‘Kim kazanacak?..

7 Mart 2010

AKP’nin anayasa paketi bugün yarın açılacak ve ikinci anayasa hamlesi böylece başlamış olacak.Değişiklik önerileri arasında en önemli tartışma ve siyasi mücadele, yargı üzerinden yapılacak.AKP, daha önce tümüyle yeni bir anayasa yapma girişiminde başarısız olduğu için bu kez pakette yer alacak değişikliklerin büyük bölümü de herhalde kimsenin itiraz etmeyeceği yönde olacaktır.Yüksek Yargı ile ilgili değişiklik Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) ve Anayasa Mahkemesi’nin oluşumuyla ilgili olup kavga da burada çıkacak.*** Batılı “kuvvetler ayrılığı” mantığı, yargının tümüyle kendi kendini denetlemesi, siyasi bir etki ve baskı altında kalmaması üzerine kuruludur. Bu mantık henüz bizde geçerli değil. O nedenle de AKP’nin yapmak istediği değişiklik, yargının tümüyle siyasi denetim altına alınacağı endişelerini körüklüyor.HSYK’nın başkanının adalet bakanı oluşu zaten öteden beri eleştiri konusu. Son tartışmada ise, muhalefet partilerinden değil, ama değişik çevrelerden bu konuda farklı ülkelerdeki uygulamalardan esinlenen öneriler ortaya konuldu. Bunların arasında HSYK üyelerinin belirlenmesinde baroların ve hukuk fakültelerinin de rolü olması, üye sayısının artırılması gibi öneriler var.Ancak tartışma farklı öneriler üzerinden yürüyemeyecek çünkü muhalefet daha önce de olduğu gibi “yaptırmam” tavrını zaten ilan etmiş bulunuyor.*** Önümüzdeki dönemin ağırlıklı “savaş konusu” anayasa değişikliği ve Yüksek Yargı olacak. Bundan önceki tecrübeler, muhalefet partilerinden öneri gelmeyeceğini gösteriyor.CHP, milletvekili dokunulmazlığı dışında, demokratik içerik taşıyacak değişiklikleri de yargı tartışmasının içinde buharlaştırma eğiliminde.Bu pozisyonlar bir kez daha çağdaş bir anayasaya sahip olma yarışı değil, iktidar ile muhalefet ve iktidara karşı diğer “kurumsal” muhalefetler arasında “kimin kazanacağı” yarışı yaşanacağını gösteriyor.Doğru dürüst tartışılmamış bir anayasa değişikliği referandumda da onay alırsa AKP mi kazanmış olacak?Yoksa boş tartışma ve çekişmelerin sonunda anayasa değişikliğini yüksek yargıya iptal ettirirse CHP mi kazanmış olacak?Her durumda, çağdaş bir anayasa bekleyip, demokratik sürecin ilerlemesini umanlar, yani bütün ülke kaybedecek.Ve Ankara, bir kez daha çağdaş bir anayasa yapma imkânını kaçırdığı için siyasi başarısızlıklarına bir yenisini eklemiş olacak.

Devamını Oku

Nereden çıktı “ulusal onur”

