BDP dışında Meclis’te grubu olan iki parti, CHP ve MHP, anayasa değişikliği tartışmasında kendilerini “asla olmaz”a sıkıştırdı.AKP’nin hazırladığı taslakta birçok maddenin “olumlu” ve “çağdaş” nitelikte olduğunu, “önyargısız” fikir beyan edenlerin tümü ifade ediyor.Memurlarla ilgili maddenin, eskisine göre “ilerleme” getirdiğini ama fiilen bir değişiklik olmayacağını sendikalar söylüyor.12 Eylül darbecilerinin yargılanma yolunun açılmasına açıkça itiraz bulunmuyor, sadece “zaman aşımı” konusunu ortaya atan hukukçular var. Bazı hukukçular ise, geçen süre içinde birkaç savcının harekete geçmiş olması dolayısıyla zaman aşımının sorun olmayacağını savunuyor.***“AKP hükümeti anayasa yapamaz” noktasından kımıldamayanlar ise taslaktaki herhangi bir olumlu madde üzerine hiçbir şey söylemiyor.CHP ile MHP, hangi maddelerde, nasıl değişiklik isteyeceklerine ilişkin olarak da bir ipucu vermiyorlar.Ancak CHP ve MHP’nin “Bu Meclis anayasa yapamaz” tepkisinin, demokratik sistemin temel kavramları açısından hiçbir açıklaması bulunmuyor.“Bu Meclis yapamaz.” Neden?CHP ve MHP “neden” yapmaması gerektiği konusunda oldukça karmaşık şeyler söylüyor. Örneğin, milletvekilleriyle ilgili dosyalardan söz ediyorlar. Ama her Meclis döneminde durumun farklı olmadığını gizliyorlar. O zaman Anayasa’ya “belli sayıda suçlama dosyasının bulunması durumunda o Meclis filanca işleri yapamaz” diye bir madde koymak gerekiyor. Bu kadar saçma ve “küçük” bir mantıkla yapılan muhalefet, ancak anayasa konusuna tümüyle önyargıyla bakan, AKP’nin her yaptığının arkasında sadece kötülük arayan çevrelerden alkış alabilir.***MHP lideri “Yeni seçilecek Meclis yapsın” dedi. Eğer önümüzdeki genel seçimde Meclis çoğunluğu yine AKP’den oluşursa diyecekleri bir şey kalmayacağına göre susmaktan başka yapacak bir şeyleri de olmayacak.“Bu Meclis yapamaz” mantığı sonuçta “halk tarafından seçilmiş Meclis’ler yapamaz”a geliyor.O zaman kim yapar? 1961’de ve 1980’de olduğu gibi “atanmış” atayan görüşün yanında hazırola geçmişler mi?Demokrasinin ne olduğu konusunda yarım yüzyıl boyunca Ankara’da alınan mesafenin kısalığı gerçekten utanç verici. Son anayasa tartışması bunu bir kez daha yüzümüze vurdu.
Beklendiği gibi oldu; anayasa değişikliği paketi kavgası esas olarak Hâkimler ve Savcılar yüksek Kurulu, (HSYK) biraz da Anayasa Mahkemesi ve parti kapatma maddesi üzerinden yürüyor.HSYK Başkanvekili dün de, yapılmak istenen değişikliğin “yargıya el koymak” olduğunu söyledi. Halkın ve yargının asıl beklentisi olan yargı reformu bu vesileyle bir kez daha gündeme geldi, ama devamının gelmeyeceği de belli oldu.AKP ve hükümet sözcüleri HSYK değişikliğini savunurken, bu yapılanmanın Batı’dan örnek alındığını söylüyor, çeşitli ülkelerdeki durumu da anlatıyorlar.İşte “kendine demokratlık” burada bir kez daha ortaya çıkıyor. HSYK’nın yapısını değiştirmek için Batı’daki örneklerin temel alındığını söylüyor, sıra yüzde 10 seçim barajına gelince de “bizim özel durumumuz” diye yan çiziyorsan bunun adı “kendine demokratlık” tır.***“Bizim özel durumumuz” ya da “bize özgü koşullar” bahanesi bugüne kadar hep iyi bir şeyi yapmamak için son “direnç” formülü olarak kullanılmıştır.“Kendine demokratlar” ; sadece bugünkü AKP’liler değil, bundan önce iktidar koltuğuna ilişmiş her kesimden “kendine demokratlar” işlerine geldiğinde “gelişmiş ülkelerde böyle” diye gerinirler, işlerine gelmediği zaman da “orada öyle olabilir ama bizim koşullarımız farklı” diyerek kaytarmayı başarırlar.“Bizim özel koşullarımız” ın ne olduğu da hiçbir zaman açıkça söylenmez, tartışılmaz. Bu koşulların çok “ciddi” olduğu yüz ifadeleriyle belli edilir.