Ankara’daki gizli dinleme, izleme rezaletleri yeni başlamadı, ama bu kez zirve yaptı. Bir içişleri bakanı bazı gazetecileri dinletmiş ve dinlettiğini kendisi açık açık da söylemişti.O zaman bu dinlemelerin bugün ulaştığı noktaya gelebileceğini herhalde kimse tahmin edemezdi.Ama öyle oldu ve gerçek bir furya başladı. Anlaşıldı ki imkânı olan herkes, istediği herkesi dinletebiliyor, izletebiliyor.Ne yazık ki dinleme rezaletine gazeteler de uzak duramadı. Birçok gazeteye, “karşı” tarafın dinleme kayıtları ulaşıyordu ve bunlar neyin nesi olduğu araştırılmadan yayınlanıyordu. Kanuna göre suç olan bir fiil öyle yaygınlaştı ki, yargı da bunların peşine düşmeyi bıraktı.Bu ülkenin başbakanı bile dinlenebiliyor ve bunlar yayınlanabiliyordu.Gizli dinleme, izleme, kaydetme suçtur. Bunu ancak devletin bazı kurumları, çok sıkı yargı denetimi altında yapabilir. Ama birçok olay dolayısıyla anlaşıldı ki yargı da çoğu kez kendisinden beklenen özen ve dikkati göstermiyor.***Bu olaylar Ankara’da siyaset denilen ya da siyaset sandığımız bazı faaliyetlerin düzeyinin ne kadar düştüğünü de gösteriyor.Böyle bir siyasi mücadelenin hiçbir ahlak kuralına uymadığını en iyi bilmesi gerekenlerin bu rezaletlere el atmamasının da üzerinde düşünmek gerekiyor.Orası Ankara. Artık orada geçerli bulunan siyaset anlayışında her türlü vuruş serbest hale gelmiş.Bu vuruşlara çekinmeden başvuranların son derece basit bir gerekçeleri de var, “ayıp değil mi” diyene, “nasıl yaparsın” diyene “ama onlar da yapıyor” cevabını vererek bu rezaletleri savunuyorlar.Son kaydın, kendisini “İslamcı” olarak niteleyen çevrelere ait bir internet sitesinde yayınlanmış olması, bu hastalıktan hiç kimsenin korunmalı olmadığını da gösteriyor.***“Ayıp” sözcüğünü epey bir zamandır, sık sık unutuyoruz.Ankara ise çoktan unutmuş, ilkesiz bir mücadele içinde varlığını sürdürüyor.Ankara’nın başkent olması, Anayasa’nın değiştirilmez maddelerinden biridir.Ama herhalde o Ankara bu Ankara değil.Belki de yapılması gereken Ankara’yı bu hastalıklı halleriyle kendi başına bırakmaktır.
PKK ve liderinin iddiası, Türkiye’nin Kürt vatandaşlarını temsil etmek ve onların haklarını almak için silaha sarılmış olduklarıdır.Demokratik bir siyasi mücadele yürütmek yerine “silaha sarılma”nın savunması olamaz.PKK’nın kurulduğu ve yükseldiği, Kürtler arasında etkinliğini artırdığı dönemin koşullarıyla bugünkü Türkiye’nin koşulları ve siyasal manzarası olağanüstü olçüde farklıdır.Demokratik mücadelelerin sağladığı gelişmeleri tek tek sıralamaya gerek yok; bunları herkes biliyor, kuşkusuz Kürt vatandaşlarımız da çok iyi biliyor.***Demokratik gelişmelerin sonuna gelindi mi? Tabii ki gelinmedi. Siyasi özgürlükler, insan hakları ve özgürlükleri açısından atılması gereken daha birçok adım var. Ama PKK’nın şu anda yürüttüğü saldırılar o adımların atılmasını sağlamaz, tam tersine geciktirir.Bunu PKK’nın ve İmralı’daki liderinin de görmemesi mümkün değildir. O zaman göz göre göre “kendi” halklarına ihanet etmelerinin nasıl bir açıklaması olabilir?