Geçen pazar günü, Ertuğrul Özkök’ün bir yazısı üzerine bu köşede bir düzeltme yer aldı. Özkök, Ergenekon’la ilgili bir fikir beyan ederken, Ergenekon sanığı İlhan Selçuk’un sahibi olduğu, Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay olan Cumhuriyet Gazetesi’nin, Kürt köylülere dışkı yedirme olayını ortaya çıkardığını yazmıştı.Selçuk ve Balbay’ın Ergenekon sanığı olmaları dolayısıyla Özkök, kendisini dinleyenlere ve okuyanlara bir mesaj vermek istemişti.Bizim yazdığımız “düzeltme” dışkı yedirme olayının ortaya çıktığı tarihte İlhan Selçuk’un Cumhuriyet’in yönetiminde olmadığı, Mustafa Balbay’ın da o tarihte İzmir’de muhabir olduğuydu.Dolayısıyla Özkök, hafızasına güvenerek yanlış bir mesaj vermişti. Biz bunu yazdık. Aynı yazının içinde, İlhan Selçuk’un bu konuyla ilgili olarak o günlerde bir yazı yazdığını “hatırlamadığımızı” söyledik, “yazmadı” demedik “hatırlamıyoruz” dedik, o günlerde orada olan birkaç kişiye sorduğumuzu, onların da hatırlamadığını ekledik.Neyse ki kesin konuşmamış, sadece “hatırlamıyoruz” demişiz.Bu yazıdan iki gün sonra, salı günkü Cumhuriyet’te Hikmet Çetinkaya, İlhan Selçuk’un o tarihte konuyla ilgili bir yazı yazdığını belirtmiş.Hikmet Çetinkaya yazısının başlığını “İlhan Selçuk’tan özür dile Okay!” koymuş. Buna gerek yoktu, biz yanlış yaptığımız zaman özür dileriz, İlhan Selçuk’tan özür dilememiz için de bunu Çetinkaya’nın istemesi gerekmiyordu.Kullandığımız cümle aynen şudur: “Ayrıca hafızamıza güvenmeyip o dönemde orada olan birkaç kişiye sorduk, kimse İlhan Selçuk’un bu dışkı yedirme olayıyla ilgili bir yazı yazdığını hatırlamıyor.” Hikmet Çetinkaya’nın aktardığı cümle şu: “Cumhuriyet’te çalışan hiç kimse İlhan Selçuk’un dışkı olayıyla ilgili yazı yazdığını hatırlamıyor.” ***Yazılan ve uydurulan cümleler arasındaki anlam farkını herhalde Türkçe bilen herkes görecektir. Çetinkaya neden benim cümlemi değiştirmek ihtiyacı hissetmiş? Ona da cevap vermelidir.Gerçi bu arkadaşlar İlhan Selçuk’un yazısını bulmakta zorluk çekmişler. Yazımız pazar günü çıktı; o gün bulmuş olsalardı cevabı pazartesi günü verirlerdi, salı günü vermişler, yazıyı bulmaları kolay olmamış. Bulunca çok sevinmişlerdir, ya bulamasalardı, “haklısın Okay” diye bir yazı yazarlar mıydı?Gazete köşelerinde insanların birbirlerine “sen” diye hitap etmelerinin ne anlama geldiğini de biliyoruz. Bu yazıyı kaleme alan eski arkadaş yazısının içinde “Okay kuyruk acısı 18 yıldır geçmediği için yapıyor bunu” demiş... “Kuyruk acısı” deyimini 19 yıl önce bizzat İlhan Selçuk’un beni “yönetim kurulu kararıyla kovmuş olması” nedeniyle kullandığını da anlıyoruz. Ama “kuyruk acısı” kavramını kullanması bile kullanan kişinin, yazımı tahrif de etmesiyle “tıynet” ini göstermiyor mu? (Gençler “tıynet” kelimesinin anlamı için sözlüğe bakabilir.)Bu eski arkadaşın bu kadar heyecanla ve “sen” diye hitap ederek cevap yazmış olmasının, “kuyruk acısı” demesinin nedeni sakın birkaç yıl önce İlhan Selçuk tarafından yönetimden uzaklaştırıldığı sırada yazdığı ve “İlhan Ağabey’i” için ağır suçlamalar içeren mektubu olmasın? Neyse; bu onun bileceği iş, aynaya baktığında kendisi hakkındaki hislerini de belki bu sayede gözden geçirir.