***HSYK için AB uygulamaları örnek alındıysa, yüzde 10 barajın indirilmesi için de hemen aynı uygulamaları örnek alalım; siyasi parti kapatmayı siyasi vizeye bağlamak yerine AB’nin “Venedik kriterleri” ni örnek alalım. Hatta devam edelim, siyasi partiler yasasını da AB örneklerine göre değiştirelim, TCK’daki “bize özgü” maddeleri de AB’de geçerli sisteme uyduralım...Ama olmaz, bunlar yapılamaz çünkü “bize özgü koşullarımız” dolayısıyla bize AB ölçüsünde demokrasi yaramaz, Allah korusun; bu halk demokrasiyi kötüye kullanır, ülkeyi böler ya da irticanın pençelerine atar!Ankara “bize özgü demokrasi” yi “kendine demokratlık” saikiyle icat etmiştir ve sonuna kadar da direnecektir.Bu nedenle de Türk vatandaşlarının AB vatandaşlarıyla eşit haklara sahip kılan bir anayasa yapılmayacak, HSYK kavgasıyla vakit geçirilecektir. Ankara’daki seçilmiş ve atanmışlar bu temel konuda hemfikir oldukları için Türk vatandaşları, AB vatandaşlarına göre “ikinci sınıf” olarak kalacaklardır.
Siyasette etkili bir demokratik sol hareketin eksikliği şu anda yaşanan anayasa tartışmalarında iyice ortaya çıkıyor.AKP yüksek yargıyla çatışmasında çevresini birkaç olumlu maddeyle kuşattığı bir anayasa paketiyle mücadele edecek, tutucu muhalefet partileri de paketteki hiçbir değişikliğin çıkmaması için “nasıl bir anayasa” üzerinden değil, yine yargı üzerinden kavga verecek...Başbakan bu anayasa paketinin ihtiyaçlardan doğduğunu söylüyor. Tabii ki doğrudur, Türkiye’nin ihtiyaçlarına ve hedeflerine bugünkü anayasa çok dar geliyor.İhtiyaç, yargının siyasetten tümüyle arınmasıdır. AKP’nin paketinde daha geniş katılımlı bir yargı yönetimi için yola çıkıldığı iddia edilmekle birlikte, kurulmak istenen yapı yargının daha da siyasileşmesi tehlikelerine daha fazla açıktır.Demokratikleşme için çok önemli olan siyasi parti kapatmanın zorlaştırılması yine siyasi karara bağlanmıştır.***Paketteki sakınca ve eksiklikler konusunda muhalefet partilerinin herhangi bir önerisi bulunmuyor.Yargının siyasetten kurtulması için Anayasa Mahkemesi’nin ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yeniden nasıl yapılandırılması gerektiği konusunda muhalefetin bir fikri yok. HSYK’nın başkanının Adalet Bakanı olmasına, müsteşarın katılmaması durumunda toplantı yapılamaması düzenine bile açık şekilde karşı çıkılmıyor. Nedeni de basit, önümüzdeki dönem için iki muhalefet partisi, CHP ile MHP bir koalisyon hükümeti kurma umudunu taşıyor. İktidar olmaları durumunda onlar da hâkim ve savcı atamalarını bir şekilde ellerinde tutmak istiyor.Parti kapatmanın açık olarak, çok sözü edilen “Venedik kriterleri”ndeki gibi “şiddet” unsuruna bağlanması konusunda da muhalefetin fikri yok. Daha doğrusu bugünkü durumun devamını istiyorlar, çünkü AKP’nin tekrar kapatılma tehdidi altına girmesi durumunda kendilerine iktidar yolunun daha kolay açılacağını düşünüyorlar. Bundan önceki parti kapatmalarında da ses çıkartmamışlardır.*** Muhalefet partileri AKP’nin anayasa değişikliği paketine karşı, ama Türkiye’nin anayasasının nasıl olması, hangi hükümlerin bulunması gerektiği konusunda bir fikir beyan etmemeye özen gösteriyorlar.Demokrat bir sol hareket olmadığı için Türkiye’nin gerçekten ihtiyacı olan anayasa üzerinde bir tartışma da olmayacaktır. Aslında AKP ile CHP ve MHP’nin anayasa hakkında temel görüşleri farklı değildir. Türkiye’nin demokrat ve çağdaş bir anayasaya ihtiyacı olduğuna inanmayan, biri iktidarda ikisi muhalefette üç siyasi partinin mücadelesi, sadece “kayıkçı kavgası”dır.AKP’nin paketine karşı çıkan hukuk çevrelerinin ağzından da “çağdaş anayasa” kavramı çıkmadığına göre aslında herkes hayatından memnun. Türkiye’nin ihtiyacı onların için, iktidar imkânları ya da gelecekteki iktidar imkânlarıyla kısıtlı.