***Kürt vatandaşların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde ekonomik canlanmanın sağlanması için birçok çaba gösteriliyor. Ama hedeflenen ekonomik gelişmenin önündeki en büyük engelin terör olduğunu da bütün bölge halkı çok iyi biliyor.Türkiye’de önemli siyasi gelişmeler yaşanırken, PKK’nın saldırıları başlatmasının en başta Kürtleri rahatsız edeceği çok açıktır. Saldırılar arttıkça, şehit cenazeleri geldikçe, örneğin taş attığı için hapse konulan çocuklar konusunda bir yasal düzenleme yapmak bile zorlaşıyor. Bu durumda da ancak PKK’nın, o çocukların hapisten çıkmasını istemediği sonucuna varılır.Bu çocukları terörist olarak görenler de hapisten çıkmalarını istemiyor, çocukların sempati duydukları ağabeyleri de hapisten çıkmalarını istemiyor!..***PKK’nın İmralı’daki liderinin halen örgütün stratejisinde ve hatta yasal siyasi çalışmalar üzerinde asıl etkili unsur olduğu söyleniyor. Öcalan’ın sözcüleri de bir süredir, hapis cezasını “ev hapsinde” çekmesini, en azından özel olmayan bir cezaevinde, daha rahat koşullarda bulunmasını istiyorlar.Bunu isteyenler, her şehit cenazesinin böyle bir şeyin konuşulmasını bile imkânsız kıldığını görmüyor olsa gerek.***PKK’nın kendi varoluş gerekçelerinin önemli bir bölümü yok oldu, bir bölümü de yakın gelecekte yok olacak. Türkiye bu sürece girmiştir, gecikse de süreç devam edecektir. Geriye iki mesele kalacak: Birisi, elini kana bulamamış olanlar için af, diğeri de İmralı’daki hükümlünün cezasını çekme koşulları.BDP bunları gündeme getirdiğinde, en azından konuşacak birilerini bulmak istiyorsa, önce yapılacak olan, PKK’nın saldırıları durdurması, silah bırakma kararı aldığını ilan etmesi ve buna herkesi inandırmasıdır.
Son anayasa tartışmaları, toplumun oldukça geniş bir kesiminde ezberlerin bozulduğunu gösteriyor. Bu durumun en temel nedenlerinden biri, birçok Batı ülkesinde sol siyasi partilerin yaptıklarını bugün bizde siyasi İslam kökenli, kendisini muhafazakâr demokrat olarak niteleyen bir partinin yapması.Batı’da “kutsal devlet”i “halkına hizmet eden devlet” e sol siyasi iktidarlar dönüştürdü. Batı’da “bireyin üstünlüğü” nü sol siyasi partiler kabul ettirdi; bizde ise kendisini sol olarak tanımlayanlar hâlâ “kutsal devleti” ve “bireye karşı devletin korunmasını” savunuyor.Devletin kutsal falan olmadığını, bir iktidar kullanma aracı olduğunu, geçen yüzyılda sol düşünceler, sol siyasetler ortaya koydu ve devlet kavramının değişmesini sağladı.Şu anda Batı’da “kutsal devlet” i savunanlar, radikal sağ, faşizan sağdır.“Fazla demokrasi”1960’ta, başarısız bir demokrasi deneyiminin ardından “ülkeyi kargaşaya düşüren siyasilere karşı devleti savunmak” diye bir işlev geliştirilmeye başlandı. Bunun için asker kökenli cumhurbaşkanları seçildi, muhtıralar verildi, “tarafsız” hükümetler kuruldu, darbeler yapıldı, yüze yakın kişi idam edildi, binlerce kişi işkenceden geçirildi.Bu anlayışın zirvesi de 1982 Anayasası’dır. Bu anayasa “devlet” i vatandaşlara karşı korumak amacıyla hazırlandı. Her şey “vatandaş” ın, bilhassa “üniformasız” ve “devlet aygıtı içinde olmayan” vatandaşın “potansiyel suçlu