O eziyetler neden çekildi?

30 Nisan 2010

Bugün güzel bir gün. İşçi ve memur sendikaları, sivil toplum örgütleri, siyasi partiler Taksim’de buluşacak ve 1 Mayıs emek bayramını kutlayacaklar.Neden bu ülkenin insanları o kadar eziyet çekti? En küçük aykırı bir fikir söyleyenler hapislerde çürütüldü, hayatları mahvedildi.Onlarca katliam planlandı, uygulandı. On binlerce kişi öldürüldü. Binlerce faili meçhul cinayet işlendi.Abdi İpekçi’ler, Uğur Mumcu’lar karanlık cinayetlere kurban gitti.Her türlü şiddete karşı çıkanlar bertaraf edildi.Ülke bir kan ve acı ülkesi haline getirildi. Bunu uzaylılar yapmadı. Yine bu ülkenin insanları yaptı.***Türkiye karanlık geçmişiyle hesaplaşmaya devam ederken, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması da nereden nereye geldiğimizi gösteriyor.Çok mesafe aldık. On yıl önce Meclis’in Susurluk komisyonuna asker kişiler ifade vermeye gelmiyor, davet yazısına cevap bile vermiyordu. Bugün Meclis komisyonları tekrar o katliamları araştırmak için çalışacak. O olaylar aydınlandıkça da 12 Eylül darbesinin, önceden hazırlanmış bir senaryoyu uygulamaya koyanlar tarafından nasıl adım adım gerçekleştirilmiş olduğunu herkes daha iyi anlayacak.33 yıl önce 1 Mayıs’ta Taksim alanında ölümle yüz yüze gelmiş olan binlerce kişi yine Taksim’de olacak. “Nereden nereye” diye düşünürken bütün o zulüm yıllarını, kanlı yılları, kıyılan insanları hatırlayacak.***Türk halkının daha az demokrasiye, daha az insan hakkına layık, her zaman suç işlemeye hazır bir topluluk olduğunu düşünenlerin gerçek vatan hainleri olduklarını bugün daha açık olarak görebiliyoruz.Bugünkü kutlamaya radikal gruplar da gelecektir, belki kendilerini göstermek için bir şeyler kırıp dökeceklerdir de. Bunun hiçbir önemi yok. Bu gruplar dünyanın her yerinde gençliğin içindeki sivri renkler olarak vardır, olacaklardır. Bazı olaylar olsa bile, bunları büyüterek abartarak kullanmak isteyenler de olacaktır.Bunların da önemi yok. 1 Mayıs emek bayramı olmuştur ve çekilen bütün acıların sembolü olan alanda kutlanacaktır.

Devamını Oku

Çok ayıp oldu

29 Nisan 2010

CHP’nin ve Genel Başkanı’nın herhangi bir tavrıyla ilgili bir eleştiriye büyük tepki geliyor. Tepkilerin bazısı “CHP’nin AKP’nin karşısındaki tek siyasi güç olması dolayısıyla eleştirilmemesi gerektiği” görüşünden kaynaklanıyor.AKP’nin demokrasiye zarar verdiğini söyleyen CHP’nin demokratlığı konusunu açmak istemeyenlerin bazıları bu partinin hâlâ sol bir parti olduğunu düşünüyorlar. Belki de bu kanaati sadece bir umut olarak koruyorlar.***Dersim olayındaki devlet politikasını olumlu bir örnek olarak gösterenlerin, Ermeni kökenli olmanın kötü bir şey olduğunu söyleyenlerin bulunduğu CHP’nin demokratlığını ve solculuğunu tartışmak gerekli değildir, şarttır. Tartışılmadığı sürece de “sol”u devletçilik ve zaman zaman yabancı düşmanlığına kayan bir milliyetçilik olarak anlayanların düştükleri yanlış ortaya çıkmaz.Bunların hatırlatılmasına kim ne tepki gösterirse göstersin, CHP anayasa paketi görüşmesinin sonunda “kendini aştı” ve 12 Eylül darbesine ve askeri yönetimin uygulamalarına sahip çıkan bir tavır sergiledi.AKP’nin bu konuda da samimi olmadığını düşünebilirsiniz, bunu söyleyebilirsiniz, ama 12 Eylül askeri diktatörlüğünü savunur bir tavır alamazsınız. Tabii eğer hâlâ kendinize solcu, sosyal demokrat diyorsanız.***AKP’nin samimiyeti başka bir konudur; samimiyetsiz de olabilir, ama CHP bu konuda kendi tavrını, demokrat tavrını gösterememiştir. Örneğin sadece bu maddeye olumlu oy kullanarak 12 Eylül konusunda açık bir tepki verebilirdi, ama yapmadı ve oturumda daha önceki gibi bağırış çağırışlarla “kendini gösterdi.” MHP’liler bu meselede daha samimi davrandı. Hatırlanacaktır, 12 Eylül yönetiminin yargıladığı MHP’nin lideri Türkeş, “fikirlerimiz iktidarda biz ise buradayız” demişti. MHP’liler tutarlı davrandılar ve 12 Eylül yöneticilerini koruyan maddenin kalkmasına karşı oy verdiler.***Bazıları diyecektir ki, “bu geçici maddenin kalkması bir işe yaramayacak çünkü zaman aşımı dolayısıyla 12 Eylül yöneticileri yargı önüne çıkarılamayacaktır.” Olabilir, bazı hukukçular böyle düşünüyor, bazıları ise yargılanabileceklerini söylüyor. Ne olursa olsun; Türkiye’nin Büyük Millet Meclisi’nde “kendisini kapatan,” mensuplarını hapse atan bir yönetimi koruyan hükmü anayasadan çıkaracak teklif maddesinin büyük bir oy çokluğuyla geçmesinin manevi bir anlamı vardı.Ama CHP için yokmuş. Bunu bile yapamadıkları halde yarınki 1 Mayıs kutlamasında CHP pankartı da açılacak, faşizmi savunan parti yönetimine rağmen CHP’nin solculuğuna inanmış olanlar bu pankart altında daha çok demokrasi isteyecek. Neyse ki onlar var.

