Referandum oylamasında, oylanan konulardan biri Kürt meselesi ve terörün sona erdirilmesiydi. Çok açık bir halk desteği ortaya çıktı. Hükümet de Ankara da bunu görmüş olmalıdır.Ayrıca yüzde 42 hayır oyunun ana kaynağının “hayat tarzına müdahale kuşkusu” olduğu da düşünüldüğünde, anayasa paketine hayır demiş olmasına rağmen bu kesimin de terörün sona erdirilmesiyle ilgili gelişmelere, en azından “hiçbir şey yapmayın” demeyeceği de öngörülebilir.BDP’nin öncülük ettiği okul boykotuna katılımın birkaç şehir dışında düşük olması da herkes için ciddi bir işarettir. Türkiye’nin Kürt vatandaşlarının önemli bölümü, bu aşamada bir karşılıklı gerilim ortamını reddetmekte, konuşma yollarının açılmasını istemektedir.PKK’nın, “bir hafta sonra açıklama yapmak üzere ateşkesi uzatması” da Türkiye Kürtlerinin hem iradesinin hem de beklentilerinin ürünü olarak okunmalıdır.Ateşkesle ilgili açıklamadaki “bir hafta sonra açıklama yapmak üzere” vurgusunun bir kez daha “uzatma” kararı açıklamak yerine “ateşkes devam etmektedir” diyebilme imkânını açık tutmak için tercih edildiği anlaşılıyor.BDP sözcülerinin “Öcalan muhatap alınmalıdır” talepleri artık büyük ölçüde anlamını yitirmiştir, tümüyle yitirmesi için de İmralı’dan gelecek mesajlardaki barışa ve silahların susmasına yönelik girişimler etkili olacaktır.***Biraz daha geniş bir açıdan bakarsak, şu andaki sürecin, dönemin Hükümeti idam etmemek sözü karşılığında Öcalan’ın teslim edilmesini kabul ettiği anda başlamış olduğunu görebiliriz...İçinde bulunduğumuz süreçte BDP’nin de yanlış yapma hakkı kalmamıştır. Okul boykotu gibi eylemlerin yanlışlığını, bütün Türkiye’nin daha yıllarca tartışacağı konuların ardı ardına ve sanki bir günde halledilmesi gerekiyormuş gibi bir üslupla dile getirilmesinin de bir faydası olmadığını Kürt aydınlarının önemli bir kesimi görüyor.BDP yönetimi de bunu görmek ve konuşma dili dahil, buna göre davranmak zorundadır.Kürtlerin önemli bir kesimi referandum dolayısıyla aklın öne çıkması için hem PKK’dan hem BDP’den farklı tavırlar alma cesaretini gösterdi.Türkiye’nin terörü tarihe devretmesi için cesaretle hareket etme yükümlülüğü ister istemez şu anda görevli olan hükümete düşüyor. Yakın tarih bu cesareti gösterememiş bakanlarla, başbakanlarla doludur. Bugünkü hükümet de ülkenin bu kader anında onların yanında, cesaretsiz siyasiler listesinin bir köşesinde yer almak istemiyorsa “cesaretin zamanıdır” diyenlere kulak vermelidir.