***Şunu belirtmek gerekiyor ki, İlhan Selçuk’un tebliğ ettiği yönetim kurulu kararında görevime son verilmesinin nedeni olarak Cumhuriyet’i tehlikeye düşürecek bir tiraj kaybı gösteriliyordu. O yazı herhalde Cumhuriyet’in arşivinde vardır. O yazıda belirtilen tirajı açıklasınlar, Cumhuriyet’in bugünkü tirajını ve satışını da eklesinler. O yönetim kurulu kararına göre kaç kere işten atılmış olmaları gerektiğini göreceklerdir.Bu arada gazetenin yönetimiyle ilgili konulara girmiş olduğumuza göre; Cumhuriyet’in kendi okurlarına açıklamakla yükümlü olduğu başka meseleler de var. Bunlardan biri aradan geçen 19 yıl içinde Cumhuriyet ve bağlı şirketlerin kimlerden sermaye sağladığı, bu hissedarların sonra ne olduğu, şu anda bu şirketlere kimlerin ortak göründüğüdür.Mustafa Balbay’ın Jandarma Genel Komutanlığı’nda “maddi destek” istediği toplantının belgesi de Ergenekon dosyasında olduğuna göre, dava sürecinde bu mesele biraz açıklığa kavuşur.Başta söylediğimizi tekrar ederek bitirelim: İlhan Selçuk’un “dışkı yedirme” olayıyla ilgili yazı yazdığını hatırlamadığımız için İlhan Selçuk’tan ve bütün okurlardan özür dileriz.Not: Hikmet Çetinkaya’nın yazısına bugün yanıt vermemizin nedeni, geçen hafta başından beri yurt dışında bulunuyor oluşumuzdur. Yazıyı önceki akşam döndükten sonra gördük ve hemen yanıtladık. Çetinkaya’nın yazısı nedeniyle cevap talep edenler ya da tepki gösterenler, demek ki geçtiğimiz hafta boyunca yazılarımızı yurt dışından gönderdiğimizi fark etmemişler.
Lahor, Ankara- Cumhurbaşkanı Gül, Pakistanlı yetkililerin kendi ülkeleri ile Türkiye’yi kıyaslarken, Türkiye’de kendi ülkelerinde olmayan bir hoşgörü olduğunu söylediklerini anlattı.Oysa biz buradan bakınca Türkiye’de hoşgörü düzeyinin çok düşük olduğunu düşünüyorduk. Pakistanlılara göre bizdeki yüksekmiş.Gül, Pakistanlıların bunu neden söylediklerini aktarmadı ama daha sonra Sağlık Bakanı Akdağ anlattı. Konu, türban ve eşinin türbanlı olmasıyla ilgili tepkilere karşı Gül’ün hoşgörüyle yaklaşmasıymış. Pakistan’da böyle bir tartışma ihtimali zaten yok, orası bir “İslam Cumhuriyeti.” Bu “İslam Cumhuriyeti” nden başka kaç İslam cumhuriyeti çıkacağını, ikinci bir Afganistan çıkıp çıkmayacağını henüz bilmiyoruz. Kimse de bilmiyor.Coğrafi ve toplumsal açıdan stratejik bir konumu olan, bu yüzden de Batı’nın özellikle ABD’nin aşırı ilgisi altında bulunan Pakistan’da, demokrasi ve hoşgörünün tek adresinin türban olamayacağının görülmesine çok var.*** Biz Pakistan’ın siyasal ve toplumsal hayatının ayrıntılarını öğrenirken, Türkiye’de çok konuşulmuş olan Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı son atamayla ilgili olarak da Gül kendi bakış açısını çok açık anlattı. Söylediği özetle şu:Anayasa Mahkemesi üye adaylarıyla ilgili bilgiler Cumhurbaşkanı’na iletilmiş, Cumhurbaşkanı kendi danışmanlarıyla yaptığı görüşmeden sonra bir seçim yapmış. Gül’e göre bütün adaylar bu göreve “yakışıyor”, ancak biri seçilecek. Seçilen kişiyle ilgili bilgiler, 19 yıl savcılık, 9 yıl raportörlük yaptığı, hukuk alanında da doktora sahibi olduğu. Ve Cumhurbaşkanı tercihini bu yönde kullanmış.Gül, atadığı kişiyi daha önceden “hiç tanımadığını” çok açık olarak, üstüne basa basa birkaç kez söyledi.Atama teklifi listesi gelirken, adayların bütün temel koşullara sahip olduklarının varsayıldığını, bu nedenle bu konuda bir araştırma yapılmadığını da anlattı.Bu açıklamanın tersini kanıtlama imkânı olmadığı gibi, tartışmayı “hinlik” gibi deyimlerle tırmandırmanın bir faydası olmayacağı ortadadır.