Ermenistan meselesi de ilerliyor

26 Mayıs 2010

Astana (Kazakistan) - Önemli bir kişi şöyle demiş: “Eskiden Amerikan dış politikası üzerinde etkili olan 1 buçuk ülke vardı. Şimdi 2,5 oldu.” Cümlede geçen “etkileme” sözcüğü, ABD’nin başkenti Washington DC’de alınan uluslararası politikayla ilgili kararların değişmesini sağlayan bir “etki”yi anlatıyor. “1 buçuk ülke”nin “1”i İngiltere, “buçuk”u İsrail.1 buçuğu 2 buçuğa genişleten ülke de Türkiye.Bu cümleyi kuran kişinin, Türkiye’nin uluslararası politikadaki etkisini abarttığını ya da bu tür sözlerin “rüşvet” kabilinden söylenebildiğini düşünecekler olabilir.Ancak ortadaki birçok kanıt bu sözün önemsenmesinin ne kadar gerçekçi olduğunu gösteriyor.O kanıtlardan biri Türkiye - Ermenistan ilişkileri.‘SESSİZ DİPLOMASİ’ YÜRÜYORErmenistan yönetimi iç politika kaygıları dolayısıyla duraklama eğilimine girmiş olsa da, Cumhurbaşkanı Gül’ün “sessiz diplomasi” olarak nitelediği çalışma yürüyor.Türkiye ile Ermenistan arasındaki “normalleşme” sürecinin karşısında bir de Türkiye ile Azerbaycan arasındaki işbirliği süreci yer alıyor. Bu iki süreçte de uluslararası camia, her iki hatta da olumlu gelişme sağlanması için geniş desteğini sürdürüyor.Hem Ermenistan hem de Azerbaycan hattında, şu anda Cumhurbaşkanı Gül’ün deyişiyle “sessiz diplomasi” yürümekte ve küçük de olsa meyveleri toplanabiliyor.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Erivan ziyaretinin “Kafkaslar’daki statükoyu yerinden oynattığını” söylüyor. Bunun bir yansıması da Rusya’nın tavrında görülüyor.Gül, Erivan ziyaretinin sadece bir ilk adım olduğunu, şimdilik statükonun sadece yerinden oynadığını belirtiyor, ama Türkiye’nin Kafkaslar’da giriştiği rolün önemini anlatmak için de şu tespitinin altını çiziyor: “Kafkaslar’daki statüko kimsenin çıkarına değil, bunu herkes anladı. Ancak 1-2 yıl içinde çözüme yaklaşmamamız durumunda bu sorun yumağının çözümü bir on yıl daha ileriye atılmış olur.” Bugünkü dünyada sorunlu bir on yıl daha kimsenin çıkarına değil. Aynı durum Kıbrıs için de geçerli, içerdeki Kürt meselesiyle bağlantılı olarak Irak Kürtleri için de geçerli. Türkiye gibi Ermenistan’ın da, Azerbaycan’ın da, Irak Kürtlerinin de bir on yıl daha kaybetmeye tahammülü yok. Bu süre iç politika kaygılarıyla heba edilemeyecek bir süre.AB EKSENİNİ KAYBETMEK!Türkiye’nin, bu on yılı hep birlikte kazanmak için yürüttüğü faaliyetleri amacına ulaştıracak altyapının en önemli unsuru da Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği.Cumhurbaşkanı Gül, bütün bu sorunlar yumağının Avrupa Birliği ile bağlantılı olduğunu söylerken Kafkasya’daki ilerlemenin ve yine aynı şekilde Türkiye’nin Asya’daki “Türk dünyası” ile ilişkilerini geliştirmesinin Avrupa’yı etkileyeceğini, ama Avrupa Birliği sürecinin ilerlemesinin de bütün diğer süreçleri etkileyeceğini anlatıyor.Gömleğe, tenekeye, yata, havuzlu villaya sıkışmış olan bir iç politikayla meşgul olmanın bütün bu süreçlerin gereken hızla ilerlemesine engel teşkil ettiğini Ankara’daki siyasilerin görmüyor oluşu, Avrupa Birliği ekseninin kaybedilmesi gerçekten üzüntü verici. Yazık oluyor.

