Necmettin Erbakan’ın Saadet Partisi’ni elinde tutmak için neler yaptığını izledik. “Erbakan Hoca” ayakta zor duruyor ama “partisini” istiyor; anlaşılan oğluna bırakacak, çünkü partisi “kendi malı.” Korkunç ihtiyarlar tabiri ilk bakışta “ağır” bir tabir olarak görülebilir ancak bu sözü söyleten “hırs” gerçekten de korkutucu.Ayakta duramayacak kadar yaşlı ve fiziki bakımdan sorunları olan bir kişinin hâlâ bir “siyasi partinin sahibi” olarak kalmakta ısrar etmesi, o kişinin “psikolojik durumu”yla açıklanamaz, çünkü bu durumda olan sadece Necmettin Erbakan değil.Bülent Ecevit, 1999 seçimi öncesinde “beni bir kez daha başbakan yapın” demişti ve çoktan emekli olması gerekirken o ileri yaşta başbakan olmuştu. Kimse de çıkıp “yapmayın, Bülent Bey yürümekte zorlanıyor bırakın evinde otursun” dememişti. Sonra Başbakanlık’ta bir kat merdiven çıkamadığı için özel asansör yapıldı.Rahşan Hanım’ı ise eşinin kaybı bile durduramadı, son Ecevit partisindeki emanetçilere kızdı, yeni parti kurdu, genel başkanı da iki kez değiştirdi. Bu partiler onların “aile partisi” olduğu için Rahşan Hanım kendisinde böyle bir hak gördü.***Süleyman Demirel siyasete 1961’de girdi, iki kez askeri darbeyle düştüğü başbakanlık görevine defalarca geldi, cumhurbaşkanı olmak istedi, oldu; ama bununla da yetinmedi, emeklilik yaşını yıllarca geçmiş olmasına rağmen yeniden cumhurbaşkanı olmak, üstelik başkanlık sistemi içinde cumhurbaşkanı olmak istedi. Son istedikleri olmadı, ama hâlâ yeni “oluşumlar” için çaba gösteriyor.Demirel’in en yakınlarından, bir ara da “emanetçisi” olan Hüsamettin Cindoruk da yaşını başını çoktan almış bir siyasetçi, ama kimse ona “Hüsamettin amca, bırak bu işleri evinde otur, Demokrat Parti parti olacaksa seninle değil gençlerle olabilir” demiyor.Deniz Baykal’ın başına o müessif olay gelmeseydi o da ömür boyu CHP Genel Başkanı olarak kalacaktı.***Bu anlaşılması güç ısrarcılığın bir tarafında emeklilik korkusu olabilir, çünkü birçok başka ülkede politikayı zamanında bırakanların yaptığı gibi üniversitede ders vermek, sivil toplum örgütlerine yol göstermek gibi faaliyetlerde bulunmuyorlar ya da bunlar akıllarına bile gelmiyor.Aslında bu korkucu durumun altında “ister asar ister kesersin” kültürünün egemenliği yatıyor. Başına geçtikleri siyasi partiler onların “malı.”Onlar yirmi birinci yüzyılın politikacısı değil, “ağa” ya da kendi çapında birer “padişahÇevreleri de sürekli onların bu duygularını besliyor, “başımızdan eksik olmayın” diyerek düzgün emekli siyasiler yerine korkunç ihtiyarlar haline gelmelerinin yolunu açıyorlar... Tabii en çok “başımızdan eksik olmayın” diyenler de aslında içinden “başına bir iş gelse de kurtulsak” diye düşünenlerdir.Bu “Korkunç ihtiyarlar” döneminin “Erbakan Hoca” ile sona ereceğini sananlar yanılıyor, çünkü yeni yetişen kuşaklar da o korkunç ihtiyarlara benzeyeceklerine dair bütün işaretleri veriyorlar.