6 Mart 2010

Ankara’nın kurnazlıkları arasında biri vardır ki, hâlâ iş görmeye devam ediyor. Yukarılara çıkmış siyasiler, “ulusal” sıfatını bol bol kullanırlar, ortaya çıkan her soruna “ulusal” etiketini yapıştırmaya bayılırlar. Neye “ulusal” diyorlarsa onu “ulusal” kabul etmeye alışmış olduğumuz içindir ki biz de bu tuzağa hemen düşeriz.Böylece o sıfatı bolca kullanan siyasiler, politikalarının yanlışlığını, cehaletlerini ve ortaya çıkan sorunun aslında bu nedenle sorun haline geldiğini bizden kolayca gizlemiş olurlar.Bir politikaya “ulusal” etiketini yapıştırdınız mı o politikanın tartışılmasının önüne geçmiş olursunuz. Kimse çıkıp da “neden ulusal sorun olsun; bu, senin yaptığın yanlışların yarattığı bir sorun” diyemez. Çünkü kimse “hain” suçlamasıyla karşı karşıya kalmayı istemez.***Aslında hiç de “ulusal sorun”umuz olmayan, “ulusal onur” umuzla hiçbir ilgisi bulunmayan Ermeni tehciri meselesi de yanlış ve cahilce politikalarla işte bu hale getirildi.Ermeni tehciri dolayısıyla yaşanan insanlık felaketini bütün dünya, pek sevdiğimiz bir Amerikalı tarihçi dışında, “soykırım” olarak kabul etmiş durumda.Bu meselede Ankara’nın resmi tezlerinin tamamen tersine çalıştığını herhalde artık herkes anlamıştır.Radikal Ermenilerin terör yoluyla olayı bütün dünyaya duyurmalarına karşı Ankara hiçbir şey yapamadı. ABD kongresinin filanca komisyonunda “soykırım” kararı çıkması da bu resmi politikaların tam olarak iflasını gösteriyor.Ankara bu konuyla bütün dünyanın ilgilendiğini sanıyor, ama bizden çıkan telaşlı sesler olmasa, bu konu Amerikan basınında bugün olduğu gibi birkaç satırla bile yer almazdı.***O komisyonun bir oy farkla “soykırım” kararı almasını Ankara’nın şimdiki büyükleri “ulusal onurumuza saldırı” olarak niteledi.Herhalde birileri onlara karar metnini vermiştir ve görmüş olmalıdırlar ki metinde “Türk” ya da “Türkler” veya “Türkiye” kelimeleri geçmiyor, üzerinde durulması istenen olayların Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşandığı, hatta dönemin yöneticilerinin bu nedenle idama varan cezalar aldığı da belirtiliyor.İttihat ve Terakki’nin işlediği bir suçun çeşitli şekillerde tartışılmasının, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Türklerin “ulusal onuru” ile hiçbir ilgisi olamaz ve yoktur.Söz konusu olan, çok boyutlu bir tarihi olay, büyük bir insanlık felaketi ve dramıdır. Bunun tartışılmasının, insanların şu ya da bu fikre sahip olmalarının “ulusal onur” denilerek engellenmesi de mümkün değildir.***Kimi siyasiler “ulusal” sıfatını hem kendi yanlışlarını gizlemek, hem başka görüşleri engellemek için kullanırlar ama bu sözü bolca kullanmalarının bir başka nedeni de “sokağa” kendilerinin “ulusal onur”a ne kadar düşkün olduklarını göstermektir.Ankara’nın bu klasik kurnazlığını bir kenara bırakıp gerçeklere dönersek:1915 olaylarını Türk toplumu çok geç ve yanlış bir yolla öğrendi.Türk toplumu Dersim’i de unutmuştu.Tehcirden çok önce Adana’da yaşanan Ermeni kıyımını ise hiç bilmiyor.Ama günümüzde öğrenmek, artık eskisi kadar zor değil. Soru soranları ve öğrenmek isteyenleri “ulusal sorun”, “ulusal onur” gibi büyük laflarla kandırmak da giderek güçleşiyor.

Devamını Oku

Bir yolun başı, bir yolun sonu

5 Mart 2010

Cumhurbaşkanı Gül, siyasi gelişmeleri görüşmek için üç parti lideriyle bir araya geldi. Salı günü Baykal’la görüştü, dün de önce Bahçeli’yle, ardından Demirtaş’la.BDP Genel Başkanı Demirtaş, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yeni anayasayla ilgili görüşlerini aktardığı sırada Avrupa’da PKK’ya yönelik operasyonlar devam ediyordu.BDP’nin, seçim barajının yüzde 3’e indirilmesi önerisi kabul görse bile tek başına barajına düşmesiyle parti “Türkiye partisi” olamayacaktır, bunun için bu partinin başka şeyler de yapması gerekiyor.Ama dün Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin Kürt vatandaşlarını temsil eden yasal bir siyasi partinin genel başkanının yeni bir anayasaya veya anayasa değişikliğine ilişkin görüşlerini dinledi.***Avrupa ülkelerinin PKK ve Kürt meselesiyle ilgili tavırları Ankara için hep şikâyet konusu oldu. Hatta bu meselede kendi beceriksizliklerini gizlemek isteyenler sık sık terörün “Avrupa’nın desteği”yle devam edebildiğini bile söyledi.Avrupa’dan PKK’ya ve Türkiye Kürtlerinin sorunlarını dile getirmelerine destek verilmiştir ve Batı’daki çeşitli siyasi güçler verdikleri desteği Türkiye’de demokratik hakların yerlerde sürünmesiyle gerekçelendirmişlerdir.Batı’nın demokratik standartlarının geldiği aşamayı görmemekte ısrar eden Ankara da kendi başarısız politikalarını bu sayede gözlerden uzak tutabileceği düşüncesiyle Batı karşıtı duyguları körüklemiştir.Fakat dün başka bir şey oldu ve PKK’nın iyi örgütlendiği bazı Avrupa ülkeleri ardı ardına harekete geçti. Geçmek zorundalardı, çünkü Türkiye onların anladığı demokratik standartlar için ciddi bir irade beyanı gösterdi.Bunun rahat olmayan, oldukça engebeli bir yol olduğunu onlar da biliyor. Ve asıl şunu biliyorlar ki gerçek bir siyasi ve toplumsal iradenin varlığı, bu yola çıkmanın olmazsa olmazıdır.***Avrupa’daki operasyonlar, yolun sonuna gelindiğini PKK’yı yönetenlere ve yönlendirenlere de göstermiş olmalıdır.Aynı saatlerde Ankara’da BDP’nin anayasa değişikliği hakkındaki görüşlerini Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na anlatıyor oluşu, yolun sonuna gelindiğinde yeni bir yola çıkılmış olduğunu da gösteriyor.Sonuna gelinen yol çok kanlıydı, çok acılıydı, çok pahalıydı.Adım atılan yeni yolun kısalmasını sağlamak için neler yapılması gerektiği ise belli. Hem BDP için belli, hem PKK için belli, hem Ankara için belli, hem de bütün Türk toplumu için belli...