Devamını Oku

Gül: 12 Eylül de geçti gitti

25 Mayıs 2010

Astana (Kazakistan)- Yarın 27 Mayıs, bir kez daha 1960 yılı tartışılacak. Türkiye’den binlerce kilometre uzakta olmak fark etmiyor, 27 Mayıs nerede olursak olalım, herkes için 27 Mayıs.Sohbet sırasında söz “demokrasi kesintileri” ne geldiğinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül görüşünü söylüyor: “27 Mayıs geçti gitti, çoktandır kimsede bir heyecan yaratmıyor.” Peki 12 Eylül de geçti gitti mi?Gül, son anayasa değişikliği ile 12 Eylül’ün de geçip gittiğini düşündüğünü söylüyor.Geçip gitmeye başladı, ama “geçti gitti” deyişinin vurguladığı, Gül’ün “ileriye bakalım, çok daha gelişmiş bir demokrasi için çalışalım” çağrısı.Aslında 12 Eylül geçip gitmedi, yarattığı acılar hâlâ capcanlı olduğu için de anayasa değişikliği sırasında heyecanlı tartışmalar yaşandı.SİYASİ GERGİNLİKGül, Kazakistan yolunda Türkiye’nin birinci meselesi olarak “Kürt meselesini” göstermişti. Yanlışlık olmasın düşüncesiyle, “adına ister terör denilsin, ister demokratik açılım, ister Kürt meselesi denilsin” ifadesini tercih etmiş, konulan isim üzerinden tartışma çıkmamasına özen göstermişti.Kürt meselesi kuşkusuz Türkiye’nin demokrasi sorununun en önemli unsurlarından biri. Cumhurbaşkanı Gül, demokratik gelişmenin önündeki en büyük engeli ise, siyasi yapının mutabakat sağlanmış konularda bile “el birliği yapamaması” olarak gösteriyor. Ne var ki “mutabakat” kelimesi de sık rastladığımız bir durumu ifade etmiyor. Çünkü Abdullah Gül, aslında içinden mutabakata hazır olanların bile çoğunlukla dışarıya tersini söylediğini hatırlatıyor:“Büyük meseleleri hep birlikte çözme alışkanlığımız yok.” Gül, çok partili siyasi rejimin daha başında ortaya çıkmış ve halen süregelen alışkanlığımızı böyle tarif ediyor.Peki bir Cumhurbaşkanı bu konuda ne yapabilir. Fazla bir şey yapamaz: “Siyasi partileri barıştırmak, anlaşmalarını sağlamak Cumhurbaşkanı’nın görevi değil. Tabii ki telkin ve tavsiyelerde bulunur, bundan ötesine geçemez.” ZİYARET TRAFİĞİCHP’nin yeni Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun kendisini ziyaret etmesi konusunda Gül, “tabii ki isterse gelebilir, ana muhalefet partisi lideri istediği zaman cumhurbaşkanı ile görüşmelidir. Hatta sadece o değil, Meclis dışında olan siyasi partiler de gelmek isterlerse gelirler.” Çankaya’daki böyle bir ziyaret trafiği bir yandan, siyasilerin yarattıkları gerilim alanlarında yumuşama sağlayabilir, ama diğer yandan da kimi ziyaretler Cumhurbaşkanı’nı seçenlerin hoşuna gitmeyebilir. Bu da Çankaya’da kim oturursa otursun, halkın oylarıyla gelmiş olsa da yaşayacağı sıkıntılardan biri olacaktır.İSTANBUL DÜNYA İKİNCİSİTürkiye’nin demokratik, hukuki ve ekonomik gelişmesinin en büyük göstergesinin İstanbul olduğunu söylüyor Cumhurbaşkanı. Büyükelçilikler ülkelerin başkentlerinde açılır, konsolosluklar ise konsolosluk açan ülkenin vatandaşlarının yoğun olarak bulunduğu ya da gidip geldiği şehirlerde açılır. Barındırdığı başkonsolosluk sayısı bakımından dünya birincisi New York imiş. Dünya ikincisi de 89 başkonsolosluk ve 60’a yakın fahri konsolosluk ile İstanbul. Cumhurbaşkanı Gül, Türkiye’nin her bakımdan geliştiğine dair dünyadaki yaygın inancı anlatmak için bu örneği veriyor. Haksız değil.Artık macun tüpünden çıktı, dünya bunu görüyor, izliyor; birkaç gündür Kazakistan’da dinlediklerimiz de bunu bir kez daha teyit ediyor.

