Genelkurmay, iki gündür basında ayrıntıları yayınlanan “Balyoz Planı”nın varlığını kabul etti. Bundan önce ortaya çıkan değişik müdahale planlarıyla ilgili olarak, değişik tonlarda yapılan yalanlamaların tümü de böylece “kadük” oldu.Bu doğrulama ile Genelkurmay “Biz böyle planlar yaparız, bunlar üzerine varsayımlar ve zihin idmanları yaparız; bu, eğitimin bir parçasıdır” demiş oluyor.Bövle bir planın ya da zihin idmanının hayata geçirilmesinden daha önemli olan, bu tür “harp oyunu”, daha doğrusu “kendi halkına karşı harp oyunu” oynama zihniyetinin varlığını 2000’li yıllarda devam ettirmesidir.***Bu plan gerçekleşmedi. Ama bugüne kadar ortaya çıkan değişik plan ve çalışmaların içinde yer alan birçok unsur geçtiğimiz yıllarda gerçekleşti. Bir bölümü de sürmekte olan Ergenekon davası dosyalarında yer alıyor. Genelkurmay Başkanı’nın yaptığı açıklamanın aksine, gömülü silahlar bulunmaya devam ediyor.Sivillerin “kullanılması”yla ilgili planlar da önemli ölçüde hayata geçmiştir.Balyoz planı içinde yer alan “tutuklanacak” ve “faydalanılacak” gazeteciler listeleri, o listeleri yazanların mantığını çok açık şekilde gösteriyor. Ergenekon davasında yer alan belgelerde de gazetecilerle ilgili bazı tasnifler yer almakta, o planları hazırlayanlar da basını “dost kuvvetler-düşman kuvvetler” diye ayırmaktadır.***Planların tümündeki ortak mantık ise ne yazık ki neredeyse bütün Türk halkının “potansiyel düşman” ya da “hain” olabileceği üzerine kuruludur.Bunları düşünen ve yazanlar için sadece kendileri vatanseverdir, dolayısıyla ülkeyi “potansiyel düşmanlar”dan kurtarmak için her yol mübahtır.Balyoz Planı’nın uygulamaya geçmemiş olması, bir “harp oyunu” olarak “iç harp eğitimi” için kullanılmış olması durumun vahametini azaltmıyor. Kendi halkını düşman olarak gören ve buna göre Nazi dönemi sistemlerini ya da doğu Avrupa komünizminde yaygın olarak uygulanan ihbarcı sistemini kurmayı öngören; önce bir tür iç harp çıkarıp sonra iktidara el koymayı düşünebilen bir mantığın 2000’li yıllarda Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde mevcudiyeti ve o mantığı açıkça savunanların var oluşu gerçekten çok üzücüdür.***Türk Silahlı Kuvvetleri, içindeki bu kendi halkını düşman görebilme mantığını ve ruh halini sonsuza kadar temizlemek göreviyle karşı karşıyadır.Bu görevin yerine getirilmesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri yıpranmayacaktır. Tersine, güçlenecektir çünkü kendisini 60’lı, 70’li yılların kalıntısı olan hastalıklardan temizlemiş olacaktır.
