Bir Baykal klasiği

12 Nisan 2010

Geçen hafta CHP Genel Başkanı, birkaç konuşmasında, anayasa paketiyle ilgili bir öneri getirdi. Herkesi rahatlatacak bu öneriye göre, AKP anayasa paketini ikiye ayırmalı, CHP’nin de desteklediği maddeler ayrı görüşülmeli, tartışmalı üç madde ayrı paket olmalıydı.Bu öneri geniş destek buldu. Öncelikle bu şekilde, tartışma ve gerilim bir tek noktaya odaklanacaktı. Üstelik bu yöntem, çok sözü edilen Venedik kriterlerine de uygundu. Pakete oy verecek halk için birbirinden çok farklı konulardaki maddelerin yarattığı kargaşa ortadan kalkmış olacak, halk asıl tartışmalı konuda fikrini söyleyecekti.Erdoğan birkaç gün sonra bu öneriyi kabul edebileceğini açıkladı. Gerçi araya “şark kurnazlığı” gibi gereksiz bir niteleme sıkıştırdı, ama kamuoyundan da destek aldığı belli olan bu öneriyi kabul edebileceğini bildirdi.Sonra ne oldu? Dün bir Baykal klasiği daha sahneye konuldu. Baykal, paketin ikiye ayrılmasını, ama tartışmalı üç maddenin seçim sonrasına bırakılmasını önerdi.***Bu öneri üzerine, CHP’liler “neden” sorusunu sormayabilirler, Genel Başkan’ın Erdoğan’ı sıkıştırdığını ve puan kazandığını düşünebilirler.Ama “neden” sorusunu sormak gerekiyor. Baykal ve Erdoğan’ın son konumları yan yana getirildiğinde, “Baykal neden kendi önerisine yan çizdi” sorusunun bir tek muhtemel cevabı ortaya çıkıyor: Sadece üç tartışmalı maddenin referanduma gitmesi durumunda da “evet”lerin çoğunluk olması Baykal’a göre büyük olasılık, bunun için genel seçim öncesi bir “sandık yenilgisi”ne uğramak istemiyor...Erdoğan’ın paketin bölünmesini biraz tereddütten sonra kabul etmesini, çok fazla emin olmasa da referandumdan istediği sonucu alma olasılığını yüksek gördüğüne bağlamak mümkündür.Gündelik siyasete, günlük puan hesaplarına dalmanın böyle tehlikeleri vardır.Baykal, önerdiği gibi paket ikiye bölünür ve referandumdan yine de evet çıkarsa herhalde partisine ve taraftarlarına bir açıklama yapacaktır.***Ahmet Türk’e yumrukHer şey herkesin gözü önünde cereyan ediyor. Kötü bir şey olabileceğini kameralar da gösteriyor, ama şehrin ve bütün vatandaşların güvenliğinden sorumlu kamu görevlileri seyrediyor. Ahmet Türk’e atılan yumruk üzerine bu kamu görevlilerine en sert ve ciddi cezalar verilmezse, yumruğu atana ve attıranlara en sert cezalar verilmezse, o yumruklar döner dolaşır, cezaları vermeyenlerin burunlarına yönelir.Ahmet Türk ülkenin bir ucunda yumruklanırken, başkentin göbeğinde üniversite sınavını protesto eden liseliler güvenlik kuvvetleri tarafından kıyasıya dövüldü. O kamu görevlilerine “kıyasıya dövün” emrini veren şeflere, amirlere, müdürlere, hatta en tepedeki müdürlere bunun hesabı sorulmayacaksa gerçekten yazıklar olsun.

Devamını Oku

HSYK ile oyalanın esasa girmeyin...