Devamını Oku

Gül ve Erdoğan’ın AB’ye bakışındaki fark

24 Mayıs 2010

Astana (Kazakistan)- Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan arasında siyasi konularda bakış açısı farkı olup olmadığı sık sık konuşulu, tartışılır.Evet böyle bir fark var.Abdullah Gül’ün bakışındaki Türk dış politikası çerçevesinin merkezinde Avrupa Birliği yer alıyor. Ve hemen yanında da tabii ki, Ermenistan’ıyla, Suriye’siyle, İran’ıyla, Irak’ıyla ve Kuzey Irak’ıyla “çevremiz ekseni” var.Gül, Türkiye’nin dış politikada daha geniş ve derin ufuk kazanması yolunda “Türk dünyası” ekseni üzerinde de duruyor.Kazakistan’ın etkili lideri Nazarbayev’in kendi ufkunu Türkiye’ye kadar uzatma, ikili ilişkilerin ötesinde “örgütlü” bir çerçeve kurma çabaları, “Türk dünyası” ekseni bakışının da gerçekçi olduğunu gösteriyor.Kazakistan, “Asya AGİT’i” olarak nitelenen CICA’nın (Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı - 1992) hayatiyet kazanması, etkili olması için Türkiye’nin kuvvetle rol almasının önemini tekrarlıyor. Bu teşkilatta, birbirleriyle kanlı bıçaklı ülkeler dahil, bütün Asya’nın bulunması Türkiye açısından da büyük önem taşıyor.***Tayyip Erdoğan’ın İsrail ve İran politikalarını takdim şekli, Avrupa Birliği çalışmalarının neredeyse tümüyle bir kenara bırakılmış olması, Rusya ile çok kapsamlı işbirliği anlaşmalarının imzalanmasıyla bir araya gelince “eksen kayması” tartışması ortaya çıktı.Bu arada, “ulusalcı” politikalar üreten ve Ergenekon diye de nitelenen çevrelerin Türk dış politikası için öngördükleri “eksen”in “İran-Rusya” hattı olduğu hatırlanmalıdır.Cumhurbaşkanı Gül, Avrupa Birliği konusunun merkezde yer almasının hem Kuzey Irak, hem Ermenistan meselelerinde yaratacağı olumlu etkilerin tartışılacak yanı olmadığını söylüyor.Ankara’nın İran ile Batı arasındaki gerilimde sürdürdüğü politika da Gül açısından da yerinde bir politikadır ve bir komşunun yapması gereken de budur. ABD yönetiminin sağlanan son anlaşmaya mesafeli durmasının nedenlerinden biri Gül’e göre Amerikan iç politikası. Ancak burada yine Erdoğan’ın politik üslubunun Batı’da yarattığı kuşkuları da hesaba katmak gerekiyor.YESEVİ ÜNİVERSİTESİAhmet Yesevi Üniversitesi, binalarıyla, binlerce öğrencisiyle, çok geniş bir coğrafyadan gelen öğrencileriyle gerçekten de ileride hem çok önemli bir eğitim kurumu, hem de bölgenin barışçı geleceğini sembolize eden bir kurum olabilir.Türkiye bu projeye 150 milyon dolar yatırmış, iyi de etmiş. Her şey tamam ve sıra artık bu üniversitenin eğitim-öğretim kalitesinin yükseltilmesine gelmiş.Cumhurbaşkanı Gül’ün ziyaretinde, üniversite öğrencilerinin kendi etnik ve ulusal kimliklerinin folklorundan oluşan gösterisi çok çarpıcıydı.Beyaz Ruslar da Ahıska Türkleri de, Anadolu Türkleri de, Başkırtlar da, Tacikler de hem kendi danslarını sergilediler ve hem de diğerlerine eşlik ettiler. Bir televizyon kanalı bu gösterinin kaydını alıp yayınlasa, yüzyıllarca birbirini kırmış toplulukların, kendi danslarını koruyarak bir arada dans etmelerinin işaret ettiği dünyaya yaklaşılmasına güzel bir katkı olur.MODERNLEŞME AZMİYaklaşık on yıl önce, Kazakistan’ın lideri Nazarbayev “yeni ve modern bir başkent” hedefiyle yola çıkıyor. Astana kuruluyor. Bir açıdan bakılınca “suni” görülebilir, ama bir başka açıdan da bir ülkenin “modernleşme” hedefinin gücünü gösterdiğini de söyleyebiliriz.Yeni Astana’yı kuranlar Türkler, bizim Türkler. Onlarca şirket hâlâ çalışmalarına devam ediyor.YILGI ETİKazaklar at eti yiyor, kendilerine özgü mutfaklarında çok ilginç yemekler üretiyorlar... Ama “at eti” denilmesine tepki gösteriyor, “at binek hayvanıdır ve biz de onu çok severiz” diyorlar.Yedikleri “at eti”nin adı “yılgı eti”, yani bizde “Yılkı atı” dediğimiz fazla beslenmiş, koşmayan, yavaş, yabana bırakılmış at türü. Onlara afiyet olsun.