Devamını Oku

En kara senaryo

28 Nisan 2010

Son günlerde Ankara’dan en “kara senaryo”nun kokuları çok güçlü olarak gelmeye başladı. Bu senaryo uygulama şansı bulursa uzun bir siyasi kaosun içine gireceğiz. Ancak söz konusu senaryoyu tercih edenler, siyasi kaosla ve toplumsal, ekonomik, manevi sonuçlarıyla pek ilgili görünmüyorlar...*** Senaryo şöyle: CHP anayasa değişiklik paketi Cumhurbaşkanı tarafından imzalanır imzalanmaz Anayasa Mahkemesi’ne başvuracak. Başvurunun gerekçesi, değişikliklerin anayasanın değiştirilemez maddelerine aykırı olduğu görüşüne dayandırılacak.Anayasa Mahkemesi’nin ilk kararı, başvurunun hukuki olduğu, referandum sonucunu beklemenin gerekmediği yönünde olacak ve Mahkeme, konunun önemi dolayısıyla gecikmeden karar alacak. Karar, başvuruyla aynı yönde, yani değişikliklerin anayasanın değişmez maddelerine aykırı olduğu yönünde olacak.Dolayısıyla anayasa değişikliği önerisini vermiş olan AKP’li milletvekilleri, yani AKP “anayasanın değiştirilemez maddelerini değiştirmeye kalkışmak” suçlamasıyla karşı karşıya kalacak.Bu kararın gereği de Başsavcı’nın tek başına bu “anayasayı ihlal girişimi” dolayısıyla AKP hakkında kapatma davası açması olacak.Başbakan’ın, bu ihtimale karşı tedbir olarak öneriye imza atmamış olmasına rağmen, beyanları dikkate alınarak “siyasi yasak” kapsamına alınması istenecek.Nasıl bir karar çıkacak?367 kararını, AKP hakkında önceki davada “irticai faaliyetlerin odağı olduğu” kararını alan Anayasa Mahkemesi’nin, AKP’nin anayasa değişikliği faaliyetini “anayasanın temel ilkelerine aykırı” bulmuş olmasının gereği, kapatma kararı almasıdır.***Genel başkanına siyasi yasak getirilmiş ve Meclis’te çoğunluğu kaybetmiş olan AKP’nin hükümet kurma imkânı da kalmayacak, boşalan milletvekilliği sayısı dolayısıyla seçime gidilmesi şart olduğundan, ülkeyi seçime götürecek bir hükümet kurulacak. Bu hükümeti de CHP ile MHP kuracak.Seçime gidilene kadar hükümetin icraatları ne olur, sorusunun da bir tek cevabı var: Ergenekon davalarının uyutulmasını kesinlikle, elinden geldiğince sağlar. Bol miktarda görevden alma ve yeni atama yapar. Görevden alınan kamu görevlileri de Danıştay’a gider, yüksek bürokraside karmaşa başlar.Senaryo bu aşamaya kadar geldiğinde geriye bir tek soru kalıyor: Seçim sonucu ne olur?Erdoğan’ın başında olmadığı yeni AKP’ye “asla siyasi iktidarın verilmeyeceği” inancı halkta etkili olursa koalisyon mecburiyeti çıkar. Ama ya öyle olmazsa? Daha önce örnekleri gördüğümüz gibi, halk bu senaryonun uygulamaya konulmasından hiç hoşlanmaz ve yeni AKP’ye yüzde 47’nin de üzerinde bir destek verirse?.. Sorunun cevabını senaryoyu geliştiren ve uygulanacağı inancını taşıyanlar iyi düşünmeli.

