Erdoğan’ın Diyarbakır konuşmasıyla ilgili farklı beklentiler vardı. Sonuçta mantıklı, bir açıdan kuvvetli “sol“ bir konuşma çıktı. Ancak konuşmada, bugüne kadar bölgeden yükselmeye devam etmiş taleplerin içerisinden bir tek vaat yer aldı: 2011 seçiminden sonra geniş tabanlı yeni bir anayasa. Erdoğan, referandumda evet çıkmasının yeni anayasanın temellerini atacağını, bu değişikliklerle “kapının açıldığını“ söyledi.Referandumda oylanacak paketi bu açıdan, “kapının açılması” bağlamında ele almak ve sunmak, tartışmaların başından beri “yetmez ama evet“ diyenlerin mantığının da Erdoğan tarafından tekrarı anlamına geliyor.Anayasa değişikliğine evet çıkması durumunda Türkiye’de ileri demokrasiye geçilmeyecek, hayır çıkması durumunda da faşizmin karanlığına dönülmeyecek, sadece bazı demokratik adımlarla ilgili zaman kaybedilmiş olacak.***Başbakan’ın konuşmasının önemli bölümünde, Güneydoğu ile ilgili geleneksel, çok alışılmış, ama dile getirilmesi için bile uzun mücadeleler verilmiş bir “sol söylem“ yer aldı. Konuşma Ahmed Arif ile başladı, Musa Anter (Ape Musa: Musa amca), Şivan Perver, Ahmet Kaya ile devam etti. Başbakan buradan biraz daha gerilere, Selahaddin-i Eyyubi‘ye kadar gitti, Kudüs savunmasıyla ilk dini temayı da konuşmaya katmış oldu.12 Eylül askeri rejiminde Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yaşananları orada hatırlatmasının da kuşkusuz etkisi olacaktır. Referandum kampanyasının önemli aşamalarından biri Diyarbakır oldu. Çünkü bu şehre MHP giremiyor, CHP burada miting yapamıyor; BDP dışında sadece AKP lideri miting yapabildi, hem de ciddi bir kalabalık topladı. Bu kalabalık, BDP’nin boykot kararının sınırlı kalacağının işareti olarak da görülebilir.***Başbakan, boykot kararının yanlışlığını söylerken BDP’ye “sert vurmadı“, PKK’dan terör örgütü diye söz etti, taş atan çocukları anarken “çocuklarımız” dedi. Bu arada doğrudan “Kürt” kelimesini kullanmadı, iki kez “Kürtçe” kelimesini kullandı. Bu “incelikler” kuşkusuz MHP ve CHP’ye, “Batı’da kullanabilecekleri kozlar vermemek” amacına uygun olarak düzenlenmişti. “Ankara’da başka Diyarbakır’da başka konuştu” diyecek olanların bayağı uğraşması gerekecek.Diyarbakır konuşmasının en açık siyasi mesajı olan “geniş tabanlı anayasa“ vaadini tutmasını, Başbakan’dan sadece Kürtler değil, ister evet ister hayır desin, bütün vatandaşlar bekleyecektir. “Geniş tabanlı“ nitelemesi ise başlı başına bir vaattir.CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da partisinin yapacağı yeni anayasa çalışmasıyla ilgili ayrıntılı açıklamalarda bulunduğuna göre, bu referandum dalgasının ardından seçim kampanyası süresince daha sağlıklı bir anayasa tartışması ve hazırlığı umudunu iki lider de vaat etmiş oldu.***Bir düzeltme, bir açıklamaÖnceki gün (2 Eylül 2010 Perşembe) yayınlanan yazının bir yerinde “hayır“ yerine “evet“ yazmışız, ancak yazının gelişinden bunun bir dil sürçmesi olduğu anlaşılabiliyor.Okurlarımızın uyarıları üzerine açıklama gereğini gördüğümüz nokta ise, yazının iki liderin bir televizyon kanalında tartışması gerektiğine değinilen bölümüyle ilgili. İki liderin de “anayasa değişikliği üzerine“ TV’de tartışmaya niyetli görünmediğini söylemiştik. Bazı okurlarımız CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun bu konuda çağrısı olduğunu hatırlatıyor. Ancak Kılıçdaroğlu’nun çağrısının salt anayasa değişiklikleriyle değil geniş kapsamlı bir tartışmayla ilgili olduğu biliniyor. Erdoğan da çağrıyı redderken buna dayanmıştır, ama kendisi de “gel sadece anayasa tartışalım“ dememiştir.İki liderin kampanyadaki gerilimi tırmandıran tavırlarını anlatırken bunu belirtmeye çalışmıştık. Anlaşılan iyi anlatamamışız, bunun için özür dileriz ve umarız ne demek istediğimiz bu kez anlaşılmıştır.
