Adana Belediye Başkanı’nın, yıllardır “sağ kolu” olan kişinin yaptığı açıklamalar üzerine Başkan da konuştu ve mal varlığının “yaklaşık” 40 milyon dolar olduğunu açıkladı.Söz konusu başkan üç ayrı siyasi partiden üç kez seçildi.O serveti bir günde edinemeyeceğine göre, her üç partinin yöneticileri de durumu görmezden gelmişlerdir.İddialara göre, başkan belli yatırımlar yapmakta, sonra yatırım yaptığı bölgeler değer kazanmakta ve başkan böylece zenginleşmeye devam etmektedir...***Aslında bu iddia yeni olmadığı gibi iddia da değil, son yerel seçim öncesinde durumu başkan bizzat açıklamıştı. Açıkça söylediği şu: Emlakçı olarak zaten belli bölgeye yatırım yapmış, arazi almış sonra da “kendi başkanlığı” sırasında Adana’nın bu yöne doğru büyümesi “kararı alınmış” ve arazileri değer kazanmış.Suçlu aranacaksa, şehrin belediye başkanının yatırımları olan yöne doğru büyümesini sağlayan imar planları için karar alan belediye meclisi üyelerine de bu kararları nasıl aldıkları sorulmak zorundadır. Birinci derecede “işbirlikçi”ler onlardır.Söz konusu belediye başkanı herhalde, kanun gereği düzenli olarak mal varlığı beyanı vermek zorunda. Bu beyanlarda, kendisinin açıkladığı 40 milyon dolarlık serveti yer alıyorsa, bu beyanları inceleyen kamu görevlilerine de neden yetkili makamları uyarmadıkları sorulmak zorundadır. Bunlar ikinci derecede “işbirlikçiler”dir.Adana’nın yerel yönetimi ve Adana’yı temsil eden milletvekilleri sadece bu başkanın seçildiği partilerden oluşmuyor. Şehrin CHP’li yerel yöneticileri de vardır, milletvekilleri de vardır. Yıllardır ağızlarını açmayan bu grup da üçüncü “işbirlikçi”ler olarak ortaya çıkıyor.***Siyasette etik ve çürüme tartışmalarına girenler, Adana olayı üzerine düşünsünler. “Etik” kelimesi bazen kibarlık olsun diye kullanılıyor, bazen “ahlak”ın ötesindeki inceliklerin de bulunduğu bir anlayışı ve davranış biçimini anlatmak için kullanılıyor.Ama ortada bir “etik” mesele değil; düpedüz, en basit anlamda bir “ahlak” sorunu vardır. İşbirlikçiler de bütün siyasi partilerdir. Siyasette temizliği, temiz siyaseti nereden bekleyeceğiz diye düşünenler Adana olayının bundan sonra nasıl gelişeceğini iyi izlesinler. Sonra hep beraber siyasette temizliğin nasıl olabileceğini tartışalım.
AKP, 8 yıldır Türkiye’yi tek başına yönetiyor. Eğer seçim zamanında yapılırsa, Demokrat Parti’den sonra en uzun iktidar dönemi yaşamış siyasi parti olacak.Özal’ın ANAP’ı da 1983’te tek başına iktidar olmuş, 1991’de oldukça “yorgun” bir halde seçim kaybetmişti.Uzun bir sükûnet dönemiyle hiçbir zaman tanışmamış olan ülkemizde, iktidar yorgunluğu da neredeyse kader haline geldi.***AKP, en katı karşıtlarının farklı algılamalarına rağmen Avrupa Birliği yolunda önemli reformları, önemli yasa değişikliklerini gerçekleştirdi.Ergenekon davası gibi yakın geçmişle en büyük hesaplaşma ve demokrasi tartışmasını yine bu dönemde yaşadık.1982 Anayasası’nı değiştirme hamlesi de Kürt açılımı da, karşılaştığı sert muhalefet dolayısıyla her iktidarı yoracak olaylardır.Bunların üzerine ciddi bir yargı “vesayeti” tartışması da eklenince yorgunluğun boyutları katlanmış oldu.***Yorgun iktidarların, yorgun siyasi kadroların yenilenmesi demokrasinin en doğal geleneklerinden birisidir.Batı demokrasilerinde defalarca sadece başarıya bakılmaksızın, yorgun olduğu için iktidarların değiştirildiği görülmüştür.Bizdeki siyasi tabloda şu anda, merkez sağ ya da kendi deyimleriyle muhafazakâr demokrat AKP iktidarının bir alternatifi ortaya çıkmış değil.Bugün olduğu gibi muhalefetin AKP’ye göre daha sağda, daha muhafazakâr politikalar izleyen iki partiden oluşması da aslında Batı demokrasilerinin alışkın olduğu bir durum değildir. Demokrasinin tabiatındaki “denge” bugünkü merkez sağ iktidarın alternatifinin merkez sol olması üzerine kuruludur.