Birkaç gündür aynı soru tekrar tekrar soruluyor. Bazı yetkili kişiler de aynı soruyu sordular ve kuşkulu cevaplar verdiler. Önceki gün ve dün gelen iki haber aynı sorunun çok daha fazla sorulmasına yol açtı.İsrail askerlerinin, Gazze’ye yardım gemisini bastıkları gece PKK İskenderun’da saldırdı. Bu iki olayın ardı ardına gelmesi bazı yetkililerin de aynı soruyu sormasına yol açtı: Raslantı mı değil mi?Önceki gün, yine İskenderun’da İtalyan piskoposun öldürüldüğü haberi gelince tedirginlik daha da arttı. Trabzon’daki rahip cinayeti, o cinayet çevresindeki bağlantıların “uzaklara” gittiğine ilişkin yoğun kuşkular da hatırlanınca piskopos cinayetinin yeni sorulara yol açması kaçınılmaz oldu.İtiraf eden bir katil var, ama cinayet nedeni belli değil. Psikolojik sorun yaşamış olan katil zanlısının teşvik edilip edilmediği sorusu cevapsız kalsa da akıllarda yer edecek. “Psikolojik sorunu var” demekle cevap verilmiş olmuyor, Hrant Dink’in katillerinin ya da Malatya’daki katliamın faillerinin daha önce doktora gitmemiş olmaları “psikolojik” durumlarının normal olduğunu göstermiyor. Böyle cinayetleri işleyenler “normal insan” olabilir mi? ***Ve dün Hrant Dink ailesinin avukatlarından birinin cesedinin evinde asılı olarak bulunduğu, intihar etmiş olabileceği haberi geldi. Bu avukat son duruşmada Dink’in katili tarafından tehdit edilmişti, yakınları başka tehditler de aldığını söyledi.Bu ölüm de “psikoloji” ile açıklanmak istenebilir. Ama, “arka arkaya bu kadar psikoloji fazla değil mi” sorusuna cevap vermek kolay değil.Sokaklardan ufak tefek gibi görünen haberler geliyor. Başbakan Erdoğan’ın gazetelerde “İsrail etkisi altında olan yazar” aramak yerine, anti-semitik, açık Türkçesiyle “Yahudi düşmanı” yazıları önemsemesi, bunların yol açabileceği sonuçları düşünmesi daha yerinde olacaktır. Yardım gemisine İsrail saldırısı dolayısıyla ortalığı Hamas bayrakları sararken... PKK büyük saldırılara girişiyor... İtalyan piskopos öldürülüyor... Hrant Dink’in ailesinin avukatı ölü bulunuyor... Bunları birlikte düşününce en meşru ve haklı soru ortaya çıkıyor: Yine bir senaryo mu uygulamaya konuluyor.Böyle durumlar, siyasi iktidarların muktedir olamadıkları zamanlarda ortaya çıkar ve yarattıkları tedirginliğin etkisi de büyük olur.
