BDP'nin tarihi misyonu

22 Haziran 2010

Son terörist saldırılar PKK’nın Türk toplumunu geri dönülmesi güç bir gerilim içine sokmayı amaçladığını gösteriyor. Bu gerilim ortamında her türlü duygusal tepki öne çıkacak, toplumun yaşadığı travmalar akıl ve mantığı iyice aşağıya itecektir.Böyle bir ortamın, Türkiye’de yaşayan Kürtlere herhangi bir fayda sağlayacağını iddia etmek için de aklını kaybetmiş olmak gerekir. Türkiye’de demokratik sürecin ilerlemesinin PKK’yı ve onun politikalarını bir doğal tasfiye sürecine sokacağını, kuşkusuz bu örgütü yönetenler, İmralı da dahil, görmüşlerdir.Bu doğal tasfiye süreci kaçınılmazdır. Bunun için bütün şartlar, en önemlisi Türkiye’nin iç şartları olgunlaşmaya devam ediyor.***Terörün şu anda ulaştığı boyutların ve tırmandırdığı gerilim ortamının bütün topluma, Türkiye’nin Kürt vatandaşları da dahil bütün vatandaşlara verdiği zarar tartışılmaz.Bu ortamda siyasi irade, sadece iktidarın misyonu değildir, belki de en fazla bugün, Türkiye’nin Kürtlerini temsil ettiğini düşünen siyasi partinin misyonu olmuştur.***Türkiye’nin Kürtleri, ilk kez 60’lı yıllarda bağımsız bir siyasi parti için girişimde bulundu, ancak kurulan bu partinin ciddi bir siyasi işlevi olmadı. 1991’de SHP ile Meclis’e giren Kürt siyasetçilerinse, geçen 20 yıl içinde her zaman temsil ettikleri insanların çıkarlarına uygun politikalar ürettikleri söylenemez.Ancak şu anda bütün ülkenin, bütün kurumları ve vatandaşlarıyla geldiği aşamadaki şartlar bugün faaliyette olan BDP’ye gerçekten tarihi bir misyon yüklüyor.O “misyon”un içeriği de çok bellidir.Yasal partiler üzerinde PKK’nın etkisi gizli bir şey değil, ancak bu durum, BDP’nin bugün yapabilecekleri açısından belirleyici olmamak zorundadır.*** Kürtleri temsil eden siyasi partiler, görevleri olan gerçekten temsili, temsil ettikleri kesimin talepleri için mücadeleyi, ancak demokratik bir düzen içerisinde yerine getirebilirler.BDP’li Kürt siyasilerin bugünkü aşamada gösterecekleri siyasi irade, bu partinin Türk toplumunun geleceği içinde gerçek bir siyasi güç olması anlamına geleceği için bazıları açısından kabul edilemez, engellenmesi gereken bir durum olarak görülecektir.Ama adı ister BDP olsun ister başka bir şey, Türkiye’nin Kürtlerini temsil eden bir siyasi partinin bu ülkenin geleceğinde etkili bir güç olabilmesinin yolu, bugün BDP’nin üzerine düşen misyonu yerine getirebilmesinden geçmektedir.