***Aslında şu anda Cumhurbaşkanı’nın atama yetkisini en sıkıntılı şekilde kullandığı alan üniversite.Üniversitelerde öğretim üyeleri rektör için bir seçim yapıyor, seçim sonucu YÖK’e gidiyor, YÖK isterse bunda “tashih” yapıyor, son durum da Cumhurbaşkanı’na sunuluyor.Abdullah Gül, bu sistemle hem üniversiteyi hem bilim insanlarını yaralayacak durumların sürekli olarak ortaya çıktığını düşünüyor. Ona göre tek çözüm bütün üniversitelerde atamanın mütevelli heyetler tarafından yapılması. Böylece üniversitenin kalitesini yükseltmek ve yönetmek sorumluluğunu taşıyanlar en doğru çözümlere ulaşabileceklerdir.Doğrusu bu konu, bugün yaptığımız ve sürekli sonuçsuzluk noktasına soktuğumuz birçok tartışmadan önemlidir ve öncelikle akademik dünya bu görüşü gündemine almalıdır.
Lahor- Cumhurbaşkanı Gül, üç yıl önce Pakistan’a geldiğinde, askeri rejim döneminde, muhalif siyasi Navaz Şerif ile görüşüyor.Tam o sırada askeri yönetimin Şerif’e siyaset yasağı getirdiği açıklanıyor. Böyle durumlarda ilk tepki ne olursa Navaz Şerif de aynı tepkiyi gösteriyor. Gül ise 2 öneride bulunuyor: Seçime mutlaka girin ve sabırlı olun. O sabır telkini Pakistan siyasetinde bugüne “demokratik sabır” ve “demokrasi için sabır” kavramlarıyla geliyor. Demokrasi için çok sabretmiş olan biz Türklerin, Pakistanlılara da aynı tavsiyede bulunmasından daha doğal bir şey yok. Gül için ve Pakistanlı sivil siyasiler için o günün ve bugünün ayrı birer sembolik anlamı var, birbirini bütünleyen iki anlam. O günün anısı daha canlı iken Gül Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak ikinci kez geldiği Pakistan’da, bu sefer de uzun süredir anayasa kavgası içinde olan siyasilerin uzlaşmasına denk geldi. Her siyaset adamı için övünülecek bir durum. Pakistanlılar için Gül’ün verdiği moral daha da önem kazanmış. Bu iki günlük siyasi gelişmeler içinde bir başka sembolik ya da gerçek görüntü daha var. Gül, öğle yemeğini ana muhalefet lideri Şerif’in Lahor’daki evinde yedi. Aynı yemeğe Şerif’in rakibi, iktidar partisi lideri Başbakan Yusuf Rıza Gilani de katıldı.Görüntü şu: Önemli bir ülkenin Cumhurbaşkanı resmi Türkiye gezisinde Baykal’a öğle yemeğine gidiyor, aynı yemeğe Erdoğan da katılıyor, üstelik bir gece önce bu siyasiler yeni anayasa, askeri döneme son veren anayasa üzerinde uzlaşmışlar.Görüntü değil mi? *** Lahor, ülkenin yarı nüfusuna sahip 90 milyonluk Pencap eyaletinin başkenti. Son dönemde çok fazla terör saldırısına, canlı bomba saldırısına uğramış bir kent. Pakistan için ve bölge tarihi için çok önemli bir kent. Tarihi kalesinin içindeki camide, ünlü şair ve düşünür Muhammed İkbal 1921 yılında binlerce kişiye Türk Kurtuluş Savaşı’nın önemini anlatıyor ve onları bu savaşı