İsrail’in kanlı baskını uluslararası hukuk açısından çok açık bir şekilde suç teşkil ediyor. Bunu sadece bütün dünya değil, hükümete katılan partiler dışında İsrail’deki kamuoyu ve basın da açıkça belirtiyor.Gazze’ye yardım gemisinin örgütlenme şeklinin ötesinde, gemide silah bulunmadığı da biliniyordu. Aynı örgütlerin bundan önceki yardım girişiminde de silah yoktu. İsrail’de baskın ve silah kullanma iznini veren ve onaylayan siyasilerin, “silah kuşkusu” gerekçelerinin geçerliliği olabilmesi için bu konuda Türk yetkilileri ile herhangi bir temas kurulup kurulmadığının netleşmesi gerekir.İsrail’in, yardım gemisinde silah bulunduğu kuşkusunu taşıyorsa, gemi Türk limanı çıkışlı olması dolayısıyla, bunu öncelikle Türk yetkililere sorması gerekiyordu. Sormadan, bu konuda bir araştırma yapmadan “gemide silah olduğundan kuşkulanıyorduk” denmesinin bir geçerliliği bulunmuyor.İsrail’in gerekçesi yok, bu yüzden vicdan sahibi olan herkes tepki gösterdi. Vicdan sahibi olanlar arasında İsrail vatandaşları, İsrailli aydınlar, gazeteciler de var ve onlar da kendi hükümetlerine tepkilerini gösterdiler.***Türkiye’de tepkilerin devam ettiği duygusal ortamda, bazı siyasi çevrelerin Filistin halkının meşru temsilcisi olarak Hamas’ı gösterme ve kabul ettirme çabaları da yoğunlaşıyor.Hamas radikal dinci bir örgüttür, İsrail ile savaşırken sivilleri de hedef almakta tereddüt göstermemektedir. Hamas’ın İsrail ile savaşma tarzının Filistin halkına da zarar verdiği, haklı bir davaya masum insan kanı bulaştırması nedeniyle ortadadır. İsrail devleti de Hamas’a yönelik operasyonlarında yoğun bir şekilde orantısız güç kullanmakta, Hamas’tan farksız bir savaş anlayışıyla masum insanları hedef almakta, kadın çocuk dinlemeden saldırmaktadır.Hamas, Türkiye’nin muhatabı ve Filistin meselesinde, Filistin’in meşru temsilcisi olarak görülebilecek bir siyasi örgüt değildir. Hamas bayraklarının, Türkiye’nin her tarafında ortaya çıkarılması da yine Türkiye’nin, Türk halkının haklı tepkilerine uygun bir durum değildir.Hamas Filistin halkı değildir, çaresiz Filistin halkının sığınmak zorunda kaldığı bir “savaş örgütü”dür.Tepkilerimizi ortaya koyarken, İsrail’in cinayetlerinin yarattığı acıları dile getirirken, Hamas’ın Filistin olmadığını da unutmamak gerekiyor.
Gazze’ye yardım gemisi seferinin, Avrupa’daki ve Türkiye’deki “siyasi İslam” ile ilişkili örgütler tarafından düzenlendiği biliniyor.İsrail devletinin kanlı operasyonunun bütün dünyada yarattığı haklı tepkileri yine “siyasi İslam” çerçevesi içindeki kuruluşlar bir “siyasi rant”a çevirme yarışına girmişlerdir.Aynı çevreler, hemen yeni bir yardım gemisi için harekete geçmiş, gerekli maddi kaynağın bol bol sağlandığını ve yeni bir sefer için hazırlığa başladıklarını açıklamışlardır. Bunlar, yeni sefere Türkiye’nin “yarı resmi katılımı”nı beklediklerini de söylemişlerdir.Son günlerin heyecanı içinde dile getirilen önerilen arasında bir de “askerî” olanı var: Türk savaş gemilerinin yeni sefere çıkacak Türk bandıralı gemilere uluslararası sularda eşlik etmesi, onları koruması.Bu, İsrail’e “bulaş da savaşalım” demektir.*** Yardım seferlerinin asıl amacı, Gazze dramına dünyanın dikkatini çekmek, İsrail’in insanlık dışı politikalarını teşhir etmek ve mümkünse Gazze ambargosunda “gedik açmak”tır.Bu sefer, istenilen sonuca ulaşılmasını fazlasıyla sağladığından yeni bir sefer için hızla örgütlenme başlamış.AKP hükümeti, özellikle Saadet Partisi’nden gelen “zorlama”lar dolayısıyla, yeni bir seferin “manevi hamisi” tavrını takınırsa, bu tavır AKP’nin değil Türkiye Cumhuriyeti’nin tavrı olacaktır.Daha yardım gemisi sefere çıkmadan İstanbul’da Filistin ve Hamas bayrakları ortaya çıkmış ve İsrail’in haydutluğu sayesinde bunlar bol bol kullanılmıştır. Bayrakların birkaç gün önce “satışa sunulmuş” olması da “birilerinin” en kanlı senaryoya göre hazırlık yaptıklarını gösteriyor.Yurt dışındaki IHH ve onun içerideki gayri resmi kolu, istedikleri gibi “sivil” protestolarda bulunabilir, ama bu eylemler Türkiye Cumhuriyeti’ni devlet olarak “sıkıştırma” ve “zorlama” sonucunu doğuruyorsa Türkiye Cumhuriyeti’nin de bunlara müdahale hakkı vardır.