İmralı, Türkiye’deki Kürt topluluğu üzerinden çok tehlikeli bir oyun oynuyor. Bu oyunun “pis” olduğunu da söylemek gerekiyor, çünkü odağında kendi şahsı yer alıyor.BDP’den gelen sesler de, bu partide oyuna ortak olmak isteyenler bulunduğunu gösteriyor. Umulur ki, çoğunluk değildirler, sadece sesleri yüksek çıkmaktadır.PKK’nın ilk terör eylemlerine başladığı günlerden bu yana köprülerin altından çok su aktı ve çok geniş bir kesim yaşananlardan önemli dersler çıkardı. Ama İmralı ve sözcüleri bu çeyrek yüzyılda katedilen aşamaları görmezden gelmeye devam ediyor.Yasal siyasi partilerin, İmralı’nın gölgesinde kalmasının en temel sonuçlarından biri demokratik gelişmelerin baltalanması olarak ortaya çıkıyor. Bu siyasi partilerde İmralı vesayeti görüldüğü zaman da “sadece ve sadece askeri çözüm” diyenlerin sesleri yükseliyor.Geçtiğimiz çeyrek yüzyılda bu oyun onlarca kez oynandı. Ve her seferinde de asıl kaybeden hem yöre halkı hem bütün ülke oldu.***Yasal siyasi partilerin kuruluş ve kadro seçimi aşamalarına İmralı’nın imkânı olduğunca el attığı çeşitli kaynaklarca belirtiliyor. Ancak nesnel koşullarda, sürekli canlı bir siyasi ortamda bu partilerin yönetimlerinin her konuda İmralı’dan işaret beklemesi de mümkün değildir. Yine bu partilerde belli kadroların ve belli siyasetlerin İmralı’ya rağmen önemli rol oynadıklarının örnekleri de yaşanmıştır. Dolayısıyla kapatılan her partinin ardından yeni parti kurulması, İmralı’nın elini işin içine sokması imkânını ortaya çıkarıyor.Kürt siyasilerin artık görmek zorunda oldukları gerçek, PKK döneminin kesin olarak bitmiş olduğudur. Ama şu anda PKK ve lideri, bütün olumlu gelişmelerin önündeki en önemli engellerden birisi.***Tümüyle kendisine dönük amaçlar için milyonlarca insanın huzurunu ve geleceğini ipotek altında tutmak, ancak diktatörlük ve krallık rejimlerinde olabilir. Şu anda İmralı’nın zorladığı siyasetlerin tümüyle halkın zararına olduğunu gören Kürt siyasetçiler herhalde vardır. PKK gibi bir örgütte demokratik bir mekanizma olmasını tabii ki kimse beklemiyor, yıllar boyunca yönetimle ters düşenlerin bunu hayatlarıyla ödediklerini de herkes biliyor.Ama bugünkü dünya Diyarbakır Cezaevi’nden habersiz olan dünya değildir, bugünkü Türkiye Kürt kelimesinin kullanılamadığı değil Büyük Millet Meclis’inde Kürt sorunun en özgür şekilde tartışıldığı Türkiye’dir.Ankara’nın bir tarafı bugüne gelinmesini hiç istemedi, engellemeye çalıştı, bugün de demokratik gelişmeleri istemeyenlerin başında İmralı’nın gelmesi birçok soru işareti doğuracak bir durumdur.