Üç liderin, meydanlarda birbirlerinin gıyabında esip savurmaları herhalde çok kişiyi bezdirmiş, usandırmıştır.Ama onlar usanmıyor. Toplumu germeye, insanları birbirleriyle karşı karşıya getirmeye, giderek daha da katılaştırarak karşısındakine tam bir hoşgörüsüzlükle bakacağı hale getirmeye devam ediyorlar.Popülizm, basit demagojiler, kaba ve ucuz laf oturtmalar bu referandum kampanyasının ana unsuru oldu. Düzey aşağıya doğru düştükçe de artık her günü “önce sen cevap ver”, “önce ben sordum” gibi çocukça iddialaşmalar doldurmaya başladı.***İktidar ve ana muhalefet liderleri, gerçi öyle bir niyete sahip olduklarına dair hiçbir işaret vermiyorlar ama, bir televizyon kanalında karşılıklı tartışmayı düşünmelidirler.Ancak bu tartışma, meydanlardaki üfürmelerin bir devamı olması istenmiyorsa, sadece anayasa değişiklikleriyle kısıtlı tutulmalıdır.Bu konuda anlaşmaya varılırsa, herhalde koskoca iki liderden biri kalkıp anlaşmayı bozacak değildir.Anayasa değişikliğinin temel konuları üzerine Başbakan görüşünü açıklar, muhalefet lideri görüşünü açıklar, sonra gazeteciler maddeler üzerine birer soru sorarlar ve tartışma böylece devam eder.***Bu şekildeki medeni ve halkı gerçekten bilgilendirecek, tercihlerini etkileyecek bir tartışmanın bir başka yararı da tansiyonun düşmesi olacaktır.Böyle medeni bir tartışma olmadı diyelim; üç hatta dört siyasi parti genel başkanının da, yarattıkları gergin ortam dolayısıyla ödemeleri gereken faturalar vardır.Referandum sonucu evet çıkarsa, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli görevlerinden ayrılmalıdır.Tersine, evet çıkarsa Erdoğan da erken seçim kararı alıp başbakanlıktan ve parti genel başkanlığından ayrılmalıdır.Boykot kararında ısrar eden BDP’nin eşbaşkanları, tek bir vatandaşa sandığa gittiği için bir tacizde bulunurlarsa görevlerinden ayrılmak zorundadırlar.***Demokrasinin güzelliklerinden biri de, hesap verme sistemi olmasıdır.Bu dört siyasi partinin lideri, ülkenin tümünü böyle bir gerilime soktu; farklı görüş sahibi vatandaşların birbirine düşman gibi, vatan haini gibi bakma halini zirve noktalarına taşıdılar.O zaman tercihlerinin faturasını ödemeye de hazır olmaları gerekir. Demokrasi bu kadar ucuz değildir ve bunu da en başta siyasi lider olarak dolaşanlar öğrenmek durumundadır.