Hrant Dink cinayetinde, tam üç yıl sonra bir belge daha ortaya çıktı. Katil, İstanbul’a gelişi, karşılanışı dahil emniyet tarafından izleniyormuş.Bu belge, bazı “kamu görevlileri”nin ne olacağını bildiğinin ve buna rağmen katilin cinayeti işlemesinin “bilerek” engellenmediğinin açık kanıtıdır.O “kamu görevlileri” hakkında herhalde yine yargı bir şey yapmacak, “devlet” sorgulanmalarına izin vermeyecek, ama Hrant Dink cinayetinin nasıl işlendiği artık açık olarak ortaya çıktı.***Yargının bir kesiminin nasıl “çalıştığı” da Mehmet Ali Ağca ile ilgili olarak ortaya çıktı. Sabah Gazetesi’nin dün verdiği önemli haber tam anlamıyla tüyler ürpertici nitelikte.2006 yılında Ağca’nın hapisten çıkmasını sağlayan “yanlış hesabı” yapan mahkemenin başkanı Yargıtay üyesi oldu. Ağca gibi bir katili erken salacak yanlış hesabı yapan bir yargıcın terfi etmesini, onu Yargıtay üyeliğine seçenler açıklamak zorundadır.Bu yargıcın kararını onaylayan mahkemenin üyelerinden birinin kocası da, sıkı durun, şu anda Ağca’nın avukatıdır. Bunun nasıl bir ilişki olduğunu anlamak için fazla kafa yormaya gerek var mı?Peki Ağca otomobil değiştirirken, gazetecileri engellemek için elini beline atan şahıslarla ilgili olarak Emniyet görevlilerinin herhangi bir işlem yapmamış olmasını kim, nasıl açıklayacak?***Evet her şey ortada. En sade Türk vatandaşının bile görebildiği ilişkileri, ilişki zincirini, isimleri ortaya çıkan kamu görevlilerinin tanık bile olmasının engellenmesinin hesabını vermesi gerekenler susuyor.İçişleri Bakanlığı, Hrant Dink’in katilinin izlenmesine rağmen cinayetin engellenmemesini soruşturacak, kendi mensuplarının olaydaki sorumluluğunu araştıracak mıdır?Yargıtay, üyeliğine seçilmiş kişinin nasıl olup da Ağca’nın erken salınması için karar aldığını soruşturacak, halka bu konuda bilgi verecek midir? Ağca’nın erken salınmasını sağlayan yargıç hakkında Adalet Bakanlığı bir soruşturma açacak mıdır?Ağca’nın erken salınmasını onaylayan mahkeme üyesinin kocasının Ağca’nın avukatı olması, bu iki kişinin parasal durumları Adalet Bakanlığı ve Baro tarafından araştırılacak mıdır?***Ağca’nın otel parasını kim ödemiştir? Korumalığını yapan silahlı kişiler kimdir? Bunlar sorulacak, araştırılacak ve halka açıklanacak mıdır?Bütün bunlar yapılmadığı sürece Ağca’lardan, Samast’lardan; bu katilleri koruyan kamu görevlilerinden, bu katillerin erken salınmasını sağlayacak yanlış hesabı yapan ve terfi eden, eşi de aynı katilin avukatı olan hukukçulardan kurtulamayız.
İki cinayet arasında yaklaşık otuz yıl var. Ve otuz yıla yayılmış daha onlarca da cinayet...Bu cinayetlerin kurbanları arasında gazeteciler, yazarlar, öğretim üyeleri, savcılar var ve cinayetlerin hiçbiri aydınlanmış değil.Ama bu cinayetlerin birçoğuyla ilgili ortak noktalarla karşılaşıyoruz.Bir kere bu cinayetlerle ilgili soruşturmalar, davalar doğru dürüst ilerlemez. Tetikçileri, ülkücü kökenli ve psikopat özellikli gençlerdir. Mahkemede öyle tavırlar sergilerler ki, sanki psikopat katiller değil, önemli iş yapmış kamu görevlileridirler. Ve hemen hepsi “bir yerlere” güvendikleri izlenimi verirler.Otuz yıl önce Abdi İpekçi cinayetinin davası sürekli görünmez eller tarafından çıkmaza sürüklendi. Otuz yıl sonra Hrant Dink cinayeti de yine görünmez eller tarafından çıkmaza sürükleniyor. Uğur Mumcu cinayeti davası da benzer bir şekilde boşluğa götürülmüş, hiçbir soruya cevap alınamamıştı. Yargı, Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü sırada, daha sonra Susurluk adıyla anılacak çeteyle ilgili yazılar yazdığının üzerinde durmamıştı.*** Bu cinayetlerin ortak özelliklerinden biri de, cinayetlerin öncesinde ve sonrasında birçok üniformalı ve üniformasız kamu görevlisinin isimlerinin ortaya çıkmasıdır. Ama her birinde bu kamu görevlilerinin tanık olmaları bile yine bazı eller tarafından engellenmiştir. Engellenmektedir.