Devamını Oku

Gerçekten istiyorlar mı?

27 Nisan 2010

AKP’nin yeni “açılımı”, 12 Eylül 1980 öncesi gerçekleşmiş Çorum, Maraş, 1 Mayıs katliamları, daha sonraki Sivas ve Başbağlar katliamları konusunda ortaya çıktı.Bu katliamlarla ilgili bugüne kadar çok fazla iddia ortaya atıldı; belgeler bulundu, sorumlular izlendi ama her şey ortada kaldı.Toplumsal hafızamızın zayıflığı, bu olayların üzerlerinin örtülmesine bir ölçüde yardımcı oluyor.Örneğin, son Ergenekon davaları dolayısıyla ortaya atılan planlar içinde “cami bombalama” iddiası ortaya çıkınca, herkes böyle bir şey ilk kez gündeme geliyormuş gibi konuştu. Oysa 12 Eylül 1980 öncesindeki Çorum ve Kahramanmaraş olaylarının tezgâhlanmasında “cami bombalama” unsuru kuvvetle kullanılmış, katliam planı yürürlüğe konulurken bazı şahısların Sünni mahallelerinde dolaşıp “Aleviler cami bombaladı” söylentisini yaydıkları resmi belgelere de geçmişti.“Cami bombalamayı düşünmek için aklını kaybetmiş olmak gerekir” sözünü yakın günlerde çok duyduk. Ama Türkiye 1980 öncesindeki iç savaş ortamına götürülürken “cami bombalama”yı düşünmüş olanlar vardı ve bunlar Çorum’da, Kahramanmaraş’ta gayet başarılı olmuşlardı.***Bu katliamların, bunca yıl sonra da olsa araştırılmak üzere Meclis gündemine taşınması kuşkusuz, en azından sembolik olarak önemlidir.Ancak, Susurluk olayının ardından kurulan Meclis komisyonunun faaliyetlerine ve yaşadıklarına bakıldığında, bu olayların aydınlanmasına komisyon araştırmalarının ne ölçüde katkıda bulunacağı merak konusu oluyor.Susurluk komisyonu çağırdığında bazı asker kişiler gelmemiş, hatta davete cevap dahi vermemişlerdi. Bugün kurulacak Meclis komisyonu, olaylar sırasında kamu görevlisi olanları, hatta o dönemin içişleri bakanlarını, istihbarat yetkililerini çağırıp doğru soruları sorabilecek mi?Sivas katliamı sırasında, güvenlik güçlerinin müdahale etmemiş olması defalarca gündeme getirildiği halde bunun sorumlusu olan kamu görevlileri hakkında suç duyurusunda bulunabilecek mi?Madımak Oteli yanarken askeri birliğin geri çekilmesinin hesabını sorabilecek mi, en azından bunu halkın bilgisine sunabilecek mi?1 Mayıs 1977’de Taksim civarında görevli asker ve sivil güvenlikçilerin listesini alıp bunları çağırabilecek, o gün ne yaptıklarını; kimden, ne emir aldıklarını anlattırabilecek mi?O olayda ölenlerin bazılarının üzerinde kurşun yarası olduğuna ilişkin ilk raporların kimler tarafından yok edildiğini araştıracak mı?Yoksa “bir daha bunlar olmasın” deyip icraatını tamamlayacak, görevini yapmış olmanın huzuru içine dağılacak mı?Büyük ihtimalle böyle olacaktır. Ama o yıllarda yaşanan olaylar gözümüzün önünden geçtiğinde bu kadarına bile “şükür” diyeceğiz.

