Sabahattin Ali, 62 yıl önce öldürüldü, gerçekler hâlâ ortaya çıkmış değil. Kızı Filiz Ali hatırlattı, katil 4 yıl hapis cezası almış; sadece 4 yıl almış ama 2 yıl yatmış, afla çıkmış.Ülkesinin en önemli yazarlarından birinin katilini hapiste ancak 2 yıl tutan “devlet”in verdiği mesaj ortadadır: Bizim pek sevmediğimiz kişileri öldürenler gerektiği gibi korunur, kollanır...Bu “devlet,” kitaplarda anlatılan ya da genellikle siyasilerin ağızlarını doldurarak andıkları “devlet” olabilir mi?Yoksa bu “devlet” kendi içine yuvalanmış çeteleri, katillerle işbirliği yapanları, katilleri koruyanları temizlemekten aciz bir devlet midir?***Sabahattin Ali’den 31 yıl sonra Abdi İpekçi öldürüldü. Katil İtalya’da Papa’ya silahlı saldırıda bulunduğu için hapis yattıktan sonra Türkiye’ye gönderildi. Bu katil Abdi İpekçi’yi öldürmek ve iki silahlı soygun suçundan toplam 10 yıl hapis yattı ve geçenlerde salındı. Hatta 4 yıl önce “yanlış hesap” organizasyonu ile bu katil için daha da erken salma girişiminde bulunuldu.Erken salma kararının, yanlış hesabın altında imzası bulunan yargıçlardan birinin eşinin bugün Ağca’nın avukatı olması bir tesadüf müdür? Herhalde İstanbul Barosu veya Barolar Birliği bunu basit bir tesadüf olarak görüyor ki herhangi bir harekette bulunmadı.***İpekçi’den 14 yıl sonra Uğur Mumcu öldürüldü. Katil olarak yakalanan ve bazıları ceza alan radikal dincilerin Uğur Mumcu’yu öldürdüğüne doğrusu kimseyi inandırmak mümkün olmadı.Bu arada Doğan Öz var, onun katili de “kurtardı” ya da kurtarıldı. Muammer Aksoy var, hiçbir şekilde aydınlatılmadı. Daha yakında Turan Dursun var, Necip Hablemitoğlu var, Ahmet Taner Kışlalı var yine kanları yerde kalanlardan.Sonunda geldik Hrant Dink’e...Cinayetin soruşturmasını ve davasını başından beri izleyen herkes için ortada çok açık bir gerçek var: Cinayet kamu görevlilerinin gözleri önünde işlenmiştir. Bu kamu görevlilerinin hangisinin ne kadar sorumluluğu olduğunu anlamak mümkün değildir, çünkü bu kamu görevlilerinin bağlı olduğu kurumlar kendi yaptıkları “araştırmalar” sonucu bu memurları aklamaktadır, mahkemeye tanık olarak bile çıkmalarına izin verilmemektedir. Bu aşırı korumanın nedeninin, adı geçen polis şeflerinin bazılarının çok konuşulan bir cemaatin mensubu olmalarından kaynaklandığı açıkça konuşuluyor.***Sabahattin Ali ile başlayan, Hrant Dink ile son bulduğunu umduğumuz cinayetler zinciri aydınlanmak zorundadır.Bu olmadıkça Türkiye ne yazık ki, vicdansız katillerin rahatlıkla dolaşabildiği bir karanlıklar ülkesi olarak kalacaktır.