Örneğin Ahmet Taner Kışlalı cinayetinin hemen ardından olay yerine gelip, cinayet mahallini yıkatarak delileri yok ettirdiğinden kuşkulanılan asker kişinin adı yıllar sonra Hrant Dink cinayetinde ortaya çıkıyor, ama ne yargı ne sivil yetkililerin ne de askeri yetkililer bu konu üzerinde duruyor, bu kişinin ifadesi bile alınmıyor.Otuz yıl içinde en uzun ikbal sahibi politikacı olan Süleyman Demirel, sanki bu cinayetler kendisinin defalarca başbakan, sonra cumhurbaşkanı olduğu ülkede işlenmemiş gibi davranıyor. Kimse ona bu cinayetlerle ilgili bir şey sormuyor. Susurluk çetesini açık açık savunan Tansu Çiller’e de bir şey soran yok. Mehmet Ali Ağca’yı askeri hapishaneden kaçıran kişi açık açık “emir büyük yerlerden geldi” diyor. Kimse ona da, onu ve diğer ülkücü kökenli askerleri Ağca’nın bulunduğu cezaevine atayan asker kişilere de bir şey sormuyor.*** Bu cinayetlerin aydınlanmasını istemeyen oldukça güçlü bir yapı halen varlığını sürdürüyor olmalı ki, Ağca çıkıyor, askere alınmıyor; Dink davasında cinayete azmettirmekten yargılanan sanık cezaevinde yatarken devlet memuru olmak için başvuruyor, başvurusu kabul ediliyor.Bunları kovalayacak vicdanı hür ve ülkesinin çağdaş bir demokrasi olmasını isteyen siyasileri, askerleri, savcıları, yargıçları ve polisleri beklemeye devam edeceğiz. *** Ve Baykal...Bütün ülke Abdi İpekçi ve Hrant Dink cinayetlerini hatırlarken neden Baykal? Şundan: Baykal dün yine uzun uzun Ergenekon davasının avukatlığını yaptı. Yine unuttu ki bu dava sanıkları arasında Hrant Dink’i açık açık tehdit etmiş şahıslar var. Bunu unuttu, Abdi İpekçi’yi ise hiç hatırlamadı.Bütün gazetelerin manşetlerinde Ağca’nın tahliyesi ve bunun kamu vicdanını yaraladığına ilişkin haberler vardı. Baykal bu konuyla da ilgili değildi. Hrant Dink’in öldürülmesinin üçüncü yılında, bu davanın bir türlü ilerlememesiyle, çıkan engellerle de ilgili değildi.Ergenekon davasıyla ilgiliydi.Neden acaba?Baykal’ı “solcu” ve “demokrat” bir lider olarak yere göğe koyamayanlar bunun cevabını biraz düşünmelidir.
Mehmet Ali Ağca, hapishaneden çıktıktan sonra askerlikten de kurtularak, Ankara’nın lüks bir otelinde kendisi için tutulmuş süitte dinlenmeye çekilmiş.Hakkıdır çocuğun; silahsız, savunmasız bir gazeteciyi arkadan yaklaşıp öldürmek gibi bir kahramanlık göstermiş, askerî hapishaneden kaçmıştır, Papa’yı vurmuştur ve bütün bu yıllar içinde hiç konuşmamıştır. Abdi İpekçi cinayeti ve iki gasp olayından toplam 10 yıl hapis yatmıştır. Kendisini koruyan kollayan, ülkenin önemli bir gazetecisini öldürmekten sadece 10 yıl hapisle sıyırmasını sağlayanlara asla ihanet etmemiştir. Hakkıdır Ankara’nın lüks bir otelindeki süitinde dinlenmek.***Ağca’nın salındığının ertesi günü, Hrant Dink cinayetinin üçüncü yıldönümü. Hrant Dink de silahsızdı, katil arkasından yaklaştı, öldürdü. O da kahraman muamelesi gördü, “devlet görevlileri” kendisiyle Türk bayrağının önünde fotoğraf çektirdi.Silahsız, savunmasız kişileri arkadan yaklaşarak öldüren katilleri kahraman gibi görmenin nasıl bir hastalıklı ruhtan, ilkellikten kaynaklandığını, tıp bilimi “tıp” açısından açıklayabilir. Ama bu şerefsiz katilleri kahraman olarak görmek için onlar kadar şerefsiz olmak gerekiyor.Bu hale nasıl geldiğimizi soranlar, otuz yıl önce bir başbakanın, ki kendisi sonradan cumhurbaşkanı da olmuştur, “bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” dediğini, onun başbakanlığa taşıdığı bir başka kişinin de 15 yıl önce “bu ülke için kurşun atan” diyerek çeteleri, katilleri savunduğunu hatırlamak gerekiyor.