olduğu” anlayışıyla hazırlandı. Bu “vatandaş” ülkeyi yönetmeyi de beceremezdi, ülkeyi bölmeye de kalkabilirdi.Biraz siyasi düşünce tarihiyle ilgilenmiş olanlar bu anlayışın faşizmin temel ruhunu oluşturan unsurlardan biri olduğunu bilirler.Devleti koruma ve kollama görevinin önünde sonunda her zaman kendisine düşeceğini inananlar bu ülkede demokrasinin “bize fazla” olduğuna da inandılar. “Fazla demokrasi” bir kısım vatandaşın “saçmalamasına” yol açıyordu. Bu vatandaşların bazıları kendi dillerini konuşmak istiyor, bazıları her türlü düşüncenin serbest olmasını istiyor, bazıları devlet görevlilerinin asıl görevinin “vatandaşa hizmet” olduğunu öğrenmesini istiyordu.Müesses nizamın bekçileri!Yarım yüzyıl sonra Türkiyemiz bu “çatışma” yı yaşamaya devam ediyor. “Müesses nizam” ın bekçileri, 1982 düzeninin, biraz taviz vermiş olmalarına rağmen bu şekilde kalmasını istiyor.“Müesses nizamı” değiştirmeye kalkan ise ne yazık, evet ne yazık kendisine muhafazakâr demokrat diyen bir siyasi parti oldu. Üstelik demokratik gelenekten gelmeyen bu parti, birçok meseleyi eline yüzüne bulaştırdığı, demokrasiyi gerektiği gibi hayatın her alanında savunamadığı için işleri zorlaştırmaya da devam ediyor.Ama “müesses nizam” ın, “kutsal devlet” in, bekçileri “az demokrasi” nin taraftarları bu ülkede sol’u öyle biçtiler ki çağa uymak için yapılması gerekenleri yapmak da bu “muhafazakâr demokrat” partiye kaldı.Türkiyemiz gerçekten kendine özgü bir ülkedir, ama bugünkü kargaşanın da içinden çıkmayı başaracaktır. Çünkü ezberler bozulmaya başlamıştır...***Deniz Gezmiş ve arkadaşları içinDün Deniz Gezmiş ve iki arkadaşının idam edilmelerinin 38’inci yıl dönümüydü. Bu acı günü hatırlarken yine kimileri cahillikten kimileri kasıtlı olarak bazı gerçekleri çarpıtmaya girişti.Deniz Gezmiş ve grubu sosyalistti, sosyalizm için mücadele ettiğine inanmıştı. O günün koşullarında bu mücadeleyi vermeye devam ettiler ve idam sehpasına kadar gittiler.O günlerde Demirel, askerler tarafından iktidardan uzaklaştırılmıştı, ama Meclis açıktı ve idam kararlarını bu Meclis’in onaylaması gerekiyordu. Demirel’in Adalet Partisi’nin milletvekilleri elleriyle “üçe üç” işareti yaparak idamlar için lehte oy kullandılar. Öbür 3’ten kasıt Menderes ve iki bakanıydı.Menderes ve iki bakanının 27 Mayıs 1960 cuntası asmıştı. Deniz Gezmiş ve iki arkadaşını asmak isteyen 12 Mart 1971 cuntasıydı.Demirel bu “üçe üç” fikriyle hem cuntanın isteğine uymuş, hem milletvekillerinin idamlar için oy vermesini sağlamış, hem de bu idamları farklı bir şekilde sunmuş oluyordu.Bir cuntanın astıklarının intikamını bir başka cuntanın astıkları yoluyla almış gibi görünmek, aynı anda da askerlerin istediğini yapmış olmak Süleyman Demirel’e özgü bir zekânın ürünüdür.Ama bu gerçek bugün çok açık görünüyor.Bu arada 1980 cuntasının yargılanmasının yolunun açılmasına “evet” diyemeyenlerin, 2000’li yılların cunta-darbe faaliyetlerini destekleyenlerin Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına sahip çıkmaya çalışmaları da bize özgü ikiyüzlülüklerden biri olarak tarihe geçecek.
