Siyasi çözüm mecburiyeti

26 Şubat 2010

Siyasi sorunlara çözüm üretecek olan, yine siyasettir. Siyaset çözüm bulmak zorundadır, aksi takdirde çözümsüz kalan sorunlar nedeniyle toplumlar uç noktalara sürüklenir, acılardan kurtulamaz.Türkiye’nin şu anda yaşadığı iki büyük sorun da “siyasi”dir. Kürt sorunu ve onun uzantısı olan terör de siyasi sorundur. Ergenekon genel adıyla anılan “askeri müdahale düzeni” ya da “geleneği” de bir siyasi sorundur. Siyasi sorunlar “polisiye” yöntemlerle çözülemez, tarih boyunca çözülmemiştir.***Ankara’da Cumhurbaşkanı Gül’ün Başbakan ve Genelkurmay Başkanı ile yaptığı üçlü toplantının konusu bellidir.Bu toplantı, varolan krize, çünkü ne tarafından bakılırsa bakılsın bir kriz var, siyasi çözüm arandığını ilk kez güçlü bir şekilde ifade ediyor.Siyasi çözüm kavramının kendisi de zaten belli bir uzlaşmayı ifade eder. Uzlaşmanın, tarafların tam istediği gibi olması mümkün değildir, bazen bir tarafın hiç istemediği şekilde de olabilir.***Türkiye’nin uygarlaşmasında temel hedef olarak ileri bir demokrasi üzerinde anlaşma sağlandığı takdirde her türlü siyasi uzlaşma mümkün hale gelir ve bu şekilde de şu anda yaşanan krizler daha kolay ve daha az sancıyla atlatılmış olur.Sorun burada çıkıyor. “İleri demokrasi” kavramına hâlâ değişik kesimler farklı anlamlar yüklemeye devam ediyor. Emekli komutanlara “masumiyet karinesi”nin uygulanmadığından şikâyet eden birisi, taş atan çocuklara da bu ilkenin uygulanmadığını görmüyorsa veyahut “onlara olabilir ama bunlara olamaz” diyebiliyorsa “ileri demokrasi”yi hazmetmek için daha çok fırın ekmek yememiz gerekiyor demektir. Ve ne yazık ki şu andaki durumumuz da bu.***Kürt meselesinde de “siyasi çözüm” lafı edildiğinde bazılarının kanı dondu ve son olayda çeyrek yüzyıl, tümüne baktığımızda 85 yıl “askeri çözüm” üzerine yüklenildi. Bu tercihin sonuçları ortadadır.Yarım yüzyıllık askeri müdahaleler, darbeler geleneğimizin ortaya çıkışının nedeni de siyasi sorunlara siyasi çözüm üretmekte düşülen zaaftır. Siyasi sorunlar, toplumsal sorunlar karşısında “silahlı çözüm”e başvurma alışkanlığı bu zaaf dolayısıyla beslendi.Darbe planları olayına da Kürt meselesine de siyasi çözüm getirilmesi siyasetin olmazsa olmazıdır. Çünkü ülkemizin ve toplumsal hayatımızın bugünü de geleceği de buna bağlıdır.Bir siyasi çözüm ve siyasi hat belirlenecek, yargı bu hattın içinde, ama adalet duygusunu zedelemeden, kuruları ve yaşları titizlikle ayırarak siyasi çözümün başarısını sağlayacaktır.