***Mehmet Ali Ağca, Abdi İpekçi’yi öldürdüğü ve iki soygun yaptığı için toplam on yıl hapiste yattı ve çıktı. Aslında birkaç yıl önce ince bir katakulli çevrilmiş, önceden salınması sağlanmıştı, ama durumu basın fark etti ve tekrar cezaevine döndü.Türkiye’de hukuk adına konuşanların, ağızlarını her açtıklarında hukuk devletinden söz edenlerin vicdanları bu katilin on yılla kurtulması karşısında sızlamıyorsa, katilin bu cezayla kurtulmasını sağlayan, bu cezayı onaylayan “hukukçular” çıkıp bu kararları nasıl aldıklarını açıklasın.12 Eylül 1980 öncesinde, Ağca’nın kaçtığı askeri cezaevinin komutanı, onun üstündekiler, İstanbul’un sıkıyönetim komutanı, darbenin başı Evren; çıksınlar, bu olayları açıklasınlar. Bir nebze vicdanları, bir nebze insanlıkları, bir nebze vatan sevgileri varsa açıklasınlar.***Neyse... Hiçbiri konuşmayacak, kararmış vicdanlarıyla yorganlarını başlarına çekip uyumaya, unutmaya çalışacaklar.Bu arada Ağca da Ankara’daki lüks otelin süitinde dinlenecek. Konuşmayacak, onu on yıl hapisle kurtaranları, erkenden çıkarmaya çalışanları, askerlik yapmasını engelleyen raporları almasını sağlayanları “satmayacak.” Şerefsiz katillere kahraman muamelesi yapacak kadar ruhu kararmışlar da bundan mutlu olacak.
Seçimlere kadar geçecek yaklaşık bir yıl içinde esas tartışma konusunun Kürt açılımı ve yeni anayasa olacağı anlaşılıyor.Hükümetin referandum süresini kısaltmasıyla birlikte, kısa fakat yoğun bir tartışmanın ardından yeni anayasa halkın onayına sunulacak.Yürürlükteki anayasanın, defalarca değiştirilmiş olmasına rağmen, askeri darbenin “devleti halkına karşı korumak” mantığı üzerine kurulu olduğunu artık herkes biliyor.Mevcut anayasa, haklarını korumakla yükümlü olduğu vatandaşların tümünü potansiyel suçlu olarak görebilmektedir, ne anlama geldiği belirsiz bir kutsal devleti korumak için yazılmıştır.***AKP’nin bundan önceki yeni anayasa girişimi, çok talihsiz bir şekilde, türban konusuyla başlayan tıkız bir çatışmanın ardından rafa kalktı. Tartışmaların ortasında türban oturduğu için gerçekten tartışılması gereken hiçbir konu ele alınamadı, AKP de pes edip geri çekildi.Çağdaş ve özgürlükçü, halkını koruyan, haklarını güvence altına alan bir anayasanın nasıl olması gerektiği aşağı yukarı bellidir ve 1961 anayasasının varlığı, o günkü koşulların getirdiği bütün olumsuzluklara rağmen çağdaş bir anayasanın yapılabileceğini göstermiştir.Yeni anayasayla birlikte, 12 Eylül darbecilerinin bugün sahip oldukları yasal korunma da ortadan kalkacaktır. Hâlâ askeri darbeleri, askerî vesayeti, sivil dikta eğilimlerini tartışırken, 12 Eylül darbecilerinin yargı önüne çıkarılması bütün anlamsız tartışmaların geride bırakılması açısından en önemli dönüm noktası olacaktır.***12 Eylül darbesinin üzerinden 30 yıla yakın bir süre geçti. Hâlâ, bir gün önce kıyasıya birbirini öldürenlerin bir günde nasıl durduğu açıklanmış değil. O günlerde yaşanan mezhep çatışmalarının da nasıl o kadar hızlı bir şekilde tırmandırıldığı da açıklanmış değil. Bugün hapishaneden çıkacak olan Mehmet Ali Ağca’nın askeri cezaevinden elini kolunu sallayarak, asker üniformasıyla kaçışı da açıklanmış değil...12 Eylül öncesindeki dehşet günleri katillerinin devletin bazı organları tarafından desteklenip çalıştırıldığını, bunların neden korunup kullanıldığını artık herkes biliyor.Bu ilişki zincirinin Susurluk’tan geçerek Ergenekon’a kadar ulaştığının ipuçları da ortaya çıkıyor. Bütün bunları açıklaması gerekenler 12 Eylül kitlesidir; darbeyi yapanlar, bu darbeye çanak tutanlar, bu darbeyle iktidar olanlardır.*** Daha önce böyle olayları yaşamış ve rejimini demokrasi olarak tanımlayan ülkeler arasında bir tek Türkiye darbecileri yargı önüne çıkartmadı. Kendi darbecilerini yargılayan, hapse atan ülkelerin hiçbirinde artık bizim yaşadığımız türden demokrasi tartışmaları yaşanmıyor.Bir yarım ve çeyrek aydın cennetinde meselelerin esasına girmek zordur. Bu yarım ve çeyrek aydın kitlesi büyük ve iddialı teorilerle hem kendilerini gündemde tutmayı hem de kamuoyunu sorunların esasından uzaklaştırmayı hâlâ başarabiliyor.Çağdaş bir anayasayla birlikte 12 Eylül’ün izlerini silmek, hesapların verilmesini sağlamak başarılırsa bunların ülkeyi gömdüğü suni gündemlerden kurtulmak da mümkün olacaktır.