Hrant Dink cinayeti davası Türk adaleti için, Türk yargısı için, Türk devletinin bazı görevlileri için bir utanç davası olarak devam ediyor.Daha cinayetin hemen ertesinde, iki üst düzey emniyet görevlisi ilan etti: “Bir arkadaş grubunun işi...” Bu bir işaretti, olayın kamunun bir kesimi tarafından nasıl ele alınacağını gösteren bir işaret...Soruşturma, dava devam ettikçe de ayıp üstüne ayıp yaşanmaya başlandı.* Savcılık soruşturma istiyor, mülkiye müfettişleri inceliyor, raporlar yazılıyor, ama raporların gereğini kimse yerine getirmiyor.* Bazı evrakların “imal” edildiği, yapılmamış işlerin yapılmış gibi kayda geçirildiği ortaya çıkıyor, kimse gereğini yapmıyor.* Aynı suçlamaya muhatap olan jandarma mensuplarının sadece “alt rütbeli” olanları için soruşturma izni veriliyor; izni verenler “diğerleri için neden vermedin” sorusuna cevap bile vermiyor.* Başbakanlık teftiş elemanları gidiyor, araştırmalarının sonucunu rapor haline getiriyor, bu raporda suçlanan kamu görevlileri için yine hiçbir işlem yapılmıyor.* Trabzon’da “görevi ihmal” iddiasıyla yargılanan jandarmaların davasının ana davayla birleştirilmesi ısrarla reddediliyor. Nedeni de aslında söyleniyor: Bir cinayet davasında asker kişilerin sanık olması istenmediği için dava ayrı tutuluyor.* Danıştay davasındaki kamera kayıtları rezaletinin bir benzeri yine burada da yaşanıyor. Kayıtlar önce hiç ortaya çıkmıyor, sonra kayboluyor, siliniyor, kayıtlarda dikkati çeken bazı kişiler hakkında soruşturma yapılmıyor.* Mülkiye müfettişlerinin hakkında soruşturma izni istediği emniyet mensuplarının üst düzeyde olanları için İstanbul Valiliği izin vermiyor, alt düzeyde olanları için veriyor ve hiçbir gerekçe de göstermiyor.* Trabzon’da sanıkların dinleme kayıtlarının kaybolduğu söyleniyor, sonra bazı kayıtlar ortaya çıkıyor.***Bütün bunlara bakıldığında tek bir sonuca varılabilir: “Birileri” Hrant Dink cinayeti davasında adaletin yerini bulmasını istemiyor; değişik kesimlerden kamu görevlileri bunun için birbirlerini kolluyor, araştırma ve soruşturmalar yine “birileri” tarafından belli noktalarda kesiliyor.Hrant Dink’in ne zaman, nasıl hedef gösterildiği biliniyor. Bütün bunlar arşivlerde var. Kimlerin hangi oyunlara alet olduklarının belgeleri ortada. Hrant Dink’i sürekli tehdit edenler, hedef gösterenler bir yana; cinayet hazırlığıyla ilgili bilgisi olduğu belli olan bazı kamu görevlilerinin de Ergenekon davalarında sanık olmalarının sadece tesadüf olduğunu düşünmek için bayağı saf olmak gerekir.Hrant Dink davasının ilerlemesi konusunda isteksiz davranan kurumlar arasında İletişim Başkanlığı da var, meşhur Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu da var.***Bu davada ayıplar, daha Hrant Dink’e arkadan yaklaşıp kafasına silah sıkan şahıs harekete geçmeden önce başladı. İki yıldır da devam ediyor.Kafes eylem planı davasının belgelerinde sanıkların Hrant Dink cinayetinden “operasyonel faaliyet” diye söz ettikleri iddiası yer alıyor. Eğer cinayet “operasyonel faaliyet” ise, dava süresince yaşanan engellemeler de ancak bu “operasyonel faaliyet”in devamı olabilir.Ergenekon davalarında kendilerini “avukat” ilan edenlerin ya da hâlâ hiç inceleme, düşünme gereği duymadan “avukatlık” yapma gayretkeşliğinden vazgeçmeyenlerin Hrant Dink cinayeti davasıyla hiç ilgilenmemelerini de unutmamak gerekiyor.
