Bu sınavdan geçemedik

30 Ocak 2010

“Biz” demekle kastımız, basında köşe yazarı olarak çalışan, gazeteci kökenliler ya da olmayanlar. Sınav, Taraf Gazetesi’nde Balyoz planıyla birlikte “tutuklanacaklar-faydalanılacaklar” listelerinin yayınlanmasıyla başladı.Bu listelerin yayınlanmasıyla ilgili olarak “gazetecilik ilkesi” açısından itirazımızı belirtmiştik. Kişilerin gıyabında yapılmış; kimin, hangi kıstaslarla oluşturduğu bilinmeyen bir liste, bu liste içinde yer alanlar açısından yanlış kanaatlere ve haksızlıklara yol açabilir. Gazetenin sunuşunda bazı incelikler yapılmış olsa bile, bütün okurların bu incelikleri fark etmesi mümkün değildir. Genel kanaat, listedeki isimler üzerinde ve listenin başlığı üzerinden yoğunlaşır.Nitekim öyle oldu.Bizim kuşağın öğrendiği gazetecilik özeni, böyle bir liste yayınlanırken, listedeki isimlerin görüşlerinin de birlikte verilmesi, okurun kanaati oluşurken kişilerin tepkisinin de dikkate alınmasının sağlanması şeklindedir.***Listeler yayınlandıktan sonra birkaç farklı tepkiyle karşılaştık. İki listede yer alanların bazıları listeleri makul buldular. “Tutuklanacaklar” listesinde yer alanlar, üstelik kimileri de kendilerine “demokrasi kahramanı” sıfatını layık gören edalarla yazılar yazdılar, kanal kanal dolaşıp aslında tek cümleden ibaret bir tepkiyi yüzlerce kez tekrarladılar.Bu yazarların bazıları iki listeyi de “makul” bulduklarını da ima ettiler.“Faydalanılacaklar” bölümünde yer alanların bazıları birer cümlelik tepkiyle konuyu kapattı. Ama bazı yazarlar da uzun uzun “savunmalar”a girişti. Kuşkusuz, bazı asker kişilerin bir gazeteci-köşe yazarı hakkında “darbe yaparsak bizi destekler” notu düşmüş olması o kişiler açısından hoş değildir. Ama bu, uzun savunmalar gerektiren bir durum da değildir. Darbe olmamıştır, kimse tutuklanmamıştır, kimseden faydalanılmak istenmemiştir.***Peki bunlar olmadı mı? Oldu. 12 Eylül darbesinin ardından oldu. Bugün “demokrat” olan bazı kıdemli köşe yazarları o dönemde kendilerinden “faydalanılması”na izin verdi.Bazıları ise “karşı saf”ta olduğunu düşündükleri gazete ve gazetecileri askeri yönetime ihbar eder nitelikte yayın da yaptı.28 Şubat 1997 “süreci”nin ardından bazı gazeteler ve gazeteciler “Batı Çalışma Grubu”nun hedeflerine uygun yayın yapmakta sakınca görmedi.Bunların hepsi oldu. Türk basınının önemli bir kesiminin 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerinde iyi bir sınav verdiğini söylemek zordur. Bu kez de listelerin ardından yazılan ve söylenenlerin tümüne baktığımızda, basınımızın gazeteci kökenli olan ya da olmayan kesiminin sınavdan geçtiğini söylemek kolay değil.Basın çok net bir aynadır, toplumda ne varsa yazılı ve görsel basında aynen yansımasını bulur.