Türk solu, 60’lı yıllarda ilk kez geniş kitleyle ilişki kurmayı başarırken “ulusalcılık-devletçilik” konularını da tartıştı. ‘Sol’un devletçi olamayacağını, devletçiliğin ‘sol’ olamayacağını savunanlarla diğerleri kıyasıya tartıştı.Bu tartışmanın bir yanında oldukça “pratik” bir unsur vardı. Kendilerini ulusalcı-solcu olarak gören darbeci hareketler, sol ile yakın ilişki içindeydi ve o darbeci hareketlerin gerçekleştireceği başarılı bir darbe ‘sol’u iktidar ortağı yapabilirdi.Bu senaryonun farklı bazı türleri başka üçüncü dünya ülkelerinde görülmüştü. Ama temelde yine “geniş halk kitlesi bizi anlamaz, biz de iktidar olmanın pratik bir yolunu bulmalıyız” mantığı vardı.Bu senaryo hep hüsranla sonuçlandı. Ancak o arada Türk soluna bir devletçilik-ulusalcılık katmanı da sıkıca yapışmış oldu.Tartışma sürecine uzun uzun değinmek biraz tarih sohbetine girer, ama o süreç, bugünkü mantık kaymalarının da kaynağıdır. O günlerden gelen yapışmanın bugünkü sonuçlarından biri, devletçi ve yabancı düşmanlığı anlamındaki milliyetçi görüşlere sahip olanların kendilerini solcu sanmalarıdır.***Biraz daha bugüne gelirsek, neredeyse her gün rastladığımız oldukça yaygın bir bakış açısına göre Ergenekon soruşturmasına karşı çıkmak “solculuk” gereğidir. Çünkü soruşturmayı sağ bir yönetim, dahası, siyasi İslam kökenli bir iktidar yürütüyor.Bu mantık kayması, ülkede Kürt kelimesinin bile kullanılamadığı yılları dahi unutarak, hükümetin gündeme getirdiği Kürt açılımında da kendisini gösteriyor. Yapılan işi, önerilen politikayı değil, onu kimin yaptığını asıl mesele olarak görenlerin, kendilerini solcu hissetmeleri de garip olarak görülebilir.Bu mantık kaymalarının kaynağında bir Türkiye gerçeği var. Batı’da bütün azınlık haklarını, hatta dini azınlıkların türban dahil haklarını ‘sol’ savunuyor. Batı’da Ergenekon türü örgütlenmelerin kökünü sol siyasi iktidarlar kazıdı. İspanya’da “ülkeyi bölüyorsunuz, fazla demokrasi bölünmeye yol açacak” diye tankları yürüten darbecilerin önüne solcular atladı. Bütün darbecilerin ceza alması için solcular uğraştı. Fransa’nın Cezayir kıyımlarını dünyaya solcular duyurdu. Almanya’da Nazi dönemiyle hesaplaşmanın başını solcular çekti.Türkiye’de ise o kadar çok zaman kaybedilmiş ve sol çağdaş gelişmelere damgasını vurmakta öylesine eksik durumdadır ki, bunlar bir merkez sağ hükümete, kimilerine göre “tehlikeli” bir yönetime kalmıştır.***Batı’da solun gerçekleştirdiği reformların Türkiye’de bir merkez sağ yönetimine kalması gerçekten bazı kafaları fazlaca karıştırıyor, yaygın mantık kaymalarına yol açıyor.Türkiye’de solun şu anda da siyasette bu kadar etkisiz olmasını, kendisine solcu diyenlerin en kaba devletçi ve milliyetçi görüşlerde tıkanıp kalmış olmalarını bayağı tartışmak gerekiyor.Solun etkisiz kalışında hiç kuşkusuz devletin sola uyguladığı ağır baskıların etkisini büyüktür. Ama bugünkü durumu sadece bununla açıklayamayız.80 yıl önce İspanya İç Savaşı’na dünyanın dört bir yanından gidip katılanlar oldu, İspanya laik cumhuriyetini ve sol iktidarı savunmak için savaştılar. 60 yıl önce hemen yanı başımızdaki Yunanistan’da bir iç savaş yaşandı ve bu savaşa Türkiye’den bir tek kişi, evet tek bir kişi katıldı. Bu “tarihi anekdot” bile kendi başına birçok şeyi açıklıyor.