Anayasa oylamasında firelerden biri olduğu iddia edilen Kürşad Tüzmen, “ihanet” etmediğini söylerken “lider uçurumdan atlarsa ben de atlarım” diyerek demokratik sistemin durumunu anlatmış oldu.Aynı saatlerde CHP lideri Deniz Baykal, tartışmalı diğer iki maddenin de paketten düşmesi halinde tümüne oy vereceklerini ve ülkenin referandumdan kurtulmuş olacağını söyledi.Anayasa’ya göre, partiler anayasa değişikliği oylamalarında grup kararı alamıyor. Bu hükmün hedefi böyle önemli bir konuda milletvekillerinin tümüyle kendi vicdan ve inançları doğrultusunda oy kullanmaları, parti yönetiminin ve liderin baskısı altında kalmamalarıdır. Baykal’ın sözleri, bu kuralın tümüyle işlemez olduğunu, AKP’lilerle ilgili “denetim manzaraları” nın ardından bir kez daha kanıtlamış oluyor.***Herkes karşısındakini demokrat olmamakla suçluyor, ama kimse kendi partisinde demokrasinin işlemesi için uğraşmıyor.Bizim Ankara’mızın siyasetinin makûs talihini değiştirmeye niyetli bir kimse de bugüne kadar ortaya çıkmamıştır.AKP’nin fireleri bu durumun garabetinin bir örneğidir. Bilindiği kadarıyla herhangi bir AKP’li, bugüne kadar anayasa değişikliği tartışmalarında farklı bir fikir savunmamış, farklı bir görüş getirmemiştir.Kendi görüşlerini açıkça ortaya koymaktan korkan bir kısım AKP’li vekilin parti kapatma ile ilgili maddeye oy vermemesi ise, kendi partisinin ayağına kurşun sıkmak değilse nedir?***Bu maddenin düzenlenişi yetersizdir; madde çağdaş ve sürekli lafını ettikleri Venedik kriterlerine uygun değildir. Sadece AKP yönetiminin kendi partilerine karşı yeni bir kapatma davası açılması ihtimaline karşı tedbir olarak tasarlanmıştır.Ama bu haliyle bile mevcut durumdan daha iyi midir kötü müdür?Bu sorunun cevabı da bellidir; kuşkusuz ki bir yeni unsurun araya girmesi parti kapatmaya bir nebze zorluk getirecektir. Ama binlerce kere söylendiği gibi, yapılmak istenen düzenleme AKP için düşünülüp hazırlanmıştır.Örneğin bugünkü mevcut durumda, eğer üç parti aralarında anlaşırsa BDP yine kapatılabilir.Sadece kendi partilerini korumak amacıyla yapılmak istenen bir düzenlemeye o partinin vekillerinin oy vermeyişine bir açıklama getirmek, gerçekten de son derece güç.8 ile 12 arasındaki bir sayıya ulaştıkları anlaşılan AKP’li fireler kendi partilerinin kapatılması yolunun şu anda olduğu gibi açık kalmasını istemişlerdir. Neden?Hep birlikte düşüneceğiz.
Parti kapatma davası açmayı meclis komisyonu onayına bağlayan maddeye ret oyu verenler, oyunu “bu düzenleme ile parti kapatma siyasi iradeye bağlanıyor, daha sağlam hukuki düzenleme yapılmalı ve bu mesele siyasi havaya bağımlı olmamalıdır” gerekçesiyle kullanmadı. Ret oyu vermelerinin gerekçesi “Türkiye artık bir kapatılmış partiler mezarlığı olmasın” değildi. Hiç değildi.Ret oyları “parti kapatmada bugünkü bol kepçe sistemi devam etsin” diye kullanıldı; oy kullanmayanlar da bu düşünceyle kullanmadı.Anayasa paketinin ikinci tur oylamasında AKP’nin dün aldığı ağır yara, demokratik bir tepkiden, “daha çok demokrasi talebinden” kaynaklanmıyor, “daha az demokrasi istemekten” kaynaklanıyor.Anlaşılan AKP içinde 12 milletvekili de eski düzenin sürmesinden yana.AKP dünkü yenilgiyi radikal ve muhafazakâr sağ karşısında aldı.12 Eylül darbesinin sorumlularının yargılanmasına karşı oy kullananların, yaptıklarını gizlemek için tam anlamıyla yalandan bir önerge verenlerin şu andaki parti kapatma sisteminin devamından yana oy kullanmaları da şaşırtıcı değildir.***Anayasa değişikliği üzerine Meclis’te devam eden kavga, paketi “daha ileri çekmek” değil “çok geri olan mevcut durumu korumak” üzerine verilmeye devam edecek.Parti kapatmayla ilgili maddedeki 12 firenin AKP’nin “ülkücü” kökenli milletvekilleri olduğuna ilişkin bazı yorumlar hemen ortaya çıktı. Ama konuyu bu kadar kısıtlı bir açıdan ele almak yerine AKP’nin kadrolarının “demokrasi eğitimi” konusundaki eksikliği üzerine düşünmek daha doğru olacaktır.Dünkü manzara, paketin Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimleri ile ilgili maddelerinin başına da aynı durumun gelebileceği ihtimalinin güçlü olduğunu gösterdi.Eğer bu ihtimal gerçekleşirse, kendi grubunu ikna edemeyen Başbakan Erdoğan’ın önünde tek seçenek kalıyor: Seçime gitmek.Böyle ağır bir yenilgi karşısında Erdoğan halktan “anayasayı tek başına değiştirecek bir çoğunluk” istemek zorunda kalacaktır. Bunu sağlayabilir mi? Cevabı henüz yok, ancak referandum öncesi başlayacak kampanyada o sorunun cevabı bir ölçüde şekillenebilir.Tabii bütün bu süreç içinde şehit sayısı katlanarak artarsa cevap daha da çabuk şekillenecektir.