Anayasa değişikliğinin akıbeti, kamuoyuna açıklandığı gün belli oldu. Yüksek Yargı, Yargıtay Başkanı ve HSYK Başkanvekili’nin ağzından anında “kırmızı ışığı” yaktı.Muhalefet partileri, tek bir paket halinde oylanacak olan anayasa değişikleri için olumsuz oy kullanacak, paket referanduma gidecek. Referandum sonucu ne olursa olsun tartışma mahkemede bitecek; Anayasa Mahkemesi yüksek yargıyla ilgili değişikliklerin Anayasa’nın temel ilkelerinden olan “kuvvetler ayrılığı”na aykırı bulunduğuna karar verecek ve tartışma sona erecek.***Yüksek Yargı’ya ilişkin maddeler dışındaki değişiklik önerilerine bakıldığında ciddi bir itiraz noktası bulmak zor.Bunları hızla sıralarsak:* Çocuklar, yaşlılar ve engelliler için “pozitif” ayırımcılık;* Kişisel verilerin korunması;* Yurt dışına çıkışın engellenmesinin suç soruşturması ya da kovuşturması ve hâkim kararına bağlanması;* Çocukların devlet tarafından korunacağının açıkça belirtilmesi;* Kamu denetçiliğinin kurulması;* Yüksek Askeri Şûra kararlarının yargı denetimine açılması;* Askeri yargının görev alanının netleştirilmesi;* 12 Eylül darbecilerine yargı yolunun açılması...Bunlar herkesin destekleyeceği, içinden itiraz etse de açık açık söyleyemeyeceği konular olarak kolayca kabul edilecektir.İki konuda ise yaratılan beklenti düzeyinde bir değişiklik teklifinden söz edilemez.Bunların biri, memurların sendika ve toplu sözleşme hakkıyla ilgili.Yapılan değişiklik, pratikte herhangi bir yenilik ve hak getirmeyen bir “kelime” değişikliğinden ibaret. Memurlar yine serbest toplu sözleşme imkanına ve grev hakkına sahip olmayacak...Parti kapatmayla ilgili değişikliğin içindeki önemli unsursa kapatma davasının açılabilmesi için TBMM’den onay çıkması şartı. Bu konuda “hukuki” ve “siyasi” alanlar birbirine karışmış olacak, demokratik bir hakkın kullanımı, hukuk alanındaki düzenleme ile değil, Meclis iradesiyle, üstelik her vaka için ayrı ayrı çözülmeye çalışılacaktır.***Yüksek Yargı’nın kendi alanıyla ilgili düzenlemelere hiç beklemeden sert bir tepki göstermesi, tartışmanın ayrıntılı ve kamuoyunu bilgilendirici şekilde yapılmasını dahi engellemiş oldu.Bu maddeler üzerindeki tartışma, yeniden yapılanma gereği üzerinden değil, beklendiği gibi “Yüksek yargıya el koyma” veya “Yüksek yargı istibdadından kurtulma” şeklindeki iki katı tavır üzerinden yapılacak.Ancak şurası çok net: Türkiye’nin çağdaş bir anayasaya sahip olması yine başka bir bahara kaldı.
