Ne ‘gizli eller’miş...

21 Nisan 2010

Danıştay saldırısıyla ilgili olarak ortaya çıkan gerçek, bu olayları en iyi izleyenler için bile “yok artık” dedirtecek cinsten.Katliam ertesi, “bozuk” denilen cihazlarda bazı kayıtların daha sonradan silindiğini TÜBİTAK bir raporla tespit etti.Saldırı oluyor, insanlar ölüyor, ülke birbirine giriyor, Danıştay gibi önemli bir kurumun içinde ya da civarında bazı eller bu cihazlara ulaşıyor ve görüntüleri siliyor ya da silmeye çalışıyor...Böyle bir olayın ardından o gizli eller bu kadar rahat ve pervasızca çalışabiliyorsa, vay bu ülkenin başına geleceklere!***Gizli eller yakın dönemde Hrant Dink cinayetinin soruşturmasında ve davasında da fazlasıyla varlığını hissettirdi. Davanın can alıcı aşamalarında birdenbire yollar tıkanıyor, soruşturma, sanki önüne görünmeyen bir set çıkmış gibi duruveriyor. Olayın içinde olan kişileri mahkemeye çağırmak bile mümkün olmuyor, çağrılar muhatabına gitmiyor, giderse cevap gelmiyor.Bu davadaki gizli ellerin ne yapmak istedikleri belli. İstenilen iki tetikçinin mahkûm olması, bunların dışında soruşturmanın ilerlememesi, olayın “münferit” olduğuna, kimse inanmasa da inanmış gibi yapılması vs... Dava sonunda mahkûm olacak iki kişinin geleceği tabii ki bundan sonraki hal ve gidişlerine bağlıdır.Mehmet Ali Ağca hiç gevşememiş, kendisini askeri hapisaneden kaçıranları bile “satmamış” ve sonunda da özgürlüğüne, hatta kaynağı bilinmeyen maddi imkânlara bile kavuşmuştur.***Danıştay katliamı yakın dönemin amacı belli eylemlerinin en önemlilerindendir. Bazı gizli ellerin, olayın gerçek yönünün aydınlanmaması için kamera kayıtlarına el atmış olması durumu çok daha vahim hale getiriyor.Bu olayla ilgili olarak da kamuoyu tümüyle ikiye ayrılmış durumda. Bir taraf bunun laiklik düşmanlarının eylemi olduğundan emin; diğer taraf, Ergenekon’un kargaşa çıkarma, darbe ortamı hazırlama planlarının bir parçası olduğuna inanıyor. Kamera kayıtlarıyla oynanmış olmasını her iki taraf da “karşı tarafın yanıltma faaliyeti” olarak görecektir. Böylece de kayıtlarla oynayan gizli eller amacına ulaşmış, tereddütler ve korkular içinde, sürekli gerilim altında yaşayan, birbirine güvenmeyen bir toplum yapısını perçinlemiş oluyor.