Kürt açılımında hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir hedef vardı: Artık anneler ağlamasın, kan dursun. Son günlerde ardı ardına gelen şehit haberleri, açılım öncesine dönüldüğünü gösteriyor.Açılım başladığında çok geniş bir destek olduğunu biliyoruz. Kökenleri ne olursa olsun çok geniş bir vatandaş kitlesi “akan kan dursun” dedi. Ama durmadı.Son günlerde artan terörist saldırılara gelmeden önce, yetkililerin “açılım devam ediyor” demesine rağmen Güneydoğu’daki geniş tutuklamalar yapılmasını hatırlamak gerekiyor. Elleri kelepçeli vatandaşların sıraya sokulmasını hatırlamak gerekiyor. Hatta Kuzey Irak’tan gelenlere davalar açılmasını da hatırlamak gerekiyor. DTP’nin kapatılmasını da, en makul Kürt siyasetçilere yasak getirilmesini de hatırlamak gerekiyor. ***Ankara “Kürt açılımı” dedi, “demokratik açılım” dedi, ama birçok uygulama, devletin içinde bu açılıma yönelik direncin devam ettiğini de gösterdi.Çeyrek yüzyıldır, devletin ve devleti yöneten siyasilerin politikası “son destekçiye kadar imha” üzerine kuruldu. Bu politikanın başarısızlığı teslim etmemek artık saflığa bağlanamaz bir durumdur. Bu çeyrek yüzyıl içinde belki yüzlerce kez sorumlu şahıslar “terörün beli kırıldı” demesine rağmen üç kuşak insan dağa çıkmış ve hâlâ asker şehit ediyorsa, bu politikanın başarılı olduğunu iddia edenden kuşku duymak gerekir.Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşlarının da “artık kan dursun, silahlar sussun” dediğini, bunu yürekten söylediğini açılımın ilk günlerindeki tepkilerden biliyoruz. O zaman “nasıl oldu da bütün bu insanların umutları kırıldı” sorusuna sadece siyasetçi ya da bürokrat sorumluların değil, konuya ilgi duyan herkesin cevap araması gerekiyor.*** Açılım sonrası ortaya çıkan iyimser, umutlu hava, “AKP ne yapsa ardında başka bir niyet olduğuna” inananlarda ve ateşe körükle gitme politikasına devam etme taraftarlarında burukluk yaratmıştı. Onlar bugün “biz demiştik” diyorlar.Bunu diyebiliyorlar, çünkü AKP hükümeti açılımı nasıl sürdüreceğine karar veremedi, içerden gelen direnişlere büyük ölçüde teslim oldu.PKK gibi örgütlerin içinde birden fazla “el” bulunduğu da deneylerle sabittir. Bugün PKK’yı tekrar saldırıya geçiren “el” in hangisi olduğu da bilinmez. Ama ne olursa olsun, hangi “el” tekrar kanlı düğmeye basmış olursa olsun, Ankara açılıma dönmek, terörün iyice marjinal kalmasını sağlayacak “demokratik” adımlara devam etmek zorundadır.
