CHP’nin önündeki zorluklar

9 Temmuz 2010

Anayasa Mahkemesi, eğer tartışmalı maddeler için iptal kararı alsaydı CHP çok rahatlayacaktı. Hatta 12 Eylül referandumunda tartışmasız maddelere “evet” oyu kullanılması için çağrıda bile bulunacak, böylece seçmenini de çok rahatlatacaktı.Ancak öyle olmadı. Şimdi Genel Başkanı “hayırda hayır vardır” diyor ama CHP “hayır”daki “hayrın” gerekçelerini açıklamakta çok zorlanacaktır.CHP şimdi öncelikle “diğer” değişikliklere karşı olmadığını iyi anlatmak durumunda.Memurların sendikal haklarının genişlemesi, elbette yeterli ve Batı düzeyinde değil, ama küçük de olsa bir ilerleme sağlanıyorken “buna evet demeyin ben ilerde daha iyisini getireceğim” demek kolay değildir.Pozitif ayırımcılık, ombudsmanlık gibi maddeler söz konusu olduğunda bu maddelerle de bir “ilerleme” sağlanacağını kabul etmek zorundadır.12 Eylül yöneticilerine yargılanma yolunun açılması konusunda da “hayır deyin diyemez.CHP, yüksek yargının oluşumuyla ilgili değişiklikler konusunda “siyasi iktidarın yargı üzerinde vesayeti” gerekçesini öne çıkaracaktır. Bunu da anlatmak kolay değil, çünkü Anayasa Mahkemesi kararına göre, bu değişiklikler rejimin temel ilkelerini zedeler nitelikte bulunmamıştır...***CHP ve MHP’nin söyleyebilecekleri çok kısıtlıdır ve aslında “Bu değişiklikler AKP istediği için kötüdür” noktasının ötesine geçmesi de oldukça zordur.Şu ana kadar yapılan kamuoyu araştırmalarında referandumda kullanılacak oy eğilimlerinin yüzde 49 ile 60 arasında evet yönünde olduğu görülüyor. Anayasa Mahkemesi kararının “evet”lerin artmasını sağlayacak oluşu da doğaldır.Önümüzdeki iki ay içinde çok ciddi siyasi gelişmeler ortaya çıkmazsa 12 Eylül referandumunda “hayır”ların yüzde 50’nin üzerine çıkması çok güç görünüyor.Bu durum, CHP’nin yeni yönetimini büyük bir zorlukla karşı karşıya bırakıyor.Kılıçdaroğlu genel başkan olarak ilk girdiği sınavda kaybederse, bunun hem parti örgütünü, hem seçmeni; yeni yönetime umut bağlamış bütün kesimleri olumsuz etkilemesi kaçınılmazdır.Bir süredir, genel başkan değişikliği ile CHP’nin iktidar seçeneği olduğu ve oy desteğinin AKP’ye çok yaklaştığı inancı yaygın şekilde dile getiriliyor. Bu inancın sürmesi ve nihayetinde gerçekleşebilmesi için 12 Eylül referandumunda hayır oylarının yüzde 50’nin üzerinde çıkması şarttır. O ihtimalde bile AKP sözcüleri CHP-MHP-BDP ittifakı üzerinde duracaklardır. 12 Eylül’de evetler hayırlardan bir tane bile fazla çıksa Temmuz 2011 seçimine CHP 1-0 mağlup olarak girecektir.