***ABD, Sovyetler Birliği’ne karşı “yeşil kuşak” oluşturarak, “siyasi İslam”ı tetikçi gibi kullanmaya heveslendiği sırada bu silahın dönüp kendini vuracağını düşünmemişti.Aynı dönemde, genellikle “sol” kanatta yer alan Filistin kurtuluş örgütlerinin zayıflatılması amacıyla da Filistin halkı içinde Hamas gibi örgütlerin etkinliklerinin artmasının en azından istendiği biliniyor. ABD’nin, hatta İsrail devletinin bile FKÖ’nün etkisinin zayıflatılması için Hamas’ın güçlenmesine dolaylı destek olduğuna ilişkin çok sayıda iddia daha o dönemlerde yaygın şekilde dile getirilmişti.Bugün gelinen noktada, Orta Doğu ve Orta Asya’da siyasi İslam’ın hangi ellerde büyütüldüğünü hep hatırlamak, son durumu doğru tahlil edebilmek için gereklidir.İsrail devleti sivil ve silahsız eylemcileri öldüremez, uluslararası sularda haydutluk yapamaz, Türk vatandaşlarını bu sularda tutuklayamaz. Ama İsrail’in haydutluğuyla beslenen radikal İslamcı hareketler de Türkiye Cumhuriyeti’ni, kendi amaçladıkları şiddet siyasetine çekmek için esir alamaz.Buna göz yummak, Türkiye’nin gücünü tam anlamıyla siyasi İslam’a peşkeş çekmek olur ki bunun da hesabını vermek kimse için kolay değildir.
İsrail devletinin yaptığı cinayettir ve hiçbir mazereti de olamaz. Türkiye bu cinayetin peşini bırakmayacaktır, İsrail işlediği suç kabul edene kadar üzerine gitmek durumundadır.İsrail’in bu suçu işleyeceği ihtimalini herhalde, yardım gemisinin yola çıkmasını onaylayanlar öngörmüşlerdir. İşlenen cinayet mazur görülemez, gösterilemez ama bu geminin nasıl “siyasi onay” aldığını da sorgulamak gerekiyor. Bazı çevrelerin İsrail’in yardım gemisinin hareketinden itibaren yaptığı açıklamaları duymamış gibi davranmalarını görmek gerekiyor.***AKP hükümetinin bir süredir yürüttüğü aktif dış politikanın adı bütün komşularımızla “sıfır sorun” olarak konulmuş ve bu hedefe doğru önemli yol alınmıştı. On yıl kadar önce neredeyse savaş aşamasına gelinmiş olan Suriye ile vizenin kaldırılması, Kafkaslar’daki savaş hallerinin giderilmesine yönelik girişimler, Balkanlar’da en uzlaşmaz görünen tarafların masaya oturup el sıkışmaları bu politikanın birçok alanda başarısının kanıtları oldu.“Sıfır sorun” politikası yürürken, özellikle Başbakan Erdoğan’ın İran ve Filistin konularında “farklı” bir üsluba yönelmesi de hem dışarıda hem içerde “eksen kayması” tartışmasına yol açmıştı.Erdoğan’ın Filistin konusundaki üslubunun ve çıkışlarının, soruna bizden yakın ülkelerin tavrından daha sert olması her zaman dikkat çekti ve tartışıldı.İsrail’in Filistin halkına yaptığı insanlık dışı muamelelere tepki gösterildiği anda Sudan’ın “Darfur kasabı” diye nitelenen başkanına hükümetin “önemli konuk” muamelesi yapması da “çifte standart” eleştirilerine yol açmıştı.*** Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin kanlı bir kopma aşamasına gelmiş olması, bölgesel sorunlarda Ankara’nın “arabulucu” olma niyetlerinin ve girişimlerinin de sonu oluyor.Batı dünyası, Birleşmiş Milletler ve NATO, İsrail’in cinayetlerini değişik tonlarda olsa da kınadı. Ancak kınamaların altında imzası bulunanlar, Türkiye’nin dış politikasında “eksen kayması” olup olmayacağını da bundan böyle çok daha yakından izleyeceklerdir.İsrail’in işlediği ağır suçun ardından devam eden iç tepkiler arasında yer alan “dinî” ve “anti-semitizm” kokan ifadelerin sona ermesi için de, iç kamuoyuna yönelik ciddi bir çalışmaya girişmek gerektiğini belirtmeliyiz.