Devamını Oku

Halk “hayır” derse...

4 Mart 2010

Başbakan Erdoğan, anayasa değişikliği paketi üzerinde muhalefet ya da geniş bir uzlaşma aramak yerine “onayı” halktan alma yolunu seçti.AKP’nin Meclis’teki gücüyle anayasa değişiklikleri yapılacak, ancak zorunlu olarak referanduma gidilecek.Muhalefetin bu konuda Anayasa Mahkemesi’ne gitmesinin yaratacağı hukuk tartışmalarının ötesinde, referandumun kendisi, başbakan’ın söylediği gibi “basit” bir iş değil.Türkiye’de anayasa değişikliği için geçerli referandum sistemi, örneğin İsviçre’de en basit konularda bile halkın fikrinin doğrudan sorulması şeklindeki halkoylaması sisteminden çok farklı.***Bizde üç kez referandum yapıldı. Birincisi 1982 Anayasası ve Kenan Evren’in Cumhurbaşkanlığının onaylanmasına ilişkindi. Karşı görüş belirtilmesi bile yasaktı, yüzde 92 evet çıktı.Askeri yönetimin, silahların gölgesinde yapılan bir referandumdan bile çekinmesi, Evren’in kendi cumhurbaşkanlığını tam anlamıyla “araya sıkıştırması” referandumun ne kadar hassas bir iş olduğunu gösteriyor.Başbakan’ın öngördüğü referandumda halka söylenecek olan şudur: Ben ülkeyi eski koşullarda yönetemiyorum, yönetmek için yeni kurallara ihtiyacım var ve senin bu onayı vermeni istiyorum...Eğer halkın buna cevabı “vermiyorum” olursa Başbakan’ın söylediği gibi hükümetin istifa etmesi zorunlu değildir, ama böyle temel bir konuda halktan destek alamamış bir yönetimin de yerinde durması siyaseten mümkün değildir.***Türkiye’deki ikinci referandum, Özal’ın başbakanlığı sırasında, askeri yönetimin koyduğu siyasi yasakların kaldırılması konusunda yapıldı.Ekonomideki liberalliği siyasetteki liberalliği ile uyumsuz olan Özal, askeri yönetimin koyduğu yasakların devamını istemiş, aldığı cevap “hayır” olunca istifa etmemiş ama kendisiyle partisi son derece hızlı bir şekilde inişe geçmiş ve ilk seçimde iktidarı teslim etmiştir.Dışardan bir örnek de 1968 Fransa’sından verilebilir. Önce öğrenci ve gençlik ayaklanmasıyla kendisini gösteren 68 olayları büyük grevlerle yayılınca Fransa ciddi bir kaos ortamına girmiş, Devlet Başkanı General de Gaulle duruma tepki gösteren halktan ek yetkiler istemiş ama “hayır” cevabını almış ve böylece “ulusal kahraman” istifa edip köyüne çekilmiştir.***AKP’nin anayasa değişikliği paketini bir hükümet tasarısı değil, AKP’nin önerisi olarak gündeme getirmesinin nedeni anlaşılıyor ki “hayır” çıkması durumunda hükümetin “değişikliği biz yapmadık AKP yaptı” diyebilmesini sağlamak.Ama bu kurnazlık olayın esasını değiştirmez.Hazırlanan anayasa değişikliği paketinin boyutu ne olursa olsun, referandumda “hayır” çıkması durumunda hükümetin yerinde durması mümkün değildir.12 Eylül notuAKP’nin anayasa değişikliği paketinde, 12 Eylül darbecilerini hukuken koruyan geçici maddeleri kaldıracak bir unsurun yer alıp almayacağı belli değil. Evren ve kadrosunu koruyan bu maddeler kaldırılarak yargı yolunun açılmaması durumunda, hükümete sorulan “olmamış darbenin üzerine gidiyorsun, neden olmuş darbenin üzerine gitmiyorsun” sorusu fazlasıyla haklılık kazanmış olacaktır.Anayasa değişikliği konusunda konuşan AKP sözcüleri, demokratik ilerleme sağlayacak bazı değişiklikleri anlatırken şu ana kadar bu konudan hiç söz etmedi.