Devamını Oku

Kazananlar kaybedenler

9 Temmuz 2010

Anayasa Mahkemesi kararının ardından, hemen bütün ilgililerin memnuniyetsizlik belirtmesi biraz kafa karışıklığı yarattı.Bu kararla kimin kazandığını, kimin kaybettiğini, AKP karşıtlarının ağır küfürlerine rağmen serinkanlılıkla tespit edebiliriz.***AKP kazandı. En kötü senaryoya hazırlamışlardı, geniş bir iptal kararının ardından erken seçime gitmek zorunluluğuyla kendilerini “kaybetmiş” sayacaklardı.AKP, karar dolayısıyla Yüksek Yargı’yı tam istediği gibi yapılandırma olanağını kaybetti. Ama varolan yapıyı bozmayı da başarmış oldu...***Yüksek Yargı kaybetti. Daha geniş bir iptal kararı bekliyor, şu andaki yapısında en küçük bir değişiklik bile istemiyordu. Anayasa Mahkemesi bu isteği yerine getirmedi. Ama “teselli” kabilinden, AKP’nin kendisinin ve HSYK’nın yeni yapısını tam istediği gibi oluşturabilmesini önleyen bir karar çıktı.Kuşkusuz ki tartışmanın başından beri aldığı tavır dolayısıyla, yüksek yargı ağır yenilgi tarafındadır.Anayasa Mahkemesi kaybetti. Kendi kararıyla, bilerek, isteyerek kaybetti. Anayasa’dan aldığı yetkisini aştı, anayasa değişikliğini “esas”tan inceledi ve bunu en yetkili ağızlardan itiraf etti.***CHP çok kaybetti. Anayasa paketinin getirdiği yeni düzenin rejimin temel ilkelerini sarsacağını savunuyordu ve Anayasa Mahkemesi’nden de bu yönde bir karar bekliyordu. Eğer istediği olsaydı AKP’yi erken seçime götürmüş olacak ve bu seçime yüksek bir moralle gidecekti. Ama bu kararla anayasa referandumunda halkın hayır demesini isterken dayanacağı “hukuki” temelleri de kaybetti.CHP Genel Başkanı, mağlubiyet şokunun altında, referandumda hayır diyeceklerini söylerken “hayırda hayır vardır” dedi. Bu slogan, 1961 Anayasası‘na hayır denilmesini isteyen Demokrat Parti taraftarlarına aittir ve o referandumda 1961 Anayasası yüzde 60’ın üzerinde bir oranla kabul edilmiştir. Kılıçdaroğlu’nun “hayırda hayır vardır” demesi, CHP’nin bu hukuk mücadelesinde kaybettiğinin itirafı olarak kayda geçecektir.***MHP kaybetmedi. Meclis’te muhalefetini CHP’den farklı bir şekilde gösterdi, mahkemeye gitmedi, halen de kararı halkın vermesi gerektiği üzerinde duruyor ve hayır kampanyası yapacağını tekrarlıyor.Anayasa Mahkemesi kararının ardından kazanan-kaybeden çizelgesi bu kadar açık...Ama bu çizelge, Türkiye’nin çağdaş ve demokratik bir anayasa ihtiyacının giderilmesi için hem siyasette hem de yargıda ciddi zihniyet değişikliklerine ihtiyacı olduğunun da en büyük göstergesi.

Devamını Oku

Rejim tehlikede değilmiş

7 Temmuz 2010

Anayasa değişikliği paketi Meclis’te tartışılırken, muhalefet partileri yapılan değişikliklerin demokratik rejimin temel ilkelerini bozacağını; “güçler ayrılığı”nın bozulacağını savunmuşlardı.Doğrusu bu muhalefet tarzı kamuoyunun belli kesiminde etkili olmuş, son anayasa değişiklikleriyle siyasi iktidarın yargıyı ele geçireceği kanaati ve korkusu yayılmıştı.Anayasa Mahkemesi’nin dün akşam saatlerinde açıklanan kararına göre, rejimin ve güçler ayrılığı ilkesinin tehlikeye düştüğü korkuları boşunadır.Mahkeme iki maddenin bazı bölümlerini iptal etti. Bunlar aday belirlenmesi ile ve adayların nitelikleriyle ilgili hususlardır. Hukukçular önümüzdeki günlerde bunları uzun uzun tartışacak.Ancak ilk tepkilere bakarak, iki maddedeki iptal edilen unsurların “şekil” değil “içerik”le ilgili olduğunu söyleyebiliyoruz.Mahkeme Başkanı karara ilişkin kısa açıklamasını yaparken de aslında bunu ifade etmiş oldu ki bu da bu kararın “siyasi” niteliğini gösteriyor.***Karardan iktidar partisi memnun olmadı. Tartışmalı konulardan birinin tarafı olan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanvekili de kararı beğenmedi.İktidar partisinin tepkisi doğaldır, Anayasa Mahkemesi’nin “içerik” denetimine girmiş olması ve paketin bütünlüğünü bozmuş olması “siyasi” bir tavırdır.Ancak Anayasa Mahkemesi’nin kararı dolayısıyla “kara senaryolar” da gündemden kalkmış oluyor.Buna karşılık hâlâ gündemde olan bir konu, “erken seçim”dir.Anayasa Mahkemesi’nin halkın iradesini temsil eden Meclis iradesinin üstüne çıktığını savunuyorsanız bu hususu da halkın karşısına götürmek durumundasınız. AKP’ye düşen yeni bir anayasa programı ile halkın karşısına çıkmaktır.Diğer yandan, aylardır “rejim elden gidiyor” diye bağıranların da halka açıklamak zorunda oldukları bazı şeyler var. Anayasa Mahkemesi “siyasi” bir karar almasına, kendisini Meclis’in üzerine koymasına rağmen ortada bir “rejim tehlikesi” olmadığını da doğruladı. Bu durumda muhalefet partilerinin referandumda halkı hayır demeye çağırmasının hukuki dayanağı da ortadan kalkmış oluyor.