Devamını Oku

Körler dünyasında

21 Haziran 2010

PKK’nın son saldırıları dolayısıyla, ülkemizin ve bütün vatandaşlarımızın geleceği bakımından gerçekten korkutucu bir “körler dünyası” ayakta olduğu gerçeği tekrar ortaya çıktı.Körler ikiye ayrılıyor.Bir bölümü cehalet; tarihi ve dünyayı bilmeme nedeniyle kör olup bütün toplumu da körleştirme faaliyeti içinde. Ve bazıları, sanki terör sorunu geçen hafta başlamış, terörden önce bir Kürt meselesi yokmuş gibi yaşıyor. Yüzlerce kitap yazılmamış, yüzlerce çalışma, yüzlerce araştırma yapılmamış gibi, sanki mesele son şehitlerimizin haberiyle ortaya çıkmış gibi davranıyor.Bu mesele üzerine hiçbir fikir beyan etmemiş olanlar, “toplanalım, konuşalım” diyor. Sanki ilk kurşun atıldığından bu yana çeyrek yüzyıl geçmemiş gibi...Körler dünyasının diğer bölümündeyse bütün sorunların kaynağında demokrasi olduğunu düşünenler bulunuyor; her kan dökülüşünde, her şehit cenazesinde kendilerinin haklı çıktığını sanıp için için seviniyorlar...Evet, “seviniyorlar” diyoruz, çünkü bunlar büyük siyasi hedefler içinde insan canının teferruattan ibaret olduğuna inanılan bir dünyada yaşıyor.Körler dünyasında bu iki kesim yaşıyor. ***Bir de günlük “pratik dünya”nın iki yanında yaşayanlar var.Bunların bir bölümü, olayın esasıyla, ülkenin orta ve uzun vadeli geleceğiyle ilgili değil; bugün bu olaylar iktidar partisini yıpratır umuduyla yaşıyorlar.Onlar için önemli olan şehitler değil, siyasi iktidarın başlattığı “demokratik açılım”ın başarısız olması.Bugünkü başarısızlık görüntüsünün zararını bütün ülkenin, bütün vatandaşlarının çekiyor oluşu onlar için önemli değil, yeter ki iktidar partisi başarısız görünsün!Ve bir de iktidar partisi tarafı var. Onlar da meselenin esasıyla ilgili olmayıp bu şiddet olaylarının, saldırıların içeride ve dışarıda kazanılmış büyük başarılar nedeniyle kendilerine karşı “dış mihraklar ve onların içerdeki işbirlikçileri” tarafından tezgâhlandığına inanmış durumdalar...***Bu körler dünyasının dışında olup aslında en büyük kesimi oluşturanlarsa “siyasi irade kullanın, silahların susması için ortak bir irade oluşturun” diyor.Türkiye gerçekten büyük bir ülkedir, körler dünyasının karanlıklarına, küçük hesapçılar dünyasının ufuksuzluğuna hapis olmayacak kadar büyük bir ülkedir.Bütün renkleriyle, bütün kültürel ve toplumsal zenginlikleriyle ve geleceğin demokraside olduğuna inanmış bütün vatandaşlarıyla Türkiye, büyük bir ülkedir.