Hakkâri’de patlayan mayının, bütün görüşme yollarını tıkamak ve sorunun çözümünün sadece askerÓ olduğuna inananların elini güçlendirmek için konulduğuna hiçbir kuşku yoktur. Bundan önce de benzer durumlarda kanlı terör eylemleri sahneye konulmuş, her seferinde de “başarılı” olmuştu.Son kanlı eylemin ardından, hükümetin BDP eş başkanlarıyla yapılacak görüşmeyi iptal etmesi de sadece mayının o gün için de olsa amacına ulaşması anlamına gelir.Üstelik de görüşmenin iptaliyle kalınmamış, suçlayıcı beyanlarla bir kez daha hava bulandırılmış, gerçek adımlar atılabilmesi için sağlanması gereken güven ortamından uzaklaşılmıştır.***Türkiye bir kez daha toplu olarak “akılların tutulması” dönemine sokulursa, bundan hiç kimsenin, hiçbir tarafın en küçük bir kazancı olamayacağını, sadece “savaş lobilerinin” kazanmış olacağını anlamamakta ısrar edenler ne yazık ki hâlâ var.“Akıl tutulması” sadece devlet ve yönetim katında değil; terör yüzünden yıllar boyu biriken duygusal tepkiler de aklın yolunun kaybedilmesine katkıda bulunuyor. Zaten bunun için dağda 9 kişi ölüyor, bunun için yola mayın döşenip çoluk çocuk katlediliyor.BDP tarafı da bir yandan üst düzey görüşme yollarının açılması konusunda çaba gösterirken, okulların açıldığı ilk hafta, çocukların okula gönderilmemesi çağrısı yaparak akıl tutulması yollarını açıyor.Kansız bir konuşma ortamı yaratılması için sadece terör eylemlerinin değil, okul boykotu gibi “çocuk istismarı” eylemlerinin de askıya alınması gerektiğini, konuşabilmek için önce gerçek bir sükûnet ortamına ihtiyaç olduğunu BDP’yi yönetenler ve yönlendirenler de görmek zorundadır.***Bir yandan silahlar ateşlenir, diğer yandan da taş atan çocukların hapisten çıkmasına karşı gizli bir direnç yaşanırken, terörle doğrudan ilişkisi kanıtlanmamış bin beş yüz kişi hapiste tutulurken bazı şeyleri konuşmak kolay değildir.Ankara’nın hemen halledebileceği konulara el atmasını en azından geciktirmek için mayın döşeyen ellerin sahiplerinin bir kez daha kazanmasını istemeyen 74 milyon insanın geleceği için, artık akıllar tutulmasın.Bugün Kürt çocuklar okula gitsin. PKK ateşkesi süresiz ateşkese çevirdiğini ilan etsin ve ülkemizin bütün insanlarına bir rahat soluk aldırsın.
Aslında “ulusalcılık” kelimesi ve tanımı yeni değildir, 60’lı yıllarda “millicilik” olarak kullanılırdı. O dönemde, 27 Mayıs ihtilalinin ve dünyadaki sol rüzgârların etkisiyle Marksist, sosyalist sol dışında kendisini sol, sosyalist ülkeleri de müttefik olarak gören bir siyasi hareket ortaya çıkmıştı.Türkiye’de bu hareketin belkemiğini Atatürkçülükten, CHP’den gelen bir kısım sivil ile 27 Mayıs’ın etkisiyle yeni bir devrim hayal eden asker ve emekli askerler oluşturuyordu.Sosyalist solun bir kesimi, bu “asker-sivil aydınlar” ile ittifaka gitmeyi iktidara daha kısa vadede ulaşabilmenin yolu olarak gördü. Söz konusu kesimin ordu içinde güçlü örgütlenmeleri olduğu ve er ya da geç 27 Mayıs tarzı bir askeri müdahalede bulunacakları beklentisi sosyalist solun bahsettiğimiz kesimini bunlarla ilişkileri sıkılaştırmaya yöneltti.Sosyalistlerin bu kesiminin iktidara en azından ilişebilmek için bir “kuvvet”e ihtiyacı vardı; adlarına “millici” denilen kesiminse bir “halk”a ihtiyacı vardı. Onlar da sosyalizmden gelen ve gençlerin ağırlıklı olduğu bu kesimi kolay bir “halk desteği” olarak bulmuş oldu.