Başbakan, Türkiye’de çalışan Ermenistan vatandaşı Ermenilerle ilgili sözlerini eleştirenlere çok kızmış, en çok da “özür dile” diyen Cengiz Çandar’a kızmış.Bu ve benzeri konuları tartışırken “içine sindirmek” kavramını kullandığımızda soran oluyor “ne kastediyorsun” diye. İşte bunu kastediyoruz: 1915’te radikal Ermeni örgütlerinin faaliyetlerine tepki olarak faturayı yüz binlerce masum insana çıkaran zihniyetten kimilerinin kurtulamamış oluşunu.Eğer Başbakan’ın söylediği gibi Türkiye’de 100 bin Ermeni vatandaşı ekmeğini arıyor, devlet de bundan haberdar olup göz yumuyorsa, demek ki bilerek yapılıyor.Türkiye’nin Ermenistan Ermenileri için “çekim ülkesi” olması, bu 100 bin kişinin Türkiye’de çalışıp yaşamak istemesi iyi bir şeydir.***Başbakan 100 bin Ermenistan vatandaşını ülkelerine gönderme tehdidini savururken, bunun altında yatan mantığın “tehcir mantığı”ndan bir farkı olmadığını bilmiyor, eleştirilere rağmen de söylediği sözün ne anlama geldiğini düşünmemekte ısrar ediyor. CHP’nin “Ermeni” kelimesini duyunca ırkçılığı kabaran milletvekilinin hemen atlayıp kendisini desteklediğini ilan etmesi dahi, sözlerinin ne anlama geldiğini düşünmeye sevk etmedi Başbakan’ı.Fransa ya da İngiltere veya Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir ülkenin yönetimi Ankara ile bir siyasi anlaşmazlığa düşer de bunun üzerine ceza olarak ülkesinde yaşayan Türkleri “toplayıp gönderme” kararı alırsa koparacağımız gürültü büyük olacaktır. O ülkelerdeki “insan hakları”nı içine sindirmiş siyasiler ve halktan kişiler de bizimkisi gibi bir tepki göstereceklerdir. Ama o ülkelerin hiçbirinin başbakanı kalkıp kendisini eleştirenleri azarlayamayacaktır.***Birkaç gündür bu konuda yazanların ortak teşhisi sonuna kadar doğru: “Tehcirci ruh” hortladı. Ne yazık ki bunu fark etmemekte ısrar eden Başbakan’dan Kürt açılımı bekliyoruz; Kürt açılımını başarsın istiyoruz, Roman açılımı yapınca kendisini alkışlıyoruz.“İçine sindirmek nedir?” diye soranlar bu manzaraya bakıp düşünsünler ve “içine sindirmiş” olanların gerçekleştirdiği “demokratik devrim”lerle, “içine sindirmemiş”lerin “kerhen” ya da mecburen yaptıkları arasındaki farkı görsünler.Sonra hep birlikte düşünelim; “Bu ülkede 2010 yılında neden hâlâ demokrasi fukarasıyız, silahla siyaset yapmak isteyenler hâlâ nasıl bulunabiliyor” diye.
Anayasa paketinin muhtemel “eksikleri” üzerinde durduğumuz dünkü yazımızda, Anayasa’nın 12 Eylül darbecilerini koruyan geçici maddesinin kaldırılmasını da saymıştık.AKP, daha önce “sürpriz var” demişti ve bu sürpriz, geçici maddenin kaldırılması önerisi olarak açıklandı.Böyle bir anayasa maddesinin 30 yıl boyunca anayasamızda bulunmasının büyük bir “ayıp” olduğunu artık herkes kabul etti.Bazı hukukçular o madde kaldırılsa dahi 12 Eylül darbecilerinin, zaman aşımı nedeniyle yargılanmasının mümkün olmayacağını söylüyor. Yine de bir yargılama “teşebbüsü” olması bile önemlidir.***Bunun dışında paketten başka sürpriz çıkmadı. Muhalefet sözcüleri de anayasa değişiklikleri yapılırken başka demokratik adımların da atılması gerektiği üzerinde durmuyor.Yüzde 10 seçim barajının indirilmesi, Meclis’teki iki muhalefet partisinin de asla sözünü etmedikleri bir konu ve bu konuyu tartışmaya açmayacaklar.AKP’nin anayasa değişikliği paketinin tümünü “demokratik” bir gelişme olarak nitelemesi bir “taahhüt” olarak alınıp, TCK’nın 301’inci maddesinin de bu arada gündeme getirilmesi, siyasi partiler kanununda değişiklik mecburiyeti de muhalefetin sorunu olarak görülmüyor.Anayasa paketi tartışılırken AKP sözcüleri bol bol “demokrasi”den söz edecek, buna karşılık muhalefet partileri de “madem ki demokrasi diyorsunuz, diğer eksikleri de tamamlayalım” demeyecek...Ama paket Meclis’ten geçer ve referanduma giderse muhalefet ciddi bir güçlükle karşılaşacak. 