***AKP’nin yorgunluğu ayan beyan ortada. Yorgunluğunun nedenleri üzerine farklı görüşler ileri sürülebilir, ama yorgunluk olmadığı söylenemez.Çok ağırlıklı olmasa da tek seçeneğin daha sağ ve muhafazakâr çizgide olması AKP’ye kendini yenileme şansı veren en önemli unsurlardan biridir. Kamuoyu araştırmaları, her şeye rağmen, belki en önemli sorun olan işsizlikteki artışa rağmen AKP’nin birinci parti konumunu koruduğunu gösteriyor.Bulunduğu bu “birincilik” konumu aslında AKP’ye halktan gelen bir “kendine yenile” uyarısıdır.Demokraside, yenilenmenin her türlüsü de sandıktan geçer.
Evet, İsveç’e de küstük, Amerika’ya zaten küsmüştük, Fransa ve İsviçre’ye de küsüz, yakında İngiltere’ye de küseceğiz. Gerçi Fransa ve İsviçre’deki büyükelçilerimiz görevlerinin başında.Ermeni tehciri dolayısıyla canımızı sıkan diğer 18 ülkedeki büyükelçilerimiz de görevlerinin başında. Herhalde Washington Büyükelçimiz de yakında görevinin başına dönecektir.Bu işin yükünü, ağırlığını “ küsmek”le ve “onur, gurur” gibi büyük laflarla üzerimizden atamayacağımızı görmemekte ısrar ediyoruz.***Yaklaşık 50 yıl önce çok sayıda Ermeni arkadaşım vardı, bulunduğum semtte Müslüman olmayan azınlık aileler yaşıyor ve gittiğim okulda da birçoğu arkadaşım olan bu ailelerin çocukları okuyordu.O arkadaşlarımla birlikte gezdik, birlikte eğlendik, spor yaptık, hatta siyaset tartıştık. Ama hiçbirinin ağzından 1915 olayıyla ilgili tek bir kelime duymadım.1968 gençliği, bütün Batı dünyasında olduğu gibi, bizde de dünyanın hali ve gidişatı hakkında ağır sorular sorarak büyüdü. Yetişkinlik için hangi yolun başında olursa olsun, bu kuşak bütün dünyada siyasileşti. Her konuda siyasi sorular sormamız gerektiğini anladık, bu arada ülkemizin bir kesiminde Kürtçe konuşulduğunu da öğrendik, ama “Ermeni” kelimesi çevresinde hiçbir şey öğrenmedik.“Taşnak ihaneti” tarih dersi kitaplarında anlaşılmaz, zaten anlaşılması da istenmemiş cümlelerin (çünkü biraz bir şey anlayanın soru sorması ihtimali de belirir) arasına sıkışmış bir kavram olarak karşımıza çıktı.1970’lerin başında ilk ASALA eylemleriyle biz de 1915’te “bir şeyler” olduğunu öğrendik. Soru sorduğumuzda bize, “Ermenilerin iddia ettiği gibi 1.5 milyon kişinin ölmediği, ancak 600-700 bin kişinin öldüğü” anlatıldı.Sonra yine kan döküldü. ASALA teröristleri diplomatlarımızın kanını dökmeye devam etti. Yaptıkları suikastlar bu konuda soru sormamızı istemeyenlerin çok işine yaradı.***Tekrar belirtelim; şu anda dünyada, tarihçiler de dâhil konuyla ilgili bütün çevrelerde 1915’teki Ermeni tehcirinin, adına ister soykırım deyin ister demeyin büyük bir insanlık suçu olduğu kanaati egemendir. ABD Kongresi’nin Dış İlişkiler Komisyonu’nda veya İsveç parlamentosunda bu tartışılmıyor, böyle kararların bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ni rahatsız etmesi tartışılıyor.Biz, yanlış bir alanda savunmada kalmaya devam ederek kendimizi “küsme” tepkisinin içine sıkıştırdık. Evet, küsüyoruz ama bize Hrant Dink cinayeti, Malatya katliamı, Trabzon’da rahip cinayeti, darbe planlarındaki Müslüman olmayan azınlıklara yönelik şiddet eylemi önerileri sorulduğunda da cevap veremiyoruz.Cevap veremediğimiz için “onur, gurur” deyip küsüyoruz. Küsmekle bu meselenin ağırlığını üzerimizden atmak şöyle dursun; tam tersine, üstlendiğimizin hâlâ farkında değiliz.İttihat ve Terakki’nin, imparatorluğun ellerinde dağıldığını gördüklerinde içine düştükleri yanlışların, işledikleri suçların sorumlusu biz değiliz. Önce buradan başlamamız ve ortada neden bir suç ne olduğunu öğrenmemiz gerekiyor.