Devamını Oku

Beş kez bittiyse...

6 Temmuz 2010

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’la yapılan son konuşma birçok yanıyla tartışılacaktır. Ancak konuşmanın içeriğinin ana hatlarının “siyasi” olduğuna kuşku yoktur. Bazı yönleriyle ise sürmekte olan soruşturma ve davalara “müdahale” niteliğindedir.Orgeneral Başbuğ’un söyledikleri arasında dikkati çeken bir bölüm var; Başbuğ “PKK’yı beş kez bitirdik” diyor.Bunu, 26 yıl içinde 30 bin teröristin “etkisiz hale getirilmesi”nden, yani öldürülmesinden, 10 bin de yaralı ve teslim olan sayısından hareketle söylüyor.Ne yazık ki bu sayılar kendi başına PKK’nın bu şekilde bitirilemediğini, bitirilmesinin de mümkün olmadığını gösteriyor.26 yıl boyunca gözaltına alınanların, hapse girenlerin sayısını bilmiyoruz. Ama 12 Eylül sonrasında Diyarbakır “Askerî” Cezaevi’nde yapılanlar dolayısıyla yüzlerce, binlerce kararlı militan yetiştiğini biliyoruz.Bunlar çok büyük sayılardır ve bütün bu “etkisiz hale getirilmiş” gençlerin, 12 Eylül’de işkenceden geçmiş, faili meçhul cinayetlere kurban gitmiş olanların kardeşleri vardır, yeğenleri vardır, çocukları vardır.***Orgeneral Başbuğ 1999-2004 dönemini değerlendirirken “örgütün dağ kadrosu duruyordu, bunu doğru algılasaydık o dönemde daha sağlıklı tedbirler alabilecektik” diyor. O “tedbirler”in neler olduğunu belirtmiyor Genelkurmay Başkanı, ama sözlerinin genel havasından, bu dönemde PKK’nın üzerine daha fazla gitmek olduğunu çıkarabiliriz.30 bin kişi “etkisiz hale getirilmiştir”, ama şu anda hâlâ dağda dolaşan 6 bin ile 10 bin arasında militan vardır. Onlar da “etkisiz hale getirilse” yerlerine bir 6 bin-10 bin genç insan daha geçecektir.26 yıl boyunca böyle oldu.Eğer dikkatle okunacak olursa, Genelkurmay Başkanı’nın terörle ilgili sözlerinin tümü, bir “askeri çözüm” olmadığının en açık ifadesidir.***Başbuğ’un uzun konuşmasındaki “irticayla mücadele eylem planını malum gazeteye polis servis etmiştir” sözü de ciddi bir “hukuki” sürecin başlatılmasını zorunlu kılmaktadır. Buna ilişkin kanıtlar varsa, “sahte” olduğu iddia edilen bu planı gazeteye veren polisler hakkında işlem yapılması zorunludur. “Malum gazete” eğer kendisine “polisin verdiği sahte belgeleri yayınlıyorsa” bu sözlerin sahibi, gazeteyi yargı önüne çıkartmak durumundadır. Bu yapılmıyorsa, “neden” sorusunu sormak da son derece meşru hale gelir.