desteklemeye çağırıyor. Lahor’da her köşede değil, neredeyse her metrede bir silahlı şahıs duruyor. Devletin farklı güvenlik birimlerinden oldukları kollarındaki yazılardan anlaşılan silahlı binlerce üniformalının yanı sıra, üniformasız ve silahsız binlerce polis on milyonluk bu şehri korumaya çalışıyor. Taliban’ın hedefindeki Pakistan’da nereden nereye gelindiğini çok iyi açıklayan bir veri var: 15-20 yıl önce bu ülkede yaklaşık 300 medresede çocuklar, gençler radikal İslamcı fikirlerle yetiştiriliyormuş. Medrese sayısı bugün 20 bine ulaşmış.Pakistan’ın işi zor derken bu rakamlar hiç akıldan çıkmamalı.
İslamad- Nereye gitsek kendi sorunlarımızı yanımızda taşıyoruz. Pakistan’ın başkenti İslamabad’taki ikinci günü de anayasa ağırlıklı geçirdik. Cumhurbaşkanı Gül’ün, anayasa değişikliği ile ilgili temel görüşlerini tekrar toparlamak gerekiyor.Bir fikri açarken, içeriğini anlatmaya çalışırken yeri değişen “tırnaklar” üzerinden yanlış algılar doğmasın, yanlış yorumlar yapılmasın diye. Bunu belirtirken, dünkü yazımızdaki “parti kapatma” ile ilgili bölümü kastediyoruz. Gül’ün ağzından “meclis karışmamalı” sözü çıkmadı. Söylediği, yapılması gerekenin Venedik kriterlerine uymak olduğudur. Venedik kriterlerinde açık olarak bir siyasi partinin kapatılması için “şiddet” ile ilişkisi olması gerektiği belirtiliyor. Şiddetle ilişkinin çok net olması ve meselenin siyaset üzerinden ele alınmaması da bu ilkenin temel unsurlarıdır. Hemen açıklık getiriyoruz ki, bu konuyu kimse “siyaseten” kullanmasın. *** Cumhurbaşkanı Gül’ün “yeni bir anayasa” konusundaki temel görüşü “iç ve dış meşruiyet” kavramına dayanıyor. İç meşruiyet “Türkiye’nin kendi vicdanı”dır. Bundan anlamamız gereken de yapılanların herhangi bir başka amaçla değil, ülkenin ihtiyacı olduğu için yapıldığının yürekten kabul edilmesidir. Gül’ün dış meşruiyet ilkesi ise oldukça basit: Anayasa’nın Avrupa Birliği kriterlerine uygun olması. Böylece Türkiye bu temel konuda “bir üst sınıfa” yükseldiğini dünyaya gösterecektir. Anayasa tartışmasında makul bir zemine geçmemiz kolay olmayacak, çünkü her fikrin, her sözün arkasında başka bir şey arama alışkanlığımız olduğu yerde duruyor. ***Türkiye ile Pakistan’ın özel yakınlığına ilişkin sözleri sürekli duyarız. Ancak bunun ne kadar gerçek olduğunu ve Pakistan’dan Türkiye’ye nasıl bakıldığını anlamak için buraya gelmek gerekiyormuş. Cumhurbaşkanı Gül’ün bu ziyaretinin her anında belki bir “stratejik ortaklık” değil ama bir “özel yakınlık” kendisini gösteriyor.***Pakistan Cumhurbaşkanı Zerdari, Gül ile ortak basın toplantısında iki ülke arasında bir tür “kader birliği” olarak terörü gösterdi. Ancak başkent İslamabad’taki genel duruma, olağanüstü güvenlik önlemlerine bakıldığında paralellik bir yana büyük farklılık olduğu görülüyor. Bu bir siyasi yorum değil, sadece terör tehdidinin günlük hayat, sade olan ya da olmayan vatandaşlar üzerindeki etkisine dair bir tespit. İslamabad terörle başı dertte olan bir ülkeden çok “savaş halindeki” bir ülkenin başkentini andırıyor. Bu şehrin sokaklarındaki kısa bir gezintinin ardından söylenecek tek bir cümle var: Pakistan’ın işi zor.
