Yarım yüzyıl sonra

Haberin Devamı

Bu yıl 27 Mayıs 1960’ın bu kadar yoğun bir şekilde tartışılmasının bir nedeni, üzerinden tam yarım yüzyıl geçmiş olması. Ama asıl derindeki neden, kuşku barındıran bir sorunun üzerinde duruyor: Türkiye’de tekrar bir askeri darbe olur mu?

Ergenekon davaları dolayısıyla, Silahlı Kuvvetler içinde, 2002-2003 yıllarında bile bir askeri müdahale tartışması yaşandığı, böyle bir müdahaleyle ilgili zihinsel, siyasi ve eylemsel hazırlıklar olduğu ortaya çıktı. Bu hazırlıkların silahlı bir müdahale ile sonuçlanmamış olmasıyla ülkemizin nasıl büyük bir badire atlattığını gün geçtikçe daha iyi göreceğiz...

DARBE VE ANAYASA

27 Mayıs’ın ellinci yılında geriye bakarken görmemiz ya da asıl tartışmamız gereken, ülkemizin bu darbe ve müdahalelerle bir şey kazanıp kazanmadığını, daha doğrusu neler kaybettiğidir.

Türk halkı henüz yeterince güçlü bir kararlılıkla “her türlü askeri müdahale, siyasete her türlü silahlı müdahale kötüdür” demediği için bu tartışmaların daha da kuvvetli bir şekilde sürdürülmesi gerekiyor. Birkaç gündür yoğunlaşan 27 Mayıs tartışmalarında sıkıntı veren bir “çelişki” kendisini gösteriyor:

Evet, 27 Mayıs darbesi kötü oldu, ama bu darbenin ardından gelen anayasa da oldukça geniş bir demokrasi ve insan hakları çerçevesi açmıştı...

Kuşkusuz ki bu savın kaynağı, müdahale gerekçesinin “DP iktidarının anayasayı ve temel özgürlükleri çiğnemesi” oluşudur.

Demokrat Parti iktidarının son dönemi, ne açıdan bakılırsa bakılsın; savunulması, gerekçelendirilmesi kolay bir dönem değildir. Ancak bunu belirtmek, tespit etmek, darbeyi savunmakla -haklı bulmakla- karıştırılmamalıdır.

Nitekim, 27 Mayıs anayasasının Türkiye’ye fazla geldiğini düşünenler de 12 Mart 1971 müdahalesini yapan askerler olmuştur. Aynı görüş, 12 Eylül 1980 darbesini yapan askerlerde çok daha güçlü bir şekilde kendisini göstermiş ve Türkiye, utanç verici bir anayasayla ve onun getirdiği bir düzende yaşamaya mahkûm edilmiştir.

Bugün hâlâ bu üç darbeyi savunanlar var. Tabii ki önce “bütün darbeler kötüdür” diyor ve hemen ardından da “sivillerin ülkeyi yönetmekteki beceriksizliğini” gündeme getiriyorlar. Beceriksizlik, 27 Mayıs için DP’nin temel özgürlüklere saldırısı, 12 Mart için ülkeyi uçuruma götürecek bir sol darbe ihtimali, 12 Eylül içinse ülkenin bir iç savaş eşiğine gelmiş olmasıdır.

Aynı ruh, 28 Şubat’ta da “ama ülke irticaya teslim olacaktı” şeklinde ortaya çıkmıştı.

UÇURUM GEREKÇESİ

Askeri müdahalelerin her birinin öncesinde kuvvetli bir “ülke uçuruma gidiyor kampanyası” yaşanmıştır. Bu kampanyanın başını bugün de olduğu gibi her zaman, “ulusalcı” denilen çevreler, hatta aydınlar ve birtakım politikacılar çekmiş, her seferinde de kamuoyunun en azından bir kesimini “ülkenin bölünmeye ve irticanın eline düşmeye doğru gittiğine” inandırmışlardır.

12 Eylül’ü anlamak ve bugünkü Ergenekon davalarını kavrayabilmek için işe 27 Mayıs’tan başlamak çok yerindedir. Ama bunlar konuşulurken yine “asıl soru” gizli ya da açık olarak sorulmaya devam edecektir: Türkiye’de bundan sonra bir askeri müdahale olabilir mi?

Daha 7 yıl önce askeri müdahale planlarının yapılmış olması, Hrant Dink cinayeti, Trabzon ve Malatya cinayetleri, hâlâ eski rüyalar içinde yaşayanların bulunduğunu gösteriyor. O rüyaların sadece rüya olarak kalabilmesinin tek yolu, Türk halkının demokrasiye sahip çıkması, demokrasi dışı her türlü müdahaleye tepki göstereceğini her fırsatta ortaya koymasıdır.

DİĞER YENİ YAZILAR