Devamını Oku

Gül: En önemli sorunumuz Kürt sorunu

23 Mayıs 2010

Çimkent (Kazakistan)- Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, Kazakistan yolunda elbette önce CHP ve Kılıçdaroğlu konusunu açıyoruz. Ve tabii bu konuya girmek istemiyor. Baykal’ın istifası üzerine kendisini arayarak “geçmiş olsun” dediğini, Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi üzerine de kendisini bir mesajla kutlayıp başarı dilediğini aktarmakla yetiniyor...CHP Kurultayı’nı kısmen canlı yayınlarda izlemiş, ama Kılıçdaroğlu’nun konuşmasıyla ilgili bir görüş de beyan etmiyor. Tek söylediği, “ana muhalefet partisi liderinin değişmesi önemli bir olaydır” gibi bir cümleden ibaret.Taze siyasi konulara girmek istemiyor ama “Çankaya’dan bakıldığında ülkenin en önemli meselesi olarak neyi görüyorsunuz” denildiğinde hiç tereddütsüz cevap veriyor: “Adına ister terör meselesi deyin, ister demokratik açılım deyin, isterseniz Kürt meselesi deyin; adını ne koyarsanız koyun, bu mesele Türkiye’nin en önemli meselesidir.” AKP hükümetinin “demokratik açılım” olarak başladığı, “kardeşlik projesi” olarak devam etmeye çalıştığı girişimlerinin şu anda ilerlemiyor gibi görünmesi de Abdullah Gül için çok önemli değil, çünkü artık “yola çıkılmıştır.” ***Gül, gerek başbakanlığı, gerekse dışişleri bakanlığı döneminde Avrupa Birliği konusunda diğer partileri de çalışmalara katmak, uyum yasaları üzerinde mutabakat sağlamak için yapılmış çalışmaları hatırlatıyor.Bu çalışmaların bir sonucu olarak Avrupa Birliği Türkiye’nin üyeliğe adaylığını kabul etti. Ama sonra ne oldu?..Cumhurbaşkanı, bu önemli konunun iç politikaya kurban edilmesinden şikâyetçi. Şikâyetini dile getirirken “herkes alınacak” diyor, ama aslında eleştirdiğinin AKP hükümetinin bu konuda son yıllarda gösterdiği “atalet” olduğu anlaşılıyor. Muhalefet partilerinin; en azından MHP ile Baykal’lı CHP’nin tavırları belli. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye tarih verme konusundaki tutumu da Gül için “bizim sorunumuz”dur. “Türkiye’ye bir yanlış yapılıyorsa düzeltmek, bunun için çalışmak bizim işimizdir.” ***Kazakistan yolunda Cumhurbaşkanı Gül’ün “içeriye dönük” mesajları bunlar. Gül de Özal’ın başlattığı, Demirel’in sürdürdüğü bir geleneği devam ettiriyor, gezisine katılan gazetecilerle sohbet ederek bazı mesajlar veriyor. Abdullah Gül’den önce Ahmet Necdet Sezer gezilere çıkmadığı ve zaten kendi siyasi görüşüne uygun birkaç “yandaş” gazeteci dışında kimseyle görüşmediği için bu gelenek de kesintiye uğramıştı.Daha önceleri, Kenan Evren döneminde ise uçakta ön tarafa çağrılmak, Evren tarafından “azarlanmak” anlamına geldiği için sevgili Ali Baransel kimin yanına gelir de “komutan seni çağırıyor” derse o gazetecinin yüzü kararırdı.***Çimkent Kazakistan’ın en güneyinde bir küçük kent. Yakınında Ahmet Yesevi’nin doğup büyüdüğü Yesi, bugünkü adıyla Türkistan şehri ve bu şehirde de Ahmet Yesevi Üniversitesi bulunduğundan bizim için önemli. Çünkü Türkiye bu üniversiteye çok büyük bir destek vererek Ahmet Yesevi isminin temsil ettiği kültürel mirasa sahip çıkmış durumda.***Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün uluslararası politikayla, Türkiye’nin dış politikasıyla ilgili görüş ve tespitlerini de yarın, Türkistan ve Ahmet Yesevi notlarıyla birlikte aktarmaya çalışacağız.