İslamabad- Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Pakistan gezisinde öne çıkan konu ekonomi. Öteden beri hep yakın dostluktan söz eden bu iki ülkenin ekonomi alanındaki ilişkileri son derece zayıf.Ama doğrusunu söylemek gerekirse şu sırada bizim aklımızda ne Pakistan’la siyasi ilişkiler ne de ekonomik ilişkiler var. Gözümüz kulağımız Türkiye’de, anayasa tartışmalarında.Abdullah Gül, bugüne kadar kendisine düşeni yaptığını söylüyor. Siyasilerle, yüksek yargı ile, uzmanlarla görüştü. Bu, birinci devre, yani paketin Meclis’e gitmesi öncesindeki devreydi. Bu devre için planlanan son görüşme Meclis Başkanı ile hafta sonunda yapılacak.Sonra Cumhurbaşkanı Gül de izleyecek, bekleyecek. İkinci devrede ağırlık Meclis’te. Komisyonlarda ve sonra da genel kurulda yaşanacakları Cumhurbaşkanı da izleyecek ve çıkan sonuca göre davranacak.Gül, daha önce de söylediğini bir kez daha açık olarak söyledi: Türkiye’nin ihtiyacı, beklediği, herkesin de gönlünden geçen, yeni ve yamalı bohça olmayan bir anayasadır. Gül “asıl görev”in böyle bir anayasa yapmak olduğunu tekraren belirtti. Bu anayasa bir “tepki” anayasası değil ülkenin geleceğini kurma anayasası olacak.Gerçekleştirdiği görüşmelerle ilgili olarak Gül, yüksek yargı ile hükümet arasında daha önce yapılan görüşmelerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun durumu dışında esas olarak anlaşma sağlandığını da söylüyor. Nitekim, Cumhurbaşkanı’nın Anayasa Mahkemesi’ne “sade vatandaş iki üye seçmesi” hususu da paketten çıkarıldığı için HSYK’nın durumu yargıyla ilgili tek “pürüz” olarak kalıyor.Cumhurbaşkanı bir gün önceki yemekli toplantıda, iki eski mahkeme başkanının da bulunmasını, her ikisinin de görev dönemlerinde başkanı oldukları kurumlarla ilgili yeni kanun çalışması yapmış olmalarıyla açıklıyor. Böylece o yemeğin ardından televizyon ekranlarında “neden onlar da filancalar değil” diye fikir beyan edenlere cevap vermiş oluyor.Cumhurbaşkanı’nın parti kapatmanın meclis iradesine bağlanmasına da itirazı var. Bu konuda çözüm de artık çok açık: Venedik kriterleri diye sık sık tekrar edilen ve yavaş yavaş öğrenmeye başladığımız “tavsiyelerde” yer aldığı üzere “şiddet”in kapatma için tek kıstas olması.Cumhurbaşkanı Gül “ben yapacağımı yaptım bundan sonrasına bakacağız” diyor ama bu ifadesi “işin peşini bırakacağı” anlamını taşımıyor. Gül son yaptığı görüşmelerin ardından henüz iletemediği izlenimlerini hükümete iletecek.Cumhurbaşkanı Gül’ün açık fikirleriyle anayasa değişikliği meselesinin “içinde” olması belki muhalefet partilerinin direncini azaltmayacak, ama paketin eksiklikleri konusunda AKP’ye çok yardımcı olabilecektir.***Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye’nin ve dünyanın Pakistan’la çok yakından ilgili oluşuna değinirken Pakistan’daki bir “geriye” gidişin sadece bölgedeki değil bütün dünyadaki dengeleri de etkileyeceğine dikkat çekiyor.Geçen yıl kurulan “Demokratik Pakistan’a Destek Grubu”nda Türkiye’nin yanı sıra aralarında ABD, İngiltere, Japonya, Çin ve Almanya’nın bulunduğu 21 ülke yer alıyor. Bu grup Pakistan’a 5.6 milyar dolar yardım edecek. Türkiye’nin taahhüdü 100 milyon dolar, 10 milyon dolar tutarındaki bir kısmı verilmiş. Bu paralar, terörle mücadele faaliyetlerinde bir anda buhar olup gidebilir, ama destek girişimi en azından dünyanın, Pakistan’ın elden gitmemesi için uğraşacağını gösteriyor.