Ülkemiz gerçekten son derece ilginç bir ülke. Dünyanın hiçbir yerinde askeri konular bizde olduğu gibi açık açık konuşulmaz. Böyle konuların en yetkili ağızlardan tartışmaya açılması bir yana, askeri uzman olmakla uzak yakın hiçbir ilgisi bulunmayan kişilerin saatlerce askeri konular üzerine konuşması da en hafif deyimiyle saçmalıktır.Askeri konular, askerler ve onların bağlı oldukları siyasi irade arasında konuşulur, tartışılır ve ne üzerine karar kılınmışsa o uygulanır. Oysa biz birkaç gündür “profesyonel ordu mu özel birlik mi” üzerine konuşup duruyoruz. Bu ortamda öyle bir saçmalanıyor ki, bahsi geçen “profesyonel askerlerin göreve ölüme gittiklerini bilerek gidecekleri” bile söylendi. Yani bu genç insanlar maaş aldıkları ve ölüme gittiklerini bildikleri için şehit sayılmayacaklar mı?***Sorunların esasından uzaklaşmakta o kadar mahiriz ki, ekranlar askerlikle ilişkisi olmayan ama “sivil general” edasıyla sınır karakollarının nasıl olması gerektiğini, askerlerin nasıl nöbet tutması gerektiğini anlatan şahıslarla dolup taşıyor. Verilmeye çalışılan “bu önlemlerle terör bitecek” havasının ise gerçekle ilgisi yoktur ve bütün bu konuşmalar, Başbakan’ın dün yaptığı konuşma da dahil olmak üzere, siyasi çaresizliğin ürünleridir.Başbakan’ın meseleyi böyle bir askeri tartışma içine sokmaya çalışması bazılarına “başarılı bir taktik” gibi görünebilir. Ama son yirmi altı yıldır defalarca gördüğümüz üzere bu “taktik” de sadece bir taktiktir ve zaman kaybı olmaktan öteye geçemeyecektir.***Daha taş atan çocuklarla ilgili kanunu doğru dürüst ve bu çocukları “çocuk olarak gördüğünü” kanıtlayacak şekilde çıkaramayan hükümet, girdiği son “askeri” tartışmalarla aslında kendi başlattığı açılımı kendi eliyle bitirme noktasına gelmiş oluyor.Erdoğan’ın anayasa referandumu öncesi, “hayır” diyeceğini açıklamış olan MHP ve “boykot” kararı almış olan BDP’yi iterek herhangi bir “siyasi ilerleme” sağlamasının mümkün olmadığı da ortadadır.Başbakan, seçim barajıyla ilgili önemli ve “gerçek” bir öneri getiren CHP Genel Başkanı’na anında ret cevabı vererek hâlâ “kendi başına yürüme” kararında olduğunu da gösterdi.Bu yol, “çözümsüzlük” yoludur ve başarısızlığı her şehit cenazesiyle bir kez daha kanıtlanan yoldur.
