Liderlerin referandum kampanyasını yürütme tarzlarının birinci sonucu, toplumdaki bölünme çizgilerinin biraz daha kalınlaşması oldu.Anayasa değişikliği paketinin yetersizliği bir yana, oylanacak paketin içeriğinin tümüyle ikinci plana itilmesi, olayı tümüyle “AKP yandaşlığı ve AKP karşıtlığı” bölünmesinin üzerine yerleştirdi.“AKP’nin yaptığı her şey kötüdür, art niyetlidir” noktasından başlayınca da tabii ki anayasayı konuşma imkânı kalmayacaktır. Nitekim kalmadı.Bu paketin bir “gerileme olmadığını” söylemek bile “AKP yandaşlığı” ile suçlanmak için yeterli oluyor.***CHP, paketin içeriğiyle ilgili bir kampanya yürütme imkânlarının darlığı dolayısıyla siyasi mücadele alanını değiştirmekte başarı sağlamış gibi görülüyor.Erdoğan da anayasaya ayırdığı konuşma sürelerini iyice daralttı ve havuz, villa, kira, emekli maaşı konularına sıkışıp kaldı.Gerçekte bir anlamı olmayan konular üzerine kurulmuş bu sert polemik ortamının toplumu olumsuz etkilediği de ortada. Bazı tartışmalara bakıldığında, kimileri için 12 Eylül’de “evet” çıkması sanki dünyanın sonu olacak.AKP yönetiminin umduğu ve beklediği gibi “evet” oranının yüzde 60’a ulaşması durumunda başta lideri olmak üzere bu partinin “halk yanımızdaysa demokrasi istisnadır“ tavrına girmesi gibi bir tehlike tabii ki vardır. Erdoğan’ın en küçük bir eleştiriye bile tahammülsüzlüğünün referandum başarısı durumunda daha da artacağı kuşkusu AKP’ye yakın çevrelerde bile dile getiriliyor.***Referandumu içeriğinin dışına ve çok ötesine taşımanın sakıncalarını her iki parti de dikkate almadı, bundan sonra da o yolda gidecekleri anlaşılıyor.12 Eylül’e daha üç haftadan fazla bir süre var. Bu süre de liderlerin kampanyayı olması gereken boyuta çekmeleri için yeterlidir. Bu süreyi böyle kullanacaklarına ilişkin şu anda bir işaret görünmüyor. Ama keşke öyle kullansalar da bütün topluma 12 Eylül’de çıkan sonuç ne olursa olsun, bunun dünyanın sonu olmayacağının, 13 Eylül günü bir dikta rejimine geçilmeyeceğinin güvencesini verseler.
Terörün bu türünde bildiğimiz silahlar yok. Bu, “fikrî” bir terör faaliyeti. İki taraf da uzun zamandır bu faaliyetin içindeydi. Ama son günlerde referandumda hayır çıkmasını isteyenlerin bir türü, “liberal” ve “demokrat” olanlardan özellikle hazzetmeyen türü, bu terör faaliyetini tırmandırdı.Bunların şöyle bir mantık zinciri var:AKP ve Erdoğan demokrat değildir, dolayısıyla onun istediği anayasa değişikliği de demokratik olamaz, kendine demokrat diyenler de buna evet diyemez, derse ya oyuna gelmiş, kandırılmıştır ya da gizli AKP’lidir, hatta bir çıkarı vardır...Bu “mantık” zincirine güçlü bir şekilde inananlar ya da inanıyormuş gibi görünenler, referandumda evet oyu vereceğini açıklayanları “ayıplar” gibi de yapıyor.Ortada herhangi bir ayıp yok. Ortada ülkenin geleceğiyle ilgili ciddi bir siyasi tartışma var. Bütün siyasi tartışmalar gibi bu da son derece hayırlı, eğitici bir tartışma ve mücadele olabilir. Mesela yolu Beyoğlu’na düşenler çok farklı fikirde olanların yan yana yürüttükleri insanları etkileme çalışmalarını göreceklerdir. Kimse kimseye vurmuyor, herkes kendi düşüncesinin, en olumlu anlamıyla “militan”ı olarak çalışıyor...