'Beyaz Türk' tarifleri

10 Ekim 2010

İlk kez Ufuk Güldemir mi kullanmış, bilmiyorum. Ama ortaya “Beyaz Türk” denilen bir tip çıktığı, üzerinde çok durulmasından anlaşılıyor. “Beyaz” sıfatı hem rengi gösteriyor, hem de belli bir “saflığı”. İlk kullanımında belki belli bir sınıfsal aidiyeti de işaret ediyordu, ama artık sadece üst sınıflar değil, orta sınıftan kişiler de “Beyaz Türk” sayılabiliyor.“Beyaz Türk” memur da olabiliyor, küçük müteşebbis ya da büyük müteşebbis de olabiliyor, sade bir öğretmen de olabiliyor, çok unvanlı bir profesör de olabiliyor.Bugüne kadar çeşitli “Beyaz Türk” tarifleri yapıldı, kimileri Beyaz Türk’ün “iyi bir şey” olduğunu anlattı, kimileri “üst sınıf” diye niteleyip bıraktı.Bunlar üzerine düşünürken biz de bir “Beyaz Türk” tarifi çıkardık. Bu tarifte bir sınıfsal aidiyet yok, bir ruh hali ve ciddi bir “saflık” var.***Beyaz Türk...* Atatürk hakkında aynı boş cümlelerin tekrar edilmesinden rahatsız olmaz.* Kim ve ne olursa olsun, kendisine Atatürkçü diyen bir kimsenin asla yanlış yapmayacağına da yürekten inanır.* Komünistlerin Türkiye’yi ele geçireceği endişesi dillendirildiği zamanlarda kapıcının gelip kendisini atarak evine yerleşeceğinden korkardı, şimdi İslamcılar Türkiye’yi ele geçirdiğinde kapıcının gelip kendisini atarak evine yerleşeceğinden korkar.* 12 Eylül darbesi hakkında ne söylenirse söylensin, bu darbe sayesinde kendi canının kurtulduğuna inanır.* Yıllarca bir inşaat işçisi türü olarak gördüğü Kürtlerin, askerde onlara rastlamış olsa dahi bir insan topluluğu halinde var olduklarını çok geç görmüş olmaktan rahatsızlık hissetmez, bu tür meseleleri hep biliyormuş gibi yapar.* İnsan hakları kavramının sadece kendi hayat tarzıyla sınırlı olduğuna sıkı sıkıya inanır, her türlü başka hayat tarzının varlığının kendisi için bir tehdit olduğuna daha da çok inanır, bunlardan korkar.* Kendi oy verdiği parti hakkında hiçbir eleştiriye tahammül etmez, kendi inandıklarından farklı bir şey söyleyen herkesin vatanseverliğinden kuşku duyar.* Türk halkının her seçimde yanlış oy kullandığına yürekten inanır, her seçim sonrasında “bunlar adam olmaz” diye hayıflanır, üzülür.* Sık sık “askeri yönetim mi irtica mı” diye bir soru sorar, her seferinde de “mecburen askeri yönetim” diye cevap verir.* Kendi tarihinin sadece şan, şeref ve başarılarla dolu olduğu, başarısızlıkların vatan hainleri yüzünden gerçekleştiği şeklindeki bir tarih “bilincine” yürekten bağlıdır.* Gençliğinde, hele bu gençlik dönemi 60’lara denk geliyorsa, solculuk yapmış olmakla övünür, üniversitede katıldığı eylemleri ballandırarak anlatır.* Aile köklerinin çok önemli olduğu düşünür, kendi ailesinde herhangi bir “karışıklık” bulunmadığına inanır ve bundan sevinç duyar. O yüzden de eğer gerekiyorsa kendisine önemli bir aile geçmişi uydurmaktan çekinmez.* İşkence, gizli dinleme gibi kötü şeylerin, kendisi ne zaman duyduysa o zaman yapılmaya başladığını zanneder, bu kuvvetli inancıyla da bol bol yorum yapar.* Bir kez öğrendiğini o şekliyle kabul eder, sorgulamaz, sorgulayanlardan da hoşlanmaz, çünkü huzuru kaçar.***Biz de fazla detaya girmeden bir “Beyaz Türk” tarifi yaptık. Bu tarife kuvvetle itiraz edecek olanlar bellidir. Çünkü “Beyaz Türk”ler “Beyaz Türk” olduklarının farkında değildir.