Devamını Oku

Çocuklar ve adalet

29 Ocak 2010

Türkiye birkaç gündür “kayıp” çocuklarını konuşuyor. Neredeyse 1.500 çocuk, ki bunların yarısına yakını devletin sorumluluğu altındaki kimsesiz çocuklar, “kaybolmuşlar” ve bulunamıyorlar.Birkaç gündür başka çocuk “dramları”nı da öğreniyoruz. Çocuklara çocuk gibi davranamadığımızın vahim örnekleri bunlar.Berivan 15 yaşında, Batman’daki bir gösteriden sonra gözaltına alındı, mahkemesi üç ayda tamamlandı. Aldığı cezalar: İzinsiz gösteriye katılmaktan 5 yıl, örgüt adına suç işlemekten, yani taş atmaktan 7.5 yıl, örgüt propagandası yapmaktan 1 yıl. Toplamı 13.5 yıl ediyor, ama mahkeme yaşını dikkate alarak 7 yıl 9 aya indiriyor.* Mehmet Ali Ağca adlı şahıs, Abdi İpekçi’yi öldürdüğü ve iki silahlı soygun yaptığı için toplam 10 yıl hapis yattı, bazı yargıçlar 6 yılda salmaya çalıştı.Adana’da geçen yıl Berivan’ınkine benzer olaylarda toplam 3 bin 155 çocuk gözaltına alındı. Bunların aldıkları cezalar ortalama 4’er yıl.* Mehmet Ali Ağca adlı şahıs Abdi İpekçi’yi öldürdüğü ve iki silahlı soygun yaptığı için toplam 10 yıl hapis yattı, bazı yargıçlar 6 yılda salmaya çalıştı... ***Norveç’te yaşayan 15 yaşında iki Türk çocuk 5 yıl önce geldikleri Anıtkabir’de deftere “Mıstık” diye başlayan sulu laflar yazdılar. Davaları yeni bitti, önce 22’şer ay hapse çarptırıldılar, sonra cezaları 11’er aya indirildi. Atatürk’le ilgili sululuk yapan çocukların hayatlarını kaydırarak Atatürk’ü koruduğunu zanneden bir yargı ve ceza sistemimiz var.* Bu ceza sisteminde Mehmet Ali Ağca adlı şahıs Abdi İpekçi’yi öldürdüğü ve iki silahlı soygun yaptığı için 10 yıl hapis yattı, bazı yargıçlar 6 yılda salmaya çalıştı.Çocukları çocuk olarak görmeyen bir adalet sisteminin, konu Mehmet Ali Ağca olduğu zaman nasıl işlediğine baktığımızda, Hrant Dink cinayetindeki işlememe haline baktığımızda herhalde en çok hukukçuların içi acıyordur. ***Yukarıdaki üç örnek, sadece son günlerde yayınlanan haberlerden alındı. Hiç kuşkusuz benzeri daha yüzlerce, belki de binlerce haber vardır. Ve bizim hukukçularımız, siyasilerimiz, devletlilerimiz bu durumu gidermek için bir şey yapmıyor.Bu arada, Ağca’nın silahlı korumaları hakkında bir işlem yapıldı mı?Son bir soru daha: Adalet Bakanlığı ve İstanbul Barosu, Ağca’nın erken salınmasını sağlayan hâkim ile Ağca’nın avukatı olan eşi hakkında herhangi bir işlem yaptı mı?Ağca’nın cezasını yanlış hesaplayıp 4 yıl erken salınmasını sağlayacak kararı alan hâkimin Yargıtay üyeliği devam edecek mi?..Bu soruların cevapları, zaten çocukların çocuk olduklarını neden unuttuğumuzun cevabını da veriyor.