***Cumhurbaşkanı Gül’e Ermenistan “açılımı”yla ilgili gelen son olumsuz haberler hakkındaki düşüncelerini de sorduk. Söylediği şu: “Çok ses çıkarmadan çalışmak gerekiyor.” Bunu söylemekle, herhalde “gizli diplomasi” ile daha olumlu sonuçlar alınabileceğine ilişkin beklentisini işaret ediyor. Hiç kuşkusuz ki en başta iyimserlik bazı işleri başarmak için şart. Ancak AKP hükümetinde, özellikle Başbakan’ın son sözlerine bakıldığında, böyle bir iyimserliğin izi görünmüyor.
AKP’nin anayasa paketi üzerine yapılan tartışmalarda “yeminliler” çok bağırıyor, öfke sellerine kapılıyor ama çok az öneri getiriyorlar.Bu tür tartışmalarda herkes hukukçu kesiliyor, “Venedik kriterleri” sözünü ilk kez duyanlar bile kendilerini Avrupa hukuku uzmanı zannediyor ve çıkardıkları ses fikir sahiplerinin sesini şiddetle bastırıyor.Bize özgü bu kargaşa ortamında, yine referandum konusunda Venedik kriterlerini savunan birisi, parti kapatmanın zorlaştırılmasına karşı çıkabiliyor...***“Yeminliler” anayasa paketindeki değişiklik önerilerinin birçoğunu konuşmamaya özen gösteriyor.Madde 10’a eklenen “pozitif” ayrımcılık...Madde 20’ye eklenen kişisel verilerin korunması...Madde 23’e eklenen, yurt dışına çıkış yasağının yalnızca hâkim kararına bağlanması...Madde 41’e eklenen çocuk hakları...Madde 53’te memurlara toplu sözleşme hakkının tanınması...Madde 74’te “kamu başdenetçiliği” kurumunun getirilmesi...Madde 125’te Yüksek Askeri Şûra kararlara yargı yolunun açılması...Madde 145’te askeri yargının görev alanının tanımlanması...Anayasa değişiklik paketiyle ilgili öfkeli tepkiler gösterenlerin bu maddelerle ilgili bir fikir beyan etmiyor oluşu elbette dikkat çekici.***Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısının değiştirilmesine ilişkin olaraksa... Adalet bakanının ve müsteşarının karar ve işleyişte belirleyici olmaktan çıkarılması, yargının üzerindeki yürütme etkisinin kaldırılması bakımından kuşkusuz ki zorunludur. AKP’nin tasarısı bu sakıncayı gidermiyor. Batı’dan verilen örneklerdeki uygulamalar birbirinden çok farklı ama hepsi, yargının siyasi etkilerden bağımsızlığını güçlendirmeye dayanıyor.Bu konuda sert tepkiler gösterenlerse, mevcut yapının değişmesi ihtiyacı üzerinde de durmuyor.Yargı bağımsızlığını sağlayacak, Yargıtay-Danıştay-HSYK üçlüsünün birbirini seçmesi durumuna alternatif sunacak bir öneri de henüz ortaya konulmadı.***Adalet bakanının HSYK başkanı olması sakıncalı, bu konuda bütün hukukçular aynı fikirde ama pek az hukukçu “nasıl olmalı” sorusuna cevap arıyor.Öfkeli ve yeminli muhalefetin zaten “nasıl olmalı” sorusuna cevap aramakla bir ilgisi yok.Bugünkü tartışma sistemimizde gerçek soruların cevaplarını değil bulmak, aramak bile zor.Sonuçta çok bağıranlar, okuduklarını anlamamakta ısrar edenler böylece kamuoyunu daha fazla etkilediklerini sanıyorlarsa, çok yanılıyorlar.