Devamını Oku

Kampanya başladı

20 Nisan 2010

Hükümetin çok sayıda öğretmen, denetim ve sağlık görevlisinin işe alınacağını açıklaması seçim kampanyasının başladığını gösteriyor.AKP’nin anayasa paketinin Meclis’teki görüşmelerini soluk almadan yaptırmasının nedeni de böylece bir açıklamaya kavuşmuş oluyor: Erdoğan ve AKP’nin üst düzeyi referandum ve ardından seçim için bir takvim hazırlamıştır, bu takvimin yürümesi için anayasa kavgasının belli bir süre içinde tamamlanması gerekiyor.Bu göstergeler, Erdoğan’ın “başkanlık sistemi” tartışmasını ortaya atmasını da katarsak, “baharda referandum, sonbaharda genel seçim” ihtimalini güçlendiriyor.***Böyle siyasi ortamlarda iktidardaki parti, kamu imkânlarını da elinde bulundurduğundan, muhalefetin yapacağı hazırlıklarda gecikmesini sağlamak amacıyla “baskın seçim” taktiğine başvurur.Normal seçim tarihine zaten 14-15 ay kaldığına göre, iktidar partisinin “baskın seçim”e başvurması halinde, Başbakan’ın daha önce söylediği “erken seçim olmaz” sözünü de boşa çıkarmadan saptanacak en erken seçim tarihi, ekim ayı olacaktır.Ekim ayındaki seçim, normal tarihinden 8 ay önce yapılmış olacağından “erken seçim” sayılmayabilecektir.Hükümet, on binlerce yeni iş imkânını şu günlerde yarattığına göre seçim kesin olarak 14 ay beklenmeden yapılacaktır.Yaz başında yapılacak referandumda yüzde 60 ve üzerinde evet bekleyen AKP, bu desteği yaz “rahatlaması”nın ardından genel seçim oyuna tahvil etmek isteyecektir.***Eğer CHP anayasa değişikliğini mahkemeye götürür ve iptal ettirtirse genel seçimin ekimde yapılması kesinleşir. Böyle bir iptal kararından, pakete evet demiş olan yüzde 60 ve hatta hayır demiş olan yüzde 40’ın da bir bölümü hoşnut olmayacaktır. O hoşnutsuzluğun sandığa yansıması da kaçınılmazdır.Başbakan Erdoğan’ın bugünden cumhurbaşkanlığı hesapları yapmasına, başkanlık sistemini rahatça konuşmasına bu hesaplar yol açmıştır.Ekim ayında sandığın ortaya konulması ihtimalinin kuvvetlenmiş olmasını muhalefet partileri de göz önünde tutuyor. Ancak anayasa paketi konusunda uyguladıkları gerilim taktiğinin sonuçta AKP’ye yarayacağını öngörmemiş olmalarının da bir açıklaması olmalıdır.Eğer AKP’nin takvimi beklediği gibi yürürse, CHP ve MHP Tayyip Erdoğan’ı Çankaya’ya da kendilerinin çıkarmış olacaklarını bilmelidirler.