Devamını Oku

Türkiye’yi dünyadan koparmak

28 Ocak 2010

Geçen yaz, İstanbul adalarından birinde oturan bir Yahudi Türk vatandaşı garip bir olay anlatmıştı.Daha çok Yahudi çocukların ve gençlerin buluşup denize girdikleri bir köşede bir sabah gamalı haç çizimleri bulmuşlar, ailelerine haber vermişler. Gamalı haçlar, taşlara gayet düzenli çizilmiş. Olayı duyunca benim ilk tepkim, “Çocuklar arasında bir mesele çıkmıştır, Yahudi çocukları korkutmak için, çocuk gaddarlığıyla bu iş yapılmıştır” şeklinde olmuştu. Olayı aktaran kişiyse, “galiba pek öyle değil” demekle yetinmişti.***Bu olayı dün Poyrazköy’de gömülü bulunan silahlarla ilgili iddianamenin açıklanması üzerine hatırladık.Silahları saklayan ve kullanmak için emir bekleyen grubun hedeflerinden birinin Türkiye’nin Müslüman olmayan vatandaşları olduğu, bu iddianamede, sanıklarda bulunan belgelere ve planlara dayanılarak anlatılıyor.Planlara ilham veren olayın, Başbakan’ın Davos’taki “one minute” gösterisi olduğu da iddianamedeki bilgiler arasında yer alıyor.İddianamenin ana hatlarına bakıldığında bu grubun çok önemli bir görevi var: Aralarında İstanbul’un adalarının da bulunduğu bölgeler dahil olmak üzere Türkiye’nin Müslüman olmayan vatandaşlarını çeşitli eylemlerle korkutmak ve dünyayı azınlıkların Türkiye’de güvende olmadığına ve bu durumun kaynağının da hükümet olduğuna inandırmak.***Bu planı yapanlar, başarıya ulaştıkları anda Türkiye’nin Batı dünyasından kopmanın eşiğine geleceğini herhalde biliyorlardı. Türkiye bir kez daha ve çok kuvvetli olarak, pis oyunlarla, masum kanlarla kirlenmiş bir ülke olarak görülecekti. Planın başarılı olması durumunda ardından Sünni-Alevi ve Türk-Kürt çatışmalarının baş göstermesinin de altyapısı tamamlanmış olacak, çeteler sürekli olarak ortalığı kana bulayacak ve Türkiye bugünkü Irak’tan da beter bir ortama sürüklenmiş olacaktı.Böyle bir düşünce yapısı olanların kendilerine “milliyetçi”, “vatansever” ya da “ulusalcı” gibi sıfatlar yakıştırmaları, hatta öyle olduklarına inanmaları kadar garip bir durum olamaz.Ülkesini Mustafa Kemal’in ısrarla uğraştığı ve temel hedef olarak gösterdiği “muasır medeniyet” ten uzaklaştırmak, karanlık ve kan içinde yüzen bir Orta Doğu ülkesi haline getirmek için çalışanların varlığı bile Türkiye için büyük bir acı ve utanç kaynağıdır.

Devamını Oku

Beşinci seçim için erken tahmin

26 Ocak 2010