Devamını Oku

“Dış mihraklar” döndü

21 Haziran 2010

Unutuldu sanmıştık. Artık hayatımızdan çıktı sanmıştık. Artık hiç kimsenin, bir devlet büyüğünün söylediklerinden farklı bir düşünce söylemesin diye “Dış mihrakların oyununa gelirsin” sözüyle korkutulmayacağını sanıyorduk.Türkiye’yi yönetenler, yıllar ve yıllar boyu, herhangi bir meseleye teşhis koyamadıkları, bir çözüm üretemedikleri, başkasının üretmesini de istemedikleri zaman hemen “dış mihraklar” silahını ortaya çıkarttılar.Kimdir bu “dış mihraklar?” Türkiye’nin ne gibi bir kötülüğünü istiyorlar? sorusuna karşılık olarak da hemen “bölmek istiyorlar” cevabı veriliyordu bütün o yıllar boyunca. Adamlar birleşiyor, aralarındaki sınırları kaldırıyor, bizi niye bölmek istesinler diye soranlar da “dış mihraklar” ın oyununa gelmiş oluyordu.***Soğuk Savaş kalıntısı korkuları pekiştiren “dış mihraklar” lafı meğerse yok olmamış; orada, Ankara’nın bir köşesinde saklanıyor, kullanıma hazır bekliyormuş...Şimdi bu “dış mihraklar” şunu yapıyor:Türkiye dış politikada acayip başarılar gösterip, büyük bir bölge, hatta dünya gücü olduğu için, bunu çekemiyor, yine bazı oyunlara girişiyor. Bu oyunlardan biri de terörün tırmandırılması...Çeşitli şekillerde, farklı cümlelerle bunlar anlatılıp duruyor.***Terörün tırmanacağının bütün işaretleri aylardır ayan beyan ortadaydı.Hükümet demokratik açılımı yönetemedi; yönetme iradesine sahip olmadığını da her fırsatta beyan etmekle kalmadı, yanına çeşitli akla mantığa sığmayan icraatlar ekleyerek terörün yollarını açtı.Bunun adı “başarısızlık” tır.Bunu “dış mihraklar” a bağlamak da başarısızlığını ilan etmektir.***Kurulduğu ve daha ilk eylemlerine başladığı yıllardan itibaren PKK’nın içinde “pek fazla el olduğu” çoktandır bir sır değil.Ama bu örgütün “kökü” de içeride, “ana kaynakları” da içeride; dolayısıyla meselenin çözümü de içeride.Onca acı deneyimden sonra tam bunu anlamaya başlamıştık ki, “açılım” ı yüzüne gözüne bulaştıranlar yine “dış mihraklar” edebiyatının arkasına saklanmaya girişti.“Dış mihraklar” lafı aslında ülkeyi idare edenlerin çaresiz kaldıklarının en açık ifadesinden başka bir şey değildir.Neymiş bu “dış mihraklar”, anlı şanlı Ankara’ya, astığı astık kestiği kestik Ankaralılara rağmen çeyrek yüzyıldır ülkemizi kana buluyorlar!Yanmışız da haberimiz yok.

Devamını Oku

Peki, ne olacak?

20 Haziran 2010

Türkiye bir kez daha güne kan, acı ve şehit haberleriyle başladı. İlk defa olmuyor; bu gidişle ne yazıktır ki son da olmayacak gibi görünüyor.Böyle giderse son olmayacak çünkü birinci görevi bu sorunu çözmek olanlar, çeyrek yüzyıldır tekrarladıkları vasat ve ruhsuz tekerlemelerle gün geçirmeye devam ediyor.O kadar vasat ki, bölgede uzun yıllar boyunca “olağanüstü hal” uygulanmasının hiçbir işe yaramadığını bildikleri halde yine “olağanüstü hal” uygulamasını öneriyorlar.Vasatın da altında oldukları içindir ki “Kürt sorunu yoktur” diyorlar. Hatta vasatın o kadar altındalar ki, dışarıdan gelen o PKK’lıların dışarıya buradan gittiğini bile düşünemiyorlar.Yakın ve uzak geçmişten o kadar habersizler ki “ekonomik önlemler” diye uzun ve içi boş cümleler kurarak fikirsizlik beyan ediyorlar.***PKK, terör eylemlerinin tırmandırılacağını, saldırıların artacağını, büyük şehirlerin de hedef alınacağını epeyce önce ilan etti.İlan edebildi, çünkü yine kendisine uygun bir ortam yakaladı. Türkiye’nin Kürt vatandaşları umutla karşıladıkları “demokratik açılım” ın arkasının gelmeyeceğini, açılımın karşısında duranın oy kazanacağına inanmış siyasilerin o defteri kapattığını düşünmeye başladığında PKK kendisi için en elverişli ortamı yakalamış oldu.***Terörün Kürt meselesinin kanlı ucu olduğunu görmezsek; bunun Türkiye’nin iç sorunu olduğu ve ancak içeride çözülebileceğini, aksi halde herhangi bir gelişme sağlanamayacağını, en az 25 yılın tecrübesine rağmen görmezsek, kan akmaya, şehit cenazeleri gelmeye devam edecektir.Terörün en büyük panzehirinin demokrasi olduğunu, yani insanların geleceğine umutla baktığı, “ağzımı açarsam kim bilir başıma neler gelir” diye korkmadığı bir ortam olduğunu geçen 25 yılın her yılı, her günü gösterdi.“Terör örgütünün siyasallaşması” diye bir zırvanın aslında “onlar öldürmeye devam etsin, biz de onları öldürelim” demekten başka bir şey olmadığını idrak etmezsek ikisi arasında en anlamsız tercihi yapmak zorunda kalırız.*** Peki, ne olacak?CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu “Siyasi irade maalesef terörle mücadeleyi zaafa uğratmıştır” diyor ama Hükümet’in ne yaparak veya yapmayarak mücadeleyi zaafa uğrattığını söylemiyor.Deniz Baykal “demokratik açılım yanlıştı” diyor. Devlet Bahçeli “ülkemizi savaş alanı ilan edelim” diyor.Bunları yüzlerce kez söylediler, demokratik açılımın başarısız olması için uğraştılar; halkı demokrasinin teröre yaradığına inandırmak için çabalayıp durdular. Ve de başarılı oldular.Peki; şimdi ne olacak?