Türkiye ile İsrail’in ilişkileri “one minute”den beri sürekli erozyona uğruyor. Bunun öncelikle Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin Orta Doğu’daki diğer Müslüman ülkelerle olduğu gibi olmasını isteyen güçleri sevindirdiği ortada.Batı dünyasından almaya devam ettiği kuvvetli destek sayesinde İsrail’i yönetenler, bir zamanlar kendi halklarına reva görülen vahim muameleyi başkalarına uygulamayı belirli bir şekilde alışkanlık edinmişlerdir.Gazze’ye yardım götürenlere yapılan saldırı da aynı pervasızlığın son ürünüdür.Saldırının arkasından “bu kadarı beklenmiyordu” diyenler oldu, aslında bekleniyordu; İsrail, gemilerin geçeceği bölgeyi yasak bölge ilan etmiş ve müdahale edeceğini günler önce ilan etmişti.Yardımı götürenlerin asıl amacı da Gazze dramını unutmaya yüz tutmuş dünyaya, bu dramın bütün ağırlığıyla yaşanmaya devam ettiğini göstermek olduğuna göre, eylemciler amaçlarına ulaşmışlardır. Dünya, İsrail devletinin şiddet uygulamakta hiçbir tereddüt göstermediğini bir kez daha görmüştür.***Filistin meselesi çözülmediği sürece radikal dinci hareketler bu en büyük beslenme kaynaklarını korumaya devam edecek. Filistin halkının önemli bir bölümü de radikal İslamcı örgütlerin peşine düşmüş durumda. İsrail devletinin bütün politikalarıysa bu durumu pekiştiriyor.İsrail’in katı politikalarının son dönemde iyice belirgin hale gelmesinin nedeninin, bu ülkeyi yöneten radikal sağcıların “nasıl olsa bir savaş çıkacak, bunu daha İran nükleer bomba edinmeden yapalım” düşüncesini taşımaları olduğu da öne sürülüyor.***Tabii ki Türkiye’yi bu çatışmaya çekmek isteyenler var. İçeride radikal sağ, dışarıda bölgenin radikal İslamcı yönetim ve örgütleri Türkiye’nin bu çatışmada açık olarak İsrail karşısında olmasını istiyor.AKP hükümetine içerideki radikal çevrelerden de baskı geleceği kesindir.Türkiye’yi zorlamak için başka eylemlere girişmeye, Türkiye’nin Yahudi vatandaşlarına tehditler yöneltmeye kalkışacaklar da olabilir.Bütün bunları önleyebilecek tek yol, Hükümet’in “sağduyu” hattında -ama tabii ki İsrail’in faşist yöntemlerini sonuna kadar teşhir ederek- kalmasıdır.Bu kolay değil; çünkü İsrail “sağduyu hattı”nda değil, siyasi İslamcı çevreler de “sağduyu hattı”nda değil. Ama Ankara “sağduyu hattı”nda kalmak zorundadır.