Devamını Oku

Erdoğan’ın uzun yolu

20 Nisan 2010

Henüz anayasa paketinin serencamı, referandum ve sonrasında ne olacağı tam olarak ortaya çıkmamışken Başbakan Erdoğan daha uzun vadeli bir yol haritasını ortaya çıkardı.Erdoğan “başkanlık sistemi”ni ilk kez dile getirirken, şu anda yürürlükte olan sistemin hangi sakıncaları bulunduğu ve başkanlık sisteminin bunları nasıl gidereceği konusunda net bir görüş belirtmedi.Kuvvetler ayrılığı sisteminin temel ilkelerine göre, şu anda bizde cumhurbaşkanı yetkilerinin fazla olduğu biliniyor. Bunun nedeni, 12 Eylül askeri yönetiminin akıl hocası hukuk ve siyaset adamlarının, sistemi değiştirmeden Evren’in daha yetkili bir cumhurbaşkanı olmasını sağlama gayretleridir. Bugünkü cumhurbaşkanı yetkileri, parlamenter sistemde kuvvetler ayrılığı tartışılarak değil, Kenan Evren’in Meclis’ten çıkmış hükümetlere karşı bazı yetkilerini elinde tutması, gerektiğinde frenlemesi amacıyla belirlenmiştir.***Erdoğan bugünden, önümüzdeki genel seçim sonrasının temel gündemini ortaya attığına göre, referandumda ve genel seçimde istediği sonuçları alacağına güveniyor. Çeşitli kamuoyu araştırmaları da anayasa paketinin bütün olarak referanduma gitmesi durumunda halktan onay alacağını, bugünkü koşullarda genel seçime gidilirse AKP’nin yine birinci parti çıkacağını gösteriyor. Ama bu öngörüler gerçeğe yakın olsa bile, Başbakan’ın “bunlar çantada keklik” diyerek 2011’de başkanlık sistemini gündeme getireceğini söylemesi pek de hayra alametmiş gibi görünmüyor.***Cumhurbaşkanı Gül seçildiğinde “kural” şöyleydi: Cumhurbaşkanı 7 yıllık bir süre için bir kez seçilir, ikinci kez aday olamaz.Bu kural, gergin geçen cumhurbaşkanı seçiminin ardından yapılan anayasa değişikliği ve referandumla şöyle oldu: Cumhurbaşkanı 5 yıl için halk oyuyla seçilir, ikinci kez aday olabilir, ikinci kez seçilirse üçüncü kez aday olamaz.Böyle durumlarda genellikle bir geçici madde ile, “seçilmiş olan, görevini sürdüren cumhurbaşkanına hangi kuralın uygulanacağı” da belirlenir. Ancak o günün farklı heyecanları içinde öyle yapılmadı ve tartışmalı bir durum yaratıldı.Ankara kulislerinde şu söyleniyor: AKP Erdoğan’ın liderliğinde üçüncü genel seçimi büyük olasılıkla kazanacak, ancak 2015’teki seçimde ne olacağını kestirmek mümkün değil ve aynı liderin aynı partiyle dört kez seçim kazandığı pek görülmüş bir durum değil. Erdoğan da dördüncü genel seçim gelmeden Çankaya’ya çıkmak, orada on yıl kalmak istiyor. Bunun için öncelikle Gül’e eski kuralın uygulanması gerekir. Gül 7 yılın sonunda görevini bıraktığında, genel seçimden önce cumhurbaşkanı seçimi yapılacaktır.***Erdoğan’ın başkanlık sistemini, cumhurbaşkanı yetkilerini şimdiden gündeme getirmesi bu senaryonun doğruluğunu onaylıyor gibi görünüyor.Türkiye siyasetinde 24 saat bile uzun bir süredir, Erdoğan bu planı tekrar gündeme getirdiğinde hangi koşullar içinde olacağımızı şimdiden öngörmek de mümkün değil. Örneğin 2011 seçiminden sonra, üçüncü iktidar döneminin ortasına gelindiğinde AKP tek parti olarak kalabilecek midir?***** Sevinin, bir yumruk daha atıldı Ahmet Türk’e yumruk atılması “birilerini” pek sevindirmişti. Halkın duygularına tercüman olduklarını zannederken, en kaba en ilkel sokak faşizmini ve şiddeti savunanlar tekrar sevinebilirler, AKP’li bir bakan da yumruklandı. Yarın bir CHP’li yumruklanınca da sevinebilirler, çünkü onun ardından yine bir AKP’li yumruklanabilir. Bu iş böylece yürür gider, şiddetle yaşayanlar saklandıkları köşelerden çıkarak bu ülkeyi tekrar cehenneme çevirmek için hareket geçer.Pazar günü bu köşede yayımlanan yazıda tehlikeye dikkat çekmeye çalışmıştık. Dünkü yumruğun ardından tehlikeyi görmek isteyenler bu yazıyı bulup okuyabilirler.