Devamını Oku

Sola dönüş vaadi

22 Mayıs 2010

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Kurultay konuşmasının ana teması “sola dönüş” vaadi oldu. Yıllardır muhafazakâr, devletçi hatta çekilmiş, özgürlük mücadelesinden uzağa düşürülmüş bir partinin sola çekilmesi kolay değil.CHP içindeki devletçiliği solculuk zanneden, 60’lı 70’li yıllardan kalmış, demokrasi korkusu devamlı olarak nükseden kadroları, bu zihniyetle beslenmiş bir siyaset anlayışını çağdaş bir sol çizgiye çekmek gerçekten kolay değil...Kılıçdaroğlu’nun konuşması iki ana bölümden oluşuyordu. Bazen “popülist” üslubun da öne çıktığı; AKP ve Erdoğan’a yönelik basit polemiklerin yer aldığı, örneğin bol bol “havuzlu villa”nın tekrarlandığı birinci ve ağırlıklı olan bölüm, doğrudan geniş halk kitlesine mesaj niteliğindeydi.Konuşmanın ikinci bölümündeyse “sola dönüş vaadi”nin ana unsurları bulunuyordu.Bu bölümde bazı konuların yer almaması da “dönüş”ün ilk belirtisi olarak görülebilir. ***Kılıçdaroğlu, “Kürt açılımı”ndan hiç söz etmedi, sadece bütün etnik kimliklerin eşitliğini vurguladı.Ergenekon davalarından söz etmedi, sadece devlet güvenlik mahkemelerinin yerini almış olan “özel yetkili” mahkemelerin kaldırılacağını söyledi.Avrupa Birliği’nin “bütün” standartlarının hedef alınması gerektiğinden bahsederken, eski dönemde çok kullanılan “dayatma” kelimesini hiç telaffuz etmedi, ama Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye çifte standart uygulamasına karşı tepkisini ortaya koydu.Yeni ve çağdaş bir anayasa için çalışma vaadini dile getirirken 12 Eylül dönemini hiçbir şekilde vurgulamaması da dikkat çekiciydi. Çünkü vurgulasa, hemen akıllara gelecek soru, CHP’nin son anayasa değişikliği oylamalarındaki tavrı olacaktı. Bu da Baykal dönemine ilişkin açık bir eleştiri zorunluluğunu ortaya çıkaracaktı. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında Baykal dönemine yönelik eleştiri sayılabilecek en açık değinme, parti içi demokrasi konusunda söz vermesinde saklıydı.Dokunulmazlıkların kaldırılması ve yüzde 10 seçim barajının indirilmesi konusundaki vaatleri de genel olarak demokrasi vaadinin işaretleriydi.***CHP’nin yeni genel başkanının konuşmasının ana hatlarını, “sola dönüş vaadi” olarak yetersiz bulanlar olabilir. Ama bu konuşmayı yapanın ve alkışlayanların, daha bir ay önce parti sözcülerinin radikal sağın ruhun en kaba örneklerinin sergilendiği konuşmalarını sessizce dinlediklerini ve sonra “coşkuyla” alkışladıklarını da unutmamak gerekiyor.CHP “sola dönüş” ü bir haftada gerçekleştiremeyecektir.Kılıçdaroğlu da sadece bunu “vaat” etmiş, parti örgütü ise bu vaade katılmış gibi görünmüştür. Önümüzdeki ilk durak anayasa değişikliği referandumu ve bu konudaki Anayasa Mahkemesi kararıdır. CHP’nin “sola dönüş” konusunda ne kadar istekli olduğu ve ne kadar becerikli olacağı bu süreçlerde ortaya çıkacaktır.