11 Nisan 2010

AKP, anayasa değişikliklerini demokratik bir adım atmak için mi yapıyor, Yüksek Yargı’nın şu andaki etkinliğini kırmak için mi yapıyor?Bu sorunun cevabını da herkes peşin olarak; ne anayasa paketinin tümüyle ilgilenerek, ne yüksek yargının bugünkü konumunu öğrenmeye çalışarak, peşin peşin vermiş durumda.Az demokrasi şartlarında kendisini çok daha güvenli hisseden Ankara’nın bu çıkmazları halkın önüne koyarak, demokratik gelişmeler üzerine kafa yormasını, talepte bulunmasını önlemekteki başarıları devam ediyor.HSYK’ya kim, nasıl üye seçsin sorusunun peşinde birbirine giren Türk halkı, siyasi partiler kanununu, bugünkü vahim “lider diktatörlüğü” durumunu sorgulamaya zaman bulamıyor.HSYK’ya üye seçimi tartışmasında ikiye bölünen, bir parçası Yüksek Yargı’yı, diğer parçası siyasi iktidarı haklı bulan Türk halkı, bu ortamda padişah yetkilerine sahip parti genel başkanlarının ve merkez yönetimlerinin, kendi partilerinde demokrasinin D’sini yaşatmamalarının önemini görmez oluyor.Siyasi partilerde “liderler sultası” adı verilen, genel başkanların istedikleri kadar genel başkan kalmalarını sağlayan, bütün kararları tek başına verebildikleri, milletvekili listelerini kendi kafalarına göre hazırladıkları bir sistemde varlıklarını koruyan siyasilerin ağızlarından çıkan her üç kelimeden birinin “demokrasi” olmasının nasıl bir ikiyüzlülük olduğunu kimse görmeye çalışmıyor. Siz birbirinizin boğazını sıkın HSYK’ya kim, nasıl üye seçsin diye, parti genel başkanları tam bir uzlaşma içinde, küçük birer padişah olarak, kimsenin eleştiremediği birer yüce varlık olarak koltuklarında otursunlar.*** AKP’nin yüksek yargıyla ilgili değişiklik girişimini “demokrasinin boğazlanması” olarak niteleyen diğer parti sözcüleri, demokrasiyi asıl boğazlayanın siyasi partiler kanunu ve yüzde 10 seçim barajı olduğunu halktan gizleme konusunda, haklarını teslim etmek gerek, son derece başarılılar.Asla eleştirilemeyen, asla tartışılmayan parti liderlerinin mutlak hâkimiyetindeki bir sistemde, siyasi partiler kanununa el sürmemek ve yüzde 10 seçim barajını düşürmemek konusunda ilan edilmemiş bir mutabakat içindeki parti yönetimleri HSYK üzerinden kavga ediyor, halka da ettiriyor.Az demokrasi şartları altında isteyen HSYK üzerinden birbirinin boğazını sıkabilir, birbirine alabildiğince küfür edebilir, ama asla siyasi partilerdeki lider sultasından kurtulmayı konuşamaz, dünyanın hiçbir yerinde olmayan yüzde 10 seçim barajının bizde neden hâlâ var olduğunu sorgulayamaz. Çünkü Ankara, anlamsız ayrıntılar üzerine insanları bölmek ve kavga ettirmekte çok ustalaşmıştır, şu anda da onu yapıyor.