Bu savaşta bir süredir en kaba istihbaratçı yöntemleri kullanılmaya başladı.El bombaları naklediliyor, yasal bir faaliyet. Ama “birileri” bunu biliyor, demek ki izliyor ve ihbar ediyor. Bunun üzerine emniyet yapması gerekeni yapıyor.Sivil araçla el bombası taşınmasının yarattığı kuşkular bir yanda, “birilerinin” bunu izlemesinin korkunçluğu diğer yanda... Herhalde olup bitenlere en ilgisiz vatandaş bile bundan rahatsız oluyordur.Erzincan-Erzurum hattında bir süredir devam eden “savaş”ın hukuki süreç içine girdiği sanılıyordu. Böylece anlamsız spekülasyonlar ve karşılıklı iddialar da sona erecekti.Öyle olmadı, ortaya kamera çekimleri çıktı: Olayı izleyen CHP’li Milletvekili, birkaç gün önce basılan pastanenin sahibi tarafından “gizli tanık” ile tanıştırılıyor.Görüntüleri şöyle okumak mümkün: Gizli tanık bir menfaat kaygısıyla “karşı” tarafa, pastane sahibine bir şekilde gitmiş, o da “işi bağlamış.” “Bağlama”nın gereği olan “çanta” CHP’li vekil tarafından getirilmiş ve bir köşeye bırakılmış. Son görüntüde pastane sahibi çantayı alıyor. Daha sonrasına ilişkin bir görüntü yok, ama bu kadarı üzerine bu hikâye yazılabilir.***Hikâye CHP’li vekilin dediği gibi de yazılabilir: Tutuklu savcı Cihaner’in durumunu izlemek için şehre giden vekilin yanına iki kişi yaklaşıp diyalog kurmaya çalışır, o sırada vekilin elinde özel eşyalarının bulunduğu seyahat çantası vardır, o da çantayı bir köşeye bırakır. Ama çıkarken unutur, kendisine yardımcı olan pastane sahibi görür, alır. Son görüntü bu. Vekile göre görmediğimiz en son görüntüde ise pastane sahibi kendisine çantasını vermektedir.Son derece makul bir hikâye. Ama hikâyede makul olmayan iki unsur var: Biri, vekilin gizli tanık ile görüşmüş olması. Eğer görüştüğü kişinin gizli tanık olduğunu bilmiyorsa bu vekile komplo kurulmuş demektir. Ama vekil bunu söylemiyor. “Yargıya müdahale” kavgaları ayyuka çıkmışken bir milletvekilinin gizli tanıkla görüşmesi kolay açıklanabilir bir durum değil.Görüntülerin ilk yorumunu yayanların “gizli tanığa 80 bin lira verildi” iddiası üzerine de “benim zaten 20 bin lira banka borcum var bu parayı nereden bulayım” demesi de fazlasıyla safiyane kalıyor.***İşte, ortada bir kamyon var, bir de çanta. İkisi hakkında da iki apayrı hikâye anlatılıyor. Vatandaş hangisine inanacak?Halen durum şu, vatandaşlar her olay üzerine ayrı bir dikkat sarfederek düşünmüyor; baştan hangi tarafı tuttuysa onun hikâyesini doğru kabul ederek düşünüyor. Böyle sürüp gidiyor.İstihbaratçı yöntemleriyle yürütülen bir savaşta zaten “makul” ü aramak aşırı zor bir iştir.Ama bu savaş da artık gerçekten kabak tadı verdi.