CHP Genel Başkanı’nın başına bir iş geldi, koskoca partide yerine aday olarak bir tek isim dolaşıyor, onun da yaşı yine 60’ın üzerinde.Giden ama hızla geri dönmek için ortam hazırlamaya çalışan eski genel başkan da 70’in üzerinde.Cumhuriyeti kuranlar, bu partiyi kurduklarında 30’lu yaşlarındaydılar ya da 40’larına yeni yeni geliyorlardı.Ama o partiyi bugün yönetenler 60’ın üzerinde, hatta 70’ine merdiven dayamış siyasiler...***CHP’nin bu değişim sürecini önemli bir fırsata dönüştürmesi, fikir yapısını geliştirmesi, çağını kavramış bir sosyal demokrat parti niteliklerini kazanması konuşuluyor. Ama bu istenenin emekliliklerine az kalmış ya da emekli olmamakta direnen siyasilerle mümkün olamayacağının üzerinde pek durulmuyor.70’li yıllarda CHP’yi dönüştürdüğü, “devlet partisi” ni canlı bir sol parti haline getirdiği sırada Bülent Ecevit ve kadrosu 40’larının başındaydı. CHP o dönemde o rüzgârı estirmeyi genç kadrolarla başardı.Ama aynı Ecevit, 80’ine gelirken de koltuğunu bırakmamakta kararlı davrandı.Bugün CHP’de “Tamam; ne olduysa oldu, gelin bu partiyi tekrar toparlayalım, gençliğin dinamizmini tekrar kazanalım” diyen bir hareketin, bir esintinin en küçük izi bile görünmüyor.Deniz Baykal, CHP’nin başına tekrar dönmek için meydanı “temizlerken” buna karşı bir tek “genç ses” de yükselmiyor.***Baykal, büyük olasılıkla dönecektir, kendisine karşı “komploya en azından göz yumduğunu” söylediği hükümete karşı büyük bir savaş açacaktır. Ama bunun Baykal’ın siyasi kariyerini farklı bir şekilde bitirmek dışında parti için de yaratacağı sorunları hiçbir CHP’li tartışmaya girişmiyor.Yaşını başını almış siyasilerin, başında bulundukları hareketlerin kaderini kendi kaderlerine bağlama çabaları yeni görülüyor değil. Ama özellikle sol kanat partileri, kendi içlerinde yarattıkları demokratik tartışma ortamlarıyla bu çabaları önleyebilmektedir.CHP’nin öncelikle dünyaya ön yargısız, gerçekleri görerek bakabilen genç kadrolara ihtiyacı olduğu ortadadır. 60’ların devletçi, 70’lerin savaşçı ortamlarında yetişmiş yaşlı kadrolarla CHP de Türk solu da bir nebze ileri gidemez, iktidar alternatifi ise hiç olamaz.
Anlaşıldığı kadarıyla Deniz Baykal, dün yaptığı Kılıçdaroğlu görüşmesi de dahil, birkaç gün daha nabız tuttuktan sonra kesin kararını verecek.İstifanın hemen ardından adı öne çıkan Kemal Kılıçdaroğlu ile Baykal’ın görüşmede neler konuştuklarının fazla bir önemi yok. Çünkü esas sonuç şu ki bu görüşme, Baykal’ın “hâlen duruma hâkimim” mesajını vermesine vesile oldu.İkinci sonuç da şudur: Kılıçdaroğlu eğer kendi kararıyla adaylığını koysa bile bundan sonra artık “emanetçi” olarak görülecek.BAYKAL SAMİMİ Mİ?Böyle durumlarda, sesi ilk ve yüksek çıkanları kamuoyunun sözcüsü gibi görmek yerine, araştırmalara itibar etmek gerekiyor. Baykal olayıyla ilgili ilk araştırmayı Metropoll yaptı.Önce Baykal’ın istifasına halkın nasıl baktığını görelim: İstifası doğrudur diyenler yüzde 61,7.İstifası yanlıştır diyenler yüzde 30,4.Bu sonucun yorumlanacak bir yanı yok.Baykal geri döner mi? sorusunun cevabı ise yukardaki cevaplarla birlikte bir anlam taşıyor: “Döner” diyenler yüzde 50,5 oranında; “dönmez” diyenlerin oranı ise yüzde 40,3.Bu sayıların söylediği, “istifası doğru” diyenlerin çok yüksek bir bölümünün Baykal’ın kararının “samimi” olmadığını düşündükleridir.Arkasından gelen soru da Deniz Baykal ile ilgili yaygın görüşü gösteriyor. Soru: “Dönsün mü?” “Dönsün” diyenler yüzde 32,7; “dönmesin” diyenler yüzde 63,4.KOMPLOCU AKP Mİ?Sonraki sorunun cevabı Baykal’ı ve taraftarlarını çok üzecek. “Baykal dönmezse CHP’nin oyları artar” diyenlerin oranı yüzde 50,8; “azalır” diyenlerin oranı yüzde 25,7.Metropoll’un araştırmasında Baykal’ın istifasını bildirdiği açıklamasında “komplo” nun sorumlusu olarak AKP’yi göstermesi de soruluyor. “Doğrudur” diyenler yüzde 25,9; “doğru değildir” diyenler yüzde 66,2.Bu araştırmanın sonuçlarını CHP yöneticileri ve ileride CHP’den umutlanmak isteyenler değerlendirirlerse, yapacakları tek şeyin Baykal’sız ve Baykal