Devamını Oku

Avrupa eksenin neresinde?

8 Ekim 2010

AKP hükümetinin dış politika önceliklerinin, ağırlıklı olarak da Başbakan Erdoğan’ın İran ve İsrail konularındaki beyanlarının yarattığı “Türkiye’nin dış politika ekseni kayıyor mu” tartışması sona ermiş değil.Batı dünyasında eksen kaymasının bir unsuru olarak AKP hükümetinin Avrupa Birliği üyeliği hedefini terk ettiğine ilişkin yorumlar da devam ediyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini isteyen çevrelerde bile olumsuz bir gelişme olduğu anlaşılıyor.***Avrupa Birliği, Türkiye’nin 1987’de Özal tarafından yapılmış adaylık başvurusunu 1999’da kabul etti. 2005 yılında da Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde tam üye adaylığı süreci başladı. Bundan önceki AB-Türkiye ilişkilerinde ise esas olarak Türkiye’nin Avrupa Birliği için hiçbir çaba göstermediği bir istikrarsızlık hâkimdi. Türkiye bir şey yapmadı, Avrupa Birliği de bir şey yapmadı ve 40 yıl öylece geçti.2005’te Türkiye’nin resmen aday olmasının ardından içeride üyelik için güçlü bir destek ortaya çıkar ve bu rüzgâr AKP hükümetini ileriye götürürken, Avrupa’da çeşitli nedenlerle Türkiye’nin üyeliğine karşı olanlar da çok sıkı bir faaliyet yürüterek Batı kamuoylarını Türkiye’nin tam üyeliği fikrinden soğutma konusunda başarılı sonuçlar elde etti.Türk kamuoyu ve siyasileri, Avrupa’nın tek bir blok olmadığını, farklı toplumsal ve siyasal güç odaklarının Türkiye’ye ilişkin tavrında farklar bulunduğunu fazla göz önüne almadı.2005’te resmen üyelik sürecinin başlamasının ardından birçok önemli reform gerçekleştiren AKP hükümetinin meseleye giderek soğuduğu bir sürece girildi. Türk kamuoyuna bu meselenin hemen gerçekleşmesinin mümkün olmadığı da anlatılmadığı için tepedeki küslük aşağıya yansıdı. 2000’li yılların başında AB üyeliği için yüzde 60’ın üzerinde olan kamuoyu desteği 2010’a gelindiğinde yüzde 40’ın altına indi.***Türkiye’yi yönetenler zaman zaman “önemli olan AB üyeliği değil onun standartlarına ulaşmaktır” beyanında bulunsalar dahi, 2007’den sonra; AKP’nin ikinci hükümet döneminde reformların hız kestiği ortadadır.Geçen dönem AB ile ilişkiler, başta Başbakan olmak üzere Türk siyasilerin Avrupa’ya tepki, eleştiri ve serzenişleriyle doludur.Ayrıca bu dönemde Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın dış gezilerine bakıldığında Avrupa ülkelerinin ne kadar az yer tuttuğu da görülecektir.Başbakan Erdoğan, Avrupa Birliği tam üyelik hedefini artık gerçekleşebilir bir durum olarak görmüyorsa bunu seçim öncesinde açıklamalıdır. “Üyelik istiyoruz ama...“ şeklindeki bir politikaya ya da “vaziyeti idare etme“ye yer yoktur, eğer AB üyeliği AKP’nin gündeminde eski yerini koruyorsa bunun gereklerinin yapılmasını beklemek de halkın hakkıdır.Avrupa Birliği üyeliği yönündeki çalışmalar, sadece Batı için değil bütün dış dünya için Türkiye’nin dış politika ekseni ve içeride de demokratik sürecin devam iradesi bakımından önemli bir gösterge olmaya devam edecektir.

