gelişmeleri çok iyi izleyenler bile, hatta gazeteciler bile artık bazı olayları anlayamamaya başladı. Bu da çok doğal, çünkü kimin kiminle, hangi amaçla savaştığının açıklamasını bulmak bazen güç, bazen imkânsız oluyor.Bu savaşı, savaşları kim durduracak?Sorunun bir tek cevabı var: Ülkeyi yönetenler, yani Hükümet, yani Başbakan, yani en önemli görevlerinden biri de anayasal kurumlar arasında uyum sağlamak olan Cumhurbaşkanı.***Bu savaşı, savaşları durdurmamanın sonucunun ne olduğunu herkes, en başta da Ankara’dakiler biliyor. Bu tür savaşlar tek bir makamı ya da tek bir kurumu yıpratmaz, savaşanların hepsini birden yıpratır, böyle savaşların kazananı olmaz, sadece kaybedenleri olur.Bu savaşlara müdahale etmeyen hükümet de kaybedenler arasındaki yerini alır.
Demokratik açılımla ilgili olarak AKP hükümeti iki yanlış yaptı ve bunları yapmaya devam ediyor. Yanlış anlaşılmasın, sözünü ettiğimiz yanlışların açılımın bizzat kendisini yanlış bulanların tavrıyla bir ilgisi yok...Birinci yanlış, yüz yıllık bir sorunun birkaç ay içinde, hatta bir yıl sonraki seçimlere “yetişebilecek” şekilde çözülebileceğine ilişkin hayaldir.AKP bu yanlışa düşerken, “savaş lobisi”nin etkisini ve gücünü azımsamış, ülke için önemi dolayısıyla herkesin açılımın amacını kendiliğinden kavrayacağını sanmıştır.“Savaş lobisi”, açılımın ülkeyi hızla bölünmeye götüreceği propagandasını oldukça etkili şekilde yürütmüş ve silahların susmasını isteyenlerin bile tereddüt geçirmesini sağlamıştır.Tereddütlerin yoğunlaşmasında bir etken de, kuşkusuz aynı süreç içinde Ergenekon soruşturmalarındaki gelişmelerin ve Silahlı Kuvvetler ile ilgili bazı tartışmaların da ortaya çıkmış, ya da artmış oluşudur.Demokratik açılımı hazmetmekte güçlük çeken, içeriğini tartışırken iniş çıkışlar yaşayan kesimlerle, bütün bu olup bitenlerin bir arada ele alınması gerektiğini ve ortada “büyük bir komplo” olduğunu iddia edenlerin sesleri de oldukça yüksek çıkmıştır.***Açılımda AKP’nin başından beri ısrar ettiği diğer yanlış da “demokratik açılım” kavramındaki “demokratik” sözcüğünü sadece Kürt vatandaşlarla sınırlı tutmasıdır. AKP bu açılımın, birinci sorun olan terör ve Kürt meselesinden başlayarak toplumun demokratik hakları sınırlanmış başka kesimleri için de devam edeceğini söylememiş, söyleyememiştir.Türk toplumunda, tabii ki Kürt vatandaşların sorunlarının çözülmesi, Alevi vatandaşların şikâyetlerinin dikkate alınması gereklidir, şarttır. Ama çalışan kesimlerin, işçilerin, memurların haklarının ele alınması da diğerleri kadar şarttır. Toplumun çeşitli kesimlerinde, Kürtlerin haklarıyla ilgili farklı tepkilerin ortaya çıkmasında kuşkusuz bu yanlışın büyük etkisi bulunuyor.AKP henüz bu iki yanlışından döneceğine dair işaretler vermiyor. Yüz yıllık bir sorunun birkaç ayda çözülemeyeceğini söylemiyor. İşçilere, memurlara, gençlere, öğrencilere, üniversiteye de demokrasi gerektiğini görmezden geliyor.Demokratik açılım eğer bir yıl sonraki seçimde, AKP’ye olumsuz olarak yansırsa, nedenini Habur şovu ya da sokak gösterileri olarak görmek iyiden iyiye yanıltıcı olur. AKP bu iki yanlışını görmediği için sandıkta cezaya hazır olmalıdır.