AKP hükümeti birçok konuda birden tıkanma yaşıyor, tıkanmayı çözecek yolları bulmakta da güçlük çekiyor.Ekonomide hissedilir bir canlanma yok, işsizlik ciddi bir sorun olmaya devam ediyor. Yaz aylarında turizmle gelecek kaynaklar dışında ufukta bir rahatlama görülmüyor.Kürt meselesinde, sorumluların bütün sözlerine rağmen bir gelişme sağlanamadı. Çok geniş çevrelerdeki, silahların susmasına yönelik umut ve beklentiler henüz karşılanmaktan uzak.Avrupa Birliği ile ilişkilerde duraklama hali sürüyor. Tam üyelik yolunda, bir açıdan ekonomiye de katkıda bulunabilecek reformların gündemden çıkarıldığına dair kaygılar artmaya devam ediyor.Ergenekon ve çevresindeki diğer soruşturma ve davalarda, uygulamadaki bazı yanlışlar ve Silahlı Kuvvetler’le ilgili yayınlar insanları tedirgin etmeye devam ediyor. Bu soruşturma ve davaların bir “demokratik temizlenme”den çok başka hesaplaşmaların ürünü olduğuna ilişkin kuşkular giderilemiyor.Kıbrıs sorununda; Avrupa Birliği ile ilişkilerde de kilit sorunlardan biri olan bu meselede, Rum siyasilerin yarattığı sıkıntıların üstesinden gelinemiyor. KKTC’de Cumhurbaşkanı seçiminde, Mehmet Ali Talat’ın seçilmemesi halinde tıkanmanın tekrar “çözümsüzlük” haline gelmesi en güçlü ihtimal olarak ortaya çıkıyor.***İçerde bir süredir “uykuda” gibi görünen türban meselesinin üstelik Başbakan’ı kişisel olarak da çok rahatsız edecek bir şekilde tekrar ortaya çıkışını özellikle MHP’nin fazlasıyla kullanması AKP’de yeni rahatsızlıkların habercisi oldu.Daha önce “çağdaş anayasa” hamlesinde başarısız olan AKP hükümetinin bu konuda nasıl bir yol haritası çizdiği belli değil. Hatta böyle bir yol haritası olup olmadığı da belli değil.Bu meselede AKP’nin atacağı adım her ne olursa olsun CHP ve MHP’nin en sert muhalefeti ortaya koyacağı belli olduğuna göre, AKP’nin gerçekleştireceği anayasa değişkiliklerinin birkaç rötuştan ibaret kalması da ikinci bir yenilgi olarak görülecektir.***Tekel işçilerinin direnişi dolayısıyla AKP hükümeti, işçi ve çalışanların ekonomik ve demokratik haklarına “uzak” bir görüntü verdi. Çalışanların örgütlenme ve hak arama kabiliyetini artıracak yasal düzenlemeler, Avrupa Birliği standardında işçi ve memur hakları konusunda AKP’nin ilgisizliği her kesimin dikkatini çekti.Bütün bu tıkanma alanlarında mantıklı, öfkesiz ve gerilimsiz bir tartışma ortamı yaratılması da mümkün görünmüyor.CHP ve MHP’nin gerilim siyasetine, başta Başbakan olmak üzere AKP de uyuyor ve böylece bütün siyasi yapıdaki zayıflama görüntüsüne katkıda bulunuyor.Manzaranın tümü, tek çıkış yolunun seçim olduğunu gösteriyor. Önümüzdeki eylül ayında yapılacak bir seçim bütün bu meselelerin halka daha açık olarak anlatılması için son fırsattır. Ankara’nın uzun bir gerginlik dönemi yaşamasının kimseye bir yararı olamaz. Aklın gösterdiği tek yol, eylülde seçimdir.
27 Mayıs 1960’ta askeri darbenin ardından devrik Demokrat Parti’nin önde gelen isimlerini halkın gözünden düşürmek için yoğun bir haber bombardımanı başlamıştı.Başbakan’ın kasasından çıkan kadın külotu haberi gülünçtü. Ama darbe öncesi hükümet karşıtı gösterilerde gözaltına alınan öğrencilerin öldürüldüğü ve cesetleri bulunmasın diye kıyma makinelerinden geçirildikleri haberi korkunçtu.O günlerin havası içinde kaç kişi o haberlere inandı bilinmez; ama bunları yazan, hatta üzerine yorum yapıp Demokrat Parti’nin kötülüklerini anlatan anlı şanlı gazetecilerin, yazarların kendilerinin bile inanması mümkün değildi.Bir de, Yenikapı’dan tünel kazarak Yassıada’daki DP erkânını kaçırma hazırlığı yapan “müfrit DP’liler” haberi vardı ki, yine ortaya atanın kendisinin bile buna inanması zordu. Belki birkaç DP’li sahilde kafayı çekerken böyle bir geyik muhabbeti yapmış, komşu masada içenler de ciddiye almıştı... Ama o günlerde gazetelerin manşetlerini sık sık böyle inanılmaz haberler dolduruyordu.