Devamını Oku

Ekime genel seçim

19 Haziran 2010

Erdoğan’ın Meclis’in çalışma programını, Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişiklikleriyle ilgili kararının ertesine kadar uzatmasının yanlış anlaşılacak bir tarafı yok.Temmuz ayı başında Anayasa Mahkemesi değişiklikleri “şekil” yönünden görüşecek.Mahkeme’nin burada görüşeceği “şekil” Anayasa’nın 4’üncü maddesindeki, ilk üç maddeye ilişkin “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” hükmüyle ilgilidir.Mahkeme’nin, paketteki bazı maddelerin değiştirilemeyecek ilkelere aykırı olmaları dolayısıyla ve “teklif edilemez” ilkesine dayanarak değişikliği “yok” hükmünde sayması büyük olasılıktır.Anlaşıldığı kadarıyla AKP kurmayları ve Erdoğan da aynı kanaatte ki, buna karşı tedbir almak yoluna gitmişlerdir.***Anayasa Mahkemesi, bir paket, tek bir “öneri” halinde olması dolayısıyla değişikliklerin tümünü birden iptal edebilir.Bu durumda 12 Eylül’de yapılacak olan referandum da yapılamaz.Eğer Mahkeme, paketi ayırır ve sadece tartışmalı maddeleri iptal ederse, 12 Eylül’de referanduma gidilecektir ve referandumunun sonucu da bellidir. Muhalefet partileri iptal edilmemiş maddelerle ilgili “hayır” kampanyası yapmayacağına göre, referandum heyecansız geçecek ve “evet” çıkacaktır.Bu konuda herhangi bir kavga çıkması ya da AKP hükümetinin referandumdaki “evet” i bir siyasi dayanak olarak kullanıp kullanmaması, katılım oranına bağlı olacaktır. Her durumda katılımın yüzde 50’nin üzerinde olması ve “evet” oylarının da yüzde 60-70’lerde, hatta daha üzerinde çıkması da doğaldır.***Temmuzun ilk haftasında Anayasa Mahkemesi’nden iptal kararı çıkması halinde Erdoğan’ın “erken seçim” kararı alması kaçınılmaz olur. Belki Erdoğan seçimin “erken seçim değil, biraz öne alınmış seçim” olması için süreyi bir miktar daha uzatabilir.Bu güdük tartışmaların ötesinde Başbakan’ın aslında kendisini bir seçim havasına soktuğu son konuşmalarından anlaşılıyor. Neredeyse her gün konuşan Erdoğan, her konuşmasında aynı hedeflere saldırıyor ve sürekli olarak CHP-MHP-BDP-İmralı ittifakından söz ediyor.Seçimin erkene alınmasının AKP açısından avantajlı bir yanı da CHP’nin yeni yönetiminin henüz yerleşmekte oluşu ve siyasi bir hareket başlatmakta ağır kalmasıdır.Ekim ayında seçime doğru gidilirken, yine önemli bir bilinmeyeni daha akılda tutmakta yarar var. O da Anayasa Mahkemesi’nin kararına göre Başsavcı’nın AKP için dava açıp açmayacağı sorusunun hâlâ ortada olduğudur.