AKP, kurulduğundan itibaren iki genel, iki yerel seçimden birinci parti olarak çıktı. Üçüncü genel seçime yaklaşık bir buçuk yıl var. Erdoğan’ın erken seçim ile ilgili sert tavrı dikkate alındığında seçimin erkene alınmasının ancak çok önemli siyasi krizlere bağlı olduğu söylenebilir.Geçen hafta Metropoll’ün seçim araştırmasının sonuçlarını yayınlamıştık. A-G’nin yöneticisi Adil Gür’ün açıkladığı kendi araştırması da (Neşe Düzel ile konuşma, Taraf Gazetesi) AKP için aynı sonucu veriyor: Yüzde 32-33.İki araştırma da Sarıgül’ün “Türkiye Değişim Hareketi” ile ilgili olarak yaklaşık aynı sonucu veriyor: Yüzde 6.Adil Gür’ün araştırmasındaki diğer sonuçlar şöyle:CHP yüzde 21-22, MHP yüzde 19-20, DTP yüzde 7-7,5; SP yüzde 5.Bu oranlardan yola çıkıldığında, 2002’de kurulduktan sonra girdiği ilk seçimde Yüzde 34,4 oranında oy almış olan AKP’nin başlangıç noktasına döndüğü söylenebilir.Kürt açılımının Habur gösterisi ile aldığı yara, belki daha da önemlisi ekonomik krizin etkileri, AKP’nin gerilemesinin nedenleri olarak görülüyor.AKP’nin yakalayacağı yüzde 32-33’lük bir oy oranı, iki muhalefet partisinin aynı oranlarda kalması durumunda üçüncü kez tek parti iktidarı için büyük olasılıkla yeterli olacaktır.İktidar değilse de ana muhalefet değişebilirAdil Gür, CHP ile MHP’nin son siyasi dalgalanmalar karşısındaki etkilenmelerine bakarak MHP’nin CHP’den oy aldığını söylüyor. Bu şaşırtıcı bir durum değil, uzun süredir her konuda muhafazakâr ve zaman zaman radikal milliyetçi bir tepki gösteren CHP’ye oy veren bir kesimin bu politikaların asıl adresine yönelmesi doğaldır. CHP’deki oy kaybetme eğilimi, MHP’nin ana muhalefet partisi olması, CHP’nin üçüncülüğe düşmesi ihtimalini de gündeme getiriyor.Sekiz yıllık iktidar yıpranması altındaki AKP karşısında, beşinci seçim yenilgisini alma ihtimali çok yüksek olan CHP’nin, “ana muhalefet” unvanını da kaybetmesinin herhangi bir iç eleştiri ve yenilenme sürecinin başlatması büyük olasılıktır. Çünkü Baykal’ın belirlediği milletvekillerinin artık “lider”den uzaklaşmasının en azından tarihi şartları ortaya çıkmış olacaktır. Baraj yüzde 10’dan yüzde 5’e düşerse...Mustafa Sarıgül’ün yakında kurulması beklenen partisinin de daha kurulmadan yüzde 6’lık bir oy desteğine sahip görünmesi de, AKP’den uzaklaşan bir kısım seçmenin arayışının şu andaki adresi olarak görülmesi olarak yorumlanıyor. Şu anda tespit edilen bu tür oy kaymaları, seçmen sandığa yaklaştıkça “büyük parti” ya da “iktidar adayı parti” lehine çalışır.A-G araştırmasında yüzde 7-7,5 görünen DTP-BDP’nin, bu gelişmeyi koruması, daha çok sayıda milletvekili çıkarmasının ötesinde “temsil” niteliğini artırması bakımından önem taşıyacaktır.Eğer AKP, büyük bir demokrasi adımı atmaya karar verir de -pek sanmıyoruz ama- seçim barajını yüzde 5’e düşüren bir anayasa değişikliğine giderse aynı oy oranlarıyla Meclis’in yapısı çok değişecektir. Kuşkusuz bunun hesaplarını AKP erkânı da yapıyor.Gerçekte, sandık ne zaman ortaya çıkarsa çıksın Türkiye çoktan seçim sath-ı mailine girmiştir.Bu tahlilleri yaparken AKP’nin artık ustalaştığını ve yararlandığı seçmeni maddi desteklerle yanına çekme yöntemlerini de hesaba katmak gerekir.