***Bunları hatırlamamıza yol açan, AKP’yi destekleyen bir gazetenin dünkü manşetindeki haberdi: “Hasan Sabbah modeli örgüt.” Alt başlıkta da şu cümle yer alıyordu: “Amirallere suikast planıyla suçlanan teğmenlerin önce örgüt evlerinde uyuşturucuya alıştırıldığı iddia edildi...” Haberden uyuşturucu meselesinin iddianamede nasıl yer aldığı anlaşılmıyor, ama haber “Hasan Sabbah modeli” benzetmesiyle bayağı zenginleştirilmiş.Hasan Sabbah, 11’inci yüzyılda bugünkü İran’da yaşamış bir ağa, adamları kanlı cinayetler işliyorlar ve ağalarına gözü kapalı bağlılıkları kendilerine düzenli olarak uyuşturucu verilmesiyle açıklanıyor, en azından hikâye böyle.***Türkiye demokrasiye geçerken yakın geçmişiyle de hesaplaşıyor. Bu hesaplaşmanın içinde, 50 yılda neredeyse kurumlaşmış bir “askeri müdahale” sistemi de var. Bu kurumlaşmanın ağır sonuçlarını halk, farkında olsun olmasın, çok yakın günlere kadar yaşadı. Mesele artık bu “kurumlaşma” nın ortadan kalkmasıyla çağdaş bir demokrasinin kurumlaşması yolunun açılmasıdır.Bu süreçte halka gerçek sıkıntıyı anlatmak yerine, yutmak için hamle edilen kâğıt parçaları ya da Hasan Sabbah masalları üretilirse, Demokrat Parti’nin kıyma makinelerine doğru gitmiş oluruz. Cunta faaliyeti içinde yer almakla suçlanan genç subayların uyuşturucuya alıştırılıp bu faaliyetlere sürüklendiğini iddia etmek ve buna inanmakla, Yassıada’ya tünel kazacak olanlara, DP’nin gençleri kıyma makinesinden geçirdiğine inanmak arasında esasta bir fark yoktur.Mesele, demokrasiyi ve hukuk devletini zedeleyen, sonuçta ülkeyi geri götürecek, büyük zararlar verecek demokrasi dışı faaliyetlerin yok edilmesidir.Bunu da bu şekilde ve açık açık anlatmak yerine, Hasan Sabbah’larla, yutulan kâğıtlarla uğraşmak ancak insanların kafalarını karıştırır ve basının bir kesimi hâlâ bu yanlışta ısrar ediyor.
Meclis’te kavga eden üç partinin grup başkanvekilleri dün CNN Türk’te olayı tartıştı. AKP ve MHP sözcüleri bu tartışmada, tam anlamıyla “din üzerinden siyaset” yaptı. “Biz sizden daha Müslümanız” kavgasına giriştiler.Doğrusu CHP sözcüsü bu kavganın içine girmedi, onun sorunu, kavgalı oturumu yöneten TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu’nun savunmasından ibaretti.Bu tartışma bir açıdan, erken girilen seçim ortamının ana konularından birinin de “din” olacağını ortaya koydu...***Salı günü Meclis’te çıkan kavga, önümüzdeki dönemin nasıl yaşanacağını gösterdi.Erkenden seçim havasına giren siyasi partiler, kendi seçmenini gerginleştirerek bağlamaya çalışan siyasiler, liderlerinin gözüne girmek için her şeyi yapmaya hazır milletvekilleri Türkiye’ye zor ve boşa harcanmış bir dönem yaşatmak için harekete geçmişlerdir.Üç partinin Meclis grup yöneticilerinin dünkü tartışmasında Tayyip Erdoğan’a “peygamber” benzetmesi üzerine çıkan kavganın hesabı görülürken “kim daha Müslüman” itişmesinin öne çıkması, siyasetin tıkandığının da kanıtı oldu.Ülkenin önemli sorunları üzerine fikir üretemeyen, çözüm arayışı içine girmekten bile aciz siyasi partiler, halkın bunu fark etmediğini sanıyor olabilir. Öyle olduğunu sanmasınlar, çünkü siyaset ne zaman böyle bir kısırlık içine girse, halk durumu tespit etmiş ve siyasilere cezayı kesmiştir.***AKP ve MHP sözcülerinin “din üzerinden siyaset” yaptıklarını herhalde bu konularda çok duyarlı olan Başsavcı da görmüştür. Sadece Anayasa’ya ve yasalara uygun çalıştığını savunan yüksek yargının, dünkü konuşmalar üzerine de hem AKP hem de MHP hakkında harekete geçmesi gerekir. Parti kapatmayla ilgili yasalar herkese eşit uygulanacaksa AKP ve MHP de “din yarışı”nın hesabını vermelidir.Bunu, siyasi partilerin kapatılmasını onayladığımız için değil; Ankara’nın her köşesine sinmiş çifte standartçı ruhun capcanlı olduğunu göstermek için hatırlatıyoruz.Seçime kadar Türkiye zor bir dönem geçirecek. Eğer Ankara bunun bir nebze farkına varıyor ve vahim bir zaman kaybının sorumlusu olmak istemiyorsa seçimi erkene almalıdır. Bu yılın Eylül ayında yapılacak bir seçim Ankara’yı, dolayısıyla da bütün ülkeyi sakinleştirebilir ve yeni bir Meclis’le Ankara kendisini yenileyebilir.