Gazetecilikle ilgili “etik” tartışmalarında, aslında tartışmasız olan bir konu, “ikinci iş” meselesidir. Gazetecinin gelir sağladığı bir ikinci işi olamaz. Anglosakson dünyasında, borsalar gelişirken bu mesele yoğun bir şekilde tartışılmış, aşağı yukarı şu sonuca varılmıştır: Gazeteci bir portföy sahibi olabilir, ama sadece hayat güvenliği yatırımı olarak. Yoksa borsalarda kesinlikle “oynayamaz” ve gazeteciliğin bu alanında çalışamaz.Basınımızda özellikle ekonomi alanında uzman gazeteci eksikliği dolayısıyla, hemen bütün gazetelerin ekonomi sayfalarında asıl işleri gazetecilik olmayan yazarlar yorum yapıyor. Ne yazık ki basınımız bu alana ayrılmış köşelerde okuyucuyu tatmin edecek düzeyde ekonomi yorumcusu gazeteciler yetiştiremedi. Dolayısıyla bazı yorumcuların “asıl işlerinin başka oluşu” da tartışıldı. En azından bu yorumcuların imzalarının altında “asıl işi” nin belirtilmesi önerisi geniş kabul gördü. Yani bir ekonomi yorumcusunun “asıl işi” bir şirketin yönetim kurulu üyeliği ise, imzasının altında “filanca şirketin yönetim kurulu üyesi” diye yazılacaktı. Ama sonuçta kimse bu ilkeyi uygulamadı. ***Gazetecinin “ikinci iş”i sadece ekonomi alanında olmayabiliyor. Örneğin ünlü Sovyet casusu, İngiliz istihbaratının da önemli kişilerinden Kim Philby, Sovyetler’e sığınmadan önce 50’li yıllarda Financial Times’ın Beyrut temsilcisiydi. Gazete yönetiminin bunu bilmemesi de neredeyse imkânsızdı.Ancak “asıl iş” sorununda Vietnamlı bir gazeteciye kimse yetişemez...Tran Xuan An, ABD’de yüksek öğrenim görmüş, 50’li yılların başında Saygon’da Reuters haber ajansında gazeteciliğe başlamıştır.Yabancı gazetecilerin yıllarca mesken tuttukları otellerin lobilerinin vazgeçilmez yüzü olmuş, İngilizcesiyle, gazetecilik yeteneğiyle, sıcak ve samimi kişiliğiyle herkesin dostluğunu kazanmıştır. Öyle ki Amerikan Genelkurmayı’nın Saygon’daki karargâhına, Amerikan elçiliğine, Güney Vietnam hükümetinin her köşesine girebilen, her düzeyden kişilerle ilişki kuran bir gazetecidir.Daha sonra Amerikan Time dergisi bu önemli gazeteciyi transfer etmiş, yüzlerce haberini ve yorumunu yayınlamıştır.***Tran Xuan An, aslında kod adı Z.21 olan bir Kuzey Vietnam casusudur. Saygon’un en hassas noktalarına girerek edindiği bilgileri Kuzey Vietnam kuvvetlerinin ünlü generali Giap’a ulaştırmaktadır. O kadar ki General Giap bir konuşmasında “Amerikan operasyonlarının hazırlandığı odanın içindeyiz” demiştir.Sonra savaş biter, yenilen Amerikalılar Vietnam’ı terk eder. Tran Xuan An adı da unutulur. Ta ki Vietnam’ın en önemli madalyalarının bu gazeteciye takıldığı ve kendisine doğrudan generallik verildiği haberinin Batı’ya ulaştığı güne kadar...Tran Xuan An’ı tanıyanlar ve hakkında bilgisi olanlar çok şaşırmışlardır, çünkü bir tek kişi bile bu deneyimli ve başarılı gazeteci hakkında en ufak bir kuşku duymamış, CIA ajanları bile ona “açılmış”lardır.Birlikte gazetecilik yaptığı Fransızlar ve Amerikalılar araştırmaya başlayıp o günlerde olup bitenleri didik didik ederler. Sonuçta, Vietnam’ın savaştaki başarısında bu eski gazetecinin çok önemli payı olduğu ortaya çıkar...***Bu örnekte “gazetecilik” hakkında cevaplanması çok güç bir soruyla karşılaşıyoruz: Tran Xuan An, ülkesine hizmet ederken gazeteciliğe ihanet etmiş midir?Neyse ki gazetecilik etiği ile ilgili her soru bu örnekteki kadar zor değil. Hatta çok basit cevaplara hemen ulaşmak mümkündür. Tran Xuan An’ın durumu ise çok farklı. Hikâyesini öğrenen herkes bu Vietnamlı gazeteciye sempati duyabilir, ama gazetecilik etiği de özel durumlarda delinebilir bir etik değildir.