İsveç parlamentosu da aldığı kararla, kimilerine göre “ulusal onur”umuzu kırdı, onlara da küseceğiz. Tabii “ulusal onur”u yere düşürenler, kaba “savunma” ve “kol kırılır yen içinde”yi onur gibi görenler daha çok üzülecek...Bunlarla birlikte, Ankara’da kıt zekâyla üretilmiş ve Türk halkının konuya ilişkin bilgisizliğini ve duyarlılığını sömürme üzerine kurulu yanlış politikaların sahiplerinin, Türk halkının yanlış suçlamalar altında kalmasının asıl sorumlusu oldukları bir kez daha ortaya çıktı.Türk halkı, 1915’i, öncesini ve sonrasını çok geç öğrendi, ama Ankara’nın memur kafaları, Türk vatandaşlarının kendi tarihlerini birkaç parlak cümle dışında öğrenmesini istemedikleri için “az” öğrendi.***Çok örneğini gördüğümüz ve yaşadığımız gibi, bu meselede de bilgisi çok kısıtlı olanlar bol bol yorum yaptı.“Kim daha fazla suç işledi?” “Ama onlar da ihanet etti?” “İddia edildiği kadar çok insan ölmedi...” “Aslında Kürt çeteler daha fazla Ermeni öldürdü...” gibi laflarla yürütülen, ne olduğunu öğrenmek değil, daha en baştan öğrenmemek üzerine kurulu kafa karıştırma amaçlı memur propagandası ülkemizde doğrusu etkili oldu.Ama dünyada etkili olmadı. Dünyayı tanımayan memur zihniyetinin kurduğu kaba ve bol yalanlı savunma sistemlerinin sonuçta Türk halkına haksızlık olduğunu ve Türk halkına zarar vereceğini onların görmesi tabii ki mümkün değildi. Memur zihniyeti “günü ve kendini kurtarmak” ruhu üzerine kuruluydu, dolayısıyla olayın bu aşamaya gelmesi de kaçınılmazdı.***Türkiye Cumhuriyeti’nin 1915’te yaşanan “büyük felaket”le ilgili hiçbir sorumluluğu yoktur. Eğer varsa, o sorumluluk, olaya en kompleksli şekilde yaklaşan Ankara’ya aittir.İsveç’in arkası da gelecek ve bütün bu ülkelere küsmek hiçbir şeyi çözmeyecek. İsveç yönetimine dönük bazı girişimler olursa alınacak cevap da bellidir: İsveç Meclisi halkın iradesini temsil etmektedir, karışamayız...***Hükümetin Ermenistan “açılımı”nı bütün iyi niyetlere rağmen ileriye götürememiş olması, “açılım”ın iki taraftaki “radikaller” tarafından daha baştan karalandığı gerekçesiyle de açıklanamaz. İyi hazırlanmamış, iyi planlanmamış “açılım”ların altında yatan sadece bir beceriksizlik değildir. Meselelerin özünü kavramadan, içine sindirmeden, sadece “böyle yapsak biraz rahatlarız” mantığıyla ortaya atılmış “açılım”ların kaderi bellidir ve işte ortadadır.