İktidar partisi de muhalefet partileri de, onların ardında toplanan iki ana kesim de referandum oylamasını neredeyse bir hayat-memat meselesi haline getirdi. Böyle olunca da çok önemli meseleler, en başta da terör ve Kürt meseleleri, feda edilen alanlar oldu.Başbakan Erdoğan, Öcalan ile görüşme konusunun ortaya atılmasından dolayı Batı’dan oy kaybetmek ihtimaline karşı temel meseleyi bir ölçüde gündeminden çıkardı.Bunun bir sonucu Başbakan’ın Diyarbakır’da yarın yapacağı konuşmanın içeriğiyle ilgili spekülasyonların ve beklentilerin artması oldu.MHP lideri, Başbakan’ı Batı’da farklı Doğu’da farklı konuşmakla suçlarken, yarınki konuşmasında “üniter devlet”i vurgulama konusunda zorlamaya çalışıyor.***CHP lideri ise toplamı yüzde 11-12 gibi hesaplanan Kürt oylarını etkilemek için, partisinin daha önce asla konuşmaya yanaşmadığı “af” konusunu ortaya attı.Evet kanadı buna çok sevindi, çünkü zaten Kürtlerden oy alamayacak olan CHP’nin, dolayısıyla hayır kanadının Batı’da oy kaybedeceğini varsayıyorlar.CHP lideri de, af konusuna açıklık getirmek, ne zaman ve nasıl bir af düşündüğünü açmak yerine konuyu “karıştırmayı” tercih etti. Bunun için de halk, Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği affın hapishaneleri boşaltacak, bütün adı suçluların da yararlanacağı bir “genel af” olduğuna inandırılmak istendi.***Siyasilerin tümü, hem iktidar hem muhalefet partileri, 12 Eylül gününe haddinden fazla takılmış oldukları için terör ve Kürt meselesi üzerinde kaba demagoji ve ucuz oy hesapları üzerinden hareket etmekte birbirleriyle yarışıyor.Bu ucuz polemiklerin herkesin üzerinde; Kürtlerin de teröre en tepkili kesimlerin de acil çözüm isteyenlerin de üzerinde tümüyle ve hepsi adına olumsuz etki yaratacağını düşünmüyorlar.Ülkenin en önemli meselesini oy hesaplarına feda ediyorlar.Anlamadıkları şu: Ülkenin hangi köşesinde olursa olsun, Kürt vatandaşlarının büyük kesimi dâhil Türk halkının büyük çoğunluğu bu meselenin kullanılmasından bıktı, çözüm istiyor.Evetçi ve hayırcı tarafların bu meseleyi kullanış biçimleri, kendileri açısından ve gelecekle ilgili bir iyimserlik yaratmak yerine tam tersine, bu sorunu çözme kabiliyetleri hakkındaki kuşkuları artırıyor. Bütün toplumun acılarının devam edeceği anlamına gelen bu durumu da toplumun çok geniş bir kesimi görüyor.
Haber şöyleydi: Bir şehrimizin hastanesinin yöneticisi MR yetişmiyor diye şikâyet edenlere “evet oyu verin de bir makine daha getirtelim” diyormuş. Son derece akıllıca.Aynı günlerde bir magazin ekinde pop şarkıcısı bir hanım hayır diyeceğini ilan ediyor, gerekçe olarak da telif haklarıyla ilgili kanunda beklenen değişikliğin yapılmamış olmasını gösteriyordu...***“Hayır” oyu kullanacak olanların çok büyük bir kesimini bu karara yönelten nedenin, değişikliği AKP’nin anayasa değişikli olarak görmeleri olduğu çeşitli araştırmaların sonuçlarından biliniyor.Bu kesim, halen AKP’nin “ülkeyi ele geçirme” gündeminin yürürlükte olduğunu düşünüyor.Bu görüştekiler için anayasa değişikliğindeki HSYK ve Anayasa Mahkemesi ile ilgili hükümlerin eskisinden farklı olarak neler getirdiği de önemli değil, çünkü onlara göre “AKP yapıyorsa niyeti yargıya el koymaktır.” Anayasa Mahkemesi’nin de o yönde karar vermemiş oluşu dahi bu görüştekiler için önemli değildir.Hayır diyecekler arasında, bu kararı ekonomik koşullar nedeniyle, işsizlik dolayısıyla almış olanların azımsanmayacak sayıda olduğu da anlaşılıyor.Bir başka hayırcı grubun kararı da referandumda açık bir başarı kazanması durumunda Erdoğan’ın “diktatörlük” eğilimlerinin artacağı endişesinden kaynaklanıyor ki bu da bir gerekçedir.***Aynı anayasa değişikliği, ola ki bir CHP iktidarında yapılmış olsaydıÖ Bugünün kararlı “hayırcı”larının kuşkusuz hemen hemen tümü evetçi olacaktı.Yani onlar anayasa değişikliğine oy vermiyorlar, AKP’nin gizli niyetlerinin aleyhine oy veriyorlar.Şu andaki belli başlı oy verme eğilimleri arasında doğrudan “anayasa kaynaklı” olan bir tek eğilim var: “Yetmez ama evet” diyenler. Bu anayasa değişikliğinin derde deva olmadığını ama yine de bir ilerleme sağlayacağını kabul ediyorlar.Sol kanattaki, Marksist kökenli siyasi partilerin neden “hayır” dedikleri pek anlaşılmıyor. “Egemen sınıfların iç mücadelesinde tarafsız da kalmıyorlar, “müesses nizam”ın sürmesi yolunda oy kullanılması için çalışıyorlar. Hafızalarında İran’da mollarla işbirliği yaptıktan sonra tasfiye edilen İran Komünist Partisi ve diğer sol gruplar örneği fazla yer etmiş olmalı.***Şu ana kadar “bu değişim fazladır o yüzden hayır” diyen görülmedi; “yeter ama yine de hayır” diyen de çıkmadı. Belki kampanya süresi biraz daha uzasaydı onları da görürdük.Şimdilik telif haklarından işsizliğe, Erdoğan’ın geleceğinden endişelenmekle MR cihazına kadar sayılamayacak sayıda gerekçeyle oy kullanılacak. Yine de demokrasiye şükür, herkes içindekini rahat rahat döküyor.