Devamını Oku

Çankaya hakem olursa

25 Nisan 2010

Anayasa değişiklik paketinin iki parçaya bölünmesi için, en azından “tartışmasız” maddelerin 367’nin üzerinde bir oyla kabul edilmesi gerekiyor.Adalet Bakanı dün paketin ikiye bölünmesi imkânının Meclis’te, üç konu dışında son anda sağlanacak bir uzlaşmaya bağlı olduğunu anlattı.Siyasi partiler ağırlığı kavgaya verdikleri için hâlâ kamuoyuna “tartışmalı” maddelerin ne getireceği ne götüreceği tam olarak anlatılmadı. Dolayısıyla referandum da AKP iktidarını “onaylamak” ya da ona “dur” demek üzerine yapılacak.***Çankaya’nın sadece 367’nin altında oy almış maddelerini referanduma götürmesi durumunda, CHP lideri Baykal’ın bir süre önce Cumhurbaşkanı’na yaptığı çağrı yerine getirilmiş olacaktır. Ankara’nın dilinde bu durum, Cumhurbaşkanı’nın siyasi iktidar ile ters düşmesi olarak tercüme edilecek ve 2012 cumhurbaşkanı seçim kampanyası da şimdiden başlamış olacaktır.Paketin tümü beklendiği gibi Meclis’ten 367’nin altında bir oyla geçerse Cumhurbaşkanı “paketi” olduğu gibi referanduma gönderir. Meclis’in kendi içinde çözemediği, iktidar ile muhalefetin anlaşamadığı bir konuda Çankaya’nın “inisiyatif” kullanması çok zayıf ihtimaldir.***Cumhurbaşkanlığı meselesi halen AKP’nin tepesindeki en hassas konu olarak gündeme çoktan gelmiş bulunuyor. Yeni kuralın uygulanması durumunda, ki hukukçular öyle olması gerektiğinde fikir birliğine vardı, Abdullah Gül’ün görev süresi 2012’de tamamlanacaktır.O sırada Başbakan Erdoğan’ın kararı belirleyici olacaktır. Ankara kulislerinde dolaşan hava, Erdoğan’ın 2012’de Gül ile görev değiş-tokuşu yapma eğiliminde olduğu yönündedir. Erdoğan böyle isterse de Gül’ün kendi kararıyla tekrar aday olması ihtimali yoktur, çünkü onun seçim kampanyasını yürütecek bir AKP örgütü olmayacaktır.Önümüzdeki sürecin ana hatları belirgin olduğuna göre Cumhurbaşkanı Gül’ün anayasa değişikliği konusunda da başka konularda da AKP ile “ters düşme” görüntüsü vermeyeceği bellidir.***Bu sürecin, Erdoğan’ın planladığı yolda gitmemesi ihtimali yok mu? Tabii ki var. Anayasa Mahkemesi’nin bu değişikliğin anayasa aykırı olduğuna karar vermesi ve bu nedenle AKP’yi bu kez de “anayasanın değişmez maddelerini ihlale teşebbüs” ten yargılamaya girişmesi durumunda sadece Erdoğan’ın planları değil, her şey altüst olur ve bir kez daha başa döneriz.