Anayasa değişikliği konusunda “Bu Meclis’in yetkisi yok” demeye devam eden CHP’nin demokrasi karnesi de zayıflamaya devam ediyor.Genel Başkan Baykal da bunun farkına varmış olmalı ki, darbe girişimleri konusunda iki haftadır sıkı bir manevra içine girmiş durumda. Genelkurmay’ın yargıya götürdüğü bir belge için “sahte” iddiasında bulunmak ancak bizde olur. Genelkurmay “gerçek olabilir” deyince Baykal açıkta kaldığını gördü, ama görmemekte ısrar eden bir taraftar kitlesi hâlâ mevcut...***CHP “taş atan çocukların terörist muamelesine tabi tutulmaması”na yönelik yasa değişikliği konusunda da hevesli görünmüyor. Daha önce de öne sürdükleri “Öcalan’a yeniden yargılanma yolu açılabilir” itirazına kendileri dışında hukukçulardan tersine yorumlar gelmesine rağmen yasa değişikliğini süründürme niyetinde olduklarını gösterdiler.Ancak CHP’nin Genel Başkanı ve sözcüleri “Bu Meclis’in anayasa yapma yetkisi yok” görüşünden dönemiyor. Döndükleri takdirde anayasa çalışmasına katılmak zorundalar, bunu yapmamak için de “demokrasi suçu” işlemeye devam ediyorlar.***Ülkenin 12 Eylül askeri yönetiminin yaptırdığı ve anti-demokratik usullerle halka onaylattığı bir anayasanın 28 yıldır yürürlükte olması CHP’nin sorunu değil.CHP anayasa çalışmalarını engellemek için “Bu Meclis’in ehliyeti yok” dediğinde karşı karşıya kaldığı “anayasa yapma ehliyeti askeri yönetimler ve onların kurucu meclislerine mi ait” sorusunun altından kalkabilmiş de değil.Söylemek istedikleri eğer “bir gün biz çoğunluk olursak, o zaman Meclis’in anayasa değiştirme yetkisi olur” ise, daha önce iktidar ortağı oldukları koalisyonlarda bu konuyu gündeme getirip getirmediklerini; getirmedilerse de nedenini açıklamak zorundadırlar.Birçok temel siyasi meselede yanlış taktik ve uygulamaları görülen iktidar partisinin hâlâ yüzde 30’ların üzerinde bir oy desteğine sahip olması, anayasa tartışmasında aldığı desteğin yüzde 50’yi bulması, CHP’nin o temel meselelerde bir politikası bulunmaması sayesindedir.*****“Soykırım” oylamasına dair bir not ABD Kongresi Dış İlişkiler Komisyonu’nda bir oy farkla “Ermeni soykırımına ilişkin politika tavsiye kararı” çıkmış olması üzerine yorum yapanlar ciddi bir yanlışı tekrar edip duruyor. Karara “karşı” oy kullananlar “soykırım olmamıştır” yönünde oy kullanmadı, oylama öncesindeki birkaç konuşmada da belirtildiği gibi karşı oyların nedeni, “Türklerin bu karardan duyacakları rahatsızlık”tı. Komisyonda metnin içeriği tartışılmadı, kimse “soykırım olmamıştır” da demedi. Oylama hakkında yorum yapıp fikir beyan edenlerin bu noktayı dikkate alması gerekiyor.
Anayasa değişikliğinin halkın önüne gitmesi durumunda, sonucun tam anlamıyla ortada olduğunu A&G araştırma kuruluşunun yöneticisi Adil Gür açıkladı.Eğer değişiklik “kıl payıyla” geçmezse, AKP “beni ülkenin yarısına yakını destekliyor” diyerek kendisini “gerçek galip” ilan edecek, buna karşılık muhalefet partileri hükümetin halktan güvenoyu alamadığını söyleyecek.Asıl sonuç ise anayasa değişikliğinin yine gerçekleşmemesi, bu konudaki ikinci hamlesinde de AKP’nin başarısızlığı olacak.***Eğer tersi olur, halk değişiklikleri az bir farkla onaylarsa, muhalefet bu kez Anayasa Mahkemesi’ne gidecek ve ilk işaretlere bakılırsa istediği sonucu alabilecektir.Yani yine anayasa değişikliği yapılamayacak, sonuç da AKP açısından yine başarısızlık olacaktır. AKP de bu durumu büyük ihtimalle “yüksek yargının kuşatması”nın yeni bir kanıtı olarak işleyecek ve önümüzdeki seçim için kullanacaktır.***Artık kavgalardan yorulmuş olan halk, geldiğimiz noktada bu dolambaçlı ve herkesi yaralayacak yol yerine seçim sandığının ortaya çıkarılmasını, daha kuvvetle isteyecektir.En önemli siyasi hamlelerinde art arda başarısız olan AKP’nin bütün “yakın programı”nı, Kürt meselesi, Ermeni meselesi ve anayasa değişikliği de dahil olmak üzere genel seçim yoluyla halkın onayına sunması, kendisi açısından bir “güven gösterisi” olacaktır.***CHP ve MHP liderleri, zaman zaman seçimin sözünü etseler de, seçime çok hevesli görünmüyorlar. Buna karşılık karmaşık bir referandum yolunun siyasi iktidarı biraz daha fazla yıpratacağı hesabını yapıyorlar.Üstelik, yakın siyasi tarihimizin hemen tüm örnekleri halkın iki konuda tepkisini gösterdiğini ortaya koyuyor.Halk seçimden kaçmaya çalışandan “kuşku” duyar, ama herhangi bir başarıyı hemen oya tahvil etmek isteyenden de hoşlanmaz.Bu yılın eylül ayının sonunda ya da ekimin başında seçim sandığının ortaya konulması en makul yol olarak görünüyor. Bunun adı erken seçim değildir, en temel üç meselede halktan yetki istemektir.Seçimin sonucu her durumda Ankara’daki karmaşanın sona ermesini sağlayacaktır.