CHP’deki genel başkan değişimiyle birlikte önümüzdeki seçime ilişkin farklı tahminler ortaya çıkmaya başladı. CHP tarafından gelen iyimser havanın, AKP’de bir tedirginlik yarattığına ilişkin belirtiler de görüldü.Araştırma kuruluşları Kılıçdaroğlu’nun gelişinin seçmen üzerindeki etkisi ölçmek için çalışmalar yaptı.Bu araştırmalarının birine göre, CHP geçen seçimde aldığı oy oranını, yaklaşık 10 puan artırıyordu, dolayısıyla o araştırmayı dikkate almadık. Buna inanacaklar olabilir, ama inanmasınlar, çünkü hiçbir demokratik ülkede, tek başına bir genel başkan değişikliği hiçbir partinin oyunu 10 puan artırmamıştır, bizde de artırması şu anda mümkün değildir.O araştırma dışındaki üç araştırmayı birlikte ele alırsak, Türk seçmeninin, CHP’deki değişiklikle birlikte oy verme eğilimini ne ölçüde değiştirdiğini görebiliriz.Andy-Ar araştırmasının sonuçları şöyle:AKP yüzde 39,5 (+ 1,2)CHP yüzde 23,1 (- 0,1)MHP yüzde 14,8 (- 1,2)BDP yüzde 4,6 (- 1,1)(Sonuçların yanında parantez içinde verilen artı-eksi sayılar son yerel seçimde partilerin il genel meclisi sonuçlarına göre değişimi gösteriyor.)GENAR’ın araştırmasının sonuçları şöyle:AKP yüzde 39,3 (+ 1)CHP yüzde 26,1 (+ 2,9)MHP yüzde 14,1 (- 1,9)BDP yüzde 6,4 (+ 0,7)En son araştırmayı yapan Metropoll, kararsız ve oy vermeyecek seçmeni sonuçlara eklemiyor. Dolayısıyla bu araştırmada yer alan yüzde 11,5’lik bir oran “kenarda” duruyor. Kenardaki o oranı AKP’ye 3, CHP’ye de 2,5 puan ekleyerek okumak mümkün.Metropoll’un araştırmasının sonuçları da şöyle:AKP yüzde 37,9 (- 0,4)CHP yüzde 24,3 (+ 1,1)MHP yüzde 13,3 (- 2,7)BDP yüzde 4,1 (- 1,6)CHP İKTİDARI İSTİYORSABu üç araştırmanın bulgularına birlikte baktığımız zaman çok net bazı sonuçlara varabiliriz:- AKP yüzde 39 hattında tutunuyor, hatta geçen seçime göre küçük bir artış da elde edebilir.- CHP oylarında küçük bir hareket görülüyor, ancak bu hareket partiyi henüz “iktidar seçeneği” ya da “adayı” konumuna getirmekten uzaktır.Bu araştırmalar, mayıs ayı sonuna ait tespitleri içeriyor. Önümüzde anayasa referandumu var, uzun bir seçim kampanyası var. Bu sürede CHP’nin yeni genel başkanının şu ana kadar fikir belirtmediği konularda ne gibi siyasetler geliştireceği, bunların seçmeni nasıl etkileyeceği bilinmiyor.Ama şu andaki manzara budur ve CHP’nin “iktidara geldik, geliyoruz” diye sevinmek yerine çok daha etkili bir çalışmaya girişmesi gerektiği de ortadadır.
Deniz Baykal, görüntüler ortaya çıktığında “kime ne!” deseydi; doğrulamadan yahut yalanlamadan işine devam etseydi, yine CHP Genel Başkanlığı’ndan gider miydi?Bu olayla ilgili soruların hiçbiri henüz cevap bulmuş değil ve bu sorunun da cevabı yok.Baykal öyle yapsaydı, bir önceki kurultayda onu avuçları patlayana kadar alkışlayanlar “olmaz, istifa etmelisin” diyebilir miydi?Herhalde diyemezlerdi. Bunların bazıları Baykal’a yönelik en küçük bir eleştiriyi okuduklarında en ağır küfürlerle tepki verirlerdi, ama Baykal gittiğinden beri sesleri solukları çıkmıyor. Sahi nerede onlar?Deniz Baykal siyasi fikirleriyle ve icraatıyla başarısız olduğu için gitmedi. Baykal o nedenle gitmediği için, Kılıçdaroğlu da siyasi fikirleri ve o fikirlerin yarattığı beklentilerle gelmedi. Özellikle yolsuzlukla ilgili çalışmalarının ve mütevazı kişiliğinin yarattığı sempati sayesinde geldi.Hâlâ bırakın ayrıntıları, en temel meselelerde bile Baykal’la farklı fikirde olup olmadığını, hangi konularda ne düşündüğünü kimse bilmiyor.