Devamını Oku

Kim seçerse seçsin

10 Nisan 2010

Referandum olacak, biz de Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyelerini kim seçsin diye oy kullanacağız. Önce yeni öğrendiğimiz bilgileri tazeleyelim. Şimdi kim seçiyor? Yargıtay ve Danıştay üyeleri.Yargıtay ve Danıştay üyelerini kim seçiyor? Onların seçtiği Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeleri.Bu “birbirini seçme” durumu pek hoş bir görüntü vermiyor. Diyelim ki Yüksek Yargı’nın bu atamalarda tümüyle kendi içinde kalması belli bir bağımsızlık sağlıyor. O zaman bu kurulun bütün seçimlerinin yerinde olduğunu mu kabul etmek zorundayız?..Çok yakın bir örnek var. Dört yıl önce HSYK, Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’yı hapisten dört yıl erken çıkartacak fakat sonra Yargıtay’ca bozulan bir kararın altında imzası bulunan yargıcı Yargıtay üyeliğine seçti. Yani onu terfi ettirdiler. Ve buna da hiçbir açıklama getirmediler.“Herhalde bir bildikleri vardır” diyelim ama öylece geçmeyelim .Ağca’nın dört yıl erken tahliyesini sağlayacak o kararı onaylayan yargıcın eşi de Ağca’nın avukatı oldu, galiba halen de öyle. HSYK o yargıç hakkında herhangi bir işlem yaptı mı? Bilmiyoruz. Her şey kendi içlerinde döndüğü için bilme imkânına da sahip değiliz. Son günlerde en önemli uğraş olarak Ergenekon davasını seçen ve Ankara’daki Yüksek Yargı savaşına kıyısından köşesinden girmeye çalışan İstanbul Barosu da bu avukat hakkında herhalde bir işlem yapmadı. Kanunlarda bu gibi durumlar için müeyyideler olması gerekir. Ama bu olayı İstanbul Barosu da HSYK da hukuk mesleğinin etiği ve saygınlığı açısından önemli bulmadı.***HSYK’da Adalet Bakanı’nın başkan olmasına herkes öteden beri karşı. Doğrudur; bakan sonuçta siyasi bir kişidir, en azından bir atama için kendisine baskı yapan milletvekiline direnemez, partisinin önemli kişisine hayır diyemez. Kurulda bulunmaması bakan için de hayırlıdır.Yüksek Yargı’ya Cumhurbaşkanı’nın ve Meclis’in üye seçmesine de büyük tepki gösteriliyor. Cumhurbaşkanı, ülkenin devletini ve milletini temsil eden en yüksek makamın sahibidir, savaşta başkomutandır. Böyle bir görevi üstlenmiş kişiye bu kadar güvenmemek çok garip değil mi? Cumhurbaşkanı, geldiği makam ve temsil ettiği bütün manevi değerlere rağmen “bağımsız, tarafsız, vicdanı hür” yargıç seçmeyi beceremiyorsa zaten yanmışız bitmişiz demektir.Aynı durum Meclis için de geçerli. Bu kişileri halk seçmiş; yemin etmişler, ülkenin kaderini etkileyen çok önemli kararlar alıyorlar ama, “Yüksek Yargı’ya üye seçemezler.” Daha doğrusu, “Benim sevdiklerim Meclis’te çoğunluksa Meclis seçsin, başkaları çoğunluktaysa seçemesin...” İşte alaturka demokrasinin ruhu.***Yüksek Yargı sözcüleri, her adli yıl açılışında “reform” ister. Yargıtay Başkanı olağanüstü iş yükünden şikâyet eder. İş yükünün bu kadar fazla olması da yargının içindeki arızaların göstergesi değil midir?Buna bir örnek, yakınlarda farkına varılan “fazla tutuklama” gerçeğidir. Neyse ki üst rütbeli subaylar tutuklandı da bu ülkede tutuklamaların fazlalığı herkesin, hatta yargı sisteminin içindekilerin de gözüne battı.Yargı sisteminin içinde bulunanların yıllardır var olan “tutuklama sorunu” nu gidermeleri için siyasilerin reformuna falan ihtiyaçları yok, bu ancak kendilerinin düzeltebileceği bir sorun.***Biz alabildiğine tartışırken, imrendiğimiz hukuk devletlerinde bu kurulların nasıl oluştuğunu kimse bilmez. Herkes için önemli olan, bu kurulların ve bütün yargının “tarafsız, bağımsız, vicdanı hür” hukukçulardan kurulu olmasıdır.Bu kurulları kim seçerse seçsin; yeter ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bu seçimleri yapanların “tarafsız, bağımsız, vicdanı hür” kişiler olduğuna, seçeceklerinin de “taraflı, bağımlı, vicdanı kara” kişiler olmayacağına inansın.Kim seçsin, nasıl seçsin?Bu sorular üzerine her birimizin hukukçu kesilmesine hiç gerek yok. Kim seçerse seçsin, Türk yargısı, en başta Türk yargısının bizzat kendisi tarafından “bağımsız, tarafsız, vicdanı hür” bir ruha kavuşturulsun.