politikalarından arınmış bir CHP’nin yeniden inşası için çalışmak olduğunu göreceklerdir. *****Hiç olmadı Tayyip Bey Başbakan Erdoğan Atina’ya giderken ciddi bir ayıp yaptı, Baykal olayına değinirken “eşlerine ihanet edenleri hiçbir zaman bu toplumun içinde kalkıp da mağdur olarak göremeyiz, mağdur olarak da kimseye gösteremeyiz” dedi ve “toplumsal ahlak değerleri açısından bir erozyona uğratılma gayreti”nden söz etti.Herhangi bir kişinin eşini aldatması Tayyip Erdoğan’ı hiç ilgilendirmez. Hele Tayyip Erdoğan başbakan konumundaysa, “eşini aldatan” da siyasi rakibi ise ağzını hiç açamaz.Bu gibi konular üzerinde konuşmak istiyorsa başbakanlığı bırakır, kahveye gittiğinde istediğini söyler, istediği gibi atıp tutar.Bu ayıbın kimi muhataplarının durumu da aslında Tayyip Bey’inkinden farksız. Baykal’ın en yakını olan, ancak bir ticari olaya aracılık ettiği ortaya çıkınca bir süre gözlerden saklanmış olan Mehmet Sevigen, bir gazete yazarına “senin için de homoseksüel diyorlar” dedi. Medeni bir ülkede Mehmet Bey de bu sözleri üzerine sokağa çıkamaz hale gelir.Ama işin asıl acı yanı şu ki, Erdoğan’ın lafına tepki gösterecek olanların bir bölümü Sevigen’in lafını görmezden gelecek, Sevigen’in lafına kızacak olanların birçoğu da Erdoğan’ın lafını duymamış gibi yapacak. Hatta bu çifte standartçıların bir bölümü de “ikisi aynı şey değil” diyerek ikiyüzlülük ve düzeysizlikte sınır olmadığını kanıtlayacak...
Anayasa’ya, seçim kanunlarında yapılacak değişikliklerin bir yıl sonra yürürlüğe gireceğine ilişkin hüküm konulmuş olmasının açık ve tartışmasız bir tek nedeni vardır. Hükmün konulmasındaki amaç, iktidarda bulunan siyasi partinin günlük koşulları lehine çevirmek için seçim kanunuyla oynamasını engellemektir.Diğer yandan, referandum seçim değildir, halkın anayasa ya da başka bir konuda evet-hayır diyerek görüşünü belirteceği bir oylamadır.Anayasa’daki “bir yıl geçtikten sonra uygulanır” maddesinin referandum için de geçerli olmasının herhangi bir mantığı yoktur. Seçim ile referandum arasındaki mantikî tek ortak unsur, vatandaşların sandığa bir kâğıt atıyor oluşudur.***Referandum için, eski kanuna göre 120 gün süre konulmuş olmasının sebebi, evet ve hayır taraftarlarına, topluma görüşlerini anlatabilmeleri için yeterince geniş bir süre tanımaktı. Bu süre, o döneme özgü iletişim, hatta ulaşım imkânları düşünülerek belirlenmişti. “120 gün” süresinin belirlendiği dönemde mevcut olan iletişim ve ulaşım olanaklarıyla her türlü gelişmiş teknolojinin yaygın olarak kullanıldığı günümüzün iletişim ve ulaşım olanakları kıyas kabul etmez. Dolayısıyla derdini anlatma imkânları bakımından yakın geçmişle günümüz arasında son derece büyük bir fark vardır.Peki bütün bunlar çok açık olarak ortada dururken Yüksek Seçim Kurulu neden “120 gün”ü tercih etti.Eğer “60 gün” uygulansaydı, süre açısından sıkışacak bir tek kurum vardı: Anayasa Mahkemesi.***Anayasa Mahkemesi, referandum günü gelmeden önce “bozma” kararı alsaydı “acele ettiği” gerekçesiyle eleştirilecekti.Referandumda evet çıktıktan sonra iptal kararı alsaydı “halkla karşı karşıya gelecek” ve çok daha fazla eleştirilecekti.Yüksek Seçim Kurulu, eski kanunu geçerli kabul edip, referandum tarihini 60 gün daha ileriye atarak Anayasa Mahkemesi’ne çok değerli bir zaman kazandırmış oldu.Karar 11 Eylül günü bile çıksa Anayasa Mahkemesi aceleci olduğu için eleştirilmeyecek, kararını referandum öncesinde aldığı için de “halk iradesiyle karşı karşıya gelmiş olmayacak”tır.***Yüksek Seçim Kurulu “Yüksek Yargı”nın önemli bir unsurudur. Aldığı karar da “Yüksek Yargı”nın “siyasi” tavrını göstermesi açısından önemlidir.Ancak referandumun 12 Eylül gününe denk düşmesi de ayrıca anlamlıdır. 12 Eylül Anayasası’nın bir bölümünün; tümünün olmasa da bir bölümünün çöpe gittiği günün yine bir 12 Eylül günü olması gerçekten çok anlamlı olacaktır. Tabii eğer referandum yapılırsa!Yüksek Seçim Kurulu kararı bu ihtimalin çok düşük olduğunu gösterirken “hukuka veda, siyasete devam” işaretini de vermiş oldu.