***O görüntüleri kim kaydettirdi ve yaydı?Bu soruya beş kadar cevap verildi:ABD, İsrail, Türkiye’deki bazı İslamcı çevreler, Baykal’ı ancak böyle gönderebileceklerini düşünen bazı CHP’liler. Hatta Ergenekon... ABD ve İsrail olduğu konusunda kimse bir şey kanıtlayamaz. İslamcı çevrelere gelince “neden götürsünler” sorusunun cevabını vermek kolay değil. Çünkü Baykal ile CHP’nin bulunduğu nokta AKP için bir tehdit oluşturmuyordu, ama şimdi bir tehlike söz konusu olabilir, çünkü Baykal küskünleri CHP’ye dönüş işaretleri veriyor, CHP örgütleri heyecana gelmiş durumda. Tayyip Erdoğan da aynı işaretleri verdi.Dini konulara hâkim bir dostumuz şöyle söyledi:İslam’da Kur’an’dan kaynaklanan anlayışa göre “zina” suçunun kesinleşmesi için, önce olayı kovalayan birisi, sonra onun harekete geçirdiği dört şahit gerekir ki, bu da yetmez, yatakta yakalanan çiftin iyiden iyiye “samimi” bir pozisyonda olmaları gerekir. Kendisine bu koşullarla zina hemen hemen kanıtlanamaz, dediğimizde de cevabı şu oldu: “Zaten bu çok sıkı kuralın konulmasının nedeni, insanların birbirlerinin özel hayatlarıyla ilgilenmesini engellemek, insanları bundan caydırmak.” Biz sadece bu diyaloğu aktarmış olalım.Ergenekon’a gelince... Onlar da şöyle demiş olabilirler: “Biz devamlı kelle koltukta uğraşıp duruyoruz, bu Baykal hiçbir ilerleme sağlamıyor. Bari onu değiştirelim de, bizim yükümüz azalsın...” Olabilir mi, olabilir. En azından Cumhuriyet Gazetesi’nin tirajının ve etkinliğinin yerinde saymasına bu çevrenin tepki gösterdiği hatta çözüm bulmak için raporlar hazırlattığı da biliniyor. (Bombaları karıştırmıyoruz.) ***** Büyük uzlaşma“Uzlaşma kültürü” müzün zayıflığının, kronikleşmiş sorunlarımızdan biri olduğu hep dile getirilir.Ancak dün, çok büyük bir uzlaşmanın sağlandığını gördük. Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’teki yazısının birinci sayfadaki anonsunda şöyle deniliyor: “Yüzlerce köşe yazarı. Hepsi kelli felli, kelsiz felsiz. Vasatlar âleminin ahalisi. Her gün işleri güçleri komplo teorisi üretip, yükselen kim varsa, farklı kim varsa çamur atmak, iftira atmak. Bugün sizi bu karanlık mahalleden kurtarıp, biraz nefes aldırmak istiyorum.” Özkök’ün “nefes aldırma” yazısında Facebook’un genç sahibinin nasıl zengin olduğu anlatılıyor. Fakat “vasatlık âlemine” kaba sokak faşizminin ayak kokusunun, kasaba ırkçılığının “özgün fikir ve düşünce özgürlüğü” gibi sunulup savunulmasının dâhil olup olmadığı anlaşılmıyor.Gerçek şu ki, Tayyip Erdoğan ile Ertuğrul Özkök basına ve köşe yazarlarına bakışta “uzlaşmış.” Erdoğan daha başka kelimeler kullanıyor, ama söylediği Özkök’ün “vasatlık” sözcüğüyle ifade ettiğinden farklı değil.Belki bu “uzlaşma” başka uzlaşmaların da habercisi olur, belki “düşmanlıkta uzlaşma”dan “dayanışmada ve anlamada uzlaşmaya” kadar gelebiliriz.