Devamını Oku

CHP’den bir ilk

8 Nisan 2010

Anayasa değişikliği paketiyle ilgili düzeyi ve içeriği düşük tartışmalar, paketin Meclis komisyonu gündemine gelmesiyle birlikte, zirveye ulaştı.Bu aşamada CHP Genel Başkanı Baykal’ın geçen hafta gündeme getirdiği öneri, tek önemli ve ciddi gelişmedir.CHP’nin yıllardır benimsediği muhalefet tarzı, biraz basitleştirilmiş bir benzetmeyle, sürekli ağlayan, şikâyet eden mızmız çocuk tarzıdır. Bu “çocuk” her gün bıkmadan usanmadan “bana şunu yaptılar, bunu yaptılar” diye ağlarken, ilk kez geçen hafta dikkate değer bir çıkışla AKP’yi de gerçek anlamda sıkıntıya soktu.Baykal, anayasa paketi ikiye bölünsün, kimsenin itiraz edemeyeceği ve “çağdaş” olarak nitelenecek maddeler Meclis’ten büyük bir uzlaşma ile geçsin, kavga konusu olan yüksek yargıyla ilgili üç madde ise ayrı ayrı ele alınsın dedi. AKP’nin paketi bölmeye yanaşmaması durumunda çağrısını Cumhurbaşkanı Gül’e yöneltti ve paketin iki ayrı referanduma sunulmasını önerdi. Cumhurbaşkanı’nın bu konudaki yetkisi, her hukuki meselede olduğu gibi yine tartışmalı. Bazı hukukçular paketi bölebileceğini, bazıları da referanduma tümünü birlikte götürmek zorunda olduğunu söylüyor.Başka bir açıdan bakıldığında da paketin “tartışmasız” bölümünün, hatta daha da geliştirilerek, bazı maddeler daha açık hale getirilerek, örneğin parti kapatmanın zorlaştırılması daha netleştirilmiş olarak Meclis’te AKP-CHP-BDP oylarıyla kabul edilmesi ülke genelinde bir rahatlama yaratacak ve gözlerin tekrar ciddi demokratik reformlara çevrilmesini sağlayacaktır.*** AKP’nin paketi bölmeyi kabul etmenin kendisi açısından büyük bir taviz olacağını ve referandumla ilgili belirsizlik yaratacağını düşündüğü anlaşılıyor.Son kamuoyu araştırmalarında yüzde 60 dolayında görülen “evet”ler aslında AKP ile Yüksek Yargı arasındaki mücadelede “AKP’ye verilmiş destek”ten başka bir şey değildir. Sadece yüksek yargıyla ilgili üç maddenin referanduma götürülmesini ve “evet” olarıyla karşılanmasını almasını herkes “Halk Yüksek Yargı’ya karşı AKP’yi destekledi” olarak alacak, sonuçta bir anlamsız kavga da sona erecektir.Bu durumda ayrıca anayasa değişikliği ile ilgili olarak “asıl amaç yüksek yargıyı budamak diğer maddeler süs” suçlaması altında kalan AKP de kamuoyu önünde bir “samimiyet” sınavından geçmiş olacaktır.***Meclis Anayasa Komisyonu’nun ilk günündeki görüntüler pek de iyimser yorumlara elverişli nitelikte değildi. CHP sözcülerinin, Ergenekon davasındaki ağlamalarını hatırlatan şekilde “salon küçük” mızmızlanmasını öne çıkarmalarının meselenin düzeyinin düşürülmesinden başka bir işe yaramadığını hâlâ görmüyor oluşu ilginç.İkiye bölünmüş ve demokratik reform niteliğindeki bölümü geliştirilmiş bir anayasa değişikliği paketinin meselenin özüne yoğunlaşmayı kolaylaştıracağı için çok yararlı olacağı kesindir.