Devamını Oku

Suçluluk karinesi

24 Şubat 2010

Darbe soruşturmaları, Ergenekon davaları adaletle, yargıyla ilgili pek çok sorunumuzun gündeme gelmesi açısından ayrı bir yarar sağladı.Bunlardan biri “masumiyet karinesi” kavramı. Masumiyet karinesi kavramı kim olursa olsun herkesin, (kim olursa olsun sözü önemli) suçluluğu kanıtlanana kadar, yani yargılama süreci en son noktasına gelen kadar suçsuz kabul edilmesi ilkesini anlatır.Bu ilkeye göre herkes, her zanlı, her sanık, isterse polise taş atan on yaşındaki çocuk olsun, isterse orgeneral olsun, isterse başbakan olsun, suçluluğu kanıtlanana kadar masum olarak kabul edilmek zorundadır.Anayasa, yasalar bu ilkenin duruma ve kişilere göre değişebileceğini söylemiyor. Ve bu, mutlak bir hukuk ilkesidir.***Bizde öyle midir? “Masumiyet karinesi” geçerli midir? En başta hukukçular pek iyi bilir ki, bizde daha karakolun kapısından adımınızı attığınız andan itibaren “suçluluk karinesi” işlemeye başlar. Yolu karakola düşmüş, savcı ve yargıç karşısına çıkmış bütün vatandaşlar ve hukukçular bunu bilir.Daha ilk andan itibaren insanlara “suçlu” ya da “potansiyel suçlu” muamelesi yapılır.Anayasası bütün vatandaşlarını “potansiyel suçlu” olarak gören ve birinci meselesi ne olduğu belirsiz bir devleti vatandaşlarına karşı korumak olan bir ülkede ne yazık ki “suçluluk karinesi” esas oluyor.***Darbe soruşturmaları, Ergenekon davaları dolayısıyla gündeme gelen ikinci mesele, ülkemizdeki yargı sisteminin “tutuklama” önlemini çok fazla kullanması.Bu da yeni bir durum değil, hep böyledir. O yüzden hapishanelerde hükümlüden çok tutuklu var. “Suçluluk karinesi”nin geçerli olduğu bir ülkede başka türlü olması da zaten mümkün değil.Neyse ki bu davalarda yüksek rütbeli muvazzaf ve emekli subayların tutuklanması geniş bir kesimin ilgisini bu konuya çekti.“Tutuklama” bir tedbirdir, bütün hukukçuların söylediği gibi ya kaçma şüphesi ya da delillerin karartılması şüphesi durumunda uygulanacak bir tedbirdir, aksi halde karardan önce infaz başlamış olur.Gözaltı ve hapishane koşullarının da yine bugüne kadar bu meselelerden habersiz olan bir kesimin dikkatini çekmiş olması bu dava ve soruşturmaların “hayırlı” sonuçlarından biri olarak görülmelidir.Bugünlerde olup bitenler ülkemizde bir yargı reformuna ve adalet mantığı değişimine yol açacaksa, Ergenekon ve darbe davaları gerçekten hayırlı bir sonuç yaratmış olacaktır.

Devamını Oku

Pijama, terlik ve darbe

24 Şubat 2010

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, salı konuşmalarında çok değişik konularda yorum yapar, taraftarlarını coşturan laf oturtmaları ve ilginç benzetmelerle kamuoyuna tartışma malzemesi verir.Baykal’ın dünkü konuşmasında ise, yine bu tür unsurlar, medyayı meşgul edebilecek Malta Sürgünleri benzetmesinin yanında Ergenekon ve son darbe hazırlığı soruşturmalarına ilişkin iki de somut öneri bulunuyordu.Baykal gözaltına alınan emekli generallerle ilgili olarak “pijamasını giymiş, ayağına terliğini geçirmiş, televizyon seyrediyorlar” dedi ama kuşkusuz ki çizdiği bu manzara kastettiği kişilerin pek hoşuna gitmemiştir.Baykal bu görüntüyü bir fikri vurgulamak için kullandı.Fikir de şu: Bu asker kişilerin kovuşturma ve dava konusu olan faaliyetleri 7 yıl öncesine aittir. O sırada yetkililer, yani bu kişilerin komutanları ve dönemin siyasi sorumluları herhangi bir girişimde bulunmamıştır. Söz konusu asker kişiler ellerinde güç varken darbe yapmamış ya da yapamamıştır, dolayısıyla 7 yıl sonra üzerlerine gidilmesine gerek yoktur.Baykal bu defterlerin 7 yıl sonra açılmasının nedeninin belgelerin ortaya çıkmasıyla ilgili olduğunu atlıyor ve 7 yıl beklenmesini başka hesaplara bağlıyor. Olabilir, kendi taraftarına her şeyi açık açık söylemeyebilir, ama ileri sürdüğü bu mantık bile “bazı şeyler olduğu” na inandığını gösteriyor.Önerisi ise bundan sonra geliyor: Birçok Batı ülkesinde buna benzer olaylar oldu, ama hiçbirinde bu kadar yaygın dava ve gözaltı olmadı. Yani diyor ki: Bir noktada kesilsin, bitsin.***Tabii Baykal, o başka ülkelerde kaç faili meçhul cinayet olduğunu, hâlâ gömülü silahlar olup olmadığını, Hrant Dink cinayeti gibi cinayetler işlenip işlenmediğini söylemiyor. Hatta “bağımsız yargıya” kimin “tamam, burada kesin” talimatı verebileceğini de söylemiyor. Ama olsun; ortaya bir öneri getirmiş oluyor.Baykal’ın sözünü ettiği ülkelerde devlet kurumları kendi halklarını, bu işleri bıraktıkları konusunda ikna ettiler, o zaman belli “toplumsal ve hukuki” uzlaşma noktaları ortaya çıktı.Baykal ilk kez böyle bir fikir ve öneriyi ortaya koyduktan sonra sonra ikinci bir şey önerdi: Gelin Anayasa’nın 12 Eylül darbecilerini koruyan maddelerini hemen değiştirelim ve gerçekten darbe yapmış olanlar yargılansın.Bu öneriyi tartışmaya bile gerek yok. Başbakan Erdoğan’ın yapması gereken, Baykal’a teşekkür edip hemen harekete geçmektir. 12 Eylül’ün lideri Kenan Evren, cumhurbaşkanı seçilmeden önce yaptığı darbe için hasta yatağında ifade verse ve dökülen bütün kan, yapılan bütün zulmün hesabı sorulsa bile yeter.Baykal’ın Ergenekon ve darbe girişimleri konusunda, eski bazı formülleri tekrar ederken yeni bir “aşamaya” gelmiş olması da önemlidir, çünkü anlaşılan kendi taraftarlarında da yeni kuşkular ortaya çıkmış bulunuyor.