CHP Genel Başkanı’nın, dünkü görüşmede Başbakan’a getirdiği öneriler arasında seçim barajının yüzde 7’ye indirilmesi vardı ve Başbakan bu öneriye anında karşı çıktı.Yüzde 10 barajının konulmasının gerekçesi, uyumsuz koalisyonlara yolu tıkamaktı, ancak zaman içinde “Bir Kürt partisinin Meclis’te etkili bir grup edinmemesi” gerekçesi daha öne çıktı. Dolayısıyla Başbakan’ın “koalisyonlar olmasın” gerekçesi geçerli değildir.Seçim barajı konusu ortaya çıktığı zaman ortaya sürülen, Avrupa ülkelerinin seçim sistemlerinin bazılarında da baraj olduğu gerekçesi de geçerli değildir. Hiçbir demokraside bu kadar yüksek bir baraj bulunmuyor.***Kürtleri temsil ettiklerini iddia eden partiler, ilk kez SHP ile birlikte Meclis’e girmelerinin ardından bağımsız adaylarla katıldıkları seçimlerde ülke genelinde yüzde 5 dolayında üzerinde oy almışlardır. Kürt vatandaşların çoğunluk oldukları bölgelerde de oy oranları yüzde 50’nin üzerindedir. Bu oran da onları, söz konusu bölgelerdeki yerel seçimlerde “rakipsiz” hale getirmiştir.Birkaç seçime bakıldığında, Kürtlerin oylarının bu partilerle, muhafazakâr-dinci partiler arasında bölüşüldüğü ortaya çıkıyor. Son durumda bu oylar için, AKP ile BDP doğrudan rakip durumundadır. Seçim barajının yüzde 7’ye düşmesi durumunda, BDP gibi partilerin kendi bölgelerinde seçime çok daha kuvvetle “asılmaları” ve barajı aşarak Meclis’e 40 dolayında milletvekili ile girmeleri büyük bir sürpriz olmayacaktır.***Şu anda geçerli baraj sistemi, bu partilerin oylarının neredeyse yarısının boşa gitmesini “sağladığı” için “sistem” yüzde 10 barajını korumak konusundaki kararlılığını dün de Başbakan’ın ağzından tekrarlamıştır.Buna karşılık, barajın yüzde 7’ye inmesi bir “güven” sorununu çözecektir. O güven unsuru, Kürtleri temsil eden partilerin gerçek oy destekleriyle orantılı olarak Meclis’te temsil edilmeleridir. Barajı düşürmek, “istenmiyoruz” duygusunu ve endişelerini giderme yolunda en önemli irade, gerçek anlamda da önemli bir “açılım” olacaktır.Başbakan’a ve iktidar partisine düşen, askerlerin alanına giren “özel birlik” vb. konularla zaman geçirmek değil, baraj gibi sorunları giderecek politik adımlar için destek sağlamaktır.AKP, CHP’nin Kılıçdaroğlu ile birlikte bu meselede önemli bir adım atmış olmasını değerlendirmek zorundadır.
Son derece talihsiz ve anlamsız bir tartışma ile mesele yine askere yükleniyor. “Profesyonel ordu” diye bir konu hükümet cenahından ortaya atıldı.Nedir “profesyonel ordu?”Türkiye Cumhuriyeti’nin “profesyonel” bir ordusu vardır. Her kademeden subayıyla, astsubayıyla, uzman erbaşlarıyla “profesyonel” bir ordusu vardır. Bu ordu NATO’nun ABD’den sonra ikinci büyük silahlı gücüdür ve böyle olması için her türlü fedakârlık da yapılıyor, Türkiye, Avrupa ülkeleri arasında milli gelirinden en yüksek oranda bir bütçeyi askeri harcamalara ayıran ülke olmaya devam ediyor.Terör olgusu ortaya çıktığından itibaren her türlü olağanüstü tedbirin yanında bir sivil milis olayı olarak “köy koruculuğu” sistemi de uygulandı, özellikle itirafçılardan oluşturulmuş “kontr-gerilla”da kullanıldı.Bu “askeri” yöntemlerden bazılarının faydadan çok zarar getirdiğini, hatta terörü besleyen koşulların yaratılmasına katkıda bulunduğu da açıkça görüldü.Bugün tekrar “profesyonel ordu”nun tartışılıyor oluşu, NATO’nun ikinci en güçlü ordusunun 26 yılın ucunda terörle mücadelede “başarısız” olduğunun en açık ifadesidir.***Hükümet kanadı, terördeki son tırmanışın üzerine verdiği “panik” tepkisiyle meseleyi yine kendi üzerinden atıp askere yönlendirme girişiminde bulunuyor.Mesenin siyasi ve toplumsal temellerine yönelmek de kuşkusuz askerin görevi ve sorumluluğu değildir. Bu, hükümetlerin, siyasi yapıların görevidir.Hükümetler ve siyaset, sorunun temeline yönelik hiçbir doğru dürüst adım atamadıkları her dönemde meseleyi askere yüklemişlerdir, şimdi de onlarca kez yaşanmış bu “siyasi kaçış” bir kez daha aynen yaşanıyor.Meseleyi sürekli olarak “askeri” alana çekmek kolaycılığı bugünkü “kangren”in birinci sorumlusudur.26 yıldır, kendi başarısızlığının, ufuksuzluğunun faturasından kurtulmak için askeri “öne iten” anlayış aslında askere de en büyük zararı veriyor.“Profesyonel ordu” meselesi de, siyasi sorumlular eğer meselenin esasından kaçma imkânı olarak görürlerse, belki birkaç günü “kurtarabilir”, ondan öteye de bir fayda sağlayamaz.