Devamını Oku

Nihayet esasa dönülecek

2 Mart 2010

Ergenekon ve darbe girişimi soruşturmalarının en başından beri, her olaya bakışını AKP’ye göre endeksleyen bir kesim oldukça kuşkuluydu.En kararlı olanlar, ortaya çıkan belgelerin sahte olduğuna, gömülü silahların cemaatçi polisler tarafından yerleştirildiğine, iddiaların tümüyle “komplo” olduğuna inanıyordu.Kuşkusuz bu inançları besleyen birçok “yanlış” da yapıldı. Belli bir cemaate yakın kamu görevlilerinin işgüzarlıkları kafaları iyice karıştırdı. Soruşturmalar sırasında, Türkan Saylan gibi kişilerin işe karıştırılması da mideleri bulandırdı. Ama Ergenekon çevresindeki tartışmalar artık “komplo” tezlerinin yarattığı karmaşanın dışına çıkabilecek, olayların esası ön plana gelebilecek. ***Soruşturmanın başından bu yana hukuki bakımdan en önemli gelişme Genelkurmay’daki hukuki faaliyetler sayesinde ortaya çıkmış oldu.Genelkurmay Askeri Savcılığı, “irtica ile mücadele planı”nın ve altındaki imzanın gerçekliği konusunda kuvvetli kanaate ulaşmış, imza sahibi albayın tutuklanmasını istemiştir. Mahkeme tutuklama istemini reddetti, ama hukuki süreç devam edecek.“Balyoz Darbe Planı” adı verilen belgeler de yine Genelkurmay’ın bilirkişi olarak görevlendirdiği bir subay tarafından incelendi ve raporda “belgelerin gerçek olması durumunda bunun bir darbe planı” olduğu bildirildi.Bu iki gelişmenin ardından tabii ki hukuki süreç devam edecek ve bu davalar sonunda belgelerin gerçekliği kesinleşecek, zanlı ve sanıkların suçlu olup olmadıkları belirlenecek.***Gelinen bu aşamada her türlü “komplo teorisi” çökmüş, bazı muvazzaf ve emekli subayların görev ve yetkilerini aşan, siyasete müdahale anlamı taşıyan faaliyetler içinde olduklarına ilişkin “kuvvetli şüphe” kesinleşmiş oluyor.Askeri Savcı’nın kararı ve bilirkişinin raporu “kuvvetli şüphe” olarak nitelendirilmelidir, çünkü bu belgelerin gerçekliği ve faaliyetlerin kesinlikle doğru olup olmadığı ancak yargılama sonucunda ortaya çıkacaktır.Aslında Ankara’da koku alma duygusu kuvvetli olup da kendilerini “Ergenekon avukatı” olarak niteleyen kimileri bile bir süredir “bu faaliyetlerin 7 yıl önce gerçekleştiğini ve zaten darbe girişimi olmadığını” söyleyerek çark etmeye başlamışlardı.Genelkurmay’daki son hukuki gelişmeler üzerine hâlâ “komplo” tezlerinde ısrar ederek bu gelişmelerin de “orduya sızmaların neticesi” olduğunu söylemeyi sürdürecek olanlar çıkabilir. Ama artık onları da tıbbın alanına havale etmek gerekecektir.