AKP iki dönemdir tek parti olarak iktidarda. Bu süre içinde ciddi bir ekonomik kriz yaşandı ve kriz halka işsizliğin artışı olarak yansıdı. Ergenekon davası ve Kürt meselesi toplumda önemli gerilim ve bölünmelere yol açtı.Bütün bunların seçmen tercihlerini etkilemesi, oyların önemli bir bölümünün yön değiştirme eğilimine girmesi doğaldır. Ama öyle olmuyor.***Metropoll araştırma kuruluşunun yaptığı son çalışmanın sonuçlarına göre bugün seçim olsa AKP’nin oy oranı yine yüzde 38 dolayında olacak.Bu oran son genel seçime göre önemli bir gerileme anlamına gelse de 8 yıl öncesine göre AKP’nin aynı yerde tutunduğunu gösteriyor.Aynı araştırmanın sonuçlarına göre iki muhalefet partisi de birkaç puan mertebesinde olsa bile oy kaybına uğramış görünüyor.***Metropoll’un bu araştırmasıyla ilgili haber dünkü Cumhuriyet’te yer aldı. Cumhuriyet haberi verirken Metropoll adlı kuruluşu “AKP’ye yakın” olarak nitelemiş, ancak haberin manşetten verilmiş olması da sonuçlarına itibar ettiklerini gösteriyor.Bu araştırma sonuçlarına biz de itibar edersek, varacağımız ilk ve net sonuç, Türk halkının siyasi iktidarı değiştirme eğiliminde olmadığıdır.AKP geçen dönemde çıktığı zirve noktasından geriye düşmüştür, ama halk desteğindeki kaybı tek başına iktidar olmasını engelleyecek düzeyde değildir.***Yakın dönemdeki bütün gergin tartışmalara rağmen iki muhalefet partisinin de yerinde sayması, hatta küçük kayıplara uğramaları da yine Türk halkının bu partilere ülkeyi yönetme ehliyeti vermeye niyetli olmadığını gösteriyor.Kuşkusuz iki partinin de kararlı taraftar ve yöneticileri bunu kabul etmeyeceklerdir; ama şurası artık belli ki muhalefet ediş tarzları geniş halk kitlesini etkilemekten uzak. Her tartışmayı gergin bir ortama götürmelerini, ortaya herhangi bir proje koymamalarını halk izliyor.***İki genel iki yerel seçim galibiyetinden sonra AKP’nin üçüncü genel seçimi de o seçimlerdeki kadar rahat kazanması ihtimalinin hâlâ yüksek olması en başta muhalefetin başarısızlığının bir sonucudur.Muhalefet partileri halka barış, daha çok özgürlük ve daha çok refah vaat edemiyor.Muhalefet partileri bugüne kadar yürüttükleri politikalarda önemli değişikliklere gitmezlerse, AKP’nin beşinci seçim galibiyetinin altyapısını kendi elleriyle hazırlamış olacaklardır.