Devamını Oku

Garantili seçim kanunu

17 Haziran 2010

Cumhurbaşkanı seçimini düzenleyen kanuna Anayasa Komisyonu’nda getirilen ek hükümle, zaten seçimin en avantajlı adayı olacak olan başbakanın seçilmesi de garanti edilmiş oldu.“Kısmen yetkili” ama sorumsuz bir cumhurbaşkanı kurumuna seçimin halk tarafından yapılmasının yaratacağı sorunlar çok önceden dile getirilmişti.Bu uyarılar üzerine başlayan başkanlık ve yarı-başkanlık tartışmasında cumhurbaşkanını halkın seçmesinin çok radikal bir sistem değişikliği olacağı ve örneğin ABD ve Fransa’da olduğu gibi ciddi kurumsal “frenler” olmaması durumunda ortaya çıkacak sorunları da hukukçular anlatmıştı.*** Cumhurbaşkanı seçimine, o sırada başbakanlık görevinde olan kişi girmeye karar verirse zaten en fazla imkâna sahip aday kendisi olacaktır.Diğer adaylar kampanyaya başlamadan önce başbakan, elindeki bütün kamu imkânlarını ve yetkilerini kullanabilecektir. Bunun tartışması bile olmaz. Eğer başbakan “hayır kesinlikle bu imkânları erkenden kullanmayacağım” dese de doğruyu söylemediğinden herkes emin olmalıdır.Diğer kamu görevlisi ve milletvekili olan adayları bağlayan istifa zorunluluğundan başbakanın “muaf” tutulması ise bu eşitsizliği katmerli hale getiriyor.İktidardaki parti, zaten genel başkanı olan başbakan için çalışacaktır. Bu kişinin partinin genel başkanlığıyla birlikte başbakanlık yetkilerini elinde tutuyor oluşu partinin çalışmasına daha bir “şevk” katacaktır. Cumhurbaşkanı adayı olan başbakan, seçilmemesi durumunda başbakanlık görevine devam edeceği için mevcut bakanların tümünün siyasi kariyerlerine müdahale imkânını da elinde tutmaya devam edecektir. Bunun anlamı da bütün bakanların Çankaya’ya çıkmak isteyen başbakanlarına büyük bir “şevkle” destek olmalarıdır.Eğer başbakan da diğer cumhurbaşkanı adayları gibi görevinden ayrılmak zorunda olsaydı, hiçbir bakana, hiçbir kamu görevlisine talimat veremeyecek, Ankara’dan İstanbul’a bile uçak parasını, benzin parasını kendisi vererek gelecekti.***Şimdi ortadaki bu eşitsizliğe gerekçe olarak binlerce kez “devlet hizmetinde, siyasi iradede aksamaya mahal vermemek” bahanesi ileri sürülecek.Oysa görevdeki cumhurbaşkanı, yeni cumhurbaşkanı göreve başlayıp atama yapana kadar başbakan yardımcılarından birini vekâleten atar ve muhtemel bir devlet hizmetinde aksama “tehlike”si de böylece önlenmiş önlenmiş olurdu.Peki, ya başbakan istifa edip cumhurbaşkanı seçilemezse, rakibi seçilir ve başka bir kişiyi atarsa...Kişiye özel bu kanun sayesinde böyle bir “ince tasfiye” ihtimali de ortadan kaldırılmış oluyor! Bu kanun Anayasa Mahkemesi’ne “eşitsizlik” nedeniyle takılmaz da yürürlüğe girerse 2012 yılında Çankaya’ya çıkacak kişi bugünden belli olacaktır.