Devamını Oku

En büyük dalga

22 Şubat 2010

Ergenekon soruşturmasıyla; bir gecekonduda bulunan el bombalarıyla başladı her şey. Ve dün en büyük dalga yaşandı. Bundan büyük bir dalga, ancak emekli bir genelkurmay başkanının ifadeye çağrılmasıyla ortaya çıkabilir.Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlükleri 2002’den itibaren Silahlı Kuvvetler’de önemli kaygılar ortaya çıktığını ve siyasi gelişmelere “müdahale” yolları arandığını gösteriyordu. Bu günlükleri, yazarı olduğu iddia edilen Örnek değil ama dönemin Genelkurmay Başkanı Özkök doğruladı.***El bombalarının bulunmasıyla birlikte gelişen soruşturma ve davalarla ilgili olarak çok değişik tartışmalar gündeme geldi. Bunların bir bölümü halkın dikkatinin olayın özünden uzak kalmasına yönelikti. Öyle bir hava yaratılmaya çalışıldı ki, Ergenekon soruşturmasıyla birlikte sanki bu ülkede daha önce hiç görülmemiş bir zulüm sistemi ortaya çıkmıştı.Bu davalardaki tutuklamalara karşı çıkanlar, taş atan 500 çocuğun tutuklu olduğunu hatırlamadılar. Bu davaları komplo olarak görenler Ağca’nın sıkıyönetimin hapisanesinden nasıl kaçtığını merak etmediler. Bu dava dolayısıyla ağızlarını doldurarak “hukuk” diyenler Ağca’nın neden toplam 10 yıl yattığına, hatta 6 yılda salınması girişimine bile ilgi göstermediler.Bunları hatırlatmamızın nedeni çifte standartçı ruhun Ergenekon ve devamı olan soruşturmalarda en bariz şekilde görülüyor oluşudur.***Devam eden Ergenekon davalarına yenilerinin de ekleneceği anlaşılıyor. Ta en başından beri, AKP hakkındaki kuşku ve kaygılar, bu dava ve soruşturmalarla ilgili olarak kamuoyunu “korkutma” çabası içinde olanlar tarafından oldukça etkili bir şekilde kullanıldı.Kuşkusuz dava ve soruşturmalarda suçlananlar kural olarak, dava sonunda kadar “masum” addedilmek zorundadır.Bu yüzden bazı gazetelerin “zorlama” haberleri insanları rahatsız ediyor.Sonuç olarak “komplo teorileri” yaygınlaşıyor, birçok kişi en yakın günlerde meydana gelen olayları bile hatırlanmakta zorlanıyor.Ergenekon ve devamı olan davalarda, Silahlı Kuvvetler’de önemli görevlerde bulunmuş kişilerin şüpheli ya da sanık durumunda olmasına kimsenin sevinmesi mümkün değildir. Davaları başka hesaplaşmaların aracı olarak kullanmak isteyenler de olabilir, ama bu da davaların özünü zedeleyecek bir durum değildir.***Dünkü dalga, sadece bizim ülkemiz için değil, her ülke için çok ağır bir durumu işaret ediyor. Siyasiler de, yargının her kesimi de, medya da bu durumun bilincinde olmakla yükümlüdür. Aynı yükümlülük, hukuk sınırları içinde durmakta olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni korumak ve yanlış zorlamalar içine girenleri engellemek sorumluluğunu da getirir.Türkiye, askeri müdahaleler dönemini tümüyle kapatmak zorundadır ve bunu en sağlıklı şekilde gerçekleştirmenin koşulu Silahlı Kuvvetler’in bu değişim anlayışı içindeki yerini almasıdır.