Son günlerde, gazete köşelerinde yeni bir demokratlık yarışı başladı. Yarışın konusu basit: AKP’yi eleştirmek mi demokratlık, AKP’nin Ergenekon’la başlayan Kürt açılımıyla devam eden politikalarını desteklemek mi demokratlık?Nuray Mert’in AKP hükümetinin bir tek parti diktatörlüğüne yöneldiğine ilişkin görüşü bu tartışmanın kıvılcımı oldu. O arada İlhan Selçuk da hastane yatağından, Türkiye’de irtica tehlikesi olmadığına ve demokrasinin her durumda savunulması gerektiğine ilişkin yeni görüşlerini iletti.Demokrasi ve demokratlık kavramlarına da kendi durduğumuz noktadan baktığımız için, henüz bunların üzerinde bile anlaşmakta güçlük çekiyoruz. Ve bugünkü tartışmadan da bir sonuç almamız mümkün değil.Çünkü her durumda, her tartışmada bol “ama” kullanarak kendimizi iki taraflı güvenceye almaya alışmışız.Bir başka yan çizme imkânı da “ilke olarak” kavramının kullanımıyla elde ediliyor. Adam lafa başlıyor: “Kürt meselesinin demokrasi içinde çözümüne ilke olarak taraftarız...” Taraftar mısın değil misin? Taraftarsan o “ilke olarak” ne oluyor?Aynı cinsten bir başkası lafa devam ediyor: “Kürt meselesi demokrasi içinde çözülmelidir, ama onlar da Habur’da, İzmir’de neler yaptılar...” Demek istiyor ki, Kürt siyasiler yanlış yaptığında kendisine de demokratlıktan yan çizme hakkı doğmuş oluyor.***Demokratlığı AKP’ye bakış açısıyla ölçmek de konunun esasından uzaklaşmanın aracı olarak kullanılıyor. Bu tartışma bir de CHP üzerinden yapılsın: CHP’nin bugünkü politikalarını destekleyen birisi demokrat olabilir mi?Bu partinin önde gelenleri, birisinin ailesinde Ermeni olmasını hakaret olarak kullanmakta, Dersim dramını bir tehdit gibi hatırlatmakta, sokak gösterilerine karşı olağanüstü halden bile söz edebilmektedir. Bu lafları eden bir siyasi parti, bırakın solculuğu, demokrat sayılabilir mi?30 yıllık bir konu: Mehmet Ali Ağca, Abdi İpekçi cinayetinden yakalandı, dönemin sıkıyönetim yetkilileri Ağca’yı kendilerinin yetkili olduğu gerekçesiyle “sivillerin” elinden aldılar, askeri hapishaneye koydular ve Ağca buradan asker üniforması ile kaçırıldı, gitti Roma’da Papa’ya ateş etti.Bunun açıklanmasını isteyenin, Uğur Mumcu cinayetinin, Hrant Dink cinayetinin aydınlanmasını isteyenin “AKP’nin oyununa gelerek devleti yıpratmak” la suçlanması ancak bize özgü bir saçmalıktır. Ve bu tiyatro oynanmaya devam ediyor.***Elleri kelepçeli Kürtlerin tek sıra halinde dizilerek içeri atılmasına ses çıkarmayanların, özel kuvvetlerde arama yapılıyor diye bağırmaları, sonra da kendilerini demokrat ilan etmeleri de bizde görülür.Çünkü sadece kendine demokrat yarım ve çeyrek aydınların büyük bir cesaretle bağırmaya devam ettikleri bir toplumda yaşıyoruz.Demokrat olmak kolay değil. Demokrat olmak için siyasi partilerdeki liderlik sultasına da karşı olacaksın, hiçbir kurumun demokrasiye aykırı güçlere sahip olamayacağına da inanacaksın, bilhassa da “ilke olarak” ve “ama” lı kaçamaklardan, kurnazlıklardan medet ummayacaksın. Abdi İpekçi cinayetinin de 12 Eylül zulmünün de hesabının sorulmasını isteyeceksin, bütün faili meçhullerin üstünün örtülmesine karşı çıkacaksın. Her durumda çalışan haklarını savunacaksın.Haksızlığa uğrayan Tayyip Erdoğan ise de, herhangi bir solcu genç ise de; her ikisine ayrım gözetmeden; içtenlikle, ikisi hakkında da “hak etti” diye düşünmeden sahip çıkacaksın.Böyle olduğunda kimsenin AKP üzerinden kendisine demokratlık biçmesine gerek kalmaz, yarım ve çeyrek aydınların körelttiği sol da hayat imkânı bulur.