Devamını Oku

Yargı reformu bu yüzden şart

18 Nisan 2010

Yüksek Yargı başkanları adli yıl açılış konuşmalarında hep “yargıda reform” gerekliliğinden söz ederler.Siyasiler de kendi açılarından yargı reformu istiyorlar.Reform kelimesinde herkes mutabık ama reformun içeriği hakkında herkes farklı düşünüyor.Peki bu ülkenin vatandaşları için nedir yargı reformu? Sadece bitmek bilmeyen, yıllarca tekrarlanan o ünlü “gecikmiş adalet adalet değildir” sözünü her seferinde hatırlatan olaylar mı? Bol kepçe dağıtılan tutuklamalar mı? Hepsi dahildir ama daha fazlası da var.***Geçenlerde Ankara’da lise öğrencileri üniversite giriş sınavını protesto etmek üzere bir eylem yaptı. Kıyasıya dövüldüler ve 22’si tutuklandı, ertesi gün itiraz üzerine salındılar, ama onlarca yıllık hapis cezaları istemiyle yargılanacaklar.Geçen haftalarda aynı pankartın birer ucundan tutan iki kişiden biri ağır hapis yedi, diğeri beraat etti.Güneydoğu illerindeki gösterilerde taş attığı için 500’den fazla çocuk hapiste yatıyor.Hrant Dink davası bir türlü ilerlemiyor, gizli eller bazı tanıkların gelmesini, soruşturmanın ilerlemesini engelliyor. Ama başka bir davada, üst düzey bir emniyetçi cinayet ihbarının örtbas edildiğini açıkladı. Bu davada daha önce yapılan suç duyuruları hiç dikkate alınmamıştı, şu ana kadar söz konusu emniyet görevlisinin ifadesi üzerine ne yapılacağına ilişkin bir açıklama da yok.***Bu arada yeri gelmişken: AKP’ye karşı yargı bağımsızlığı savaşı veren HSYK, Mehmet Ali Ağca’nın 4 yıl erken salınmasını sağlayacak kararın altında imzası bulunan yargıcın sonra neden Yargıtay üyeliğine seçilerek “terfi” ettirildiğini açıklamadı. Ayrıca eşi Ağca’nın avukatı olan, kendisi de söz konusu kararı imzalayan bu yargıç hakkında başkaca bir işlem yapılıp yapılmadığı da bilinmiyor.Ülkemizde çok ciddi bir yargı reformu yapılması gerektiğine hiçbir kuşku yok. Reform, Ankara’daki güç odaklarının şu tarafını ya da bu tarafını güçlendirmek için değil; bu ülkenin bütün vatandaşlarının gerçekten adil hizmet almaları, adalet duygusuna tekrar kavuşmaları için şart.Sözde değil özde bir hukuk devletine kavuşmak için şart.

Devamını Oku

Tehlikeli ilkellik

17 Nisan 2010

Sokak faşizmi ya da sıradan faşizm denilen ve aslında hastalık olan bir insan hali vardır.Bu hastalığı taşıyanlar, ilkel güdülerine hâkim olamayanlar, şiddetin insana üstünlük sağladığına inananlar, genellikle de yere düşmüş olana arkadan korkarak yaklaşıp bir tekme daha atanlardır.Düşünüp taşınıp da faşist olmuş değildirler.Sıradan faşistler, mutsuzluklarının, maddi manevi fukaralıklarının, sınıf atlamayı isteyip de atlayamamış, iyi bir eğitim görememiş olmalarının acısını çıkartacak birilerini arar, kendilerine “zenciler” yaratırlar ki rakip gördükleri dünyaya olan hınçlarını “zencilerinin” üzerinden çıkarsınlar.Sıradan faşizmin çok sık görülen bir belirtisi, okumuş yazmışlara, okumuş yazmışların dünyaya bakış açısına karşı düşmanlıktır.Gizliden bir intikam duygusuyla da beslenen bu düşmanlık, genellikle okumuş yazmışları aşağılama şeklinde kendisini gösterir. Sıradan faşist, kendisini onlarla kıyaslar. Eğitimi, bilgisi, görgüsü ne olursa olsun, onlar kadar bilgili olduğuna kendisini inandırır ve neredeyse okuyan, yazan herkesten adeta nefret eder.Sıradan faşist için nefret, kendisini korumanın bir yoludur. Nedenini bilmese ve açıklayamasa da, farklı olandan hoşlanmaz.***Sokak faşisti, şiddetin her türlü sorunu çözeceğine inanır. Şiddete uğrayan kimse onun gözünde zayıftır, şiddete uğramayı hak etmiştir. Şiddete karşı çıkanlar, şiddetsiz bir dünya isteyenler onun gözünde hayalperestlerdir, çünkü onun dünyasında şiddet hep varolacaktır.Barışçı bir dünya ona göre okumuş ve “gerçek” dünyayı bilmeyen hayalci entellerin safsatasıdır. O öyle bir dünya tanımamıştır, hayatın onun bildiği temel ilkesi “göze göz dişe diş”tir.***Bu sokak faşistlerinden bizde çok var. Ama dünyanın her tarafında da var.Hava ne zaman bulanacak olsa, nefret dolu bakışlarını, kararmış yüzlerini gösterirler.Sokak faşizmi, tıpkı faşizmin aslı gibi, dünyanın her yerinde ayıplanır. Sokak faşistleri çocuklara ilkel güdülerinin üzerine çıkamayan, uygarlık adına hiçbir şeyden nasibini almamış, hiçbir şeyi sevmeyen, geri kalmış insan örneği olarak gösterilir.Çocuklara, gelişmiş insan olmak için sadece ayaklarının üzerinde doğrulmuş olmanın, yemeği çatal bıçakla yemenin, hatta güzel yemek sevmenin yetmediği de öğretilir.Gelişmiş toplumlarda sıradan faşistler ortaya çıkmaktan korkarlar. Çünkü ilkelliklerini gösterdikleri anda ayıplanırlar, toplum onları cezalandırır.Ya bizde ne olur?Gerine gerine sokaklarda dolaşmaya devam ederler.