Devamını Oku

Darbeler çağı bitti mi?

25 Ocak 2010

Cumhuriyet tarihimiz boyunca yaşadığımız siyasi çalkantılar iki “korku”yu sürekli olarak canlı tuttu. Ülkenin bir kesimi hep “demokrasi korkusu” içinde yaşadı. Bir diğer kesim ise “darbe korkusu”ndan kurtulamadı.Son dönemdeki tartışmalar içinde “darbe korkusu”nun gereksiz bir “paranoya” olduğunu söyleyenler de çıktı. Onlara göre aslında korkulacak bir darbe olasılığı yok, Silahlı Kuvvetler’i “yıpratma operasyonu” var.Buna inananlar herhalde, Türkiye’nin çok partili demokrasiye geçtiği andan itibaren varolan bir “askeri müdahale” refleksinden haberdar değil.***- İsmet İnönü, 1950 seçimlerini Demokrat Parti’nin kazanması üzerine bazı yüksek rütbeli askerlerin kendisine gelip “müdahale edelim” dediklerini anılarında yazdı.Demokrat Parti’ye karşı ilk cunta örgütlenmeleri 1957’de “9 subay olayı” ile ortaya çıktı.- 6-7 Eylül 1955’teki rezaletin bir “özel harp operasyonu” olduğunu dönemin yetkili subaylarından biri uzun yıllar sonra açıkladı.- 27 Mayıs 1960’ta askeri müdahale oldu, başbakan ile iki bakan asıldı.- 1962 ve 1963 yıllarında Talat Aydemir iki kez darbe girişiminde bulundu, birincisinde İnönü tarafından bağışlandı, ikincisinin ardından yardımcısıyla birlikte idam edildi.- 1969-1970 yıllarında Yön Dergisi hareketiyle başlayan Devrim dergisinin fikir öncülüğünde, darbe ortamı yaratılması için yoğun faaliyetlerde bulunuldu, bunun için devrimci gençlik hareketleri kullanıldı.O çevre 9 Mart 1971 günü yönetime el koyma planı yaparken harekete geçemedi, buna karşılık 12 Mart 1971 muhtırası ile Silahlı Kuvvetler emir komuta zinciri içinde yönetime fiilen el koydu, solu ve demokratik hakları tasfiye planı uygulandı.- 1974-1980 arasında dönemin başbakanlarından Bülent Ecevit, Özel Harp Dairesi, bugünkü özel kuvvetler ve Seferberlik Tetkik Kurulu’nun faaliyetlerinin üzerine gitmeye çalıştı, başarısız oldu.- 12 Eylül 1980’de Kenan Evren başkanlığındaki askeri müdahalenin üzerine ülkedeki kanlı olaylar bir anda kesildi, Türkiye sütliman oldu. Yüz binlerce kişi mağdur edildi, “asmayalım da besleyelim mi” mantığıyla darağaçları kuruldu.- 1983’te askeri yönetimin çeşitli baskılarına rağmen seçimi kazanan Turgut Özal, seçimin iptal edilmesini ve tutuklanmayı bekliyordu. Birkaç yıl sonra Özal’a, henüz aydınlanmamış bir suikast girişiminde bulunuldu.- Susurluk rezaletine muvazzaf subayların karıştığı belirlendi, bu subaylar hakkında adları açık olarak belirlenmesine rağmen hiçbir işlem yapılmadı; tam tersine, terfi ettirildiler.- 28 Şubat 1997’de MGK toplantısının ardından Erbakan-Çiller koalisyonunu devirme faaliyetini “Batı Çalışma Grubu” yönetti ve sonuç aldı.- 2002 yılında AKP’nin seçimi kazanmasının ardından “Ayışığı”, “Yakamoz” gibi isimlerle darbe planları hazırlanmış olduğunu dönemin Genelkurmay Başkanı doğruladı.- Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmemesi için bizzat Genelkurmay Başkanı’nın yazdığı e-muhtıra yayınlandı.- Yeraltında silah depoları bulundu, asker kişilerin hazırladığı öne sürülen müdahale ve suikast planları ortalığa saçıldı.***Bütün bunların üzerine, “askeri müdahale korkusu anlamsız bir paranoyadır” diyenler ya kör cahildir ya halkı bilinçli olarak yanıltmayı amaçlamış “taraf” olan şahıslardır.Her askeri müdahalenin ardından ülkenin biraz daha kötüye gittiğini görmemek için de insan kör cahilden de öte bir durumda olmalıdır.***Bunların tümü yaşandı, hatta daha fazlası yaşandı.Ama bitti.O dönem geride kaldı. Geride kalan dönemin son kalıntıları yargıya hesap verecek ve bu defter tümüyle kapanacak.Bunu dün Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ en açık şekilde söyledi. Dünkü konuşmasının esası budur.Sivil siyasiler de artık, darbeden medet ve koltuk umanlar dahil, bunu böyle bilmeli ve buna göre davranmalıdır.Orgeneral Başbuğ noktayı koymuştur. Bu noktayı güçlendirmek için de sivil siyaset üzerine düşeni yapmalı ve darbeler döneminin bittiğini bütün ülkeye aynı açıklıkla ilan etmelidir.