Sözünü edeceğimiz “terbiye”, “terbiyesiz” sıfatının günlük dilde taşıdığı anlamla algılanan terbiye değil; asıl anlamıyla, “gerçek bir eğitimden geçmiş olma” durumunu anlatan “terbiye”dir.Demokrasi terbiyesinin eksikliğiyle, hatta yokluğuyla karşılaşmak her gün karşımıza çıkan sıradan, alışılmış bir durum haline geldi.1 Mayıs’lar demokrasi terbiyesine ancak uzun yıllardan ve sıkıntılardan sonra katkıda bulunabildi.Bugün direnişteki Tekel işçileri için yapılacak “genel grev” demokrasi terbiyemize belki bir nebze katkıda bulunabilir.***Grev, çalışanların haklarını korumak için başvurdukları “tek” silahtır. İşi bıraktıkları anda, bu durumdan rahatsız olanlar, zarar edenler uzlaşma eğilimine girer. Genel grev de bu silahın toplu kullanımıdır.Yürürlükteki yasalara göre “genel grev” de, Tekel işçilerinin şu ana kadar yürüttükleri direniş içindeki bazı eylemler de suç. Yasalara göre bunlar suç olsa da, çalışanların, toplumun en güçsüz kesiminin haklarını alabilmek için bu araçları kullanması “meşru”dur.Ülkeyi yönetenlere düşen de “meşruiyeti” yasalara aktarmaktır, bu da yapılan ve yapılacak olan eylemlerin sağladığı “demokrasi terbiyesi” ile mümkün olabilir.***Başbakan bir gün önce, Tekel işçilerine kızarken, demokrasi terbiyesi eksikliğini açık eden iki söz söyledi. Bunlardan biri “işçilerin kullanıldığı, direnişin siyasi amaçlı olduğu” şeklindeydi. Bu bir suç değildir, işçiler ve onların sendikaları siyasi iktidarı zor durumda bırakmayı amaçlayan eylemler de yapabilir, bu eylemlerde isterlerse siyasi sloganlar da kullanabilirler, hiçbiri de onların “kullanıldığı” anlamına gelmez. Bu eylemler demokrasilerde meşrudur ve yasaldır, meşruiyetin karşısına çıkan yasalar varsa, ki bizde bol bol var, buradaki suç, demokrasiyi eksik bırakanlar üzerindedir.***Başbakan’ın “bu eylemler kanunsuz ama ay sonuna kadar süre veriyoruz, sonra evlerine gitsinler” demesi ise makamının getirdiği siyasi sorumluluk ve hukuk duygusuyla bağlantısız, tam anlamıyla “pederşahi” bir tavırdır. Oğlundan yola gelmesini isteyen baba, son bir hoşgörü göstermekte, hoşgörünün ardından da sopayı çıkaracağını söylemektedir.Demokrasi terbiyesi olmayınca, en kolay çözülebilecek sorunlar bile düğüm olur. Demokrasi terbiyesi, insanların belli ilkelere ve karşılıklı haklara saygı içinde olma düzenini ayakta tuttuğu için, eksikliği de sürekli kargaşa anlamına gelir. Neredeyse her gün örneklerini gördüğümüz bizdeki durum işte bundan ibarettir.