Baykal’ın istifası, CHP’nin önünü genel başkanın tıkadığını düşünen CHP’liler için bir umut yarattı. Bu umudun ne kadar yaygın olduğunu şu anda belirlemek mümkün değilse de, varolduğu görülüyor.Ama, dün Güngör Mengi’nin yaptığı benzetmeyle “başı kesilmiş tavuk misali” debelenen CHP’de hiç kimse ortaya çıkıp “ben bu gemiyi tekrar yüzdürmeye talibim” diyemiyor.Krizin ilk anında bazı isimler ortaya atıldı. Bu isimlerden ilk akla geleni olan Kemal Kılıçdaroğlu, defalarca “aday olmadığını” tekrar etti. CHP’yi ve Ankara’yı tanıyanlar, bu duygusal ortamda belli bir ismin ortaya atılmasının, aslında o kişiyi kıyma makinesine atmak anlamına geldiğini bilir.***Kılıçdaroğlu bazı çalışmaları ve yolsuzluk iddialarının üzerine giderken gösterdiği tavır dolayısıyla kamuoyunda belli bir sempati toplamıştı. Dersim olayında parti yönetiminin karşısında yer aldı, ancak hemen “hizaya getirildi.” Parti yönetimlerine “hizaya getirme” imkânını sunan da bütün milletvekili adaylarını yönetimin, daha doğrusu genel başkanın belirliyor oluşudur. Genel başkanın sevmediği bir kişinin partide geleceği olamaz. Bu durum sadece CHP için değil, şu anda faaliyet gösteren bütün siyasi partiler için geçerlidir.Eğer bir partili, içerde ve dışarıda seviliyor, ama genel başkan tarafından sevilmiyorsa, o kişiyi tasfiye yöntemi olarak şu yöntem uygulanır: Aday listelerinde bu kişi “kritik” bir bölgede “kritik” bir sıraya konulur, gerekçe olarak da “listeyi sürüklesin, oyumuzu artırsın” denilir. Buna kimse itiraz edemez, eğer o kişi kılpayıyla seçilirse zaten sesini keser, seçilmezse de genel başkan partililere döner; “bakın, o kadar da sevilmiyormuş” der ve konu kapanır.Kılıçdaroğlu da kuşkusuz eski bir yüksek bürokrat ve CHP’li olarak bu ve benzeri “tasfiye” yöntemlerini bilir. Bu aşamada sürekli isminin dolaştırılmasının, üst düzey parti yöneticilerinin de ismini telaffuz etmelerinin aslında kendisini hareketsiz kılmayı amaçladığının farkındadır.***Böyle bir “oyunlar düzeni” içinde, samimiyetle ortaya çıkıp CHP’yi yenilemeyi vaat edecek bir adayın kendini göstermesi çok zor görünüyor.Şimdilik Baykal ve ekibinin planladığı ve sahneye koyacağı “muhteşem dönüş”ün başarılı olması ihtimali yüksektir.Ama Süleyman Demirel’in dediği gibi, “Burası Türkiye, bizim siyasette 24 saat bile uzun bir süredir.” Kurultaya kadar geçecek 10 gün, yani 240 saat de bizim siyasette çok uzun bir süre...