Devamını Oku

Generallerin atışması

7 Nisan 2010

Eski genelkurmay başkanı emekli orgeneral Hilmi Özkök ile eski birinci ordu komutanı emekli orgeneral Çetin Doğan arasındaki atışma, darbe hazırlıkları konusunun Silahlı Kuvvetler içinde yıllar önce tartışma konusu olduğunu ortaya koydu.Ergenekon davasının başından beri “her şeyin komplo olduğuna” inanmaya devam edenler için de Doğan’ın yazılı, Özkök’ün sözlü açıklamaları herhalde aydınlatıcı olmuştur.Ortaya çıkan tonlarca belge, zanlıların verdikleri ifadeleri izleyen yeni gözaltına alma ve tutuklamalar, gömülü silahların kaynağının hâlâ açıklanmaması, Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un “Balyoz Planı”na ilişkin “çok ciddi” değerlendirmesi; Hrant Dink cinayetinden, bu soruşturmalar kapsamında izlenen bazı kişilerin “operasyon” diye söz etmesi... Bütün bunlar “ortada hiçbir şey yok sadece komplo var” diyenlerin zihninde en azından bazı soru işaretleri uyandırmıyorsa başka şeylerden kuşku duymak kaçınılmazdır.***Balyoz soruşturması kapsamında, özel yetkili savcı yardımcılarının çok sayıda muvazzaf üst rütbeli subayla ilgili işlem yapmaları, bu işlemlerin Başsavcı tarafından durdurulması da açıklanmak zorundadır.Ergenekon davasının başından beri, “soruşturmanın gizliliği” ve “yürümekte olan davaya müdahale edilememesi” kuralları sürekli olarak çiğneniyor. Soruşturma neredeyse kamuoyunun tam bilgisi ve gözetimi altında yürüyor. Herkes davaya müdahale diye nitelenecek yazılar yazıyor, beyanlarda bulunuyor. Yazarlar da gazeteciler de siyasiler de Genelkurmay Başkanı da sürekli olarak bu davalara “müdahale” ediyor. Dört taraftan gelen bunca rüzgârın ortasında hukuk adamlarının sağlıklı çalışması kolay değildir.***Soruşturmayı yürüten savcıların görevden alınmalarının üzerine yine uzman olmayan kişilerce birbiriyle çelişen yorumlar yapılması bir yana, Ergenekon’la başlayan dava ve soruşturmalar dizisinin asla bir “rövanş” görüntüsü taşımamasına en başta hukukçular aşırı özen göstermek durumundadır.Bütün bu davalar ve soruşturmalar, yakın geçmişimizdeki yanlışların temizlenmesine ve bütün demokrasi dışı faaliyetlerin Türkiye’nin gündeminden, bir daha geri gelmemek üzere çıkarılmasına yönelik olmalıdır.Bu hukuki ve vicdani temizlikte şaibe kuşkusu ya da soru işareti yaratacak bir boyut olmamalıdır.Bu özen gösterilecekse, bu kadar çok sayıda muvazzaf general hakkında işlem yapılmasının da, savcıların görevden alınmasının da açıklaması inandırıcı biçimde yapılmak zorundadır.