***AKP’nin ve Erdoğan’ın demokrasi açısından eksiği yok mudur? Vardır, hem de pek çok eksiği vardır. CHP’nin demokrasi açısından eksiği var mıdır? CHP’nin eksiklikleri de AKP’ninkinden az değildir. Demokrasi açısından MHP ve BDP’nin eksiklikleri ise, her ikisine de fark atar.Siyaset sahnemizin dört bir köşesi demokrasi eksiklikleriyle kararmış halde. Bu kara noktaları azaltmak yerine, biraz daha kara alan yaratmanın “en iyi” yollarından biri de hiç kuşku yok ki kendisinden farklı düşünenleri vatan haini ya da kandırılmış veya satılmış görmek, göstermektir.Evet demeyi düşünenler de hayır demeyi düşünenler de vatan haini değil; kandırılmış da değil, satılmış da değil. Ama hepsi, hep birlikte, hepimiz hâlâ demokratlıktaki eksikliklerimizin etkileri altındayız. Kendisini, bırakalım entelektüel ya da aydın gibi büyük sıfatları, ileri derecede okur ve yazar olarak görenler, ellerindeki kalemlerle terör yapmak, linç hevesi yaratmak, insanları korkutmak için hedef göstermek yerine demokrasi eğitimine katkıda bulunmanın yollarını arasalar hiç de fena olmaz.
Kamuoyu araştırmalarıyla ilgili genel tepkimiz, diğer konularda olduğundan farklı değil. Gördüğümüz rakamlar kendi yorumumuza ve bulunduğumuz tarafın beklentisine uyuyorsa araştırmanın doğru olduğuna inanıyoruz, değilse inanmıyoruz.Seçim araştırmaları, 90’lı yıllarda siyaset paramparça olduğu sırada ciddi bir erozyona uğradı. O sıralarda her taraf kendisine, en basit deyimiyle “sadık” bir kuruluş bulup, sürekli kendi lehine rakamlar açıklayıp dururdu. Bu araştırmaların, genel olarak tekrar itibar kazanması da zaman aldı.***Maalesef bu konuda da “Batı” demek zorundayız, çünkü Batı’da araştırma kuruluşlarını denetleyen kurumlar vardır. Ayrıca her araştırma sahibi, araştırmayı kimin için ve kimin kaynağıyla yaptığını da açıklamak zorundadır. Siyasi partilerin yaptırdıkları araştırmaları sadece parayı vermiş olan siyasi partiler açıklar.Bir etik meselesi olan kamuoyu araştırmalarıyla ilgili kurallar bizde henüz kabul görmemiş olduğundan, elde olanla yetinmek, halkın nabzını bu araştırmalar üzerinden ve belli bir ölçüde ihtiyatla izlemeye çalışmak durumundayız.***Seçimler ya da bugünkü gibi referandum öncesinde böyle konulara girmek, rakamlardan hoşlanmayanların ağır suçlamalarına hedef olmaya yol açar. Ama yine de rakamları görmek, aktarmak zorundayız.Geçen hafta içinde üç kamuoyu araştırması açıklandı. İkisi görece olarak birbirine yakın sonuçlar veriyordu, biri oldukça farklıydı. Açıklanma sırasına göre gidersek, önce SONAR’ın rakamlarını verelim: Hayır yüzde 50,87; Evet yüzde 49,13.Aynı kuruluş geçen ayki araştırmasının “bugün seçim olsa” bölümünde CHP’yi AKP’nin 2 puan önünde birinci parti olarak göstermişti. Bu ağustos araştırmasının aynı bölümünde AKP tekrar CHP’nin 6 puan önüne geçmiş görünüyor. Bir ayda bu 8 puanlık yer değiştirmenin açıklanması gerekiyor.GENAR’ın ağustos araştırmasında Evet’ler yüzde 56,2. Hayır’lar 43,8 görünüyor. Genar “bugün seçim olsa”da AKP’yi yüzde 41, CHP’yi yüzde 28 gösteriyor.Ağustos araştırmasını dün açıklayan METROPOLL, Evet’leri yüzde 49,6, Hayır’ları yüzde 33,6 olarak veriyor. Ancak MetroPoll ilke olarak “kararsız, fikirsiz, sandığa gitmeyecek” oranlarını toplamlara eklemiyor. Biz eklediğimizde Evet’leri yüzde 59-60, Hayır’ları yüzde 40-41 buluyoruz.