Tekel işçileri, işçi hareketleri tarihine geçecek bir direnişi sürdürüyor. Türk-İş de işçilerin kararlılığına uyum sağlayarak, hakların alınması yolunda kolay uzlaşmalara girmedi, siyasi baskı ve tehditlere de göğüs geriyor.Tekel işçilerinin hak mücadelesi, ülkemizde “sol olmadığının” yeni ve açık bir görüntüsü oldu.Çeşitli sivil toplum örgütleri, dayanışma için işçilerin yanlarına gitti. Berberlerin gelip işçilerin saç kesme ve düzeltme ihtiyacını gidermeleri de çalışanların dayanışmasının anlamını gösteren etkileyici sahnelerdi.Böyle bir çalışan direnişinde, işçilerin yanında tam anlamıyla yer alan, ülkenin başka yörelerinde dayanışma eylemleri yapılmasını sağlayan, Başbakan’ın tehdit dolu sözleri karşısında bütün ülkeyi ayaklandıran bir “sol hareket” yine görünmedi.***CHP Genel Başkanı, “AKP’yi iktidardan tekel işçileri indirecek” derken olayın önemini vurguladı, ama CHP’nin direnişle ilgili bütün faaliyeti, Baykal’ın “salı konuşmaları” ve bazı milletvekillerinin işçileri ziyaret etmesinden ibaret kaldı.Diğer sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin de dayanışma hareketine daha etkili bir şekilde katılması, Tekel işçilerinin neden haklı olduğunu bütün ülkeye anlatmaya çalışması gerekirdi.Yardım toplamak, yayınlar yapmak gibi faaliyetleri düşünen bir sol parti ya da hareketin gölgesini bile göremedik.***Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’nin soldan uzaklaşmasının nedenleri arasında, CHP’nin solunda ve CHP’yi etkileyecek güçte bir sol hareket olmayışını gösterdi. Bu tespiti, sadece CHP’nin soldan uzaklaşmasının açıklamasına bir katkı olabilir, ama partinin radikal milliyetçi ve devletçi bir çizgiye girişini açıklayamıyor.Baykal’ın söyleyip de gereğini yapmadığı üzere, AKP’yi ya da başka bir siyasi iktidarı, ciddi bir işçi hareketi indirebilir. Tabii bunu görebilen, siyaseti kitle temelinde ve alt sınıflarla birlikte yapmaya niyet etmiş bir sol hareketin var olması şartıyla.***AKP’nin ne kadar şanslı olduğu bu olayla bir kez daha ortaya çıktı. Herhangi bir demokratik ülkede, her türden siyasi iktidarı yaprak gibi sallayabilecek bir işçi direnişi “salı nutukları” nın malzemesi olmaktan başka bir etki yaratmış değil.Devletçiliği, muhafazakârlığı, dünyadan korkmayı, hatta darbeciliği “solculuk” gibi yutturmuş olanların başarısını da bugünkü duruma bakarak teslim etmek gerekir.
AKP hükümeti, iki konuda muhalefetin yarattığı gerilime boyun eğdi. Demokratik açılım ya da Kürt açılımı durdu, yeni anayasada ise eğilim “yarımla yetinmek” olarak ilan edildi.Laf olarak üzerinde birleştiğimiz, en sağdan en sola kadar aşağı yukarı aynı şekilde değerlendirilen sorunlardan biri, bugünkü anayasadır. Bu anayasanın temel mantığı, bütün vatandaşlara karşı devleti korumak, kurumları birbirini hareket ettirmeyecek şekilde konumlamak ve siyasete güvensizlik üzerine kuruludur.Mevcut anayasayla ilgisi olan herkes bunları söyler durur; ama 12 Eylül’den sonra iktidar olmuş 8 siyasi partinin hiçbiri bu anayasada köklü değişiklik yapmak, yani mantığını tümüyle terse çevirmek yönünde bir adım atmamıştır. Defalarca küçük ve pratik sorunları halletmek üzere değişiklikler yapılmış ama sorunun esası yine ortada kalmıştır.***Anayasa’da yapılan son değişiklik Cumhurbaşkanı’nı seçim sisteminin değişmesi oldu, değişikliği referandumda halk da kabul etti.1982 Anayasası’nda Cumhurbaşkanlığı, “sorumsuz” ama istediği zaman siyasi iktidarı zora sokan bir konuma getirildi. Bu, “yarı siyasi” bir konumdur. Halkın seçmesinin kabul edilmesiyle Cumhurbaşkanı’nın siyasi ağırlığı artmış oldu.Ama Anayasa’da geçerli “kuvvetler dengesi” olduğu gibi kaldığından Cumhurbaşkanı’nın bu yeni konumu ciddi sorunlara yol açabilecektir.