Bu yıl 27 Mayıs 1960’ın bu kadar yoğun bir şekilde tartışılmasının bir nedeni, üzerinden tam yarım yüzyıl geçmiş olması. Ama asıl derindeki neden, kuşku barındıran bir sorunun üzerinde duruyor: Türkiye’de tekrar bir askeri darbe olur mu?Ergenekon davaları dolayısıyla, Silahlı Kuvvetler içinde, 2002-2003 yıllarında bile bir askeri müdahale tartışması yaşandığı, böyle bir müdahaleyle ilgili zihinsel, siyasi ve eylemsel hazırlıklar olduğu ortaya çıktı. Bu hazırlıkların silahlı bir müdahale ile sonuçlanmamış olmasıyla ülkemizin nasıl büyük bir badire atlattığını gün geçtikçe daha iyi göreceğiz...DARBE VE ANAYASA27 Mayıs’ın ellinci yılında geriye bakarken görmemiz ya da asıl tartışmamız gereken, ülkemizin bu darbe ve müdahalelerle bir şey kazanıp kazanmadığını, daha doğrusu neler kaybettiğidir.Türk halkı henüz yeterince güçlü bir kararlılıkla “her türlü askeri müdahale, siyasete her türlü silahlı müdahale kötüdür” demediği için bu tartışmaların daha da kuvvetli bir şekilde sürdürülmesi gerekiyor. Birkaç gündür yoğunlaşan 27 Mayıs tartışmalarında sıkıntı veren bir “çelişki” kendisini gösteriyor:Evet, 27 Mayıs darbesi kötü oldu, ama bu darbenin ardından gelen anayasa da oldukça geniş bir demokrasi ve insan hakları çerçevesi açmıştı...Kuşkusuz ki bu savın kaynağı, müdahale gerekçesinin “DP iktidarının anayasayı ve temel özgürlükleri çiğnemesi” oluşudur.Demokrat Parti iktidarının son dönemi, ne açıdan bakılırsa bakılsın; savunulması, gerekçelendirilmesi kolay bir dönem değildir. Ancak bunu belirtmek, tespit etmek, darbeyi savunmakla -haklı bulmakla- karıştırılmamalıdır.Nitekim, 27 Mayıs anayasasının Türkiye’ye fazla geldiğini düşünenler de 12 Mart 1971 müdahalesini yapan askerler olmuştur. Aynı görüş, 12 Eylül 1980 darbesini yapan askerlerde çok daha güçlü bir şekilde kendisini göstermiş ve Türkiye, utanç verici bir anayasayla ve onun getirdiği bir düzende yaşamaya mahkûm edilmiştir.Bugün hâlâ bu üç darbeyi savunanlar var. Tabii ki önce “bütün darbeler kötüdür” diyor ve hemen ardından da “sivillerin ülkeyi yönetmekteki beceriksizliğini” gündeme getiriyorlar. Beceriksizlik, 27 Mayıs için DP’nin temel özgürlüklere saldırısı, 12 Mart için ülkeyi uçuruma götürecek bir sol darbe ihtimali, 12 Eylül içinse ülkenin bir iç savaş eşiğine gelmiş olmasıdır.Aynı ruh, 28 Şubat’ta da “ama ülke irticaya teslim olacaktı” şeklinde ortaya çıkmıştı.UÇURUM GEREKÇESİAskeri müdahalelerin her birinin öncesinde kuvvetli bir “ülke uçuruma gidiyor kampanyası” yaşanmıştır. Bu kampanyanın başını bugün de olduğu gibi her zaman, “ulusalcı” denilen çevreler, hatta aydınlar ve birtakım politikacılar çekmiş, her seferinde de kamuoyunun en azından bir kesimini “ülkenin bölünmeye ve irticanın eline düşmeye doğru gittiğine” inandırmışlardır.12 Eylül’ü anlamak ve bugünkü Ergenekon davalarını kavrayabilmek için işe 27 Mayıs’tan başlamak çok yerindedir. Ama bunlar konuşulurken yine “asıl soru” gizli ya da açık olarak sorulmaya devam edecektir: Türkiye’de bundan sonra bir askeri müdahale olabilir mi?Daha 7 yıl önce askeri müdahale planlarının yapılmış olması, Hrant Dink cinayeti, Trabzon ve Malatya cinayetleri, hâlâ eski rüyalar içinde yaşayanların bulunduğunu gösteriyor. O rüyaların sadece rüya olarak kalabilmesinin tek yolu, Türk halkının demokrasiye sahip çıkması, demokrasi dışı her türlü müdahaleye tepki göstereceğini her fırsatta ortaya koymasıdır.