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını neden istemediklerini, memurların sendikal haklarının genişletilmesine neden karşı çıktıklarını anlatmaları herhalde çok zor olacak.Buna karşılık AKP de, milletvekili dokunulmazlığının sadece siyasi faaliyetlerle sınırlı olmasını neden istemediğini, bir milletvekilinin ticari suçtan ya da trafik suçundan yargılanabilmesini neden engellediğini açıklamakta zorluk çekecek.***Meclis’te anayasa değişikliği paketini tümüyle demokrasi ve bütün Türk vatandaşlarının haklarının genişletilmesi yönünde ele alacak bir siyasi parti olmamasının olumsuz sonuçlarını ülke yaşıyor ama Ankara’nın hayatı kolaylaşıyor.“Kendine demokrat” bir siyasi yapı, hangi taraf kendisine ne sıfat takarsa taksın, varlığını sürdürmenin güvencesini bu eksiklik sayesinde bulmaya devam ediyor.
Anayasa değişikliği paketinin ana unsurları belli oluyor. Başbakan’ın düzenlediği son toplantılarda bazı ayrıntılar üzerine tartışmaların devam ettiği anlaşılıyor.Paketin ayrıntıları resmen açıklanmadan önce muhalefet partilerinin tepkileri de beklendiği gibi oldu. MHP sözcüleri, paketin tümünü öğrenince üzerine tartışıp görüş belirleyeceklerini söylediler.CHP sözcüleri ise bütün bu değişiklik paketinin aslında yüksek yargıyı etkisizleştirme amacı taşıdığını, bunun dışındaki değişikliklerin acil olmadığını, asıl amacı gizlemek için konulduğunu bildirdiler.CHP’nin, pakette yer alması muhtemel olan parti kapatmanın zorlaştırılması, bireysel haklar ve sendikal haklarla ilgili değişikliklerin gereksiz olduğunu düşündüğü anlaşılıyor. Bu düşüncelerinde kararlıysalar, değişiklik referanduma gittiği takdirde, bunların neden gereksiz olduğunu halka da açıklamaları gerekecek.***Paketin içeriği ayrıntılarıyla ortaya çıktığında her yönüyle tartışılacaktır. Vatandaş haklarına ve demokrasiye katkı niteliğindeki değişiklikler üzerinde daha az durulacak, tartışma asıl yüksek yargının, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı üzerine odaklanacaktır.Bu ikisinden önce, AKP’nin değişiklik paketini önemli bir demokratikleşme adımı olarak görmesinden ve göstermesinden hareket edersek, önemli eksiklikleri belirtmeliyiz.Seçimde uygulanan yüzde 10 baraj indirilmediği ya da bunu telafi edecek “Türkiye milletvekilliği” gibi bir değişikliğe gidilmediği sürece “halk iradesi” kavramı tartışılmaya devam edecektir.Ergenekon davası ve darbe hazırlığı soruşturmaları konusunda kararlı tavırlara rağmen, 12 Eylül askeri yöneticilerini yasalara karşı koruyan geçici maddelerden hiç söz edilmiyor. 12 Eylül anayasal koruma altında oldukça bugünkü davalarla ilgili bazı soru işaretleri de varlığını koruyacaktır.***Paketteki üçüncü eksiklik, milletvekili dokunulmazlığıyla ilgilidir. AKP sözcüleri geçtiğimiz günlerde yaptıkları bazı açıklamalarda, durumu “ciddi” bulmadıklarını anlattılar. Ama kamu “vicdanı” dokunulmazlık meselesinde rahatsız ve rahatsızlığının haklı gerekçeleri de var.“Siyasi” faaliyet ve beyanlar dışında milletvekili dokunulmazlığı kalmamasını CHP de “olmazsa olmaz şart” gibi öne sürerek halkın hassasiyeti üzerine oynuyor.Bu üç eksiklik, paketi hazırlayanların demokrasiye ilişkin samimiyetine dair kanaatlerin güçlenmesi ve “temiz siyaset” kavramının kuvvetlenmesi bakımından önem taşıyor.Paket halkın önüne böylece giderse bu üç eksiklik daha da önem kazanacaktır.