Deniz Baykal’ın CHP’nin başına dönüp dönmeyeceği konusunda çok şey söyleniyor.Konuyu en basit yanından ele alalım. Kim 40 yıllık siyasi hayatının bir “aşk kaydı” dolayısıyla sona ermesini kabul eder?Baykal’ın iki seçeneği var: Ya evine gider ve böylece siyasi hayatı bitmiş olur ya da mücadele eder bu kayıt yüzünden gitmemiş, “savaşmış” olur.Tabii ki kim olsa ikinciyi seçer. Ancak tercihini bu yönde kullananın, ikinci ya da üçüncü kayıtların ortaya çıkmayacağından emin olması gerekir. Eğer başka kayıtlar da ortaya çıkarsa, istediğimiz kadar bunun gayri ahlaki olduğunu tekrar edip duralım, o kayıtların hedefindeki kişi artık darmadağın olur.Önümüzdeki on gün içinde kuşkusuz Baykal da bu meseleyi yoğun bir şekilde düşünecektir.Ama ilk kayıt ortaya çıkar çıkmaz Başbakan’ın harekete geçmesini, bakanların olaya el koymasını bir “güvence” olarak görüyor olabilir. Yeni bir kaydın ortaya çıkarılması durumunda, Başbakan’dan talimat almış görevlilerin anında harekete geçeceğine Baykal herhalde güveniyor olmalı ki mücadelede çıtayı yüksekte tutmaya hazırlanıyor.***Baykal bir başka güvenceyi de istifasını açıkladığı sırada bizzat kendisi sağladı. Doğrudan AKP hükümetini suçladı, Fethullah Gülen cemaati ile açık bir barış yaptı. Baykal’ın suçlamasına Erdoğan da aynı sertlikte yanıt verdi. Dolayısıyla yeni bir kaydın ortaya çıkması durumunda rahatça ve inandırıcı olarak “Görüyorsunuz suçladım ve bir kayıt daha çıkardılar, AKP hükümeti hakkında haklı olduğum görüldü” diyebilecektir.***Baykal evinde durmaz, çünkü yerine kimi koyarsa koysun, “emanetçilik” her zaman güvenli bir müessese değildir. Turgut Özal da Süleyman Demirel de bunu yaşayarak görmüşlerdir.Deniz Baykal eğer bu kurultayda planladığı gibi tekrar koltuğuna dönemezse siyasi tarihe nasıl geçeceğini iyi biliyor. Onun için kendisine bağlı parti örgütleri ve yakın çevresiyle bu manevrayı uygulamak ve başarıya ulaşmak zorundadır. Manevrayı başarması da yetmez, önümüzdeki siyasal süreçte, referandum ve seçim kampanyalarında sürekli olarak bu konuyu işleyip hem bugüne kadar kullandıkları “mağduriyet” avantajını AKP’nin elinden almak hem de siyasi gerilimi en üst noktada tutmak zorundadır.