Devamını Oku

Genelkurmay’ın katılması

24 Ocak 2010

Belge tartışmalarında Genelkurmay sürekli olarak “savunma” konumunda bulunuyor. Basında yer alan haberler ya yalanlanıyor ya “düzeltiliyor.” Yer altına gizlenmiş silahlarla ilgili olarak Genelkurmay Başkanı’nın bizzat yaptığı açıklama kendisini ve kurumu güç durumda bıraktı. Benzer bir durum “ıslak imzalı belge” konusunda yaşandı. Genelkurmay Başkanı’nın “kâğıt parçası” sözünün yer aldığı beyanatının internet sitesinden çıkarılması, yine kendisi açısından net olmayan kuşkulu bir durumun varlığını gösteriyor.Son “iç harp oyunu” belgesinin, içindeki bazı ayrıntıların reddedilmesine rağmen resmen kabul edilmesi, bu tür “zihin idmanları” nın kabul edilmesi anlamına geliyor. “Harp oyunu” nun başında bulunan komutanın “bu tür çalışmaların yapıldığını” söylemesinin anlamı da bellidir: Silahlı Kuvvetler’de en üst düzeyde bilgi sahibi olunsa da olunmasa da bu tür çalışmalar yapılmaktadır, bunların “fiiliyata” geçmesi söz konusu değildir.***2002-2003 yılları dahil, Silahlı Kuvvetler’de “siyasete müdahale” hatta “darbe hazırlığı” diye nitelenebilecek çalışmalar yapıldığı anlaşılıyor. Bu “hazırlık” ya da “zihin idmanı” çalışmalarının gerçekleşme aşamasına “yaklaşıldığı” na ilişkin dava aslında Ergenekon davası ve gizli silah depolarıyla ilgili soruşturmalardır. Bu soruşturmalar, Anayasa Mahkemesi’nin son kararı dolayısıyla askeri yargı tarafından yürütülecektir.Ortada müdahale ortamı yaratmaya fazlasıyla yetecek silah ve mühimmat vardır. Bunlarla ilgili asker kişiler vardır. Orgeneral Başbuğ silah ve mühimmat depolamaların uzun zaman önce sona erdiğini söylediğine göre Genelkurmay Başkanlığı bu soruşturmanın “asıl” tarafı olmak durumundadır. Genelkurmay Başkanlığı’nın açık kararına rağmen depolama faaliyetlerini sürdürenlerin önce Genelkurmay’a hesap vermeleri gerekmektedir.***Belgelerle ortaya çıkan iddialar konusunda kamuoyunda gerçek bir kafa karışıklığı hüküm sürüyor. Silahlı Kuvvetler’in bu tartışmaların içinde sürekli savunma durumunda olması da kafaları biraz daha karıştırıyor.Bu kargaşa ortamından çıkılması ve halkın karşısında aklanması gerekenlerin boşuna yıpranmaması, sorumluların ise ceza görmeleri için Genelkurmay “birinci taraf” olarak soruşturmalara katıldığını ve bunu herhangi bir mensubunu korumak ve kollamak için değil, tam tersine; sorumluları ortaya çıkarmak için yaptığını göstermek zorundadır.Genelkurmay “kamu adına” ve korumakla yükümlü olduğu bütün vatandaşları adına bu işlerin peşine düştüğünü gösterdiği zaman, askeri darbelerin gerçekten “tarih” olduğu güne ulaşılmış olacaktır.

Devamını Oku

Dost tavsiyeleri

23 Ocak 2010

Bir süredir yakın çevremden birbirine benzeyen tavsiyeler duyuyorum. Aşağı yukarı aynı cümleler tekrar ediliyor: Sert yazma... Kimseyi doğrudan eleştirme... AKP’yi de CHP’yi de MHP’yi de yumuşak eleştir vs...CHP’yi sert eleştirirsen AKP’li derler... AKP’yi sert eleştirirsen “ulusalcı”, “Ergenekoncu” derler... Kürt açılımını açıkça desteklersen PKK’nın, Amerika’nın oyununa gelmiş olursun...***Ağca’nın gönüllü korumalarının gazetecilere silah göstermeleri üzerine hemen bir arkadaşım aradı, “görüyorsun adamlar şehrin göbeğinde gazetecileri silahla tehdit ediyor, kimse sesini çıkarmıyor, aman ha...” Bir başkası “savunmasız silahsız bir insana arkasından yaklaşıp öldürmek kahramanlık olamaz, sadece şerefsiz katillik olur” dememe takılmış, “Aman bir daha böyle laf etme, görmüyor musun adamlar ne kadar fütursuzca dolaşıyor” diye uyarı görevini yerine getiriyor. *** Bu uyarılarda bulunan dostlara anlatmaya çalışıyorum ki, o günler geride kaldı, 2000’lerin Türkiye’sinde öyle korkular yaşamak anlamsız. Ama ne yazık ki, bu görüşüme karşısında da benzer bir tepki gösteriliyor: “Burası Türkiye ne olacağı belli olmaz...” ***En masum koruma ve dostluk duygularıyla sık sık tekrar edilen bu cümlecik aslında çok korkunç bir durumu yansıtıyor. En iyi okullarda okumuş, işinde başarılı olmuş, ülkesini seven, dünyayı izleyen kimilerimiz bile “Burası Türkiye, ne olacağı belli olmaz” diye düşünebiliyor.Tabii böyle düşünen ve söyleyenlere Abdi İpekçi’nin katilinin salınmasını ve kahraman gibi dolaşmasını, dolaştırılmasını açıklamak mümkün değil.“Burası Türkiye”nin bir tarafında Ağca ve diğer katiller var, Uğur Mumcu cinayetinin hâlâ aydınlanmamış olması var, diğer yanında da ortalıkta uçuşan darbe ve iç savaş planları, tutuklanacak gazeteci listeleri var.***“Burası Türkiye” sözünü bambaşka bağlamlarla kullanacağımız günler gelecektir. Bir sonraki kuşak “Burası Türkiye, burada çeteler ortalıkta dolaşamaz” diyecektir, “Burası Türkiye burada hiçbir cinayet cezasız kalmaz, katilleri kimse kahraman gibi görmez” diyecektir, “Burası Türkiye; darbe, rüyalarda bile görülmez” diyecektir.Ama bugün “Burası Türkiye”nin arkasından “Ne olacağı belli olmaz, dikkatli ol, fazla konuşma, konuşursan da sert konuşma” cümleleri geliyor.Bu ruh halleriyle yaşamak ne kadar yorucu ve bizler kendimizi ve birbirimizi yormaya doyamıyoruz.