Devamını Oku

Pontus tehdidi

5 Temmuz 2010

Ergenekon davalarının başından itibaren kamuoyu ikiye ayrıldı, bir taraf bunların tümüyle düzemece olduğunu düşünmeye devam ediyor, diğer tarafsa ortada “bir şeyler” olduğuna inanmış durumda.Bu davaların hazırlanmasında; soruşturma ve gözaltılardaki birçok anlamsızlığın yanı sıra, iddianamelerde yer alan garip ayrıntılar da kuşkulu kamuoyunun kuşkularını adeta pekiştiriyor.Davalarda kanıt olarak sunulmuş binlerce sayfalık belgenin nasıl sahte olabileceği, Silahlı Kuvvetler’i yıpratmak için “dışarıdan” birileri tarafından nasıl hazırlanmış olabileceği sorusuna en basit mantıkla bile cevap bulmak mümkün değil.Ancak Ergenekon davaları sürerken, en başta bulunan silah ve bombalar ve bazı eylem planları dışında bir “faaliyet”e ulaşılmış da değil.Bazı sanıkların Malatya katliamından “operasyon” diye söz etmesine, Hrant Dink cinayetinin hazırlanış biçimiyle ilgili kuşkulara rağmen, davalarda Danıştay saldırısı, Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombalar dışında bir “eylem” yer almış değil...Sanık durumundaki muvazzaf ve emekli askerlerin tümünün “her şeyi” reddetmesi ise çok olağandır; çünkü böyle bir hazırlık faaliyetini kabul etmenin cezası “anayasayı tebdil, tağyir ve ilga” maddesi dolayısıyla doğrudan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıdır.***Ergenekon davaları daha çok su kaldıracak. Her şeyin düzmece olduğuna inananlar, Silahlı Kuvvetler’in “her şeyi düzmece” bir dava silsilesine neden tepki göstermediğinin cevabını aramaya devam edecek.Her şey bir yana, bu davalar sürdükçe önemli şeyler öğrenmeye devam ediyoruz.Örneğin dün yapılan bir duruşmada devletimizin “Pontus Rum tehdidi” konusunda çalışma yaptığını öğrendik. Kuşkusuz, nasıl bütün Türkleri birleştirme hayali gören Türkler varsa benzer rüyaları olan Rumlar da var, Ermeniler de var.2010 yılındayız, dünyanın bugünkü koşullarında Türkiye üzerinde bir “Rum Pontus devleti tehdidi” olduğunu düşünmek ve bu tehdidi “savuşturma” yolunda çalışmalar yapmak kolay açıklanabilir bir durum değil.Henüz bilmiyoruz ama, belki devletimizin bazı birimleri, Karamanlılar’ın kendilerini farklı hissetmeleri dolayısıyla, yani bu “tehdit”le de ilgili çalışmalar yapıyordur.Paranoyalarla yaşayan bir devlet düzeninin; bütün vatandaşlarını potansiyel hain, bütün dünyayı düşman olarak gören bir zihniyetin Ankara’dan temizlenmesi için daha “dünyalı bir Türkiye”den başka yol bulunmuyor. Aksi durumda bu zihniyet kâh oradan kâh buradan çıkacak, kendi vatandaşlarıyla ve bütün dünya ile savaşmak için hazırlıklar yapmayı sürdürecek.Kısacası, vatandaşlarına dünyayı cehennem etmeye devam edecek.