Deniz Baykal, 1999 seçimlerinde CHP’nin yüzde 10 barajın altında kalması üzerine istifa etmiş, ancak bir süre sonra örgüt tarafından tekrar “göreve çağrılmış”tı.Baykal’ın dünkü istifa açıklamasından ve diğer CHP’li yöneticilerin sözlerinden “dönüş planı” da açık olarak anlaşıldı.Baykal kurultaya gelmeyecek, ama kurultay delegelerinin tamamına yakınının imzasıyla tekrar aday gösterilecek ve seçilecek. Sonuç açıklandıktan az sonra büyük destek gösterileri arasında salona girecek ve duygulu bir konuşma yapacak.*** Baykal’ın istifasını açıklarken yaptığı konuşmadaki birkaç unsurun üzerinde durmak gerekiyor.Deniz Baykal, kayıtla ilgili olarak “komplo” sözcüğünü kullandı, herhangi bir şeyi yalanlamadı.Sarıgül tarafından düzenlendiği ihbar edilen suikast iddiası üzerinde de hiç durmadı.Bu iddiayla ilgili olarak da bir konuyu hatırlatmak gerekiyor. CHP sözcüleri özellikle Ergenekon davasıyla ilgili olarak hep isimsiz ihbarlar, gizli tanıklar, kaynağı belli olmayan belgeler üzerinde durdular. Ama kendileri de bir isimsiz ihbarı doğru kabul ederek açıklamakta sakınca görmediler.***Baykal konuşmasında, Fethullah Gülen cemaatinin bu olayda parmağı olmadığına inandığını açıkça söyledi. Hemen ardından hükümete yönelik suçlamada bulunması da, inansa da inanmasa da kayıtla ilgili olarak kimi hedef almaya devam edeceğini gösterdi.“Komplo” dedi, “sonuna kadar mücadele edeceğim” dedi, sonra “istifa ediyorum” dedi. Bu sıralamadaki mantık bile Baykal’ın, en azından kısa bir vadede köşesine çekilmeyeceğinin işaretidir.***CHP’de ortaya çıkan duygulu dayanışma havası dolayısıyla, iki hafta sonra yapılacak kongrede hiç kimse aday olmaya cesaret edemeyecektir. Kaldı ki, “Baykal’ın yerine kim olabilir” sorusuna cevap arayanlar Kemal Kılıçdaroğlu dışında bir isim bulamıyor. Kılıçdaroğlu da aday olmayacağını anında ilan etti.Baykal planını uygulayacaktır. Ancak bu planın başarıya ulaşmasıyla ilgili iki büyük soru işareti var: Biri referandum, diğeri de seçim.İki sandıktan çıkacak sonuç, seçmenin bu olayları nasıl algıladığını da gösterecektir.
Deniz Baykal’ın CHP’yi kısa vadeli politikalarla muhafazakâr bir partiye dönüştürmesi, sol adına her türlü fikir ve siyaset üretimini yok etmesi uzun süredir eleştiri konusudur.CHP, Deniz Baykal yönetiminde radikal sağa yaklaşmıştır. Yeni oy alanları yaratmak için bu yola gittiğini söyleyenler ve savunanlar var. Ancak merkez sağda ve radikal sağda “asılları” varken muhafazakâr ya da milliyetçi seçmen sonradan olma bir partiye neden oy verecek; bunu açıklamak da pek mümkün değildir.***Bizim hedeflediğimiz demokratik sistemlerde, Batı ve Orta Avrupa’da, Güney Amerika’da sol ve sosyal demokrat partiler siyaset sahnesinin ya birinci ya da ikinci oyuncusu olarak demokratik gelişmelere damgalarını vuruyorlar.Deniz Baykal yönetimindeki CHP, 1999 seçimlerinde yüzde 10 barajı altında oy alarak Meclis dışında kalmış, bunun üzerine Baykal istifa etmiş fakat bir süre sonra tekrar “çağırılmıştı.” İkinci Baykal döneminde CHP’nin yüzde 9’dan tekrar yüzde 20’lere çıkmasını başarı olarak görenler ve gösterenler var.CHP’nin sadece “engelleyici” ve “hayır”cı tavırları, iki seçim sonrasında bile iktidar seçeneği olamamasının temel nedeni olarak görenler de var.CHP yönetimindeki Deniz Baykal’ı çevreleyen kadro, bugün bir sol partide olamayacak kadar “yaşlı” kalıyor. Ve bu “kadro”nun içine hiçbir yeni ve/veya genç politikacı sızamıyor.Dolayısıyla, Deniz Baykal’la ilgili kaydın ortaya çıkışının hemen ertesinde CHP yöneticilerinin eski bir suikast ihbarını ortaya çıkarmaları da oldukça anlaşılır bir durumdur.***Deniz Baykal hemen istifa etmese de artık CHP Genel Başkanlığı’nda uzun süre kalması mümkün değildir.Ama ne yazık ki Deniz Baykal’ı bu finale getiren yanlış politikaları, siyasi başarısızlıkları değil, bir gizli kaydın ortaya sürülmesi oldu.Bizim imrendiğimiz demokrasilerde, parti kongreleri toplandı mı insanlar çıkar, yönetimleri açık açık eleştirir, öneriler getirir, partiyi yönetmeye aday olurlar.CHP’de yıllardır böyle medeni bir mücadele olmadı, Baykal’ı eleştirmeye cesaret edenler hızla kapı önüne konuldu.Herhalde bugün Deniz Baykal da “keşke öyle olsaydı” diyordur.