Devamını Oku

‘One minute’ün rövanşı

21 Şubat 2010

Ermeni soykırımı konusunda Ankara’nın yanlış siyasetlerinin sonucu, Türkiye’nin uluslararası alanda gereksiz sıkıntılar yaşaması oldu.Dünya kamuoyunun ilgili kesiminde bu meseleye ilişkin kuşkular ortadan kalkalı çok oluyor.Buna rağmen resmi siyaset, durumu kabul etmek ve mantıklı bir konuma gelmek yerine, örneğin her yıl ABD Başkanı’nın konuşma yapacağı 24 Nisan öncesinde kendisini mide ağrıları yaşamaya mahkûm ediyor.ABD Kongresi’nin Ermeni soykırımı kararı almasını önlemek veya Başkan’ın “soykırım” sözcüğünü kullanmamasını sağlamak Türk diplomasisinin yıllık oyunu olarak bir gelenek halini aldı.Her defasında aynı şey oluyor; ABD Kongresi’ne bir karar tasarısı geliyor, Ankara ABD yönetimleri nezdinde bütün imkânlarını kullanarak tasarının Kongre’den geçmesini engelliyor.Engelleme faaliyetine, uzun süredir ABD’deki Yahudi lobileri de önemli katkılarda bulunuyordu. Bunun bir nedeninin “soykırım” kavramının “Yahudi soykırımı” olarak kalması isteği olduğu söyleniyordu.Nedeni ne olursa olsun, Yahudi lobileri bu meselede Ankara’ya hep yardım etmiştir.***Yakın yıllarda, bazı Yahudi çevrelerinin, Ermeni soykırımını kabul etmelerine rağmen yine de Ankara’ya yardımcı oldukları da biliniyordu.Ama ABD başkentinden gelen son haberlere göre Yahudi lobileri bu yıl, Ankara’ya destek olmak yerine tam tersine bir politika izleme eğiliminde.Bu değişikliğin nedeni hakkında uzun tartışmalara ve araştırmalara gerek yok, yeni tavrın Erdoğan’ın Davos’taki “one minute” gösterisinin ve artçı gösterilerinin rövanşını almak olduğu çok açık.Diğer yandan bu sayede Türkiye, “yıllık 24 Nisan sıkıntılarından” da kurtulmuş olacağı için 4 Mart 2010’da tasarının oylanmasının “hayırlı” olacağı da söylenebilir.***Öte yandan da Yahudi lobilerinin ABD Kongresi’nde Ermeni soykırımı kararı çıkması yönünde çalışmasıyla, İsrail ile ilişkilerin olumsuz seyri daha da derinleşecektir.Bir İsrailli diplomatın Tel Aviv Büyükelçimize yaptığı muamelenin yarattığı kriz çabuk atlatılmıştı. Ancak Ermeni soykırımı meselesi Ankara’nın yürütmekte ısrarlı olduğu politika dolayısıyla çok daha yaralayıcı olacaktır.Uluslararası politikada heyecan ve duygunun yeri yoktur. Bunlar ancak içeriye dönük olarak kendi halkına sevimli görünmek için kullanılan araçlar olabilir. Başbakan Erdoğan da öyle olduğunu bu kez çok açık olarak görecektir.Ama olayın diğer yanıyla faydasını, 24 Nisan sendromundan kurtulmamızın sağlayacağı faydayı da gözardı etmemek gerek.