Devamını Oku

Beklenti yükseliyor

21 Mayıs 2010

Olağanüstü bir durum olmazsa, Kemal Kılıçdaroğlu bugün CHP’nin yeni genel başkanı olacak. Hayırlı olsun.Adaylığını açıklamasıyla kurultay arifesi arasında geçen birkaç gün içinde desteğini açıklayanlara, ekranlarda ve gazetelerde yapılan yorumlara bakınca Kılıçdaroğlu ile CHP’lilerdeki beklentinin giderek yükseldiğini görüyoruz.Deniz Baykal döneminde, aksini söylemelerine rağmen, CHP’nin iktidar olmasının asla mümkün olamadığını hissedenler, Kılıçdaroğlu ile neredeyse “iktidar çantada keklik” havasına girmiş durumda...***Bu yazının yazıldığı ana kadar Kemal Kılıçdaroğlu’nun bütün söyledikleri “mütevazı, çalışkan, sürekli halkla temas halinde, farklı görüşleri dinleyen bir genel başkan olacağı” çerçevesinde kaldı.Bu aşamada “büyük” konuşmalar yapmamanın kuşkusuz belli faydaları vardır. CHP’nin müstakbel genel başkanı ve başbakan adayı, öncelikle kendi kişiliğini anlatmayı seçmiştir. Ancak, eninde sonunda Kılıçdaroğlu için CHP’ye oy vermeyi düşünenler başka şeyler de öğrenmek isteyeceklerdir.CHP’nin yeni liderinin bugün yapacağı konuşma çok önemlidir. Herkes bu konuşmanın içinde CHP’nin iktidara aday olmasını sağlayacak bir politikanın unsurlarını arayacaktır. Bu tür konuşmaların amacı da zaten odur.Konuşmasının yanında, yeni genel başkanın partiyi yönetmek için nasıl bir kadro düşündüğü de ortaya çıkacaktır. O kadro CHP’yi önümüzdeki seçime götürecek kadro olduğu için, Kılıçdaroğlu’nun siyasi mesajları, programı kadar önem taşımaktadır.Kuşkusuz ki bir anda bütün yöneticilerin değişmesi başka türlü zorluklar getireceği için mümkün görülmeyebilir. Ama eski yönetimin kilit isimlerinin yeni yönetimde de yerlerinde kalması ya da Baykal’ın her sözünü daha da çok bağırarak tekrar etmeyi siyaset yapma ve yerini koruma tarzı olarak benimsemiş vasat siyasilerin önde görünmeleri, yükselmiş beklentileri bir anda aşağılara indirir.***Dalga, rüzgâr vs. gibi kelimelerle anlatılmaya çalışılan havanın devam etmesi hiç kuşkusuz sadece CHP için değil, bütün siyaset sahnesi için önemlidir. O dalga ya da rüzgâr; her neyse, “birilerinin” devreye girmesiyle çabuk durulduğu takdirde bundan herkes zarar görür; sadece her türden “muhafazakârlar” mutlu olur.