Devamını Oku

İnsanı insan yapan

24 Nisan 2010

“İnsanı en çok insan kılan düşüncedir” diye yazmış Mehmet Eroğlu. “Düşünüyorum öyleyse varım” sözünü biraz daha geliştirmiş.Eroğlu’ndan “insan” hakkında başka cümleler:- İnsanın kendi gerçeğinin çıplak haline katlanması olanaksızdır...- İnsan, “daha çok insan” olmak isteyen birisine, sevmese de saygı duymak zorundadır...- İnsanlar ikiye ayrılır: Geçmişinden kopabilenler ve bunu asla başaramayanlar...Bu cümleleri Mehmet Eroğlu’nun romanlarından alınmış yüzlerce cümleden oluşan bir kitaptan (Mehmet Eroğlu, Edebi Aforizmalar, Agora Kitaplığı) aktardık.Böyle cümleler, taşıdıkları kesinlik dolayısıyla belli bir durum için doğru başka bir durum içinse yanlış olabilirler, ama her zaman zihin ve ruh açıcı olarak fayda sağlarlar.“İyi insanların başı her zaman derttedir” cümlesindeki kesin yargı için de böyle düşünebiliriz.“İnsan” hakkında kafa yoranların ve konuşanların sayısının insan sayısına eşit olduğunu söylersek pek de yanlış olmaz. İnsan hakkında ne kadar olumlu nitelik bulunur, olumlu söz söylenebilirse, bir o kadar da olumsuz nitelik bulup olumsuz söz söylemek mümkündür.***James Anthony Froude demiş ki:“Yabanıl hayvanlar hiçbir zaman zevk için öldürmez. Başkalarına işkence etmekten, onları öldürmekten zevk alan tek yaratık insandır.” Doğru mu? Doğru.Mark Twain de demiş ki:“İnsan, yüzü kızaran tek hayvandır; ya da buna gerek duyan tek hayvan.” Yani “utanma” duygusuna sahip olan, yaptığının yanlış olduğunu bilme yeteneğine sahip olan tek hayvan da insan oluyor. Herhalde bu da doğrudur. Peki yanlış yaptığını bile bile yanlış yapmaya devam edenler, aynaya bakınca utanmayanlar, hatta yanlış yapmaktan memnun bile olanlar?..***Hayatın bütün alanlarına yayılan bu sözlerden daha çok okumak isteyenler için: Sözün Özü, Eski Çağlardan Günümüze Ünlü Yazarlar ve Düşünürlerden Özlü Sözler / Derleyen ve Çeviren Celal Üster. (Can Yayınları)İnsanın sürekli özlemi olan “mutluluk” konusunda Franz Kafka şöyle demiş: “Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olamayacağını anlamaktır mutluluk.” Mutluluk meselesini abartmamak gerektiğini söylüyor herhalde, ama “Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı” derken söylediği, aklımıza bu sözün getirdiği her şey olmalı.“Franz Kafka’dan Aforizmalar”ı Osman Çakmakçı çevirmiş, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları yayınlamış.Son olarak Mehmet Eroğlu’ndan “ölüm” le ilgili iki cümle:“Ölüm, sabahı olmayan bir uykudan ibarettir...” “En mutlak, en saf yalnızlık ölümdür...”

Devamını Oku

Eyvah, yine 24 Nisan!

23 Nisan 2010

Bugün yine ABD Başkanı’nın 24 Nisan mesajını bekleme günü. Gözümüz kulağımız Washington’da olacak, saat farkına bakıp kaçta konuşacağını hesaplayacağız, sonunda ya bir kez daha “oh” çekeceğiz ya da “Obama sattı bizi” diye kızacağız.Buradaki “biz” aslında biz değiliz. Birinci Dünya Savaşı’na büyük hayallerle giren, İmparatorluğu dağılma sürecine sokan, İttihat ve Terakki’dir. 1915 yılında ne olduğunu öğrendiğimizden bu yana, ki çok uzun bir zaman olmadı, İttihat ve Terakki’nin suçlarının en ağırından “biz sorumluymuşuz” gibi davranmaya devam ediyoruz.Kimsenin kuşkusu olmasın, 1915 yılında İttihat ve Terakki’nin kararıyla “büyük bir felaket” yaşanmıştır. Savaş bölgelerinin çok uzağında yaşayan, siyasetle, milliyetçi Ermeni çeteleriyle hiçbir ilgisi olmayan yüz binlerce kişi ölüm yolculuğuna çıkarılmıştır.(Resmi sayıları merak edenler Murat Bardakçı’nın “Talât Paşa’nın Evrak-ı Metrûkesi” kitabına bakabilirler.)Hangi başarı?1915’te yaşananları, milletçi Ermeni örgütü ASALA’nın terör eylemleri ve cinayetleri dolayısıyla öğrenmiş olmamızın yol açtığı talihsizlik bir yana Ankara’nın bu olayı “gizli tutma” ve anlamsız iddialarla tartışma çabaları yüzünden mesele Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk halkının sırtına yıkılma durumuna geldi. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk halkının bu korkunç olayda hiçbir siyasi ve insanı sorumluluğu yoktur, ama Ankara’nın beceriksizliklerini örtmek için uyguladığı “sessizlik” politikaları ne olduğunu öğrenmeye kalkmayı bile suç haline getirmiştir.ABD Başkanı’nın bugün “soykırım” sözünü etmemesi Ankara’yı çok sevindirecek, “başardık” diye bir kez daha gerinecekler. Ama 24 Nisan’lar bitmedi, seneye ve sonraki senelerde hep tekrar gelecek. Bu “başarı” o kadar büyük bir başarısızlık ki, Obama da önceki ABD başkanları da “soykırım” olduğu görüşünü taşımalarına rağmen bu sözcüğü söylemediler. Ankara’nın başarı saydığı ve sandığı durum aslında bugüne kadar uygulanan politikaların başarısızlığının en büyük kanıtıdır.Obama bugün ne derse desin, dünyanın olayla ilgili bölümü çok ağırlıklı olarak “soykırım” görüşünü benimsemiş durumda.‘Bu acı hepimizin’Türkiye’yi bu anlamsız yükten kurtarmak için benimsenen Ermenistan ile yakınlaşma siyaseti çok önemli bir adım oldu. Ama bizdeki radikal milliyetçiler, savaşseverler kadar Ermenistan’da da radikal milliyetçiler ve savaşseverler var ve bunlar her türlü barışçı gelişmeyi baltalamak için ellerinden geleni yapıyor.Savaşı ve düşmanlığı sevenlerin bertaraf edilmesi kolay değil, çünkü bir yüzyıl boyunca kendi halklarına yaptıkları zihinsel ve duygusal baskı etkili oldu.Bugün İstanbul’da 24 Nisan’ı anarken “Acı bizim acımız, bu yas hepimizin” toplantısı yapacak olanlar da düşünce ve vicdan özgürlüğünün ne kadar değerli olduğunu gösterecek.Bu acının içinde 1915 ve çevresindeki olaylarda, daha önceki Adana olaylarında hayatlarını kaybeden bütün Ermeniler de vardır, radikal Ermenilerin katlettiği Türkler de vardır, radikal milliyetçi teröristlerin katlettiği bütün insanlarımız, diplomatlarımız da vardır.“Bu acı hepimizin”, hepimiz çok çektik ve gelecekte de çekmemek için ne yapılması gerektiğini öğrendik.Bunu Ankara da öğrenecek, Erivan da. Öğrenmek zorundalar.