“Asker-sivil aydın kesimi” sosyalist değildi; ama anti-emperyalistti, anti-Amerika ve anti-Avrupa görüşlere sahipti, Sovyetler Birliği’ni ve sosyalist bloku da bu düşmanlara karşı müttefik olarak görüyorlardı.İç politikada ise dönemin Adalet Partisi hükümeti, emperyalizmin işbirlikçisi, tarikatlara ve irticaya taviz veren en büyük düşmandı...SOL DARBE?..“Millici” adı verilen hareketle işbirliği içindeki sosyalist hareketler, “millicileri” ürkütmemek, uzaklaştırmamak için farklı bir siyasi üslup kullanmaya başladı.Örneğin “milliciler” o zaman da Kürt meselesine çok uzaktı ve soruna geleneksel kalıplarla bakıyordu, dolayısıyla onlarla ittifakı sürdürmek için Kürt meselesine girmemek gerekiyordu.“Millici” hareket, bazı üst düzey komutanların desteğini alarak 9 Mart 1971 günü darbe girişiminde bulunma planı hazırladı. Ama darbe daha en başından önlendi ve meşhur 12 Mart 1971 muhtırası “emir komuta zinciri” içinde verilerek AP hükümeti düşürüldü.Bu uzunca tarihi hikâyeyi anlattık, çünkü o günün “millici” bugünün “ulusalcı” kavramlarını bilmek için bunları da bilmek gerekiyor.O günün “millicileri” de bugünün “ulusalcıları” da kendilerini “solcu” olarak görüyor. Kuşkusuz herkes kendisini dilediği kesimde görebilir, dilediği şekilde tanımlayabilir, aidiyetini ve fikir yapısını böyle anlatabilir.Ancak aradan geçen uzun zaman ve tecrübeler içinde “solculuğu” tanımlayan birçok net tavır ortaya çıktı. Burada CHP’nin solculuğuna da kısaca değinmek gerekebilir.SOL VE CHPCHP tipik bir merkez partisi, devlet partisi olarak kurulmuş, ülkeyi öyle yönetmiştir. Atatürk’ün ileriye dönük demokrasi hedeflerini de gerçekleştirmiş ve bir yanını yukarda anlattığımız 60’lı yılların rüzgârları içinde kendisini “ortanın solu” olarak nitelemeye başlamıştır. Batı’da ortanın solu ya da sosyal demokrat siyasi hareketler, sosyalist hareketlerin bölünmesi ve bazı kesimlerinin merkeze yaklaşmasıyla ortaya çıkmıştır. CHP’nin solculuğunu tartışırken bunu da hatırlamak gerekiyor.Bugünün “sol” anlayışı içinde çok açık kimi unsurlar bütün dünya solunda tartışılmaz kavramlar olarak yerini almıştır. Birkaçını sıralayalım:n Sol devletçi değildir, devleti korumak üzerine kurulu hiçbir faaliyetin destekçisi olamaz tam tersine; insanı koruyan her türlü faaliyeti destekler.n Sol, klasik anlamıyla milliyetçi değildir, kendi azınlıklarını ve dünyanın hiçbir insan topluluğunu düşman olarak görmez, onlardan korkmaz.Sol, özgürlüklerin sonuna kadar savunucusudur; özgürlüklerin genişlemesinin getirebileceği “tehlikeler”den çekinmez, fikir özgürlüğünü ve her türlü özgürlüğü sonuna kadar savunur, farklı düşünceleri düşman olarak görmez.Yukarıdaki unsurlar tartışılmaz. Ve hem her durumda bunların tersini savunmak; devleti, devletçiliği savunmak, dünyadan korkmak, her tarafta düşman görmek, günlük hayat pratiğinde radikal milliyetçilerle aynı tavrı almak ve hem de kendini solcu olarak nitelemek, artık dünyanın hiçbir yerinde mümkün değildir.