Devamını Oku

Darbe devrime dönüşür mü?

19 Mayıs 2010

Darbeleri “yakın çevre” yapar. CHP’de, Deniz Baykal’ın geri dönüş yollarını kesen darbeyi de kendi “atadığı” il başkanları ile yine kendi “atadığı” ve iki gün öncesine kadar “sözünden çıkmayan” milletvekilleri yaptı.CHP il başkanlarının ve milletvekillerinin böyle açık bir tavır almalarının birinci nedeni, kuşkusuz ki CHP’nin Baykal politikaları ile iktidar olması ihtimalini görmemeleri.CHP’de Baykal döneminin sona erdiği kesin de, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlık yaptığı süreye “dönemi” denilebilmesi için, ardından “O da geldi geçti” denilmemesi için başka şeyler yapılması gerekiyor.***Baykal’ın CHP genel başkanlığında aldığı eleştirilerin en önemlisi, partiyi 1970’li yıllarda girdiği sol çizgiden uzaklaştırması, “önce devlet sonra vatandaş” anlayışını tekrar benimsemesi, birçok temel konuda muhafazakâr ve zaman zaman radikal milliyetçiliğe varan bir tavır almasıydı.CHP’de oluşacak yeni yönetimle, bu değişimin sadece “Baykal’dan kurtulma” noktasında kalması partiyi devralındığı noktadan daha da geriye götürür.Uzun süredir demokratik süreçlerin dışında kalmış olan, çalışanlarla, orta sınıfla, gençlerle ve Kürtlerle bağları zayıflamış, geniş kitlelerin “demokrasi ve refah” umudunu anlamayan bir CHP’nin tekrar “sol” bir nitelik kazanması kuşkusuz kolay değil.Kemal Kılıçdaroğlu, neler yapmaya niyetli olduğunu, nasıl bir CHP hayal ettiğini öncelikle oluşturacağı kadro ile gösterecek. Eğer “ilk hedef işsizlikle mücadele” sözünü inanılır kılmak istiyorsa, güçlü bir ekonomi kadrosu kurmak, hatta parti yönetiminde özel bir ekonomi kurulu oluşturmak gibi çalışmalar yapmak durumunda.Baykal’ın “muhafazakâr sağ”a çektiği CHP, Kürt meselesi ve silahların susması için çok daha açık politikalar geliştirmek zorunda.Bu noktada partinin son dönemine damgasını vuran “devletçi-askerci” üslup değişmezse CHP bir kez daha demokratik süreçlerin dışında kalmaya mahkûm olur.***Anayasa tartışmalarında Baykal’ın sözcülüğüyle girilen tıkız tavırdan kurtulmak için de Kılıçdaroğlu parti içinde hemen “çağdaş bir anayasa”ya dönük çalışma başlatabilir ve kendi döneminin Baykal’dan farkını ortaya koyabilir.Eğer Kılıçdaroğlu ile CHP’ye gerçekten yeni bir soluk gelir, Baykal’ın yarattığı yıpranmanın aşılması için yeterince hızlı davranılırsa, bundan rahatsız olacak tek kurum da, Baykal usulü muhalefet sayesinde çok rahat bir 8 yıl geçiren AKP olacaktır.