Devamını Oku

Havada kalan eller

15 Nisan 2010

CHP’liler diyor ki “Elimizi uzattık, havada kaldı.” AKP’liler diyor ki: “Baştan elimizi uzattık havada kaldı, sonra elimizi uzattığımızda hep farklı konuştular, oyunlarına gelmeyiz.” Anayasa paketiyle ilgili son siyasi manzara bu noktada tıkanmış görünüyor. Eller aynı anda uzanmadığı için buluşmaları mümkün olmadı.CHP, anayasa meselesi ortaya çıktığı andan itibaren, daha önceki anayasanın tümünü değiştirme konusunda olduğu gibi “kesinlikle yaptırmayacaklarını, bu Meclis’in anayasa dokunma hakkı olmadığı”nı savundu, işbirliği ve diyaloğa kesinlikle karşı çıktı.***AKP tarafından getirilen paketin, üç tartışmalı konu dışındaki maddelerinin geniş destek görmesi üzerine CHP manevra yapmaya başladı, sonunda “paketi ikiye ayırma” önerisini gündeme getirdi.Bu manevrada kuşkusuz, yüksek yargı ve parti kapatmayla ilgili maddelere “neden hayır deneceğini açıklama”nın epey güç oluşunun önemli payı var.Partinin ana çizgisi muhafazakâr ve radikal sağda olmasına rağmen, tabanın kendisini solda hissetmesi gerçeği dolayısıyla, CHP’nin insan haklarını genişleten maddelere “hayır”ı savunması kolay olmayacak.AKP de CHP’nin karşı karşıya olduğu bu güçlüğün, referandumda kendi lehine işleyeceği görüşüyle paketi bölmeme kararını sürdürüyor. Bu kararda, CHP’nin “hayır”ı açıklama güçlüğü kadar, yüksek yargıyla ilgili maddelerin tek başına referanduma gitmesi durumunda, şu anda araştırmaların gösterdiği yüzde 60 dolayındaki evet oylarının azalabileceği kaygısı da rol oynamış olabilir. Eğer Meclis Genel Kurulu’ndaki görüşmeler sırasında AKP’nin tepesi karar değiştirmezse anayasa paketi bütün olarak referanduma gidecektir.***CHP’nin güçlük çekeceği ikinci durum da bu aşamada ortaya çıkacaktır. Halk tarafından onaylanmış bir anayasa değişikliğini tümüyle bozdurmak üzere Anayasa Mahkemesi’ne götürmek de halka kolay anlatılamaz. Bu durumda sadece AKP’ye oy verme niyetinde olan vatandaşların değil, anayasa paketine evet oyu kullanmış olan bütün vatandaşların, CHP’nin kendi iradelerini mahkemeye götürmesini pek hoş karşılamayacakları bellidir. Cumhurbaşkanı seçiminde, Anayasa Mahkemesi’nin olağanüstü “367 kararı”nın referanduma ve genel seçime nasıl yansıdığını CHP hatırlamalıdır.