Devamını Oku

Meclis manzaraları

22 Nisan 2010

Anayasa görüşmeleri sırasında Meclis’ten yansıyan görüntüler, kısıtlı ve sınırlı demokratik siyasi yapının bu ülkeye nasıl dar geldiğinin açık göstergesidir.Meclis’tekiler neyi tartışıyor?Bu soruya cevap vermek bile zor, çünkü duyduklarımız, kavga, gürültü, küfür ve hakaretler...Gördüklerimiz uyuyanlar, birbirinin boğazını sıkanlar, öfkeyle bağıranlar...AKP’li vekillere, oy kullanmayı öğretmek için hazırlanan yazı bile, Meclis’in kendi maneviyatını aşağılamasının bir örneği.Bu siyasi yapı Türkiye’nin “çağdaş demokrasi” yolununun önünde başlı başına bir engel haline geldi. 2002 yılındaki yenilenmeden 8 yıl gibi bir süre sonra bugün önümüzdeki manzara, eski tıkanmalara çok benziyor.*** Meclis’teki siyasi partilerin tümü, anayasa değişikliği tartışma ve kavgalarında da tekrar ve açık olarak görüldüğü üzere merkezin sağında ve tutucu bir hatta sıralanmışlar, anayasa sorununu demokrasi değil, vatandaş hakları değil küçük Ankara iktidarları açısından ele alıyorlar.Örnek olarak benimsediğimiz Avrupa demokrasilerinde yargının bağımsızlığının güvencelerini nasıl sağlandığını tartışmadık, Yüksek Yargı’ya üye seçme yetkilerini tartıştık.HSYK’nın dar yapısının ve Yüksek Yargı’nın seçim sisteminin kendi içinde dönmesini düzeltmekten yola çıktık, ama HSYK’nın başında yine adalet bakanını bıraktık.Siyasi parti kapatma rejiminin bir hukuk devletinde düşünülemeyecek halden çıkarılmasından yola çıktık, ama siyasi parti kapatma hakkı ve yetkisini iktidardaki liderin iki dudağı arasında bıraktık.*** Meclis’teki muhalefet partileri CHP ve MHP radikal sağ ve muhafazakâr bir çizgide siyaset yaparken bugünkü BDP de hâlâ “demokrasi rüştü” nü ispat etme aşamasına yaklaşmış görünmüyor.“Demokratik zorlama” ile karşılaşmayan AKP de kısıtlı ve sınırlı bir demokrasi hattinda durabilme rahatlığı içinde.İktidarının ilk döneminde Avrupa Birliği üyeliğini ve standartlarını hedef olarak koyan ve bu yönde bazı önemli adımlar atmış olan AKP, soldan denetim ve baskı gelmediği için “bu kadar demokrasi yeter” hattına çekilmiş durumda.Meclis’teki bütün o sesler ve görüntüler bu tıkanmanın somut kanıtlarıdır.

Devamını Oku