‘Kime ne!’ deseydi...

Haberin Devamı

Deniz Baykal, görüntüler ortaya çıktığında “kime ne!” deseydi; doğrulamadan yahut yalanlamadan işine devam etseydi, yine CHP Genel Başkanlığı’ndan gider miydi?

Bu olayla ilgili soruların hiçbiri henüz cevap bulmuş değil ve bu sorunun da cevabı yok.

Baykal öyle yapsaydı, bir önceki kurultayda onu avuçları patlayana kadar alkışlayanlar “olmaz, istifa etmelisin” diyebilir miydi?

Herhalde diyemezlerdi. Bunların bazıları Baykal’a yönelik en küçük bir eleştiriyi okuduklarında en ağır küfürlerle tepki verirlerdi, ama Baykal gittiğinden beri sesleri solukları çıkmıyor. Sahi nerede onlar?

Deniz Baykal siyasi fikirleriyle ve icraatıyla başarısız olduğu için gitmedi. Baykal o nedenle gitmediği için, Kılıçdaroğlu da siyasi fikirleri ve o fikirlerin yarattığı beklentilerle gelmedi. Özellikle yolsuzlukla ilgili çalışmalarının ve mütevazı kişiliğinin yarattığı sempati sayesinde geldi.

Hâlâ bırakın ayrıntıları, en temel meselelerde bile Baykal’la farklı fikirde olup olmadığını, hangi konularda ne düşündüğünü kimse bilmiyor.

***

O görüntüleri kim kaydettirdi ve yaydı?

Bu soruya beş kadar cevap verildi:

ABD, İsrail, Türkiye’deki bazı İslamcı çevreler, Baykal’ı ancak böyle gönderebileceklerini düşünen bazı CHP’liler. Hatta Ergenekon...

ABD ve İsrail olduğu konusunda kimse bir şey kanıtlayamaz. İslamcı çevrelere gelince “neden götürsünler” sorusunun cevabını vermek kolay değil. Çünkü Baykal ile CHP’nin bulunduğu nokta AKP için bir tehdit oluşturmuyordu, ama şimdi bir tehlike söz konusu olabilir, çünkü Baykal küskünleri CHP’ye dönüş işaretleri veriyor, CHP örgütleri heyecana gelmiş durumda. Tayyip Erdoğan da aynı işaretleri verdi.

Dini konulara hâkim bir dostumuz şöyle söyledi:

İslam’da Kur’an’dan kaynaklanan anlayışa göre “zina” suçunun kesinleşmesi için, önce olayı kovalayan birisi, sonra onun harekete geçirdiği dört şahit gerekir ki, bu da yetmez, yatakta yakalanan çiftin iyiden iyiye “samimi” bir pozisyonda olmaları gerekir. Kendisine bu koşullarla zina hemen hemen kanıtlanamaz, dediğimizde de cevabı şu oldu: “Zaten bu çok sıkı kuralın konulmasının nedeni, insanların birbirlerinin özel hayatlarıyla ilgilenmesini engellemek, insanları bundan caydırmak.” Biz sadece bu diyaloğu aktarmış olalım.

Ergenekon’a gelince... Onlar da şöyle demiş olabilirler: “Biz devamlı kelle koltukta uğraşıp duruyoruz, bu Baykal hiçbir ilerleme sağlamıyor. Bari onu değiştirelim de, bizim yükümüz azalsın...” Olabilir mi, olabilir. En azından Cumhuriyet Gazetesi’nin tirajının ve etkinliğinin yerinde saymasına bu çevrenin tepki gösterdiği hatta çözüm bulmak için raporlar hazırlattığı da biliniyor. (Bombaları karıştırmıyoruz.)



*****


Büyük uzlaşma

“Uzlaşma kültürü” müzün zayıflığının, kronikleşmiş sorunlarımızdan biri olduğu hep dile getirilir.

Ancak dün, çok büyük bir uzlaşmanın sağlandığını gördük. Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’teki yazısının birinci sayfadaki anonsunda şöyle deniliyor: “Yüzlerce köşe yazarı. Hepsi kelli felli, kelsiz felsiz. Vasatlar âleminin ahalisi. Her gün işleri güçleri komplo teorisi üretip, yükselen kim varsa, farklı kim varsa çamur atmak, iftira atmak. Bugün sizi bu karanlık mahalleden kurtarıp, biraz nefes aldırmak istiyorum.”

Özkök’ün “nefes aldırma” yazısında Facebook’un genç sahibinin nasıl zengin olduğu anlatılıyor. Fakat “vasatlık âlemine” kaba sokak faşizminin ayak kokusunun, kasaba ırkçılığının “özgün fikir ve düşünce özgürlüğü” gibi sunulup savunulmasının dâhil olup olmadığı anlaşılmıyor.

Gerçek şu ki, Tayyip Erdoğan ile Ertuğrul Özkök basına ve köşe yazarlarına bakışta “uzlaşmış.”

Erdoğan daha başka kelimeler kullanıyor, ama söylediği Özkök’ün “vasatlık” sözcüğüyle ifade ettiğinden farklı değil.

Belki bu “uzlaşma” başka uzlaşmaların da habercisi olur, belki “düşmanlıkta uzlaşma”dan “dayanışmada ve anlamada uzlaşmaya” kadar gelebiliriz.

DİĞER YENİ YAZILAR