Devamını Oku

Beklenmeyen darbe

18 Mayıs 2010

CHP’yi en yakından izleyenler de, kuşkusuz darbenin hedefi Deniz Baykal da bunu beklemiyordu. Meğer CHP örgütleri Baykal’dan “kurtulmaya” çoktan niyetli ve kararlıymış.Deniz Baykal’ın, kendisine yakın yöneticilerle birlikte bu hafta sonu yapılacak kurultayda koltuğuna geri dönme hazırlığında olduğu, dolayısıyla da adı öne çıkan Kemal Kılıçdaroğlu’nu kenara itmek için uğraştığı görülüyordu.Ama anlaşılan o ki kendisi, CHP örgütlerinin kendisini emekliye sevketmek konusundaki kararlılığını göremiyordu. Bunun için il başkanları toplantısına mesaj gönderdi, ama toplantıdan Kılıçdaroğlu kararı çıkınca il başkanlarının ziyaret dileğini kabul etmedi.***Baykal’ın, Erdoğan ve AKP hükümetiyle mücadele ve muhalefet yöntemi olarak seçtiği “laf oturtma”daki becerisi, bir kesimin Baykal’lı CHP’yi bir tür “rejim teminatı” gibi görmesine yol açmıştı. Öyle ki her Baykal eleştirisine bu kesim çok ağır ve hakarete varan tepkiler gösteriyordu. Ancak CHP örgütünün, bütün bu laf kalabalıklarının, demagojilerin ötesinde partinin durumunu doğru tahlil etmesi çok önemlidir.CHP de diğer siyasi partilerimiz gibi, demokratik kurallar içinde çalışan bir parti değildir. Bunun Türkçesi şudur: Görev başındaki genel başkanı kimse eleştirmez, düşündüğünü açıkça söylemez, herkes genel başkanın yanında el pençe divan durur...Demokrasi olmayan yerde de göreve talip olanların görüşlerini açıkça anlatmaları, kendilerine görev verecek delegeleri siyasi programlarıyla ikna etmeleri söz konusu olmadığından yönetim “darbe” ile değişir. CHP’de darbeyi örgüt yaptı.***CHP’de henüz bir devrim olmadı, çünkü olsaydı, devrimi gerçekleştirenler siyasi tavırlarını, eski yönetime eleştirilerini açıkça ortaya koyarlardı. CHP’de bu olmadı.Kemal Kılıçdaroğlu, şu ana kadarki konuşmalarında yönetime gelirse partinin hangi politikalarında değişikliğe gitmeyi hedeflediğine ilişkin bir ipucu vermedi. Sadece kendisi genel başkan olursa CHP’nin bir lider partisi olmayacağını söyleyerek, Baykal’ın yönetim tarzına dolaylı bir eleştiri getirdi.***CHP örgütleri için önceliğin Deniz Baykal’dan “kurtulmak” olduğu anlaşılmış oluyor. Ancak daha düne kadar bu fikirlerini bile gizleyen CHP örgütlerinin yeni genel başkanının hangi konularda Baykal’dan farklı olmasını bekledikleri de bilinmiyor.CHP’deki darbenin devrime dönüşebilmesi için çok daha açık ve özgür bir tartışma ve konuşma ortamının yaratılması gerekiyor.

Devamını Oku