***CHP ve MHP, yeni anayasa konusunda herhangi bir uzlaşma aramak ya da içeriğini tartışmak yerine “AKP’ye yeni anayasa yaptırmamak” üzerine bir siyaset yürütmüş ve başarılı olmuşlardır.Bunun karşısında AKP’nin halkın önüne çıkıp “görüyorsunuz sizi koruyan ve gözeten bir anayasa yapmamızı engellediler” deme hakkı yoktur. Çünkü Meclis çoğunluğu da vardır, demokrasiyle ilgili konularda geniş medya desteği de vardır.Başbakan gerçi bir “gaz verilme” hassasiyeti içinde, ama seçim meydanlarına “yeni anayasa yapamadık” diye çıkmasının mümkün olmadığını da biliyor olmalıdır.***Kürt sorununda gerçek bir ilerleme sağlanması ve şu anda susmuş olan silahların tümüyle susması ile yeni bir demokratik anayasa arasında “demokratik sıçrama” açısından önemli bir bağlantı vardır. Bu bağlantı her iki meselenin öneminin de halka anlatılmasını kolaylaştırıyor.Ancak bugün “tereddüt” görüntüsü veren AKP’nin “yarımla yetinmesi” kendisi aleyhine olacak ve muhalefetin başarısı gibi görülecektir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın “hakkında kapatma davası açılacak partinin bunu hissedeceği” ile ilgili sözü “onlar kendilerini bilir” anlamı taşıyor.Başsavcı’nın bu sözüne Başbakan Erdoğan sert yanıtlar verdi. Ve yanıt vermesi de kendisi açısından “doğrudan üstüne alınma” anlamına geliyor.Başbakan’ın hâlâ yapması gerekenleri bilmez gibi davranması, bu konuda Başsavcı ile doğrudan polemiğe girmesinden çok daha önemlidir.Gerçek sorun, siyasi parti kapatma hukukunun, hedef alındığı söylenen Avrupa Birliği kriterlerinin çok gerisinde oluşudur. “Hissetme” üzerine anlamsız bir tartışma da bu yüzden yaşanıyor.*** AKP, kendisiyle ilgili kapatma davasının tam anlamıyla “kıyısından” kurtardığı anda konuyla ilişkisini kesmişti.Anayasa Mahkemesi’nin AKP ile ilgili kararının tam bir “siyasal uzlaşma” ürünü olduğu unutulmamalıdır. Mahkeme AKP’nin “irtica odağı” olduğuna karar verdi, ama kapatma kararı vermedi. Böylece AKP karşıtları “lafzen” memnun edilmiş, AKP de “kurtarmış” oldu.AKP’nin kendisini kurtarmasının ardından Demokratik Toplum Partisi “okkanın altına gitti.” Kapatmayı izleyen tartışmalarda, mahkemenin aldığı kapatma kararını savunanlar kararın “düz hukuk” mantığıyla alındığı üzerinde durdular.Sözü edilen “düzlük”, DTP’nin belli bir dönemdeki icraat ve sözlerine ilişkindi ve parti sözcülerinin bazı konuşmaları ana delil olarak alınmıştı. DTP sözcülerinin “başka” konuşmaları ve açılımla birlikte ortaya çıkan koşullarsa dikkate alınmadı.***Başsavcı “hissetme” konusunu ortaya attığı anda, son dönemde yaşanan ve aslında ne olduğunu taraftarlarının da anlatamadığı “sivil vesayet” tartışması öne çıktı.Ama “hissetme” sözü ile ilgili olarak, AKP’nin henüz içeriği hiç bilinmeyen, anayasa değişikliği girişiminin dikkate alınması gerekiyor. Bu anayasa değişikliğini Başsavcı “sivil vesayet rejimi kurma ve demokratik kurumların işleyişini engelleme” olarak alırsa, hissetmekten ötesine geçmek fazlasıyla kolay olur.AKP “hissetme” uyarısını dikkate alırsa, anayasa değişikliğinin boyutu en baştan belirlenmiş olacak; yani anayasa değişikliği tartışması “yargı vesayeti” altında yapılacaktır. Bu da değişikliği AKP’ye yaptırmamakta kararlı görünen muhalefetin baştan duruma egemen olmasını sağlayacaktır.Damokles’in kılıcını tepesinde hissedenlerin cesaret gerektiren siyasi kararlar alması kolay değildir. Son “hissetme” uyarısı da ona ilişkin bir hatırlatmadır.