MHP’nin resmen kampanya başlatmasıyla referandum sath-ı mailine hızla girilmiş oldu. Anlaşıldığına göre üç lider de bütün ülkeyi dolaşmaya, halka doğrudan seslenmeye çalışacak.CHP ve MHP’nin oylanacak olan anayasa paketinin içeriğiyle ilgili olarak söyleyebileceklerini Anayasa Mahkemesi ellerinden aldığına göre, iki muhalefet partisinin stratejisi, kaçınılmaz olarak referandumu iktidar partisi için bir “güven oylaması”na çevirmek olacaktır.Buna karşılık AKP lideri, yargıyla ilgili maddeler dışında, vatandaşlara getirilen yeni hakları anlatma imkânına sahiptir. Memurların örgütlenme hakkının genişlemesinden kadınlara pozitif ayırımcılığa kadar birçok somut konuyu AKP sözcüleri ve Erdoğan düzenli olarak işleyecektir.***Kampanya süresince AKP anayasa paketinin içeriğini anlatabildiği oranda avantajlı olacaktır. Çünkü muhalefet partilerinin anlatmak zorunda oldukları konu, Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın üye sayısı ile üyelerinin seçimine ilişkindir ve bunun neden sakıncalı olduğunu anlatmak hiç de kolay değildir. Paketin diğer maddelerinin “günahı” sadece AKP tarafından hazırlanmış olmalarıdır ve muhalefet sözcüleri bu konulara girmemeye çalışacaklardır.Bir meydanda anayasa paketi konuşulacak, diğer iki meydanda AKP iktidarının 8 yıllık icraatları masaya yatırılacaktır.İcraatların masaya yatırılması faslında en güncel ve acil mesele olarak demokratik açılımın başarısızlığı, terörün artışında iktidarın sorumluluğu gibi konular en önemli malzemeler olacaktır.Bu tablo da liderlerin performanslarının referandum sonucu üzerinde etkili olacağını gösteriyor. Şu anda kararsız görünen geniş bir kitlenin sandıkta anayasa paketi için mi yoksa AKP iktidarının tüm icraatları için mi oy kullanacaklarını bu performanslar belirleyecektir. ***Muhalefetin referandumu AKP hükümeti için güven oylamasına dönüştürmesi kendileri açısından ciddi riskler taşıyor. Eğer sonuç “evet” çıkarsa AKP bir seçim daha kazanmış olacaktır, üstelik bu galibiyeti “CHP-MHP-BDP ittifakına” karşı kazandığı için genel seçime daha güçlü girebilecektir.Özellikle CHP’nin ve yeni yönetiminin bu hesabı yapmış olması gerekir, çünkü sandıktan evet çıkarsa, hele evet oranı yüzde 60’a yaklaşırsa bu, öncelikle CHP’nin yenilgisi olarak görülecektir.