“Bugün seçim olsa”da MetroPoll AKP’yi yüzde 43,5, CHP’yi yüzde 24,5 olarak gösteriyor. Yine kararsız ve oy kullanmayacakları biz eklersek yüzde 50 ve 29 oranlarını buluyoruz.***Bu sayıları herkes kendisine göre yorumlayabilir, alıştığımız gibi beğenmediğini “taraflı” beğendiğini “tarafsız” ilan edebilir. Ama üçüne bir arada bakıp biraz düşündüğümüzde Hayır’ların Evet’lerin önünde olması kolay görünmüyor.Bu arada CHP’nin birinci parti olması ya da AKP’ye çok yakın oranlara ulaşması, AKP’nin ise “bugün seçim olsa” yüzde 50 oy oranına ulaşması da kolay görünmüyor.
Kürt siyasetçilerin uzun süredir, üzerinde ısrarla durdukları bir mesele, İmralı’da cezasını çekmekte olan Abdullah Öcalan’ın “muhatap” alınmasıdır.Ne var ki bu “muhataplık” durumun nasıl olacağı, nasıl işleyeceği konusunda bugüne kadar herhangi bir açık öneri gelmiş değil.“İki taraflı ateşkes” diyerek Türkiye Cumhuriyeti’nin yasal Silahlı Kuvvetleri ile PKK’yı bir anlamda “eşit” konumlara koyduklarını düşünenler, herhalde “muhataplık” meselesini de Başbakan ya da İçişleri Bakanı’nın İmralı’ya gidip Öcalan ile “barış görüşmesi” yapması gibi bir hayal olarak görmüyorlardır...***Kendimizi kandırmaya devam etmek istemiyorsak, PKK’nın bugün ana politikalarda “esas” olarak, İmralı tarafından yönlendirildiğini ve Öcalan’ın, Kürt vatandaşlarımızın önemli bir kesimi üzerinde etkin olduğunu görmek zorundayız.Yasal siyasi partilerin yönetim kadrolarının da İmralı’dan belirlendiği biliniyor.Son günlerde, bu açıdan önemli bir gelişme ve iddia ortaya çıktı. Buna göre, Öcalan “en azından” Ramazan ayı boyunca PKK’nın ateşkes ilan etmesi için “onay verecek.” Ancak onayını ileteceği avukatlarıyla “teknik” sorunlar öne sürülerek görüşmesi engelleniyor. İddia bu...Kuşkusuz öyle bir iddia ortaya atıldığında “engelleme”nin kimler tarafından ve neden yapıldığını da söylemek gerekiyor.***“Muhataplık” ille de iki ya da birkaç kişinin karşılıklı görüşmesi demek değildir. Öcalan ve Kürt siyasetçiler Öcalan’ın “zaman içinde” farklı bir konuma gelmesi umudundaysa, bunun için de yapılacak olan; Öcalan’ın yapması gereken bellidir.“Ramazan’da ateşkes” önerisini onaylaması beklenen Öcalan’ın ateşkesi Ramazan sonrasında da uzatmasını bekleyenlerin başında Türkiye’nin Kürt vatandaşlarının çoğunluğu bulunuyor.Eğer Öcalan bunu yaparsa, kuşkusuz çok kişide, kan dökülmeyen bir ortama gidildiğine dair bir umut yeşerse de bu gidişin İmralı’dan yönetilmiş olmasının verdiği burukluk olacaktır.Ancak, o burukluğu hissedenler de bu duyguyu içlerinde saklamak durumundadır, çünkü gerçekten birinci mesele, silahların susmasıdır. Yeter ki silahlar sussun ve bugün hâlâ konuşulamayan meselelerin de konuşabileceği bir ortam artık şekillenmeye başlasın.