Ulusal anlamı olan günlerde, “hamasi” yazılar ve nutuklarla durumu idare etmeye meraklı o ruh yüzünden cumhuriyetin değerlerini anlatmak da zorlaştı.Bugün 30 Ağustos’un 88’inci yıldönümü, Kurtuluş Savaşı’nın kaderinin belli olduğu gün. Bu günün ardından genç bir cumhuriyet doğdu. İçinde bulunduğu dünyanın büyük kargaşalarının arasından çıkmıştı ve aynı dünya yeni kargaşalara doğru büyük bir hızla ilerliyordu.Bu ortamda bir “ülke” kuruldu; devletiyle, milletiyle; korkularına rağmen, bazen korkuların üstüne giderek, bazen korkuların elinde yanlışlıklar da yaparak, bu ülke kuruldu.***Hiçbir ülkenin, hiçbir halkın, hiçbir toplumun geçmişinin sadece başarılardan, sadece övünülecek olaylardan oluşmadığı gibi basit bir gerçeği unuttuğumuz, aslında bu gerçek bize unutturulduğu için bu 88 yıla bakarken de bir uçtan bir uca savrulduk.Cumhuriyetin değerlerinin kanunlarla savunulamayacağını, ülkenin kurucusunu sevmek için kanuna gerek olmadığını, onu savunmak için kanuna gerek olmadığını anlamak kolay olmadı. Çünkü cumhuriyetin geleceğini göremeyen ufuksuz bir zevat, iliştikleri koltukları, ele geçirdikleri küçük ya da büyük iktidar imkânlarını kaybetme korkusuyla yaşayanlar, ülkenin ufuklarını da daralttılar.***Bugün geçmişimizle ilgili her şeyi konuşabiliyoruz. Üstelik bazen ortaya öyle fikirler çıkıyor ki, “bu kadarı da insafsızlık” demekten kendimizi alamıyoruz. Olsun, en insafsız görüş bile dile getirilsin ki toplumun kendisine güveni güçlensin. Kanunların, yasakların, soru soramayan insanların toplumu; güvensizliğin, kendisine ve herkese güvensizliğin toplumudur.Türk toplumu, böyle bir güvensizlik toplumu olmaktan çıkmak için hâlâ uğraşıyor.Kuruluş yıllarının zorluklarının yarattığı korkular üzerine kurulmuş iktidarların saçtığı hastalıklardan kurtulmaya çalışıyor. Bu kolay bir değişim, kolay bir dönüşüm değil.Mustafa Kemal’in ne gibi zorlukların üstesinden geldiğini, büyük bir toplumsal değişimin temellerini atarken giriştiği cesur denemeleri de, bugünün değişimi, uygar devrim mecburiyetini görebilen bakış açısından bakarsak daha iyi anlayabiliriz.