Devamını Oku

Kilit barajda

7 Nisan 2010

Başbakan Erdoğan, Bosna’da seçimin zamanında yapılacağını tekrar etti. Artık bunca konuşmadan sonra, Başbakan’ın esneklik eksikleri de göz önüne alınırsa, seçimin zamanında, 2011 yazında yapılacağının kesinleştiği söylenebilir.Zamanında seçim kararı, AKP hükümetine yeni olmayan bir yükümlülük getiriyor. Anayasa değişikliği paketini “demokrasi” adına kararlı bir şekilde savunanların bu girişimi tamamına erdirmeleri gerekir.Geldiğimiz aşamada, anayasa paketini beklendiği gibi halkın onaylaması gerçekleşirse, paketin hedefinin demokratikleşme olduğunu savunanlar diğer adımlara geçmek zorundadır.***Demokratik bir süreçten söz ediyorsak, bunun kilidi seçim barajıdır. Bugünkü yüzde 10 seçim barajının biri açıkça söylenen, diğeri söylenmeyen iki gerekçesi vardır.Söylenen gerekçe, ülkeyi koalisyonla yönetmeyi bir türlü başaramayan siyasiler açısından bu ihtimalin mümkün olduğunca uzakta tutulmasıdır.Açıkça söylenmeyen ikinci gerekçe ise, bir Kürt partisinin Meclis’te grup kurmasının engellenmesidir. Bu mümkün olmamış, Türkiye’nin Kürt nüfusunu temsil eden siyasi partiler bağımsız adaylar yoluyla Meclis’e girmiş, grup kurmuşlardır. Yüzde 10 barajı tedbiri başarısız olmuştur.Seçim barajının yüzde 3’e inmesi, bazı hesaplara göre birinci partinin milletvekili sayısının azalmasına yol açacak. Bunun tersini gösteren hesaplar da var. Ama kesin olan, kimsenin yüzde 3 barajla gelmiş bir meclisi “halkın iradesini tam olarak yansıtmamakla” eleştirmesinin mümkün olamayacağıdır.***Eğer iktidar partisi seçim barajını indirmeyi gündeme getirirse, CHP’nin ve MHP’nin buna açıkça muhalefet etmeleri zordur.Anayasa ve rejim tartışmaları “demokrasi platformu” üzerinde yapıldığı takdirde, eski dönemde “türban”a şimdi de “Yüksek Yargı”ya sıkışan kısır itiş kakışın dışına çıkılabilecek bu da sonraki siyasi gelişmeler için çok önemli ve belirleyici olacaktır.“Koalisyon” gerekçesini tekrar ortaya atanlar, bundan önceki deneyimlerin olumsuzluğu üzerinde duracaklardır. Ama Türkiye koalisyonlarla yönetilmeyi, siyasiler de halkın iradesi öyle gösteriyorsa uzlaşmayı öğrenmek zorundadır.İkinci iktidar döneminde, attığı önemli adımların neredeyse tümünün ardından sendeleyen AKP hükümeti, seçim barajını indirirse hakkındaki bazı kuşkuların hatta önyargıların yarattığı yüklerin bir bölümünden de kurtulmuş olacaktır.

Devamını Oku

Özde-sözde durumları

6 Nisan 2010

Anayasa değişikliği konusunda AKP’de bir karmaşadır gidiyor. Teklifi imzalayanlar arasına Meclis Başkanı giriyor, sonra liste değiştirme faaliyeti başlıyor. Yeniden imzaya açılan teklifte değişiklik yapılmaya çalışılıyor...Bunlar örneklerini daha önce de, en açık biçimde Kürt açılımında gördüğümüz siyasi ehliyet eksiklikleri ya da en basit tanımlamayla beceriksizlik ürünleri olarak görülebilir.Fakat beceriksizlikler bu kadar arka arkaya geliyorsa, biraz daha derinlerde yatmakla birlikte sık sık da su yüzüne çıkan bir gerçekle karşılaşıyoruz:Türkiye demokrasiyi yüreğine ve beynine sindirmemiş siyasi kadrolarla demokrasiye ulaşmaya çalışıyor.***Dünya şartları, ülke şartları, birkaç kuşak boyunca yaşanan toplumsal ve siyasal deneyimler Türkiye’yi demokrasi yönünde yürümeye zorluyor.Bu sayede yakın dönemin bütün demokrasi dışı faaliyetleri ortaya dökülüyor.Bu sayede herkes açık açık “artık Türkiye’de darbe olmaz” diyor.Ama bunların tam karşısında duran demokrasinin içeriği konusunda siyasi kadrolar, kendisine demokrat diyenler ya da demeyenler, tümüyle bir zihin berraklığına sahip değil. Aslında o berraklığı istedikleri de kuşkulu.***O berraklık iktidar partisi AKP’nin zihninde ve yüreğinde bulunmuyor, ama kendisine sosyal demokrat diyen CHP ve milliyetçi diyen MHP’de de bulunmuyor.Yirmi birinci yüzyılın başlarında sosyal demokrat olmanın ne anlama geldiği, kendisine sosyal demokrat diyen bir partinin siyasi hedeflerinin neler olması gerektiği konusunda CHP zihinsel bir çaba göstermiyor. Darbe yoluyla ya da post-modern bir müdahale süreci içinde iktidar olması mümkün olmadığına göre tek şansı mevcut iktidarın ayağının iyice sürçmesidir. Öyle bir sürçmenin bütün ülke açısından yaratacağı maliyetin onlar için bir önemi olmadığı görülüyor.***MHP, kadrolarını sokaktan kurtarma süreci içinde birçok demokratik gelişmenin içinde bulunmayı yakın dönemdeki koalisyon ortaklığı sırasında başarmıştı. Ama MHP de yirmi birinci yüzyılın başında milliyetçiliğin içeriğinin ne olabileceği üzerine bir çalışma yapmıyor.BDP’nin de “bütün ülke için demokrasi” yolunda bir yapılanma içine girdiğine ilişkin bir belirti bulunmuyor. Bu parti de sadece kendi somut sıkıntıları ve temsil ettiği kitlenin sıkıntıları çerçevesi içinde kalıyor.Anayasa değişikliğini gündeme getirenler, yani AKP de, buna şiddetle karşı çıkanlar, yani CHP ve MHP, şiddetle değil ama pazarlık umuduyla karşı çıkan BDP de demokratik bilince “sözde değil özde” sahip olduklarının kanıtlarını gösteremiyorlar.Demokratik reformları, demokrasiyi içine sindirememiş siyasi kadrolarla yapmaya kalkmak da böylece ülkemizin yaşamak durumunda kaldığı son talihsizlik oluyor.