Ertuğrul Özkök geçen hafta (23 Mart Salı) Hürriyet’teki köşesinde, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yaptığı bir konuşmayı anlattı.Yazıda öğrencilerin oldukça eleştirel sorularına karşılık Özkök’ün cevapları aktarılıyordu.Yazıda bir öğrencinin sorduğu soru, şöyle yer alıyor: “Türkiye’de 17 bin faili meçhul var. Dışkı yedirme olayları yaşandı. Diyarbakır Cezaevi’nde işkence vardı. Sizin gazeteci olarak vicdanınız rahat mı?” Özkök kendi cevabını da şöyle aktarıyor:“Ortada 17 bin faili meçhul varsa insanın vicdanı rahat olabilir mi? Ama ben de şunu sorayım. 1980’li yıllarda PKK’nın bastığı köylerde öldürülen çocuklar, kadınlar, yaşlılar, siviller de var. Acaba örgütün vicdanı rahat mı?” Cevabın bu bölümü bizim yazacağımız konuyla doğrudan ilgili değil fakat konuya nasıl gelindiği anlaşılsın diye aktardık.Bu bölümün ardından Ertuğrul, “bu arada bir şeyi hatırlattım” diyor ve tırnak içinde aktarıyor:“Dışkı yedirme olayını Türkiye’de kim ortaya çıkardı? İlhan Selçuk’un başında bulunduğu Cumhuriyet Gazetesi değil mi? O İlhan Selçuk ve gazetenin Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay Ergenekon davasında yargılanıyor. Bakın önyargılar bizleri nasıl yanılgılara ve vefasızlıklara götürüyor.” ***Ertuğrul Özkök’ün bu yazısını okuduktan sonra bir gün bekledim, belki ertesi gün köşesinde bir düzeltme çıkar diye. Çıkmayınca kendisini aradım ve doğrusunu anlattım.Anlaşıldığı kadarıyla Ertuğrul Özkök bu konuyu önemli bulmadığı için daha sonra da bir düzeltme yazmadı.Ama ben önemli buluyorum. Şundan buluyorum; özellikle gençlere, hele çok az bilenlerin çok konuştukları bir ortamda, her küçük ayrıntıyı en doğru şekilde aktarmak diye bir yükümlülüğümüz var.Önemli buluyorum çünkü ben “oradaydım.” Cizre’nin Yeşilyurt Köyü’nde jandarma tarafından köylülerin dövülmesi ve dışkı yedirilmesi 1989 yılında oldu, olayı duyan ve izleyen muhabir de Celal Başlangıç’tır.O sırada İlhan Selçuk Cumhuriyet Gazetesi’ni yönetmiyordu, hatta belki de o dönem, 30 yıl boyunca yönetim üzerinde en az etkisi olan dönemdi. Mustafa Balbay o sırada Cumhuriyet İzmir Bürosu’nda çalışıyordu, sanırım henüz istihbarat şefi olmuştu.Ayrıca hafızama güvenmeyip o dönemde “orada” olan bazı kişilere sordum, kimse İlhan Selçuk’un bu dışkı yedirme olayıyla ilgili bir yazı yazdığını hatırlamıyor.***İlhan Selçuk Cumhuriyet Gazetesi’ni 1992 yılı ortasından itibaren yönetmeye başladı. Kuşkusuz Cumhuriyet, Türk basının en önemli gazetelerinden biri olarak 1981-1992 ve 1992-2010 dönemlerindeki yayın politikaları açısından izlenmeli, tahlil edilmelidir.(Not: Dışkı yedirme olayını ve devamını öğrenmek isteyenler Hasan Cemal’in “Kürtler” kitabına bakabilir.)