Türkiye’nin bir tek gerçek gündemi var: Türkiye kötü, çok kötü yönetiliyor, hiçbir soruna ileriye dönük mantıklı çözüm üretilmiyor. Bu artık neredeyse “kural” haline gelmiş bir durum.Siyasi görüş farkı olmaksızın çözüm üretmekle yükümlü herkes, her kurum kendisini bu kuyunun içine sokmuş durumda.Deprem, dünyanın başka ülkelerinin gerçeği olduğu gibi bizim ülkemizin de bir gerçeği. Depremle yaşamak zorunda olduğumuzu yeni öğrenmedik. Ve depremlerin mümkün olan en az hasarla atlatılması için yapılması gerekenler de belli. Ama her depremde biz, bu olayla ilk kez karşılaşmışız gibi davranıyor, “şunu yapalım bunu yapalım” diye aynı şeyleri tekrarlıyor, birkaç gün sonra da tüm yaşananları unutup gidiyoruz. Üstelik de dünyanın başka yörelerinde meydana gelen her depremi kendimizle kıyaslayıp ne kadar kötü durumda olduğumuzu apaçık görmemize rağmen...***Yaşadığımız çağda deprem de artık bir gelişmişlik ölçütü haline geldi. Aynı büyüklükte bir deprem gelişmiş bir ülkede farklı, az gelişmiş bir ülkede farklı şiddette sonuçlara yol açıyor. Bu farkı ortaya koyan da aslında korkunç bir ölçüt: hayatını kaybeden insan sayısı.Her depremin ardından uzmanlar aynı şeyleri söylüyor, aynı tedbirlerin alınması gerektiğini tekrarlıyor, halk da bunları izleyip her gün biraz daha fazla korkuyor.Uzmanlar dün de büyük Marmara depreminin her an meydana gelebileceğini hatırlattı. Yetkililer kamuya ait yapıların güçlendirilmiş olduğunu, ancak özel binalarda durumun çok daha geride olduğunu söyledi.Bu demektir ki, muhtemel Marmara depreminde kamuya ait yapılar eskiye kıyasla daha az zarar görecek, ama bu, korkulan sonucu çok fazla değiştirmeyecektir.Muhtemel Marmara depreminin ardından da uzmanlar yine “biz söylemiştik” diyecek, yetkililer “biz halkı uyardık” diyecek ama sonuç olarak dünyanın en önemli birkaç şehrinden biri olan İstanbul elimizden gidecek.***Türkiye kötü, çok kötü yönetiliyor. 50’den fazla vatandaşımızı kaybettiğimiz bir depremde kerpici suçlu ilan ederek işin içinden çıkabiliyoruz.Önemli meselelerin tümünde sorunları ortadan kaldırma, bir sonraki kuşağı düşünme, sorunları sonraki kuşakların gündeminden çıkarmayı hedefleyen çözümler üretme mantığını çoktan kaybetmiş bir haldeyiz.O mantığı bundan sonra bulmamız için tekrar büyük bir felaket yaşamamız mı gerekiyor.