Devamını Oku

Yüzde kaçla kim kazanır?

5 Nisan 2010

Bülent Arınç, referandum sonucuyla ilgili olarak “en az yüzde 60” tahmininde bulundu. Bu aşamaya gelinmesi için, önce referanduma gidilmesi gerekiyor.AKP içinden bazı çatlak sesler yükselmiş olsa da bu sesler henüz “hayır” oyu anlamına gelmiyor. Ama AKP Meclis grubunda “kendini bilen” milletvekilleri vardır, onlar Genel Başkan’ın kendilerini tekrar aday göstermeyeceğini bildikleri için parti yönetiminin başarısızlığını isteyeceklerdir.Önümüzdeki günler Meclis’te “adam adama” oynanacak günlerdir. İktidar da muhalefet de karşı tarafta fire olması için daha önce çok görülmüş oyunları oynayacaklardır.***Meclis’te yapılacak anayasa tartışmaları da, kamuoyundaki küçük kararsız kitleyi etkilemeye yönelik olacaktır. Meclis içinde bu tartışmaların kimseyi etkilemesi ihtimali yoktur, burada başka siyasi ve kişisel hesaplar etkili olacaktır.Şu andaki görüntü, anayasa değişikliğinin referanduma gidilmesine yetecek kadar oy alabileceği yönünde...Bundan sonra ilk kaos ihtimali, Anayasa Mahkemesi’nin referandum oylaması öncesi iptal kararı vermesiyle ortaya çıkacaktır.Bu durumda AKP halka “Sizin söz hakkınızı engellediler” diye gidecek, muhalefet AKP iktidarının meşruiyetini kaybettiğini, hemen seçime gidilmesi gerektiğini söyleyecektir.Eğer referanduma gidilirse ve sonuç yüzde 50’nin altında “evet” olursa muhalefet yine iktidarın seçime gitmesini isteyecek, AKP ise son seçimde aldıkları oy oranında destekleri olduğunu söyleyerek itiraz edecektir.“Evet” oyları yüzde 50’yi geçerse, AKP halkın iktidarın bütün politikalarını onayladığını söyleyecek, muhalefet ise farkın azlığı üzerinde duracak ve iktidarın seçim manipülasyonlarından dem vuracaktır.***Eğer “evet”ler Arınç’ın beklediği gibi yüzde 60’ın üzerinde çıkarsa muhalefet Anayasa Mahkemesi’ni beklemeye devam edecektir.Eğer muhalefetin istediği karar çıkar, Anayasa Mahkemesi değişiklikleri iptal ederse AKP genel seçimde rakip olarak sadece CHP ve MHP’yi değil, Yüksek Yargı’yı da karşısına alacaktır. Bu durumda, “iktidar olup muktedir olamayanın mağduriyeti” bir kez daha AKP’nin önemli seçim silahı olacaktır. Seçim kampanyasında ikinci plana düşmüş muhalefet partilerinin ulaşabilecekleri nokta da bellidir.

Devamını Oku