Ankara’daki savaşların halk tarafından nasıl algılandığına, nasıl tepkiler oluştuğuna ilişkin bir araştırma açıklandı.Metropoll’un anayasa tartışmasının başlamasının hemen ardından yaptığı araştırmanın sonuçları, kamuoyunda ibrenin AKP’nin tarafında olduğunu gösteriyor.Metropoll soruyor:- Anayasa değişikliğini nasıl karşılıyorsunuz?Olumlu: Yüzde 44,7; Olumsuz: Yüzde 39,8.- Referandum olursa nasıl oy kullanacağı sorulduğunda cevap şöyle geliyor:Evet yüzde 48,1; Hayır yüzde 38.2.Aradaki farktan, kendini AKP’ye yakın hisseden bir kısım seçmenin anayasa değişikliğini en azından gereksiz bulsa bile AKP’nin istediği yönde oy kullanacağı sonucunu çıkarmak mümkün.- Yüksek yargı ile ilgili soruya cevap verenlerin yüzde 46,1’i Yüksek Yargı’yı haklı, yüzde 36,1’i haksız buluyor.Anayasa değişikliğini olumlu bulanların (toplamın yüzde 8’i), referandumda olumlu oy kullanacakların (toplamın yüzde 12’si) önemli bir kesiminin Yüksek Yargı’yı haklı görmesinin iki açıklaması olabilir:Birincisi, bu tür araştırma konularında her yerde olduğu gibi “yüksek ve korkulan bir otoriteden çekinme” olabilir. Ama ikinci bir ihtimal de tartışma alanı ne olursa olsun, halkın kavga istememesidir.***Bu araştırmada “Genel seçim olsa oyunuz ne olur” sorusunun cevabı da şöyle çıkıyor: AKP yüzde 36,3; CHP yüzde 18,6; MHP yüzde 12,3.Metropoll’un ilke olarak dağıtmadan verdiği kararsız vs. gibi tercihlerin oranları da araştırmada yüzde 20 dolayında çıkıyor.Bunları göz kararı dağıtsak da ANAR’ın yine dün açıklanan sonuçlarına çok yakın bir durum ortaya çıkıyor.ANAR’ın “Bugün seçim olsa” araştırmasının sonuçları, kararsızlar dağıtılarak şöyle: AKP yüzde 40,6; CHP yüzde 21,4; MHP yüzde 14,6.Bunun üzerine tek bir sonuca varmak mümkündür: Son yerel seçimden bu yana seçmenin tercihlerinde ciddi bir değişiklik olmamış, son anayasa tartışmaları da bu tercihleri değiştirme yönünde bir etki yapmamıştır.İki araştırmadaki “ana eğilimler” bugünkü koşullarda önemli bir değişiklik olmaması durumunda anayasa referandumundan “evet” çıkma olasılığının yüksek olduğunu da gösteriyor.Referandumdan evet çıkar, buna rağmen muhalefet anayasa değişikliklerini mahkemeye götürür ve de sonuç alırsa, bunun genel seçime nasıl yansıyacağını ayrıca değerlendirmek gerekiyor.