Ergenekon davalarının sivil sanıkları sonunda isyan etti. Tepkilerinin nedeni ortada: Darbe hazırlığı ve darbe ortamı hazırlamaktan sanık siviller bir yılı aşkın süredir hapiste yatarken çok sayıda asker zanlı ve sanık serbest kalıyor.Sivil sanıkların durumuyla ilgili eşitsizliği dile getirmek üzere kimileri şöyle söylüyor: Darbeyi asıl yapacak olanlar serbestken onlara destek olmakla suçlananların hapiste yatması haksızlıktır...Ülkemizin bu meseledeki bölünmüşlüğünü hatırlarsak; vatandaşların yarısı eşitsizliğin giderilmesi için asker sanıkların da hapse atılmasını önerecek, diğer yarısı ise sivil sanıkların da dışarı çıkmasını isteyecektir. İki tarafın da haksızlığın, eşitsizliğin giderilmesine ilişkin duygularının bir orta noktada buluşması mümkün değildir.***Bu arada, Ergenekon davalarının henüz başındayken bir kesimin kuvvetli bir şekilde “hepsi yalan, hepsi komplo” deme aşamasından “bir şeyler olabilir, ama kurunun yanında yaş da yanmasın, tutuklama ceza gibi kullanılmasın” deme aşamasına gelmiş olduğu da dikkati çekiyor. Yine en başta “kâğıt parçası”, “tümüyle düzmece” denilen belgeler hakkında bir süredir “eklemeler yapılmış” deniliyor.Tabii şunu da belirtmek gerekir ki soruşturma ve davaların başından itibaren zaman zaman kafaları karıştıran uygulamalar da yapılıyor. Bunların en önemlisi, Türkan Saylan gibi bir ismi de soruşturmaya karıştırma girişimiydi.Söz konusu uygulamaların, özellikle iddianamelerin bazılarında sürekli olarak “ehem ile mühim”in karıştırılmasından; soruşturmaları yürütenlerin “siyasi görgü, bilgi ve bilinç” eksikliğinden kaynaklandığını söyleyebiliriz.***Ergenekon olayını çözebilmek, ne olduğunu anlayabilmek için soruşturmayı yürüten görevlilerin, Gladyo’dan Özel Harp Dairesi’ne, 1980 öncesi kaos ortamının nasıl yaratılmış olduğuna; Jitem ve faili meçhullerin nedenine kadar birçok konuda zihinlerinin açık olması gerekir. Savcıların Susurluk olayını da bilmeleri şarttır. Ancak bu durumda, bugün çözülmeye çalışılan örgütlenmelerin gerçek boyutlarıyla ilgili bazı sonuçlara varmak mümkün olabilir.***Yine bugünkü tartışma konusuna dönersek, bazı asker kişilerin ifade vermeye bile gelmedikleri halde görevlerinin başında olmalarını da dikkate aldığımızda, Ergenekon’un sivil sanıklarının eşitsizlik kurbanı oldukları ortadadır.Bu durumun ve diğer sıkıntılı konuların giderilmesi halen kolay görünmüyor.“Madem askerleri ifadeye bile getiremiyoruz bunları da salalım” demek ne kadar hukuk dışı ise “madem ki sadece bunları elimize geçirdik tutabildiğimiz kadar tutalım” mantığı da o kadar hukuk dışıdır.