Almanya’da birileri var, ülkenin en büyük azınlığı olan Türklerin ülkelerinden gitmesini istiyorlar. Gerekçe olarak “hayat tarzı” farkını öne sürüyorlar, “karışma”nın Alman ulusunu bozduğuna inanıyorlar. Üstelik bu Türkler kendi dilini de konuşmayı, çocuklarının kendi dillerini öğrenmesini, kendi yayın organları olmasını, bir araya gelecekleri örgütleri olmasını istiyorlar.Bazı Almanların bunlara karşı tepkisi “Türkler dışarı” oluyor. Diyorlar ki “Gitsinler, kendi ülkelerinde istedikleri gibi yaşasınlar.”Almanya’da bunları söyleyenlere “faşist” deniyor ve çok ayıplanıyorlar.Biz de bu Almanlara çok kızıyoruz, çünkü bizim insanlarımızı hedef alıyorlar.***Fransa’da özellikle eski sömürgelerden gelmiş birkaç milyon kişi yaşıyor.Bazı Fransızlar bunların Fransız kültürünü ve ulusal özelliklerini bozduğunu; geleneklerinin, hayat şekillerinin geri olduğunu savunuyorlar. İstedikleri, bütün bu insanların “evlerine gönderilmesi.”Fransızların çoğunluğu da böyle düşünen Fransızlara “faşist” diyor ve onları çok ayıplıyor.Onlara biz de çok kızıyoruz. Çünkü hedef aldıkları, aşağıladıkları, istemedikleri bu kişiler arasında bizim insanlarımız da var.***Bir zamanlar, kendisine komünist dese de bu niteliği oldukça tartışmalı bir rejimle yönetilen Bulgaristan’da Türk azınlığın isimleri değiştirildi. Türk köylerinin Türkçe isimleri değiştirildi. İnsanlar bu uygulamaların komünizmle ilgisi olmadığını, bunların açık seçik faşist uygulamalar olduğunu belirttiler.Biz de bu uygulamalara çok kızdık, karşı çıkanları sahiplendik, çünkü onlar bizim insanlarımızdı.***Almanya’da “Türkler dışarı” diyenler faşist oluyor, Fransa’da “bütün yabancılar evlerine” diyenler de faşist oluyor ise... “Kürtler dışarı” demek ne oluyor?Toplum olarak yaşadığımız travmalar, en basit “hakkaniyet” kavramını bile kaybetme, faşist dediklerimiz gibi düşünme zavallılığına düştüğümüzü görmemizi zaman zaman engelliyor.“Kürtler dışarı” değil, “Kürtler içeri”; demokratik çağdaş bir ülkede “herkes içeri”, hep birlikte barış içinde yaşamak için “herkes içeri.”
Siyasette gerilimin arttığı dönemlerde, kamuoyunun geniş kesimi, siyasiler arasında diyalog ister. Ama bugüne kadar da böyle talepler ortaya çıktığında, beklenen gönüllü ve yapıcı diyaloğa girme iradesini ortaya koyan siyasi görülmüş değildir.1980 öncesinde Demirel ile Ecevit’in içine girdikleri kıyasıya mücadele, toplumu daha da germek isteyenlerin, kan dökülmesi için çaba gösterenlerin ekmeğine yağ sürmüştü. 1995-1996’nın sıkıntılı günlerinde ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz ile DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, asıl hedef olarak birbirlerini seçmiş, sonuçta 28 Şubat süreci koşullarının yaratılmasına yardımcı olmuşlardı.***Bir süredir kamuoyu yine siyasilerin bir araya gelmeleri yolunda baskı yapıyor. Aylardır süren anlamsız tartışma ve laf oturtmalardan sonra bir görüşme takvimi de ortaya çıkmaya başladı. Başbakan Erdoğan’ın görüşeceği liderler arasında MHP Genel Başkanı Bahçeli ve BDP’liler bulunmuyor.Baykal döneminde her türlü görüşmeden uzak duran CHP’nin bu kez Kılıçdaroğlu ile bir diyaloğa kapı açması olumlu görülebilir.Bu görüşmelerde eğer teröre karşı daha etkili tedbir alınması konuşulursa zaten kimse itiraz etmez. Erdoğan sınır ötesi askeri harekât konusunda destek isterse, buna da zaten tepki gelmez. Ama konunun esasına girilmeyeceği de görüşme sürecinin hazırlanışında ortaya çıktı.***Terörle mücadelenin birinci konusu, yıllardır konuşulduğu ve Genelkurmay Başkanı’nın da söylediği gibi “dağa çıkışların önlenmesini” ve “dağdakilerin inmesini sağlayacak” kararlardır. Bunun konuşulabilmesi için de “af” kelimesinin, “pişmanlık” ya da “itiraf” gibi unsurlardan arındırılmış olarak telaffuz edilebilmesi gerekiyor.Böyle bir “açık konuşma” sürecinin başlayabilmesinin koşullarından biri de toplumdaki gerilimin indirilmesinde “mutabık” kalınmasıdır.O yüzden de hem MHP’nin hem de BDP’nin bütün görüşme süreçlerine katılması şarttır.Türk halkının “bitirin” dediğini; en duygusal anlarda bile, şehit cenazelerinde bile “bitirin” denildiğini bütün siyasiler duymak durumundadır.“Bitirin!” Türk toplumu bunu sabırla söylemeye devam ediyor.