Tartışılmasının fazla bir anlamı yok. Hakkari’de dokuz masumun canını alan mayını yolun ortasına koyan, savaş lobisidir. Bu lobinin bazı PKK’lılar eliyle ya da başka bazı olaylarda görüldüğü gibi PKK karşıtı eller tarafından konulmuş olması fark etmez.İki tarafta da varlığını koruyan savaş lobileri mayını koymuş ve sonucunu, en azından bugün için almışlardır.Hükümet tarafı, iki bakanın Meclis’te BDP eş başkanları ile yapacağı görüşmeyi ertelemiştir.Eğer ertelemiş olmasaydı, savaş lobisinin “diğer unsurları” “daha masum insanların, kadınların, çocukların kanları soğumadan katillerin savunucularıyla görüşüyorlar” diye ortalığı yangın yerine çevireceklerdi. Bu bağırışlar başladığı zaman da birçok kişide bir kez daha “acaba görüşme doğru mu, bir işe yarayacak mı” kuşkusu yoğunlaşacaktı.Her durumda bombalar, mayınlar “işe yarıyor.”Bundan önce 60’lı yıllarda, 70’li yıllarda 90’larda bu bombaları koyanlar şimdi kendilerini amaçlarına ulaşmış hissedeceklerdir.***Referandum öncesinde muhalefetin, AKP’ye ana saldırı konularından biri “teröre taviz vermek” üzerineydi. İçinde Öcalan ile görüşme de, “Öcalan’ı hapisten çıkaracaklar” iddiaları da dahil edilmiş, halkın terörle ilgili duygularının sandığa hayır oyu olarak yansımasına çalışılmıştı. Buna karşılık AKP’nin tavrı, zaman zaman ağır saldırılar karşısında bükülse de “bir şeyler yapılmalı, en azından görüşme kanalları açılmalı” oldu. Ve halkın çoğunluğu “bir şeyler yapılsın”, hatta “ne yapılırsa yapılsın ve terör sona ersin” diye düşündüğünü ortaya koydu.PKK ateşkesinin sona ereceği 20 Eylül öncesinde ilk önemli bir siyasi görüşmenin yapılacağı gün Hakkari’de yola mayın konulmasının ve dokuz kişinin öldürülmesinin anlamı ve hedefi çok açıktır.Bu cinayet savaş lobisinin aynı klasik, alışılmış ve defalarca uygulanmış stratejiyi bir kez daha uygulamak kararında olduğunu göstermiştir.Öte yandan da; Hükümet’in dün yaptığı gibi geri çekilmek, savaş lobisinin birinci hedefi olduğuna göre ülkenin aynı oyuna bir kez daha kurban edilmemesi için bundan böyle geri çekilmeyip cesaret göstermek de ülkeyi yönetenlerin görevidir.***Savaş lobisinin ülkeyi bir kez daha çıkmaz sokaklara sürüklemesini engellemek için Kürtleri temsil ettiğini söyleyen siyasi örgüt ve kadroların da sorumluluk almaları şarttır. Amaç silahlar susarken sağlıklı bir konuşma ortamının sağlanması olduğuna göre, savaş lobisinin ekmeğine yağ sürecek gerilim politikalarından kaçınmak da zorunludur. Hatta, Hakkari olayı üzerine hemen alınacak ateşkesin en azından uzatılması kararı bile savaş lobisinin önünü kesmek yolunda çok etkili bir karar olabilir.