Erdoğan ile Baykal arasında hemen herkesi bıktıran bir laf oturtma yarışı her salı günü başlar, hafta sonuna kadar devam eder, kısa bir aradan sonra tekrar başlardı.Bu laf oturtmaları liderlerin alkışlayıcıları pek sever ya da sever gibi görünür, hemen ellerini avuçlarını harekete geçirirler. “Laf oturtmada” herhangi bir zekâ emaresi olup olmadığına da bakmazlar, ama lafı gelişinden anlar, anında alkışı patlatırlar.Erdoğan ile Baykal arasındaki bu bıktırıcı oyun bir süredir meydanlarda, bu kez Kılıçdaroğlu ile Erdoğan arasında oynanmaya başladı.Kılıçdaroğlu seçildiği kurultaydaki konuşmasında “Recep Bey” demiş ve alkış almıştı.Recep, Tayyip Erdoğan’ın ikinci ismi; günlük deyişle “göbek adı” ve bir kişiye ikinci adıyla hitap etmenin neresinin zekice ya da gülünç olduğunu anlamak kolay değil. Ama kurultayda, Baykal’dan kurtulmanın sevinciyle her şeyi alkışlamaya hazır CHP’lilerden aldığı alkışın gazıyla Kılıçdaroğlu “Recep Bey” demeye devam ediyor.***Tayyip Bey de, Kılıçdaroğlu’nun ikinci ismi olmadığı için ona “memur Kemal” diye hitap etmeye başladı. Tıpkı “Recep Bey” gibi “memur Kemal” hitabının da bir zekâ ürünü olduğunu söyleyebilmek mümkün değil. Üstelik burada bir de “memur” aşağılaması ortaya çıkıyor. Herhalde Erdoğan “memur” sözcüğünü rakibini övmek için kullanmıyor.Peki, Kılıçdaroğlu da çıkıp “bisküvici Recep” derse daha mı zekice bir laf oturtmuş olacak?***Bizde siyasi liderlerin hâlâ kurtulamadığı hastalık, yakın çevre şakşakçılarının “beyefendi, dersini harika verdiniz” yağcılığına kanmalarıdır.Bu yakın çevre böyle konuşur, onun ardındaki ikinci çevre alkışı patlatır, lider de böylece büyük bir zekâ örneği sergilemiş olduğuna inanır.***Siyasilerimiz “Recep Bey”, “memur Kemal” gibi laf oturtmalarını bıraktıkları takdirde, inanabilirler ki yakın çevreleri ve partizanları dışındakilerden daha çok olumlu tepki alacaklardır. Laf oturtmaların siyasi tartışmaların düzeyini düşürdüğünü, boşa çene yormak olduğunu büyük çoğunluk biliyor. Artık siyasiler de öyle olduğunu görüp bunları terk etmelidir.Üslup değişikliğini ilk yapan, hiç merak etmesin; en büyük olumlu tepkiyi alacaktır. Geride kalana da notunu yine halk verecektir.Recep Bey ile memur Kemal birbirlerine miting meydanlarında “Tayyip Bey” ve Kemal Bey” diye seslenmeyi öğrendiklerinde aşağıdaki hava da çok farklı olacaktır.
Diyarbakır’da iki toplantı yapıldı, bazı kararlar ve çağrılar açıklandı. Kürt siyasetçilerin yaptıkları bu toplantılardan daha farklı ve barışın yolunu açmaya katkıda bulunacak kararlar bekleniyordu. Olmadı; tam tersine, bugünkü tıkanmayı perçinleyen açıklamalarla yetinildi.Şu anda BDP içinde olsun olmasın, Kürt siyasetçiler, üstlenmeleri gereken sorumluluğu yine ötelediler.“İki taraflı ateşkes çağrısı” fiilen hiçbir anlama gelmiyor. “İki taraf”tan biri, dağda silahla dolaşan ve eylemlerine devam eden bir örgüttür, diğeri ise birinci görevi hiç kimsenin silahla dolaşmamasını, insan öldürmemesini sağlamak olan ülkenin “Silahlı Kuvvetler”idir.“İki tarafa” da ateşkes çağrısı yapanlar, bugün “Kürdistan” kelimesini kullanabildiklerini, “demokratik özerklik” tartışması açılabildiğini, barışın kilidinin demokraside olduğunu görmek ve gereğini yapmak zorundadırlar.