Devamını Oku

Aklını kaybetmişler

15 Nisan 2010

Ahmet Türk’ün hastane çıkışında söylediklerini, önce aklını ve vicdanını kaybetmişler iyi dinlemeli. Kin ve nefret değil akıl yolu için çağrı yapan Ahmet Türk’ün söylediği doğru. Bu ülke ikiye bölündü; bir yanda akıl yoluyla uygarlığa yönelmek isteyenler, diğer yanda aklını ve vicdanını kaybetmiş olup, bulmaya da niyeti olmayanlar.Aklını ve vicdanını kaybetmiş olanlar Hakkari’de üniformalı ya da üniformasız olarak ortaya çıkıyor ve küçük bir çocuğu kemiklerini dayakla kırıyor.Aklını ve vicdanını kaybetmiş olan başkaları çıkıyor, İstanbul’da, daha önce benzer bir olayda bir genç kız yanarak ölmüş olmasına rağmen, otobüse molotof kokteyli atıyor.***Aklını ve vicdanını kaybetmiş olanlar sadece onlar değil, Hrant Dink’i öldürenler, öldürülmesine göz yumanlar ve cinayetten “operasyon” diye bahsedenler de Türk halkının geleceğini karartmak için hâlâ “görev” başında.Aklını ve vicdanını kaybetmiş olanlar, yıllar önce “cami bombalandı” söylentisi yayarak insanların birbirlerini öldürmesine yol açmışlardı.Aklını ve vicdanını kaybetmiş olanlar, yüzlerce küçük çocuğun hapishanede bulunmasından, bu nedenle de birkaç yıl sonra katı militan olmalarından rahatsızlık değil memnuniyet duymaya devam ediyor.Aklını ve vicdanını kaybetmişlere karşı, Türk halkının çok büyük bir çoğunluğunun tavır almaya başladığını Ahmet Türk hastane kapısında söyledi. Kin ve nefret tohumu ekenlerin her tarafta bulunduğunu da söyledi.Ahmet Türk’e ve onun gibi düşünenlere yasaklar getirenler, bu yasakları savunanlar, hatta onları hapse atmak için uğraşanlar bu sözleri dinlediler mi?***Aklını ve vicdanını kaybetmiş olanlar her an her yerden çıkıveriyor. Bir yerde sade vatandaş gibi çıkıyor, bir yerde polis ya da asker olarak, bir başka yerde PKK’lı olarak çıkıyor.Durdukları yer, kendilerine verdikleri sıfat, yakıştırdıkları misyon ne olursa olsun bunların hepsi aynıdır, aklını ve vicdanını kaybetmişler olarak Türk halkının bugününü ve geleceğini karartmak için görev başındadırlar.Ahmet Türk’ün hastane kapısında verdiği kardeşlik ve aklıselim mesajların anlamını kavrayanların, beyninde ve yüreğinde hissedenlerin çoğaldığını, aklını ve vicdanını kaybetmiş olanlar da görüyor olmalı ki daha da saldırgan, daha da pervasız oluyorlar.Ama bütün bunların sonuna çok yaklaşıldı, çünkü Türk halkı doğruları eğrileri açık olarak görmeye başladı.