Ergenekon davası ve çevresindeki dava ve soruşturmalarda ortaya çıkan bilgi ve belgeler, hukuki süreç içinde değerlendiriliyor.Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ da birkaç gündür yaptığı açıklamalarda bu hukuki süreçlere özen gösterileceğini tekrarlıyor.Yargı çalıştıkça bu belgelerin ciddiyet durumu, hangi komuta sistemleri içinde hazırlandığı ortaya çıkacaktır.Eğer bunlara, başka amaçlarla “eklemeler” yapıldıysa, onlar da ortaya çıkacaktır.Ancak bu belge ve bilgi bolluğu, bazı şiddet eylemleri ve gömülü silahlarla bir araya getirildiğinde, Türkiye’yi 12 Eylül 1980 öncesi bir ortama sürüklemek ve askeri müdahaleye zorlamak isteyen örgütlenmelerin varlığını gösteriyor.Bugün suçlanan ve yargılanan kişilerin bu örgütlenme ve faaliyetler içinde ne ölçüde yer aldıkları da yargılama sonucunda anlaşılacak.Ancak gerek Cumhurbaşkanı’nın, gerekse Genelkurmay Başkanı’nın özellikle “Balyoz Planı” konusunda söyledikleri de “ortada bir şey yok, hepsi komplo” demenin mümkün olmadığını gösteriyor.***Hukuk devletinde, demokraside bu tür faaliyetlere göz yummak da suçtur. Dolayısıyla görevi ne olursa olsun ister kamu görevlisi ister sade vatandaş; herkes bunların tam olarak açığa çıkmasını istemek, eğer kendisine bir görev düşerse de onu yerine getirmek zorundadır.Herhalde kimse bunun tersini söyleyemez. Söyleyemez ama, özellikle 12 Eylül öncesinde Abdi İpekçi cinayeti de dahil olmak üzere birçok şiddet eyleminin hazırlanması ve silah temin edilmesi aşamalarında “kamu görevlisi” sıfatı taşıyan kişilerin yer aldığına ilişkin soruşturmalar da yine “kamu görevlisi” sıfatı taşıyanlar tarafından engellenmiştir.Abdi İpekçi’nin katilinin askeri hapisaneden kaçırılması konusunu dönemin sıkıyönetim yetkilileri “gereken soruşturma yapılmış sorumlular cezalandırılmıştır” diyerek geçiştirmeye çalışmaktadır.11 Eylül günü, her yanında silahlar bombalar patlayan, mezhep çatışmalarının kıyımlara dönüştüğü iç savaş görünümündeki ülkemizin, 12 Eylül 1980 günü nasıl birden sütliman olduğunu da açıklayacak birileri olmalıdır.12 Eylül öncesi İstanbul Üniversitesi’nde yaşanan 16 Mart katliamına adı karışanların nasıl kurtulduğu, hangi kamu görevlilerinin katillerin gizlenmesine katkıda bulunduğu da ortaya çıkarılmak zorundadır.***Hukuk devletinde yaşıyorsak, 2000’lerdeki yasa dışı örgütlenme ve faaliyetlerin üzerine gidildiği gibi, 12 Eylül 1980 öncesi olaylarının da dosyalarının tekrar açılması şarttır.Hukuk devletinde yaşıyorsak, bir tek faili meçhulün bile peşini bırakmamak, bütün yakın tarihimizi sonuna kadar araştırmak zorundayız. Bu yıllarda hayatını kaybedenlere, aklını kaybedenlere, acılarla yaşayanlara, acılarla büyüyenlere hukuk devletinin borcu budur. *** Birilerine örnek olmalıBasında yer alan haberler üzerine MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli dün, hiç “laga luga”ya başvurmadan, “hukuk-guguk” lafları etmeden, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak’a halkın huzurunda istifa yolunu işaret etti. Hukuki sürecin sonunda aklanması halinde partisinin kapılarının açık olduğunu belirtti. Böylece, başlayan hukuki süreçte bir “MHP koruması”ndan söz edilemeyecektir.Bahçeli’nin bu davranışı birilerine örnek olmalıdır.