***PKK’nın eylemlerini tırmandırmasıyla birlikte, Dörtyol olayındaki gibi kışkırtma faaliyetlerinin de tekrar ortaya çıkmasını, “demokratik açılım denilerek terör teşvik edildi” diyen koronun tekrar avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamasını Kürt siyasetçiler ve aydınlar da herhalde görüyor ve değerlendiriyordur.Terör devam ettiği sürece herhangi bir mantıklı çıkışın tartışılması, hele hele “demokratik özerklik” gibi bütün Türk toplumunun geleceğiyle ilgili konuların sağlıklı bir şekilde konuşulması mümkün değildir. “Öcalan muhatap alınsın” diyenler bir tek silah patladığı sürece bu tür çağrıların sadece nefret tepkilerini büyüteceğini bilmek durumundadır.***“Amed”te toplanan, tartışan Kürt siyasetçiler, yerel yöneticiler, aydınlar, önce PKK’nın silahlarını susturmasını sağlama konusunu tartışmalı, bunun yollarını aramalıdır.Türkiye’de Türkler de Kürtler de uzun süredir silahların susmasını istiyor.“Demokratik açılım”ın ilk günlerinde Türkiye’nin Kürt vatandaşlarının ortaya koydukları umut ve özlemlerin gerçekleşebilmesi için birinci “hareket” PKK’nın, adına ister ateşkes densin, ister eylemsizlik densin, silahları susturmasıdır.“Amed” toplantılarının ardından yapılan çağrıların bir gerçekliği yoktur, PKK ve Öcalan memnun olabilir, ama bunların barışın tıkanmış yollarını biraz daha tıkamak dışında bir “katkı”sı olamaz.
Referandum kampanyasını erkenden başlatan üç lider de meydanları dolduruyor, parti örgütleri ciddi sayılarda izleyici toplamayı başarıyor. Herkes bundan memnun görünüyor.Ama liderlerin meydan konuşmalarında en az değindikleri konu anayasa değişikliği!Anayasa dışında 12 Eylül’den işsizliğe, derslik sayısından hayat pahalılığına kadar, teröre kadar her konuyu konuşuyorlar.Erdoğan İzmir’de Haliç’i nasıl temizlediklerini bile anlattı.Bu üslup, kampanyayı anayasa meselesinden uzağa, AKP için bir tür güvenoyu ortamına götürüyor.12 Eylül’de sandık başına gidenlerin önemli bir kesiminin verdikleri evet ya da hayır oyunu, anayasa değişikliği için değil AKP’ye güven ya da güvensizlik oyu olarak kullanmalarıyla ortaya çıkacak sonuç, on ay sonra yapılacak seçimi de bir ölçüde belirleyecektir.***12 Eylül oylamasının giderek üç siyasi partinin, bu partilerin liderlerinin ve yönetimlerinin de kaderlerini belirleyecek bir nitelik kazanması bunların her biri için ciddi “risk” unsurlarına da yol açıyor.Hayır oylarının evetlerden bir fazla bile çıkması AKP’nin, Tayyip Erdoğan’ın ilk kez “seçim kaybetmesi” olarak algılanacak ve iktidar partisi genel seçime “yaralı” olarak gidecektir.Buna karşılık, CHP-MHP-BDP üçlüsünün karşısında yüzde 51’lik bir evet bile AKP’yi bir seçim daha kazanmış havasına sokacaktır. Sonucun bazı araştırmalardaki gibi yüzde 55-57 gibi bir evet oranına ulaşması ise kuşkusuz AKP’yi genel seçime “rakipsiz” girer gibi bir havaya sokacaktır.***CHP’de ise, zaten parçalı yönetim yapısında, hayırların çoğunluk olması durumunda faturayı hemen yeni genel başkana çıkarmak için hazır bekleyen bir grup var. Eski genel başkan Deniz Baykal’ın son konuşmaları da bu hazırlığın şimdiden başladığını gösteriyor.Referandumda istediği sonucu alamamış ve tekrar yönetim kavgaları içine sürüklenmiş bir CHP’nin genel seçime iktidar adayı olarak girememesinin sonuçları da bellidir.Sonuç ne olursa liderlerin referandumu güven oylamasına dönüştürmeleri nedeniyle 13 Eylül sabahı bugünden çok farklı bir siyasi tablo ile karşılaşacağımız da anlaşıldı.