PKK’nın ateşkes süresinin sona ermesine dört gün kaldı. Abdullah Öcalan, dünkü Akşam Gazetesi’nde yayınlanan, herhalde dolaylı görüşmede “Eğer bu tarihe kadar gelişme olmazsa sorumluluk almayacağım. Hükümet belirli adımlar atarsa o zaman rolümü oynamaya çalışırım” diyor.Dört gün içinde çok fazla adım atılamaz.Atılabilecek adımlardan biri iki gün önce atıldı, örgüt propagandası nedeniyle yargılanan BDP’li belediye başkanları beraat etti.Bu süre içinde, ne yeni anayasa hakkında bir şey yapılabilir ne de terörle mücadele yasasında bir şey yapılabilir.Atılabilecek iki adım var, ikisi de yargıyla ilgili.Bunlardan biri, kanun değişmiş olmasına rağmen, hâlen hapishanede bulunan taş atan çocukların bir an önce çıkmalarını sağlayacak bir türlü tamamlanmamış bürokratik işlemlerin hızla tamamlanmasıdır.Burada, AKP hükümeti ile yargının bir kesimi arasındaki mücadelenin izleri de görülebilir. Ancak bu bürokratik ayak sürüme ne hukuki ne de vicdani olarak açıklanabilir. Küçük çocukları hapiste bir gün bile olsa fazla tutmanın hiçbir anlamı yoktur ve gerçekte, ayak sürüyen yargı mensupları da artık öğrenmek zorundadır ki bu tutum terörün kaynaklarını besleyen tutumların en anlamsızlarından biridir.***Dört gün içinde yapılması gereken ikinci iş de yine yargıyla ilgili. KCK operasyonları çerçevesinde tutuklanmış olan yaklaşık 1500 Kürt vatandaş hakkındaki iddia “terör örgütü üyeliği”dir. Hiçbirinin üzerinde, evinde, iş yerinde silah bulunmuş değildir, PKK üyesi olduklarını gösteren açık bir kanıt olmadığı da biliniyor. Ayrıca terörle mücadele ettiğini zanneden bir anlayışın PKK gibi bir örgütün yapısı, üyelik sistemi ve çevreyi etkileme tarzıyla ilgili pek bilgi sahibi olmadığı da bir kez daha ortaya çıkmıştır.Bu kişilerin, kelepçelenmiş halde sıraya dizilip hızlı bir yargılanmanın ardından tutuklanmalarının görüntüleri, bir devletin kendi vatandaşlarına edebileceği bir muamelenin görüntüleri değildir.Herhalde KCK operasyonları dolayısıyla tutuklanmış olan kişilerin birçoğu hakkında tutuklamaya itiraz işlemleri yapılmıştır, ilgili mahkemeler hemen bu itirazları ele alıp sonuçlandırırsa, çok önemli bir “güven verici” adım atılmış olacaktır.Bu adımlar hızla atıldığında karşıdan beklenecek olan, 20 Eylül’de sona erecek ateşkesin “süresiz” hale getirilmesidir.Eğer bu sağlanırsa ki sağlanması için kimsenin kimseyle görüşmesine gerek yoktur, “muhatap” tartışmaları da sona ermiş olacak ve daha somut adımlar konuşulmaya başlanabilecektir.
12 Eylül darbecilerini, zulüm, işkence sanıklarını koruyan anayasa maddesinin kalkmasıyla suç duyuruları başladı. Bu maddenin kaldırılmasını isteyenler, şimdi savcıların, yargıçların harekete geçmesini bekliyor.15’inci maddenin kaldırılmasına kimse açıkça karşı çıkmadı, çıkamadı. Ama 12 Eylülcülerin yargılanmasını istemeyenler en başından beri “zaman aşımı” dolayısıyla yargılama yapılamayacağını savundular. Kimse kendini kandırmasın, Meclis’te bu şekilde konuşanlar da, özellikle kendisini “solcu” sınıfına sokan politikacılar da kimseyi kandırmasın; 12 Eylülcülere yargılanma yolu açılmıştır.İşkence uzun zaman önce uluslararası hukukta “insanlık suçu” olarak kabul edilmiştir ve zaman aşımına tabi bir suç değildir. Bugün “zaman aşımı var” diyenler 12 Eylül suçlarının deşilmesini istemeyenlerdir.Aralarından bazıları, Özal’ın, Demirel’in, E-cevit’in, İnönü’nün, Yılmaz’ın, Çiller’in yapmadığı bu işi AKP’nin, Erdoğan’ın yapmış olması dolayısıyla rahatsız olmuş olabilirler. Rahatsız olmasınlar; adı geçenlerden şu anda sağ olanlara gidip “neden siz yapmadınız” diye sorsunlar.