Devamını Oku

Yargı siyasete yön verecek

4 Temmuz 2010

Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliği paketini bugün görüşmeye başlayacak. Pakette yer alan yüksek yargı ile ilgili değişiklikler konusunda yüksek yargının sözcüleri defalarca görüşlerini belirtti.Onlara göre, yapılmak istenen değişiklikler yürütmenin yargı üzerinde etkili olmasını sağlayacak niteliktedir ve anayasanın “değiştirilemez” hükümlerine aykırıdır.Anayasa Mahkemesi’nin, CHP’nin iptal başvurusunu kabul etmesinin de tartışma konusu olduğunu hatırlarsak, mahkemenin eğilimini başından belli ettiğini söyleyebiliriz.***Anayasa Mahkemesi yakın dönemde önemli “siyasi” kararlar aldı. Bugün başlayacağı görüşmenin ardından alacağı karar ne olursa olsun, önemli siyasi sonuçlar yaratacaktır.Karar “iptal“ yönünde olursa, ülkenin yarısı “eller kaosa kalktı” diyecek, Anayasa Mahkemesi’nin yetkisini aştığını ve halkın iradesini yok saydığını söyleyecektir. Ülkenin diğer yarısı da Anayasa Mahkemesi’nin anayasal düzeni koruyarak görevini yaptığı düşüncesinde olacaktır.İptal kararı çıkmadığı takdirde de yine ülkenin yarısı mahkemeyi alkışlayacak, diğer yarısı ise kararın iktidarın siyasi baskıları sonucu alındığını söyleyecektir.Mahkeme iptal kararını, tek bir kanun halinde çıkmış olması dolayısıyla paketin tümü için verirse 12 Eylül’de referandum yapılmayacaktır.Eğer iptal kararı sadece tartışmalı maddeleri kapsayacaksa, 12 Eylül referandumunda paketin aslında herkesin katıldığı maddeleri için güçlü bir evet çıkacağı bellidir.Başbakan Erdoğan konu her gündeme geldiğinde “erken seçim” olmayacağını tekrar ediyor. Ancak Anayasa Mahkemesi kısmi de olsa bir iptal kararı verdiği takdirde hükümetin seçime gitmek dışında bir seçeneği kalmayacaktır.***Anayasa Mahkemesi yakın dönemde iki önemli siyasi karar aldı. Biri cumhurbaşkanı seçiminde bir engelleme oyunu olarak “367” kararı, diğeri de AKP’nin kapatılması için açılan davada aldığı, bu partinin “irtica odağı olduğu ama kapatılmasına gerek olmadığı” kararıdır.Bugün Anayasa Mahkemesi’nin vereceği karar ne yönde olursa olsun, yine çok tartışılacak. Bu tartışmaların seçim kampanyasının temel unsurlarından biri olması da kaçınılmazdır.Anayasa Mahkemesi’nin durumu gerçekten zor. Çünkü iptal kararı vermezse Yüksek Yargı’nın diğer kurumlarının istediğini yapmamış olacak; iptal kararı verirse, Hükümet ile Yüksek Yargı arasındaki çatışmada taraf olacaktır.“Hükümet Anayasa Mahkemesi kararını tanımasın” önerisinin bile seslendirildiği bir çatışma ortamında ortaya çıkacak karar ne olursa olsun, siyasi nitelikte olacak ve yakın dönemin siyasi gelişmelerini de belirleyecektir.

Devamını Oku

Devletin özürleri

3 Temmuz 2010

Sivas Madımak Oteli’nde 17 yıl önce 35 aydının yakıldığı katliam dolayısıyla düzenlenen törende bir bakan ve bazı milletvekilleri bulundu.Bu görüntüyü gazeteler “devlet özür diledi” diye aktardı.Madımak katliamında devletin “kolluk” kuvvetleri, polis ve asker olayı izledi, devletin vatandaşını korumakla yükümlü memurları olayı izledi.Devlet Madımak’ta vatandaşını koruyamadı.Devletin Madımak olayı dolayısıyla “özür dilemiş” olduğunu kabul ediyorsak her birimiz elimizde uzun bir listeyle çıkabilir, “devlet bunlar için de özür dilesin” diyebiliriz.- Abdi İpekçi’nin katilinin alenen korunması, kaçırılması... Devlet bunun için özür dilemediği gibi, olayın tam olarak aydınlanması için kılını kıpırdatmıyor. Ne zaman özür dileyecek?- Uğur Mumcu cinayetini aydınlatmadığı için devletin özür dilemesi yeterli olacak mı?- 1980 öncesindeki Kahramanmaraş, Sivas, Çorum, Malatya olayları için kimse özür dilemedi, dileyeceği de yok, tam tersine, devlet bütün bunların bir an önce unutulması için çaba gösterdi.- Devlet, Turgut Özal başbakanken kendisine yapılan suikastı da aydınlatmadı. Bunun için de özür mü dileyecek ve dilerse konu kapanacak mı?***Daha yakına gelelim. Hrant Dink’in öldürüleceğini devletin birçok memuru biliyordu, ama Dink korunmadı, korunamadı, katiller izlenmekte oldukları halde gelip öldürdüler. Dava devam ederken, devletin birçok kurumu olayın aydınlanması değil, kararması için çaba gösteriyor.Dink cinayeti nedeniyle kim, ne zaman özür dileyecek?..Saymakla bitmez...Güneydoğu’daki faili meçhul cinayetlerden, İstanbul’daki Gazi Mahallesi olaylarına kadar devletin özür dilemesi gereken o kadar çok olay var ki, kitap gibi bir liste çıkar.***Devlet diye bir kurum var, kurumlar toplamı var.Ama o kurumlar toplamının yani devletin her yaptığını ve yapmadığını aslında kişiler yapıyor veya yapmıyor.Bu kişilerin bazıları kendilerine “devletin tek sahibi” süsü veriyor ve her şeyi yapma hakkını kendisinde görüyor.Doğrusu şu ki, bu kişiler kendilerini çok iyi koruyorlar; korumuşlar; on yılların tecrübesiyle tedbirlerini almışlar. O yüzden de bu olayların üzerine gitmeye çalışan savcılar duvarlara çarpıyor, iddianamelerini hazırlarken bocalıyorlar.Devlet, özür dileyen değil, bir daha böyle şeylerin yaşanmaması için gerekli tedbirleri alan bir devlet olduğunda bütün vatandaşlar gerçek anlamda güvenceye ulaşmış olur. Yoksa devlet için, “devlet adına”, “büyük misyonlar adına” vatandaşına her şeyi yapma hakkını kendisinde görenler “devlet benim” diye dolaşmaya devam eder.