Devamını Oku

Belge kirliliği tehlikesi

22 Ocak 2010

Son belgenin gerçekliğini, bazı unsurlarından söz edilmese de Genelkurmay’ın kabul etmesi, bu konudaki bazı tereddütleri gidermiş olmalıdır.Öte yandan “belge kirliliği” sorunu da devam ediyor. Kirliliğin, Ergenekon soruşturmasına zarar verdiği açıkça görüldü. Olayın esasıyla ilgili olmayan unsurların, hatta bazı konuşmaların bile belge olarak dosyaya konulması en azından kafaları karıştırıyor, insanları olayın özünden uzaklaştırıyor.***Balyoz Planı adı verilen son belgeyle ilgili yayına devam eden Taraf Gazetesi dün de, askeri darbenin ardından kurulması düşünülen hükümetin listesini yayınladı.1970’lerden itibaren siyasetle ilgisi olanlar, 1971 öncesinden başlayarak muhtemel askeri darbenin ardından başbakan veya bakan olmaya hazır kifayetsiz muhteris siyasileri, bunlara dair ortada dolaşan listeleri hatırlayacaktır. Darbe söylentilerinin eksilmediği Ankara’da muhtemel bakan, başbakan tahminleri de bol bol yapılır.Son yayınlanan iki liste ise sadece belge kirliliği yaratmıştır ve kişileri haksız yere töhmet altında bırakacak niteliktedir.***Darbenin başbakan adayı olarak adı verilen TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu dün çok açık konuştu: “Darbe vatana ihanettir.” Hisarcıklıoğlu ile birlikte birçok saygın siyasinin adı da bakanlar kurulu listesinde yer alıyor. Bunların hemen tümünün, herhangi bir askeri darbe planlamasıyla ilişkisi olmayacak ilkeli siyasiler olduğunu söyleyebiliriz. Ama böyle bir listenin yayınlanmış olması, o kişilerin tümünü “askeri darbe heveslisi ve koltuk meraklısı” olma kuşkusu altında bırakıyor.Aynı durum bir gün önce yayınlanan “faydalanılacak gazeteciler” listesinde adı yer alanlar için de geçerlidir. Adı bu listede yer alan meslektaşlarımızın tümü, bu yayınla töhmet altında kalmış oluyor. Güngör Mengi dünkü yazısında “Benim adımı o listeden hemen çıkarın” diyerek tepkisini ortaya koydu.***Bu tür belgelerin yarattığı kirlilik, başka olaylarda da açık olarak gördüğümüz gibi “komplo” teorilerini güçlendiriyor, soruları giderecek yerde artırıyor.Gazeteciler de savcılar gibi belge kirliliği yaratılmaması için azami özen göstermek zorundadır. Tartışılan konular çok önemlidir. Türkiye’nin geçmişiyle hesaplaşması, geleceğini nasıl kuracağını belirleyecektir. Bu durumun ciddiyeti de belge kirliliği yaratacak hiçbir özensizliği kaldıramaz.

Devamını Oku