“AKP’nin yaptığı her şey gizli bir amaç taşımaktadır” diye düşünenler de bir zahmet, ülkelerinin en karanlık dönemlerinden birinde işlenen suçların faillerinin ceza görmesi için destek versinler.***Bu arada şunu da hatırlatmak gerekir: Birkaç yıl önce bir savcı 12 Eylül yönetimiyle ilgili soruşturma açmış ve bu savcı kovulmuştu.Kim kovmuştu acaba?Tabii ki Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu. 15’inci madde bir Anayasa maddesi olduğu için davanın reddiyle yetinilmemiş, savcı kovulmuştu. HSYK’nın “fikri ve vicdani” durumu hakkında tartışmak isteyenler, Şemdinli savcısı olayının yanına hatırlattığımız bu olayı da eklesinler.12 Eylülcülerin yargı önüne çıkması önemli bir dönüm noktasıdır. Bütün Güney Amerika ülkelerinin yaptığını; Portekiz, İspanya, İtalya ve Yunanistan’ın yaptığını Türkiye de nihayet yapacaktır.Bu sayede de bizdeki darbe heveslilerinin, demokrasiyi rafa kaldırarak, kendi vatandaşına düşman muamelesi yaparak “vatanı kurtarmaya” kalkışma heveslilerinin hevesleri kursaklarında biraz daha derine doğru itilmiş olacaktır.“Zaman aşımı var” diyerek 12 Eylülcüleri korumaya kalkışan, her kim olursa olsun, adı utanç listelerinin bir köşesine kaydolacaktır.
CHP referandum çıtasını çok yükseğe koydu, halktaki ana eğilimleri belirlemek, talepleri anlamaya çalışmak, buna göre siyaset üretmek yerine “evet çıkarsa felaket olur” kampanyası yürüttü.CHP’nin gerdiği seçmen gerçekten hayır çıkacağına ilişkin bir beklenti içine girdi. O nedenle de şimdi bazı CHP sözcüleri mazeret üretmeye çalışıyor.Sonuç mazeret üretmeye uygun değildir ve “otobüs kalkmadı, yağmur yağdı” gibi çocukça bahanelerle de açıklanamaz.Ancak toplumun içine sokulduğu gerilim ve bölünme yüzünden insanlar hâlâ böyle uyduruk bahanelere inanabilir.On ay sonra yapılacak genel seçimde bir iktidar seçeneği olmayacağı ortaya çıkmış olan CHP, 1999’da olduğu gibi yüzde 10’un altına düşmek niyetinde değilse bu üslubu hemen terk etmek ve 58-42’nin tahlilini nesnel olarak yapmak zorundadır.***CHP, bir yandan kendisini sosyal demokrat bir siyasi parti olarak niteliyor, öte yandansa radikal milliyetçi ve devletçi-muhafazakâr politikalara yöneliyor. Bu yüzden iktidar seçeneği olamıyor. CHP’deki düşünen insanlar öncelikle bunu tartışmak ve “Bugün Türkiye’de sosyal demokrat siyaset nedir” sorusuna cevap aramaya hemen başlamak durumundadır.Bu sorunun cevabının içinde kaba milliyetçiliğin ve devletçiliğin; 60’lı yılların solculuğu olan “ulusalcılığın” yerinin olamayacağını herhalde bazı CHP’liler görmeye başlamıştır.***CHP’nin kendisini yenilemesi, sosyal demokrat politikalar geliştirebilmesi, yeni kadrolar yetiştirebilmesi için önünde beş yıla yakın bir zaman bulunuyor.Partinin bir önceki yönetiminin kaba taktiği, ülkedeki bölünmenin artmasına, AKP’nin iki dönem iktidar olmasının yol açtığı yıpranmanın da eklenmesi sonucunda CHP’nin “kendiliğinden” iktidar seçeneği olmasıydı. O nedenledir ki seçmeni sosyal demokrat siyasetlerle etkilemek yerine, muhafazakâr seçmenin de oy verebileceği bir parti görüntüsü edinmeye oynadılar.Bu taktik tutmadı, tutmayacağı da toplumu ve ülkeyi izleyenler için belliydi.CHP bu beş yılı kullanmak için harekete geçmek mecburiyetindedir, eğer bunu gerçekleştirmezse ülkenin fiilen tek parti rejimine gitmesindeki en ağır sorumluluğu bu parti taşıyacaktır.