Devamını Oku

Laikliğin engelleri

7 Ekim 2010

Türban meselesinde yeni bir aşamaya gelinmesi, doğal olarak laiklik ve inanç özgürlüğü ve bu alandaki baskılarla ilgili diğer konuları da tetikledi.Zorunlu din dersi de ciddi bir sorun olarak tekrar ortaya çıktı. Alevi vatandaşların itirazları çok açıktır. Zorunlu din dersinin kaldırılması ya da din dersinin seçmeli ders olması şarttır.Zorunlu din dersi de benzeri başka konular gibi, örneğin imam hatiplere kız öğrenci alınması gibi, 12 Eylül askeri yönetiminin, kendisini “en Atatürkçü”, “en laik” olarak gören zevatının ülkeye armağanlarındandır.Bir kez daha hatırlatalım; 12 Eylül’ün “en Atatürkçü” generalleri, gençlerin solcu olmalarını engellemek, daha “mütedeyyin” ve muhafazakâr olmalarını sağlamak için bazı tedbirler almıştı. Bunlardan biri de din eğitiminin yaygınlaşmasıydı.İmam hatiplerin, din elemanı yetiştiren meslek okulları olmaktan çıkması da bu sayede gerçekleşmişti.Bunu hep hatırlamamız gerekiyor; kendilerini “en Atatürkçü” ve “en laik” zannedenlerin dar ufuklarıyla nasıl sürekli olarak “karşı taraf” bellediklerinin ekmeğine yağ sürdüklerini görmek için gerekiyor.***Alevilerin bir kesimi de Diyanet İşleri’nde Alevilerin de temsil edilmesi, cemevlerinin camiler gibi desteklenmesi, Alevi din adamlarının da devlet memuru olabilmesi konusunda talepler öne sürmeye devam ediyor. Türkiye’de laikliğin denetimi için kurulmuş olan Diyanet İşleri, İslam’ın Sünni kanadının bir örgütü haline gelmiştir, bu şekilde çalışıyor.Diyanet İşleri, ülkede Sünniler dışında İslam mezhepleri, İslam dışında başka inançlar yokmuş gibi davranır.Böyle bir devlet kurumunun, bu şekliyle varlığı bile laikliğin ülkemizde eksikliğinin kanıtıdır. Devletin dini faaliyetlere, üstelik bir inancın bir mezhebinin bakış açısından müdahale ettiği bir yapı, laik bir yapı değildir.Bütün vatandaşların inanç özgürlüklerini, bunun gereklerini yerine getirirken başkalarının hayatlarına ve inançlarına müdahale etmeden ve bu inançlar arasında ayırım gözetmeden güvence altına alan yeni ve gerçekten laik bir yapılanma ihtiyacı çok açık şekilde ortaya çıkmıştır.Üniversitede türban ve her türlü özgürlüğün sağlanması, ortaöğretimde din dersinin zorunlu olmaktan çıkarılması bu yöndeki adımlar olarak hemen gerçekleşebilir. Bunlar gerçekten laik bir yapılanma için şarttır, ama Türkiye artık Diyanet İşleri’yle sınırlanmış bir yapıyı değiştirmek zorundadır.

Devamını Oku

Bütün gençlere özgürlük, üniversiteye özgürlük

6 Ekim 2010

Genç insanların, üniversite öğrencisi olmuş genç insanların kendi giyim tarzlarını, ister siyasal ister dini bir aidiyet göstergesi olsun, seçmelerinin bireysel özgürlük alanına girdiği konusunda nihayet bir uzlaşma sağlanmış olduğu görülüyor.Henüz uzlaşma sağlanmamış iki alan var.Bu iki alandan biri, kamuda “hizmet veren” olarak nitelenen, bütün kamu görevlilerinin dâhil olduğu kesimin, “ayrımcılık” yaratılmaması için “dini” ya da “siyasi” bir aidiyet işareti taşımamalarının sağlanmasıdır.İkincisi de, özellikle imam hatip okulları çerçevesinde “esnetilmek” istenen, bütün ilk ve orta öğretim kurumlarında reşit olmamış genç insanların baskılardan korunmasıdır.Ancak yine fazla tartışılmayan bir alan, üniversitede türbana özgürlüğün uygar bir bireysel hak olarak ele alınmasına rağmen, bunun dışındaki ifade, örgütlenme ve siyaset yapma alanlarının hâlâ üniversite öğrencilerine kapalı tutulmasıdır.Bu ifade özgürlüklerinin içinde, yine şiddete başvurmadan, farklı görüşte olanlara baskı uygulamadan bütün imkânların; toplanmak, gösteri yapmak, protesto etmek dâhil bütün imkânların kullanılması da vardır.***Üniversite gençliğinin “fazla siyasileştiği” ve “fazla solcu olduğunu“ düşünen 12 Eylül askeri yönetiminin yüksek öğrenimi sürekli bir sıkı düzen içinde tutma tedbirlerinin temel kurumu olan YÖK, bugüne kadar, hangi görüşteki kişilerin kontrolünde olursa olsun bu görevini hep yerine getirdi.Dini inançları gereği türban takmak isteyen gençlerin bu haklarını, bireysel özgürlüklerini ve tercih haklarını savunurken, üniversite öğrencisi gençlerin ifade hakları üzerindeki kısıtlamanın sürmesine, örgütlenme yasaklarının devam etmesine “türban davasının sözcüleri” de karşı çıktığı zaman temel özgürlükler üzerinde büyük toplumsal uzlaşma sağlanmış olacaktır.Üniversitenin bilimsel özgürlük alanı; günün konusu olarak öne çıkan türban dahil bütün inanç ve düşünceler için, bunları ifade edebilmeleri için özgürlükler alanı olmasıyla düşünen, tartışan, üreten bir gençlik yetişecektir. Toplumun dinamik güçlerinin en büyük kaynağı özgür yetişen bir gençliktir.Türban konusu çözülürken, temel amaç da bu olmalıdır: Üniversitenin özgürlüğü, bütün gençlerin özgürlüğü.