Demokrat Parti’nin son döneminde ülke tümüyle ikiye bölünmüştü. Köylerde bile “demokratlar”ın kahvesi ayrıydı, “halkçılar”ın kahvesi ayrıydı. Bu bölünmenin yarattığı öfkeler yüzünden asılanlar oldu ve ülkenin yarısı onlar asıldığı gün bayram yaptı.Bugün, o günlerin yanlışlıklarına bakarken, “demokrasi acemiliği” diye bir gerekçe buluyoruz. Çok partili demokrasiye yeni geçmiştik, siyasiler de halk da oyunun nasıl oynanması gerektiğini bilmiyordu diyoruz, yaygın olarak.Aradan yarım yüzyıl geçti. Yine toplumdaki öfke dalgaları insanları bir uçtan bir uca savurup duruyor. Siyasi yorumlara, değerlendirmelere gelen okur tepkilerinin bazılarına bakınca korkmamak elde değil. Ağız dolusu ağır hakarete ve küfre maruz kalmayan yazı olmuyor.Yarım yüzyıl geçti, ama bu yarım yüzyıl içinde hep “düşmanlar”, “hainler”, “satılmışlar” edebiyatlarıyla yaşadık, birileri kendisi gibi düşünmeyenleri ya da kendi taraflarında olmayanları böyle nitelemeye alıştı.***Uzun yıllar boyunca “düşman” ve “hain” olmak için solcu düşüncelere sahip olmak yeterliydi. Bu “hainler”in toplantılarını basmak, onları dövmek, öldürmek doğaldı, çünkü onlar “düşman için çalışan hainler”di.Şu anda öfke dalgalarının en yaygınına hedef olmak için, örneğin son anayasa değişikliğinin demokratik cumhuriyet ilkelerini zedelemeyeceğini söylemek yeterli.Baykal’ın siyaset ve sol anlayışını, politikalarını eleştirmek de yıllar boyunca “AKP uşağı”, “satılmış”, “dönek” sıfatlarının yağmur gibi gelmesine yol açıyordu. Baykal gitti, ama o hakaretleri yağdıranlar, öfkelendikleri eleştiri ve tespitlerin yerinde olduğunu kabul etmek bir yana, biraz olsun düşünmeden hakaret ve küfürlere devam ediyorlar.***Demokratik bir seçim yapılmasının üzerinden 60 yıl geçti, ama hâlâ o sandıkta kendi istediği yönde oy kullanmayanları “hain” görme alışkanlığı değişmedi. Yaşanan bunca olaydan, dökülen kan ve çekilen acıların ardından hâlâ böyle büyük öfkelerle yaşanabilmesini anlamak gerçekten zor.Öfke, düşünmeyi, anlamaya çalışmayı ve tartışmayı imkânsız kılar ve öfke sahibinin hayatını bir anlamda kolaylaştırır, ama öfke sahiplerinin içinde yaşadıkları toplumların hayatını zorlaştırır.