Devamını Oku

Halk desteği için

1 Mart 2010

AKP’nin kısıtlı anayasa değişikliğinin içeriğinin ana hatları belli oluyor. Anayasa gibi, insanların kendileriyle doğrudan ilgili olduğunu pek bilmedikleri konular ortaya geldiğinde Demirel’in 60’lı yıllardaki ünlü sözlerinden biri akla geliyor. O yıllarda “planlı ekonomi” geçerliydi ve ekonomi Devlet Planlama Teşkilatı’nın hazırladığı 5 yıllık planlara göre yönlendirilirdi. Bir ara bu planlarla ilgili bir tartışma başladığında Demirel “Bize plan değil pilav lazım” demişti. Bu söz, o planların aslında pilav için ne kadar önemli olduğunu reddedişinin, siyasette alaturka üslubun öne çıkışının sembollerinden biri olarak hatırlanacaktır.Anayasa denildiğinde bir kesimin “bize ne anayasadan” dediğini hâlâ görüyoruz. Oysa anayasanın doğru bir anayasa olmasının, sadece karakol, mahkeme işleriyle değil, sofraya iyi pilav gelmesiyle de yükümlü olan siyasilerin yükümlülüklerini yerine getirebilmek için daha iyi çalışmasının güvencesi olduğunu hâlâ anlatmak gerekiyor.***AKP’nin getireceği anayasa değişikliği paketinde yer alacağı belli olan konulardan biri Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi’nin yeniden yapılanması.Bu her iki konu da “halka oldukça uzak” bir siyasi çatışmanın unsurları olarak görülecek, dolayısıyla da muhalefetin bu iki konuda en sert muhalefeti yürütmesine imkân verecektir.İlk bilgilere göre, “demokratik” olarak nitelenecek değişiklikler arasında siyasi parti kapatmanın zorlaştırılması var. Yüzde 10 seçim barajının düşürülmesi yok, ama “Türkiye milletvekilliği” var. Bu durumda her parti, aldığı oy oranında bu 100 vekilliği paylaşacak, yani yüzde 1 oy alan bir partinin de Meclis’te 1 temsilcisi bulunacak. Böylece barajın yarattığı “irade yansıması -temsil- eksikliği,” giderilmiş değilse de bir ölçüde telafi etmiş olacak.***Taslakta bulunmayan, ama halkın herhalde tümünün önem verdiği konu ise “milletvekili dokunulmazlığı” dır. Eğer AKP bu paketin içine, milletvekili dokunulmazlığını “siyasi faaliyet” ile sınırlayan, diğer hukuki alanlarda milletvekillerinin herhangi bir vatandaştan farkı kalmamasını sağlayan bir değişikliği koyarsa, anayasa değişikliği paketinin referanduma gitmesi durumunda büyük oranda bir onay alacağından emin olabilir.Paket ortaya çıkınca daha çok tartışacağız, ama her durumda, halkın her kesimine anlatılması gereken, anayasanın kendisinden çok uzakta bir metin değil, hayatının birçok ayrıntısı belirleyen temel kural olduğudur.

Devamını Oku

Reform mu güç paylaşımı mı?

28 Şubat 2010

Darbe soruşturmaları dolayısıyla, Türkiye’de yargının işleyişi ile ilgili hiçbir fikri olmamış kesimlerin de bu sorunun farkına varmaları “reform” ihtiyacı söylemini bir kez daha gündeme getirdi.Yargı reformu, genellikle yüksek yargı tarafından adli yılın açılış konuşmalarında “sorunlar yumağı” dolayısıyla gündeme getirilir, sonra unutulur.Bir alanda reform ihtiyacı, o alanda hizmet alan halkın aldığı hizmetten memnun olmaması dolayısıyla ortaya çıkar. Siyasi iktidarın ve o hizmeti verenlerin görevi de söz konusu “kamu alanını” halkın sunulan hizmetten memnun olmasını sağlayacak şekilde düzenlemektir.Ancak “yargı reformu” ihtiyacı bu kez de farklı nedenlerle ortaya çıktı. Yüksek Yargı ile AKP hükümeti arasında uyum sorunları yaşanınca konu ısındı.***Ankara’daki tartışmalara bakıldığında, güncelleşmiş olan “aşırı tutuklama eğilimi” dışında, halkın bu hizmetten daha etkili ve verimli şekilde faydalanması meselesinin konuşulmadığını görüyoruz.Ankara’daki tartışma, “iktidar alanlarının yeniden paylaşılması” üzerine.Hükümetin en önemli sıkıntısı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyelerinin seçimi.HSYK üyeleri ile Yargıtay ve Danıştay üyelerinin birbirlerini seçmesinin sakıncaları ortada. Bu meselenin çözülmesi gerekir.Ama yargı reformundan söz ederken, yapılacak işi HSYK üyelerinin seçimine indirgemek, meseleyi “reform” kelimesinin çok uzağına taşıyor.Hükümetin “reform”u gündeme getirirken HSYK üyelerinin bir bölümünün Meclis tarafından seçilmesinde ısrar etmesi de doğal olarak, zaten siyasileşmiş bir sistemin daha da siyasallaşacağı kuşkularını besliyor.***Daha önce sözü edilen “masumiyet karinesi”nin ülkemizde geçerli olmayışı, tam tersine, daha karakol kapısından itibaren bütün hukuki sürecin “suçluluk karinesi” üzerine işlemeye devam etmesi, yasalarda yapılan önemli değişikliklere rağmen temel meselenin “zihniyet” olduğunu gösteriyor.AB standartları, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü gibi büyük sözlerin sürekli olarak havada uçuştuğu Ankara kendi zihniyet reformunu yapmadığı sürece gerçek bir yargı reformu da uzak bir hayal olarak kalacaktır.