Devamını Oku

Erteleme gerekçeleri

5 Ekim 2010

Başbakan Erdoğan, seçim öncesi yeni anayasa çalışmasına başlanması önerilerine karşı koymaya devam ediyor, giderek de üslubunu sertleştiriyor.Açıkladığı gibi 2011 haziranının ilk haftasında yapılması durumunda seçime 8 ay kadar bir zaman var. Bu zamanın nasıl kullanılacağı konusunda Erdoğan son anayasa değişikliğinin gerektirdiği “uyum yasaları” yapılması gereğini, anayasa çalışmasının ertelenmesinin en önemli gerekçesi olarak öne sürüyor.Söz konusu “uyum yasaları”, halkın yüzde 58 oranında evet dediği anayasa değişikliklerinin hayata geçirilmesini sağlayacak yasalardır. Anayasa değişikliklerinin uygulanabilmesi için bu yasaların hazırlanması şarttır.İşte burada hükümete ve AKP’ye yönelik bir soru ortaya çıkıyor:Anayasa değişikliği paketi hazırlanırken, daha sonra Meclis’te görüşülürken ve halk oylamasına sunulmasına 6 ay süre varken, bu yasaların hazırlanmamasının gerekçesini Hükümet açıklamak durumundadır.***26 maddelik anayasa değişikliği paketi hazırlanır ve tartışılırken, değişen maddelerin hayata geçirilmesi için 30’un üzerinde yasa değişikliği ya da yeni yasa yapılması gerektiği biliniyordu. Bu yasaların Meclis’ten geçirilmesi belli süreler gerektiriyor, ancak eğer yasalar zamanında hazırlanmış olsaydı asgari süre yeterli olacaktı. Çünkü artık anayasa gereği olan bu yasaların çıkmasını geciktirmek için muhalefetin Meclis’te yapacağı engellemeleri kamuoyunun da desteklemeyeceği bellidir.Anayasa değişikliğini önemli bir demokratik gelişme olarak gördüğümüzde ve halktan gerekli onayı aldığını da göz önünde tuttuğumuzda AKP’den bu demokratik sürecin devam ettirilmesi beklenirdi. Çünkü o siyasi irade bu olumlu koşulları değerlendirerek, “demokratik süreci” hızlandırma imkânına sahipti. Hâlâ da sahiptir.Hatta bu sürece, seçim barajının yüzde 10’dan 5’e düşürülmesiyle dünyanın en antidemokratik siyasi partiler kanununun değiştirilmesinin eklenmesinin de halkta geniş bir destek bulacağı ortadadır.***Başbakan’ın önümüzdeki 8 ayı Meclis’in “rutin” sayılabilecek çalışmalarla geçirmesini istemesinin başka gerekçeleri olmalıdır. Eğer o gerekçelerin arasında “başkanlık sistemi”ni 2011 seçim kampanyasının unsurlarından biri yapmak ve seçim sonucunu da bunun onaylanması olarak almak niyeti varsa Erdoğan bunu bir an önce açıklamalıdır.Muhalefetin yeni anayasa için düğmeye basılması taleplerini değerlendirmemek de AKP açısından açıklanması kolay bir durum olmayacaktır.

Devamını Oku

Demirel ve Çiller konuşmak zorunda!