80’li yıllarda dağdaki PKK’lılar etkisiz hale getirilmeye başlandığında, kendilerini çok akıllı sanan bazıları bir “sünnet fikri” bulmuşlardı.Yapılan açıklamalarda ölü ele geçen PKK’lıların bazılarının sünnetsiz olduğu sürekli tekrarlanıyordu. “Sünnetsiz” demekle söylenmek istenen bunların Müslüman olmadığı, açık ya da gizli Ermeni olduklarıydı. Hatta Güneydoğu’da kullanılan bir afişte Abdullah Öcalan, cüppesi kara, sakalı kara bir papazın eline öperken resmedilmişti. O afişle de aynı şey bilinçlere kazınmak isteniyordu, yani Öcalan Ermeni papazların emrindeydi.O dönemde ASALA eylemlerinin etkileri henüz çok sıcak olduğu için bu propaganda fikrini bulanlar da pek sevinmiş olmalıydı.Ancak genellikle bilinir, fukara çocukların ailelerinin çoğu kez sünnete harcayacağı parası olmaz, onların sünneti asker ocağında yapılır. Bu uygulama hâlâ ne ölçüde devam ediyor, bilmiyorum.***O günlerde Kürt sözcüğü dahi kullanılamadığı için bu “sünnetsiz” propagandasının ne kadar yanlış olduğu da söylenemiyordu.“Kürt” denilemediğine göre, bu tür propagandalarla PKK ile, -aslında PKK da kullanılmıyor “bölücü terör örgütü” deniliyordu- Ermeni kavramları bir araya getirilmeye çalışıldı. Hrant Dink’i vuran mermiler işte o günlerde silahlara sürülmüştü.“Ermeni” imajıyla, daha muhafazakâr olduğu bilinen “Güneydoğulu vatandaşların” bunların Hıristiyanlarla ilgisi olduğunu daha da kuvvetli bir şekilde düşünmelerini sağlamak üzere başka bazı propaganda çalışmalarında da bol bol dini temalar kullanıldı.Bu fikirlerin sahipleri, fikirlerinin bir işe yaramadığını; tam tersine, yangını körüklediğini o zaman herhalde görmüyorlardı. Gelinen durumun kaynağında o yanlışların, bu körlükler zincirinin bulunduğunu görmeyenlerin hâlâ var oluşu ise gerçekten hazin bir durum.***Geçen hafta, üstelik her cümlesine en az bir defa “demokrasi” ve “insan hakları” sözcüğü sokan bir bakan yine teröristlerin bazılarının sünnetsiz olduğunu “ilan etti!”Dönüp dolaşıp tekrar aynı noktaya gelmek bir kere Türk halkına hakarettir, insanlar bu kadar hafızasız ve kandırılabilir yaratıklar yerine konulamaz.Bu lafı bugün söyleyebilmek başlı başına Türklüğe hakarettir ve meşhur 301’inci madde kapsamına girer. Bu kafadakiler PKK’lıların içinde bir Ermeni yakalamış olsalar kim bilir neler olurdu.Demokrasiyi demokrasinin temel unsurlarından nasipsiz siyasi kadrolarla inşa etmeye çalışmak gerçekten dramatik bir durum. Görünen o ki hâlâ bu dramı yaşamaya mahkûmuz.
Referandum kampanyasında, en az anayasa en çok da terör ve Kürt meseleleri konuşulur olunca, konuyla ilgili bütün maddeler ister istemez gündeme geldi. Bunlardan biri de af konusudur.Silahların susması birinci aşamaysa o aşamaya ulaşılması için, bundan önce yarım yamalak, sindirilmeden yapılmış işler unutulacak ve güven verecek bir af çıkarılacaktır. Son günlerde dile getirilmeye başlandığı gibi er ya da geç bu olacaktır. Affın bütün toplum vicdanında kabul görebilmesi için açıklığa kavuşturulması gereken birinci konu, elini kana bulamış olanların af kapsamına alınmamasıdır. Yine bu affın İmralı’daki Öcalan’a ne ölçüde yansıyacağı da kaçınılmaz olarak ciddi bir tartışma konusu olacaktır.Affın “kan dökme suçu” dışında geniş bir alana yayılmasının önemli bir başka etkisi daha vardır. O da giderek içinden çıkılmaz hale gelmiş olan Ergenekon davalarının, yine eline kan bulaşmamış sanıklarının da aftan yararlanmasıdır.Bu af ile Türkiye’nin iki önemli sorunundan biri Kürt meselesi yeni bir beyaz sayfa üzerinde konuşulacak, diğeri yani demokrasiye askeri müdahale konusu da vicdanlarda kapatılmış olacaktır.***Kuşkusuz iki alanda da, terörü kendisine yaşam biçimi olarak seçmiş ya da birilerinin elinde oyuncak olmaya alışmış olanlar da, Türkiye’de demokrasinin geri götürülmesi için uğraşanlar da olacaktır.Onların en uç noktalarda kalmaları, toplumdaki etkilerinin sıfıra inmesi yine siyasetin demokrasi rotasını başarılı bir şekilde tutturmasına bağlıdır.Bunun için geniş bir uzlaşmayla yeni bir beyaz sayfa açılabilmesi, bu beyaz sayfanın da demokrasinin güvencesi altında olması için elverişli bir ortamı oluşturmak da yine siyasetin görevidir.12 Eylül referandumu sonrasında siyaset için geniş bir manevra alanının açılması çok muhtemeldir. Geniş kapsamlı bir af da bu alanın temizliği için önemli bir dayanak olacaktır.Türk toplumu terörden çok yoruldu, darbelerden usandı, bunların bir işe yaramadığını gördü. Şimdi birbirine güvenme zamanı geliyor. Affı bütün bu açılardan değerlendirmek, Türkiye’nin önüne sağlam bir beyaz sayfa açabileceğinin önemini düşünmek de bütün siyasilerin acil görevi olmuştur.