Devamını Oku

İnsafsızlık tepkisi

16 Haziran 2010

Genel başkan değişikliğiyle birlikte CHP’ye oy verenlerin ve vermek isteyenlerin umut ve heyecanı devam ediyor gibi görünüyor.Böyle bir umut ve heyecan kuşkusuz siyasi hayata canlılık getirir, ilgiyi ve ileriye dönük tartışmaları teşvik eder.CHP’deki genel başkan değişikliği, Kurultay’a iki gün kala kesinleşti. Ama yeni genel başkanın kadrosu hâlâ “kesinleşmedi.” Bu değişikliğin yarattığı olumlu yansımalara rağmen, CHP’de henüz bir siyaset değişikliği ya da siyaset yapma anlayışında değişiklik görülmediği belirtildiğinde hemen “insafsızlık etmeyin” denilerek tepki gösteriliyor.Eski ve deneyimli bir CHP’li, “Yeni hükümetlere bile 100 gün süre tanınır, bu süre içinde sert eleştiri yapılmaz, ama Kılıçdaroğlu’na genel başkanlığının üzerinden daha üç hafta geçmiş olmasına rağmen eleştiri yağıyor” şeklinde bir tepki gösterdi.Doğrudur, siyasi alışkanlıklarımız arasında bir “100 gün” meselesi var. Ancak o “100 gün” hükümetin ana politikalardaki fikirlerini öğrenmek için beklenmez. Hükümetler, göreve başladıklarından 100 gün sonra halka ilk icraatları hakkında bilgi verir ve ileriye dönük icraat planlarını açıklar. Hükümet programları, birbirinin kopyası genel ifadelerden oluşur, ama “100 gününün hesabı” bu genel ifadelerin somutlaştırılmış raporudur.“CHP’nin yeni Genel Başkanı’na da hiç olmazsa 100 gün süre tanıyın” tepkisi, “umutlarımız biraz daha devam etsin” iyimserliğinden farklı bir şey değildir.***CHP’nin yeni Genel Başkanı Kurultay’da konuştu. Kurultay sonrasında birçok gazeteye ve televizyon kanalına konuştu; yurt gezisine çıktı, birçok konuşma yaptı.Bütün bu konuşmaların ardından şu soruyu soralım: CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, şu andaki sorunlarla ilgili olarak partisinin yürüteceği politikalara dair ne söyledi?Bir soru daha: Bütün bu konuşmalardan aklınızda ne kaldı?..Birkaç polemik cümlesi, Erdoğan’ın sözlerine cevap niteliğinde “laf oturtma”lar siyaset anlatmaz.Hükümetlere 100 gün süre meselesi de, yeni bir iktidarın yönetimde egemen olmasıyla ilgilidir. Bu süre içinde hükümet “yerleşir.” CHP Genel Başkanı’nın, politikalarını anlatmak için süre istenmesi, ancak onun ülkenin temel meseleleriyle ilgili bir zihnî hazırlığı olmadığının itirafıdır.Kılıçdaroğlu’nun üzerinde hâlâ fikir beyan etmediği meselelerin hiçbiri CHP Kurultayı sonrasında ortaya çıkmadı. Hepsi yıllardır uzun uzun tartışılan konular. Ve gerçek, CHP’nin yeni Genel Başkanı’nın bütün bu konularla ilgili bir fikir beyan etmemiş, Baykal dönemine göre CHP’nin politikalarında ne gibi değişiklik olacağına ilişkin bir tek ipucu vermemiş olmasıdır. Bunları belirtmek “insafsızlık” değildir; tam tersine, yeni dönem CHP’sinden umutlananlara yardımcı olma düşüncesinin ifadesidir.

Devamını Oku

İktidara hazırlanan parti mi?