Kampanya süresi boyunca liderler ne söyledilerse, halk o konuda oy kullandı. Kimi için Erdoğan’ın evi önemli oldu, kimi için anayasa değişikliğinin ülkeye çizdiği yön. Muhalefetin sadece anayasa paketini değil, AKP’nin bütün icraatlarını oylatma politikası bu açıdan sonuç vermiş oldu.Çoğunluk, laf oturtma siyasetinden bıktığını, siyasi mücadelelerin daha farklı bir düzlemde yapılmasını istediğini belirtti. Bu, dünkü oylamanın belki de en hafif yönü.Kampanya boyunca Kürt meselesi ve terörle ilgili olarak “hayır” tarafı çok net bir tavır aldı, “evet” tarafı ise bazı iniş çıkışlarına rağmen “açılım” konusunda ısrarcı olacağını tekrarladı. Üzerinde çok fazla tartışma yapılmış olması dolayısıyla bu konunun da oylanmış olduğunu ve “açılım”ın da evet aldığını varsaymak zorundayız.***Çoğunluk verdiği evet oylarıyla bugünkü değişiklik paketi doğrultusundaki bir yeni anayasa konusunda da tercih belirtmiş oldu.Kuşkusuz, bu çalışmanın daha önceki olumsuz deneylerden çıkarılan derslerle daha da geniş bir desteğe sahip olması AKP tarafından da arzu edilecektir. CHP ve MHP, “AKP anayasa yapamaz” dedi, ülkenin çoğunluğu “yapabilir” dedi.12 Eylül’de sandıktan çıkmış olan sonuç, CHP ve MHP siyasetleri için açık bir yenilgidir. Ancak AKP açısından gerçek bir galibiyet olabilmesi; açıkçası, 2011 genel seçimine ve daha sonraki cumhurbaşkanlığı seçimine yansıyabilmesi, hemen bugünden itibaren ortaya çıkacak AKP politikalarına bağlıdır.Erdoğan’ın sonucun belli olmasının ardından yaptığı konuşmada, 2007’de seçim gecesi yaptığı “balkon” konuşmasının izlerinin çoğu yer alıyordu. Hatta üslubundaki ölçü kaçmaları nedeniyle özür bile diledi. Referandumda evet diyenler kadar hayır diyenler de bu konuşmanın devamını izlemek ve gereklerinin yapılmasını beklemek hakkına sahiptir. Bu da AKP’ye ve liderine, kendisi ve partisi hakkındaki kuşku ve kaygı noktalarına ilişkin olarak bütün vatandaşları “rahatlatma” yükümlülüğü getiriyor.***12 Eylül’de çıkan sonuç, Temmuz 2011 seçimi için önemli bir göstergedir, ama o gün ayrı bir seçim yapılacak, o seçimin sonucu da sonraki cumhurbaşkanı seçimi için daha net bir gösterge olacaktır.Halkın çoğunluğu, CHP’nin halen ülkeyi yönetme ehliyetine sahip olduğunu düşünmüyor.CHP, genel başkan değişikliğine rağmen, bunun nedenlerini iyi tahlil etmek konusunda her zamankinden daha ağır bir sorumluluk taşıyor. 12 Eylül oylaması CHP’nin sorununun sadece genel başkan sorunu olmadığını, partinin iktidar seçeneği olmama durumunun devam ettiğini gösterdi.BDP’nin boykot kararının Kürt vatandaşların önemli bir kesimi tarafından izlenmiş olması da bu partinin etkinlik ve temsil açısından gücünü sınamasını ve bunların teyidini sağladı.12 Eylül oylamasında, kendi taraftarını ciddi bir oranla hayır çıkacağına inandırmış olması, CHP’nin her yönüyle sorgulanmasına yol açarken, MHP de kendi tabanının önemli bir bölümünün parti politikasının tersine oy vermesini açıklamakta zorlanacaktır.