Devamını Oku

İyi ki hatırlattı

13 Nisan 2010

HSYK Başkanvekili Kadir Özbek bir konuşmasında, Pakistan’la ilgili bir örnek verdi, sonra sözünün yanlış anlaşıldığını, istifayı düşünmediklerini söyledi.Özbek’in sözlerinde, Türk yargısı adına çok ciddi bir hatırlatma olmasının ötesinde, aslında farkında olmadan yaptığı bir özeleştiri var.Pakistan’da hukukçular, yargıçlar, savcılar, avukatlar iki kez yönetimle çatıştı. İki çatışmada da Pakistan’da askeri yönetim vardı, askeri yönetimin anayasa zorlaması vardı, Pakistanlı hukukçular buna karşı çıktılar. İstifa da ettiler, sokağa da çıktılar. Askeri yönetimle çatışmaktan çekinmediler.Şimdi bize gelelim:1980 yılında bu ülkede askeri darbe oldu. Darbenin başındaki kişi “asmayalım da besleyelim mi” diye bir söz bile sarfedebildi. O sırada görevde olan, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’da görevli hiçbir hukukçunun askeri yönetimin bu yöndeki uygulamalarına karşı bir tavır aldığını duymadık, görmedik.O yıllarda da adli yıl açılırken Yüksek Yargı başkanları konuşma yapar, ama askeri yönetimin hukukun temel ilkelerini çiğnemesi konusuna asla değinmez, küçük imalarda bile bulunmaz, bulunamazlardı.“Asmayalım da besleyelim mi” sözü hukuk ve adalet kavramının bütün temel ilkelerini çiğnemesine; bu söz, yargının diktatörlüğün emrinde olduğunu açıkça ifade etmesine rağmen o zaman istifa şöyle dursun, bir yargıç ya da savcı ya da herhangi bir Yüksek Yargı mensubunun tepkisini dile getirdiğini de görmedik, duymadık.***12 Eylül askeri yönetimi bir süre sonra gitti, askeri mahkemelerse yerinde kaldı. Sıkıyönetim mahkemeleri de kaldı. “Devlet Güvenlik Mahkemeleri”nde asker üyeler kaldı. Yüksek Yargı mensuplarının bir ilke meselesi olarak buna da karşı çıktıklarını duymadık, görmedik.Askeri yönetim 1982 Anayasası’nı, karşı fikrin belirtilmesinin yasak olduğu bir ortamda halka oylattı, referandum yaptı ve “evet” aldı. Yüksek Yargı’nın böyle anayasa yapılamayacağını, böyle referandum olamayacağını belirttiğini duymadık, görmedik.Pakistanlı savcılar, yargıçlar, yüksek yargı mensupları askeri yönetimlerin dayatmalarına karşı korkmadan tepki gösterdi. Sokağa çıktılar, istifa ettiler.Türkiye’de 12 Eylül askeri yönetimi, ayıp bir anayasa yaptı, Yüksek Yargı sesini çıkarmadı. Askeri yönetim “ibret olsun diye” ve “asmayalım da besleyelim mi” sözüne uygun olarak birçok kişiyi idam ettirdi. Yüksek Yargı’nın bunlara karşı çıktığını, bu olayların sahip oldukları hukukçu vicdanını yaraladığını; hukukçuların birinci görevinin ülkelerinde çağdaş bir hukuk devletini savunmak olduğunu gösteren bir tepkilerini duymadık, görmedik.***Bugün ülke yönetiminde seçilmiş bir hükümet var. Askeri yönetim şartları yok. Türkiye demokrasi yolunda çok adım attı. Demokraside siyasi iktidarın uygulamalarına karşı çıkmak, karşı fikir beyan etmek hem yasaldır hem de meşrudur.Yüksek Yargı Ankara Adliyesi’nde toplantı yapabiliyor. Ama 12 Eylül askeri yönetiminde tümüyle boyun eğmiş olmasını, yüzlerce idam kararının neden onaylandığını açıklamıyor, hatırlamıyor.İyi ki, HSYK Başkanvekili Pakistanlı hukukçuların askeri yönetimlerin anti-demokratik uygulamalarına karşı ayaklanmasını hatırlattı; biz de böylece bizim Yüksek Yargımızın askeri yönetimler karşısındaki “uyumlu” tavırlarını hatırlamış olduk.

Devamını Oku