Devamını Oku

Çatışmada kim kazanır?

2 Temmuz 2010

İsrail’i yönetenlerin en azından bir bölümünün, Gazze yardım gemisi cinayetini kabullendiği anlaşıldı. Bunun için tabii ki ABD başta olmak üzere birçok siyasi hamle yapıldı, ama önemli olan Türk-İsrail ilişkilerinde onarımın başlamasıdır.Gazze olayı ile BM’de İran lehine oy kullanılması ardı ardına gelince Türk dış politikasında son dönemde bir “eksen kayması” olup olmadığı, içeride ve dışarıda ciddi şekilde tartışıldı. Tartışmanın yoğunluğunu daha çok Başbakan Erdoğan’ın üslubu belirledi.Ankara’nın İsrail’den talep ettiği 5 unsurun 4’ü de hem uluslararası hukuk bakımından hem de “vicdanen” meşru ve haklıdır.Beşinci talep ise ilişkilerin tamiratı değil, bölgedeki gerilimin düşürülmesi amacına yöneliktir. İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargonun kalkması bugünün işi değildir, ancak bütün dünya vicdanını rahatsız eden bu sorunun da halledilmesi şarttır.***Türkiye İsrail’den şunları istiyor:1- Gemiye yapılan baskın nedeniyle özür dilenmesi. Çünkü baskın İsrail karasularının ötesinde, ilan edilmiş güvenlik bölgesinin de dışında gerçekleşmiştir, İsrail’in hiçbir hukuki dayanağı yoktur.2- Baskında ölen Türklerin ailelerine tazminat ödenmesi. Türkiye de zaman zaman sınır ötesi operasyonlarda sivillere zarar verdiğinde tazminat ödüyor. Bu uygulama uluslararası hukukta yaygındır ve özür dileyişin tamamlayıcısı olarak görülmektedir.3- Şu anda kurulmuş olan garip araştırma komisyonu yerine düzgün bir komisyonun kurulması. Bu da son derece meşru bir taleptir, ancak İsrail şu andaki garip komisyonun bile çalışmasını engellediği için böyle bir komisyonun kurulması zaman alabilir.4- İsrail’in el koyduğu gemileri Türkiye’ye geri vermesi. Bilindiği kadarıyla bu konuda bir sorun yok, Türkiye’den gidecek mürettebat bu gemileri römorklarla çekerek getirecektir.***Türkiye’nin bu taleplerini uluslararası camianın da desteklemesinin ötesinde temel soru şudur: Türk-İsrail ilişkilerinin çatışma ekseninde devam etmesi kime yarar?Kuşkusuz Türkiye’ye de İsrail’e de yaramaz. Hatta bölgedeki Arap devletlerinin birçoğu da kendileri için önemli olan bir “kanal”ın kapanmasını istemez.Türkiye’nin de İsrail üzerinden ABD ile ilişkilerini bozma lüksüne sahip olmadığını herkes biliyor.Türkiye ile İsrail’in siyasi çatışması bölge dengeleri açısından birinci olarak İran yönetiminin, ikinci olarak da radikal İslamcı hareket ve örgütlerin işine gelir. Bunu da herkes görüyor.Yaygın deyimle, “Top İsrail’dedir” ve İsrail’in “özür” ve “tazminat” taleplerini hızla karşılaması, ilişkilere verilmiş olan zarardan dönüşü başlatacaktır.

Devamını Oku