14 Haziran 2010

CHP yöneticisi yanılıyor. Onların iç işlerini basın halk adına izliyor. İktidara aday olduğunu ilan eden siyasi partinin kendisini yönetip yönetemediğini izliyor.Baykal döneminin sona ermesiyle birlikte, önce CHP örgütünün onun ardından CHP’lilerin önemli bir kesiminin, partinin eski politikalarından, Baykal’ın partiyi yönetme ve siyaset yapma tarzından memnun olmadığı ortaya çıktı.Bu yüzden Kılıçdaroğlu ciddi bir ilgi ve heyecan yarattı. Akıllarda bir umut olarak şu soru yer aldı: Kılıçdaroğlu ile CHP daha etkili ve üretken politikalara yönelip iktidar olabilir mi? Sadece Baykal’ın gidişinin bile kendi başına bir umut ışığı olduğunu düşünenler sevinçlerini belirttiler.CHP Kurultayı tam üç hafta önce yapıldı. İlk keyifsiz soru işaretleri, diğer umut dolu sesler tarafından batırılmış olsa da Kurultay’ın ikinci günü ortaya çıktı. Yıllardır Baykal ile birlikte CHP’nin bütün politikalarında payı olan Genel Sekreter Önder Sav’ın yerini koruması ve önceki dönemde birlikte çalıştığı birçok ismin yönetimde kalması ilk bulantıyı yarattı. İlk sorular soruldu: Acaba Kılıçdaroğlu önde görünecek de direksiyon Sav ve ekibinin elinde mi kalacak? İyimser olanlar “bu bir geçiş dönemidir, bunlar kabul edilebilir” diyerek sorunun üzerinde pek durmadı...***Yeni yönetim oluşurken Gürsel Tekin adının ciddi bir “sıkıntı” kaynağı olarak ortaya çıkması tesadüf değildir. Tekin, ülkenin beşte biri olan, seçim sonuçlarını belirleyen İstanbul’da CHP örgütünü canlandırmış, yerel seçimde Kılıçdaroğlu ile birlikte CHP’nin ülke genelindeki oyunun üzerine çıkarmış isim olarak tanındı, izlendi.İstanbul il başkanlığı bütün siyasi partilerde en önemli görev yerlerinden biridir. Gürsel Tekin’in daha merkezi bir görev istemiş olması da mümkündür. Ama CHP’nin gelenek haline gelmiş oyunları içinde, ki bu oyunlarda kimlerin usta olduğunu CHP’liler bilir, Tekin hem il başkanlığından ayrıldı hem de merkez yönetimine giremedi. Partinin 8’inci, 9’uncu etkili kişisiydi, parti meclisindeki 80 kişiden biri oldu.Gürsel Tekin’in İstanbul İl Başkanı olarak kalmasının mı, yoksa merkezde yine etkili bir görev almasının mı partiye daha fazla yarar sağlayacağını CHP’nin yetkili kişileri tartışır ve kararı verir.Karar, “rakip harcamak” güdüsüyle verilmiş ise de bunun hesabı parti örgütlerine, yetkili kurullara verilir.***Kurultay’dan üç hafta sonra Gürsel Tekin meselesini halletmeyi becerememiş olan CHP’nin yeni ve eskiden kalma yöneticileri “iktidar yürüyüşü” içinde olduklarını düşünürlerse yanılırlar. Böyle bir meseleyi, üç hafta önce parti yararına karara bağlayıp çözememiş olan siyasi grubunun Türkiye’yi yönetmeye, bu haliyle talip olması biraz fazla iyimserliktir. Çünkü bu olay tek başına bile CHP’de eski alışkanlıkların egemen olduğunun kanıtıdır. Aslında sorun İstanbul İl Başkanlığı’na Şimşek’in atanması ile çözülmüş de değildir. Tekin’in parti meclisinin ilk toplantısında merkez yönetimine seçileceğinin de güvencesi yoktur.CHP’nin iç işleri CHP’nin Türkiye’yi yönetme iradesinin ve yeteneğinin birinci göstergesidir. Bu yüzden basın ve Türk halkı CHP’nin iç sorunlarıyla ilgileniyor, bunları nasıl çözdüğünü ve ne yönde değiştiğini, o değişimle iktidar adayı olup olamayacağını izliyor.

Devamını Oku