Devamını Oku

Hesap vermek

28 Şubat 2010

Albert Camus’nün bir hikâyesi vardır, geçtiğimiz günlerde bir kez daha okudum. Siyasetin kurulukları dışında bir pazar günü geçirmek isteyenler de belki beğenecektir.Genç bir Fransız öğretmen, Cezayir’in ücra bir köşesinde Cezayirli köylü çocuklarına okuma yazma öğretmektedir. O yaz, amansız bir kuraklık dolayısıyla büyük acılar yaşanmaktadır. Öğretmen, kendisine merkezden gelen hububatı da öğrencilerine dağıtır.Okul binası, bir sınıf, öğretmenin odası ve kümesten ibarettir.Kurak yaz bitip de kış geldiğinde, bu kez öğrenciler köylerinden okula gelemez olmuştur.Bir gün kapıda bir Fransız jandarma görünür, yanında elleri bağlı bir Cezayirli köylü vardır.Köylü, bir ekin alışverişi dolayısıyla kavga ettiği kuzenini öldürmüştür. Jandarma öğretmene elinde bir talimatla birlikte köylüyü getirmiştir. Katil köylünün epeyce uzak bir noktada bulunan hapishaneye götürülmesi gerekmektedir.O günlerde Cezayir halkı içinde büyük hareketlilik vardır, Fransız sömürge yönetimine karşı ayaklanma başlamak üzeredir. Jandarma tekrar görev bölgesine dönecektir, bu yüzden öğretmenden istenen, köylüyü hapishaneye götürmesidir.Öğretmen bu talebi şiddetle reddeder, köylüyü götürmeyeceğini söyler. Ama jandarma da kesin emir almıştır, köylüyü öğretmene bırakıp geri dönecektir.Öğretmenin yerli halkla arası iyidir, çekindiği bir şey yoktur, dolayısıyla silahı da yoktur. Jandarma gitmeden önce öğretmene bir de tabanca bırakır.***Öğretmen köylüye yemek verir, gece odasında onun için bir yatak yapar... Köylü, gece bir ara kalkar, öğretmenin aklına çekmeceye koyduğu silah gelir. Ama köylü biraz hava aldıktan sonra yatar uyur.Ertesi gün öğretmen kararını vermiştir. Köylüyle birlikte bir süre yürürler, bir tepeye varırlar. Öğretmen köylüye bir yön gösterir; o yönde giderse onu teslim etmesi gereken hapishaneye ulaşacaktır. Gösterdiği diğer yöne doğru giderse bir Cezayir köyüne varacaktır. Öğretmen köylüden ayrılıp biraz yürüdükten sonra dönüp bakar, köylü hâlâ bıraktığı yerde durmaktadır. O da durup köylüyü izler. Bir süre sonra köylü yürümeye koyulur, seçtiği yön hapishanenin yönüdür.Öğretmen köylünün neden hapishaneyi seçtiğini düşünerek okula döner. Sınıfa girdiğinde gözü kara tahtaya ilişir, tahtada “Kardeşimizi teslim ettin hesabını vereceksin” yazmaktadır.İnsanın karmaşıklığını çok güzel ve basit bir şekilde anlatan bu hikâyeyi tekrar okumaktan keyif aldım ve keyif aldığım için de özetleyerek aktardım. Herhangi bir güncel tartışma ile bağlantı kurmak gibi bir niyetim yok.

Devamını Oku