Devamını Oku

Medyanın da görevleri var

21 Şubat 2010

Ankara’daki savaş hali hakkında hangi görüşte olursanız olun; bunun bir savaş değil, medeni bir siyasi mücadele olması gerekir. Ama ne yazık ki öyle olmuyor...Genelkurmay Başkanı’nın Brüksel’de yaptığı bir konuşmanın kaydedilip servis edilmesi ne kadar can sıkıcı ise yurt içinde gömülü silahlar bulunması da o kadar can sıkıcıdır.Gömülü silahları görmemek, Erzincan savcısı olayında “ülke elden gitti” diye bağırmanın gerilimi en kötü noktalara doğru sürükleyeceğini görmemek, çok yaygın bir yanlış olarak yaşanıyor.Medyanın, doğası gereği bu yaşananlara belli bir heyecan içinde yaklaşmasının bir yere kadar kaçınılmaz olduğu düşünülebilir. Ama o heyecanın gazetecilik ilkelerini çiğnemeye yol açmaması gerekir.***Erzincan’da bir savcı tutuklandı. Hukukçular meseleyi tartışıyor. Bu haberleri serinkanlı bir şekilde vermek yerine, henüz bir dava açılmamış olduğu halde “bunu bunu yapmış” diye gayet kendinden emin görüntüsü veren haberler yapmak gazeteciliğin en temel ilkelerinin çiğnenmesinden başka bir şey değildir. İddianın sahibi kim olursa olsun; ister başbakan, ister savcı olsun, iddia iddiadır ve medya onu iddia olarak yansıtmak zorundadır.Buna karşılık kavganın bir yanında Ergenekon olayı ve tutuklanan asker kişilerle, ifadesi alınmak istenen bir ordu komutanı bulunduğunu iç sayfaların köşelerine gizlerseniz, gazetecilik görevini yerine getirmemiş, olayın boyutlarını eksik vermiş olursunuz.***Ergenekon soruşturması başladığından beri, medyanın tümüyle iyi bir sınav verdiğini ne yazık ki söyleyemiyoruz. Soruşturmada her iddiayı gerçek kabul etmekle ortaya çıkan her belgeyi “komplo” nun bir parçası olarak görmek arasında sıkışan okuyucu ve izleyicinin kafasının ciddi olarak karışması son derece doğaldır.Son tartışmalar dolayısıyla bazı gazetelerin okurları, HSYK ile Danıştay ve Yargıtay üyelerinin birbirlerini seçtiğini öğrenemedi, diğer bazı gazetelerin okurları da tutuklanan Erzincan savcısının hangi konuda soruşturma yaptığını öğrenemedi.***Türkiye önemli bir değişim yaşıyor.Bu değişimin altındaki temel dinamik, toplumdaki çağdaş, ileri bir demokrasi talebidir. O nedenle siyaset kurumundan ve Ankara’daki bütün kurumlardan bu değişimin demokrasi yönünde olmasına özen göstermelerini istiyoruz. Aynı özeni medyanın da göstermesini istemek durumundayız.

Devamını Oku

Savaşın iki sonucu

20 Şubat 2010

Yüksek Yargı ile AKP hükümetini karşı karşıya getiren krizin iki açık sonucu oldu. Bu kavgayı tezgâhlayanların amacı da o muydu, bilemeyiz ama sonuç açık:Bundan böyle Ergenekon gibi “netameli” soruşturmaların Anadolu’da yapılabilmesi mümkün değildir. Şemdinli’den sonra Erzurum olayında da Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) “askere dokunan” savcıları cezalandırmıştır.HSYK’nın bu olaydaki kararlılığı ile Yargıtay ve Danıştay mensuplarının hukuki açıdan tartışmalı olsa da bu kararı desteklemesi, bütün yargı mensupları için emsal olacaktır.***Şemdinli’de kitabevi bombalayan iki astsubay davasında, iddianamede Genelkurmay Başkanı’nın adının yer almasından sonra ilgili savcı hem görevinden alınmış, hem de avukatlık da yapamayacak şekilde meslekten menedilmişti. Bunun ardından mahkeme yetkisizlik kararı vermiş, dosya askeri mahkemeye gitmiş ve iki astsubay ilk celsede tahliye edilmişti. Ancak bu dosya tekrar sivil mahkemeye geldi. HSYK’nın sert müdahalesinin sonucu budur.***Erzincan’da yetkileri alınan savcıların işlemlerinin hukuka uygun olup olmadığını da hukukçular günlerdir tartışıyor. Her bir hukukçu bir başka kanun maddesi göstererek farklı bir görüşü savunuyor. HSYK bu kadar tartışmalı bir konuda, müfettiş göndermek, rapor hazırlatmak gereğini bile duymadan karar aldı.Bu “hızlı müdahale”ne anlama geliyor? Çok açık: Boyunuzdan büyük meselelere girmeyin, gözümüz üstünüzde.Bu krizin ikinci sonucu da Başsavcı’nın ağzından Hükümet’e verilmiş açık bir gözdağıdır. Başsavcı tartışmanın içine dalıp farklı bir “vuruş” yaptı. Habur olayını zikretmesinin anlamı da bellidir. Eğer hükümet Kürt açılımını sürdürür ve bu süreçte Habur gibi bazı provokasyonlar olursa Başsavcı AKP’yi kapatmak için harekete geçebilir. Yani AKP’nin adı ister demokratik açılım isterse Kürt açılımı olsun, “netameli” bir işe kalkışmasının bedeli, kapatılmak olabilir.***Savaşı çıkaranlar, tırmandıranlar ne hesap yapmış olurlarsa olsunlar; bu aşamada bütün savcı ve yargıçlara yönelik bir “Ergenekon” uyarısı, AKP hükümetine de “Kürt açılımı” uyarısı yapılmıştır.Kavga bir savcının, bazı cemaatler hakkındaki soruşturması dolayısıyla başka bir savcı tarafından soruşturulmasından ibaret değildir. Mesele bu kadar basit olsaydı yine aynı şekilde hukuki süreç içinde çözümlenirdi. Ama kavga demokrasinin niteliği üzerinedir, “bağımsız yargı” kavramını “bizden tarafa yargı” olarak anlama üzerinedir. Kavga, sivil siyasi iktidarların “iktidar”lık sınırları üzerinedir.