Referandum dolayısıyla Kürtler de ikiye bölündü. BDP tarafı boykot kararında ısrar ederken, bu “grubun vesayeti“nden bıkmış olanlar evet diyeceklerini açıklıyorlar. Sözü edilen “grup” PKK ve onun etkisi altındaki örgütlerdir. Bunların kısa vadeli bir amaçları vardır; istedikleri, Hükümet’in referandum sonrası için bazı “sözler” vermesidir.Oylamaya yaklaşık iki hafta kala, bu “grubu” tatmin edecek bir söz vermek kolay değildir. Hele ki, çeşitli toplantılar sonrası dile getirilen taleplerle ilgili olarak söz vermek hiç mümkün değildir. Bu “grup” kısa vadeli bir siyasi başarı peşinde koşarak Kürtler arasındaki etkinliğini de sınava sokmuş oluyor.***Çeşitli kanallardan gelen bilgi ve gözlemler, Kürtlerdeki boykot karşıtı eğilimin güçlü olduğunu, açıkçası “evet” eğiliminin güçlü olduğunu gösteriyor.“Grup” bunu dikkate almadan boykot kararında ısrarcı olursa 12 Eylül günü “Kürtleri biz temsil ederiz“ iddiasını kanıtlamakta güçlük çekecektir. Kanıtlamak uğruna işin içine tehdit ve şiddet sokarlarsa da, kendilerinin de onlardan demokrasiyi esirgeyenler gibi demokrat olmadıkları ortaya çıkacaktır.Deneyimli siyasetçi Cindoruk dün bu konuda, BDP’nin boykotu sürdürmesi halinde yüzde 60, hatta üstünde bile hayır çıkacağını söyledi. Böyle bir ihtimalde, hayırcı muhafazakârlar sandıkta galip gelmelerini Kürt milliyetçilerine borçlu olduklarını tabii ki söylemeyeceklerdir. Ama evetçiler BDP ve onu yönlendiren grubun demokrasi istemediğini tekrar tekrar söyleyeceklerdir.BDP insanların sandığa özgürce gidip özgürce oy kullanmaları sayesinde Meclis’e girebilmekte, temsil ettiklerinin sesini duyurabilmekte, nispeten özgürce politika yapabilmektedir. BDP’den önceki Kürt partilerine oy verecek seçmenlerin sandığa ulaşmalarının bile zor olduğu seçimler de görülmüştür. Ama o günler çok geride kaldı.Şimdi sandığa gideni engellemek için tehdit edenler, bunun kendilerine yapıldığı günleri hatırlamak zorundadırlar. BDP, talep ettiği demokrasiyi, temsil ettiğini söylediği kişilerin tam hakkı olarak görmek durumundadır.***Bu anayasa değişikliğinin referanduma gitmesi, herkesi bir kez daha ciddi bir demokrasi sınavına soktu. Ve bu sınavda AKP de tekliyor, CHP, MHP ve BDP de tekliyor. Sınavın sonuçları 12 Eylül akşamı saat 21’de herkesin önüne konulduğunda yine bir suçlama furyası yerine herkes başını ellerinin arasına alıp düşünürse aldığı not ne olursa olsun herkesin sınavı kazanma imkânı olacaktır.13 Eylül gününden itibaren, Türkiye’de Kürt meclislerinden çıkan taleplerin doğru düzgün tartışılabilmesi için öncelikle BDP’nin demokrasi sınavından geçer not alması şarttır. O not da boykotla, hele tehditle asla alınamaz. BDP’nin şu anda yapması gereken “Biz evet ya da hayır demiyoruz, herkes kendi özgür iradesiyle oy kullansın“ demektir. Bu durumda kendisiyle ilgili “riskleri” azalttığı gibi temsil ettiğini söylediği insanların da rahat soluk almalarını sağlar.