Devamını Oku

Üçüncü gücün başkaldırısı

19 Şubat 2010

Erzincan’da başlayan olaylar Yüksek Yargı’nın açık olarak AKP hükümetine “başkaldırısı”na kadar ulaştı. Yüksek Yargı temsilcilerinin özellikle dün Adalet Bakanı ve genel olarak hükümetin “niyetleri” ile ilgili olarak söyledikleri, mücadelenin en tepede süreceğinin işaretleridir.Kriz Erzincan’dan çıktı, ama orada olanlarla ilgili birçok bilinmeyen, birçok soru işareti var.Bir albayın tutuklanmasının, Üçüncü Ordu Komutanı’nın “şüpheli” olarak ifadesinin alınmak istenmesinin bu gelişmelerdeki etkisi tam olarak bilinmiyor. Ancak bu vesileyle hatırlatılan, Şemdinli savcısının meslekten atılması olayı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda böyle bir hassasiyet olduğunu gösteriyor.***Şu ana kadar kamuoyuna yansıyan bilgiler, olayın bir yanında Ergenekon soruşturması, diğer yanında da bazı cemaatlerin faaliyetleri olduğunu gösteriyor. Bu genel tablo da, hemen taraf olmaya hevesli bulunanlar açısından oldukça elverişlidir. Nitekim Ankara’dan giden bir CHP heyeti, tutuklu savcıdan sonra askeri cezaevinde tutuklu albayı ziyaret etme girişiminde bulunmuştur.***Yüksek Yargı’nın hükümete karşı “topyekûn” denebilecek bir şekilde tavır alması, üçüncü gücün birinci ve ikinci güçlere karşı “başkaldırması” düzeyine ulaşması bugüne kadar “kurumlar çatışması” denilen Ankara savaşlarının en üst düzeye çıktığını gösteriyor.Yargıtay ve Danıştay mensuplarının Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na dün yaptıkları destek ziyaretleri “başkaldırı” ya da “direnme”nin nasıl yürütüleceğini de göstermiş oldu.Buna karşılık Hükümetin yapabileceği hiçbir şey yoktur. Mücadele devam ettikçe artan bir dirençle karşılaşacak ve bir açıdan kendisini “hükümet edemez” duruma sokacaktır.***AKP hükümetleriyle ilgili olarak bazı olaylarda dolayısıyla “İktidar oldu ama muktedir olamadı” yorumu dile getirilmiştir.Son krizin vardığı noktada ise bu cümle, bundan sonra neler olacağını en açık özetleyen cümledir.Muktedir olamayan iktidar, en hızlı yıpranmaya mahkûm iktidardır.Gelinen noktada AKP’nin yapabileceği tek hamle “en hızlı şekilde seçim”dir. Bu süre ne kadar uzarsa AKP’nin iktidarındaki gerileme o kadar fazla olacaktır.

Devamını Oku