4 Ekim 2010

Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in uçağının düşmesi sonucu ölmesinin ardından birçok iddia ortaya atılmıştı. Bu iddialar o dönemde, şu anda Ergenekon davasında yargılanan İşçi Partisi yöneticilerinin yayınlarında yer almış ve olayın kaza değil suikast olduğu yazılmıştı.O yıllarda Orgeneral Bitlis ile birlikte çalışmış olan 7 subay da yine kuşkulu şekillerde öldürülmüştü. Her seferinde cinayetin PKK’nın icraatı olduğu açıklanırken bazı olaylar hakkında da söylentiler yayılmıştı.Bu ölümlerle ilgili dosyalar, yakınlarının isteğiyle tekrar raflardan indirilmeye başlandı ve yan yana konulduklarında, 1992-1995 dönemindeki bu ölümlerin tümünün açıklanmaya fazlasıyla muhtaç bulunduğu anlaşılıyor.***Aynı dönemde Uğur Mumcu cinayeti de var.Özal ailesi bunlara Turgut Özal’ın ölümünü de ekliyor.Aynı dönemde uyuşturucu kaçakçılığıyla bağlantılı olduğu söylenen bazı Kürt iş adamlarının da “infazı” gerçekleşti.Hemen ardından da Susurluk olayı patladı. Susurluk kazasının ardından ortaya çıkan bazı ilişkiler daha önce Uğur Mumcu tarafından yazılmış, en azından sorular şeklinde ortaya atılmıştı.Orgeneral Eşref Bitlis’in de ölümünden 7 ay önce Cumhurbaşkanı Özal’a bir mektup yazıp çeşitli uyarıların yanında Kürt sorunu ve terörle ilgili bazı önerilerde bulunduğu da ortaya çıktı.O yıllarda kuşkulu şekillerde hayatını kaybedenlerin tümünün yakınları bir süredir arka arkaya yeni soruşturma taleplerinde bulunuyor. Ve hiçbirinin de o sırada kendilerine yapılan resmi açıklamalardan tatmin olmadıkları anlaşılıyor.***Kirli ve karanlık dosyaların yığıldığı o günlerde en yetkili siyasi makamlarda bulunanlar arasında Süleyman Demirel var, Tansu Çiller var, Necmettin Erbakan var. O günlerin siyasi sorumluları olarak bu karanlık dönemin aydınlanmasına katkıda bulunmak zorundadırlar. Dosyalar açılmaya devam ediyor. Dosyalar açıldıkça kamuoyu yeni sorular sormaya başlayacak, bazen de abartılı bilgi ve yorumlara hedef olacaktır.Erbakan’ın neyin ne olduğu konusunda diğerleri kadar bilgi sahibi olması ihtimali düşüktür. Ama Demirel ve Çiller artık konuşmaya, adaletin tecelli etmesine yardım etmeye başlamak zorundadırlar. Bu dosyalar açıldıkça da o dönemin siyasi sorumlularını gösteren parmakların sayısı artacaktır.

Devamını Oku

Adını doğru koyma samimiyeti

3 Ekim 2010

Türban sorunun çözümü yolunda iktidar ile ana muhalefet arasında başlayan “iletişim”de ilk sıkıntı, “adını doğru koymak”tan çıktı.Baş örtüsü ile türban aynı şey değildir.Baş örtüsü bir giyim nesnesidir, herhangi bir dini, siyasi ve toplumsal “aidiyet” ifade etmez. Giyimle ilgili diğer nesnelerden bir farkı yoktur.Türbanla örtünmek ise öncelikle bir dini inancın ortaya konmasıdır; üzerinde çıkan tartışma sürecinde bir siyasi ve toplumsal bir ifade aracı niteliği de kazanmıştır.Sorun, “yasal” olarak reşit sayılanların bir seçim hakkını özgürce kullanıp kullanmamasıdır. Üniversite öğrencisi olmuş genç insanların, türbanın ifade ettiklerini bilerek böyle bir giyimi tercihi etmeleri kendilerini ilgilendirir. Ancak böyle bir özgürlük sadece türban için değil, tam tersi yöndeki seçimler için de geçerlidir. Bu özgürlüklerin birbirinin güvencesi olması ise seçimleri farklı olanların birbirlerine seçimini değiştirmesi için “baskı” yapmamaları demektir.Baskı unsuru da sadece “mahalle baskısı” kavramı içinde geçerli değildir. Ana babaların da, eşlerin de, iş yerindeki amirlerin de, patronların da kişiyi belli bir giyim tarzına zorlamaları “baskı”dır.***Türban meselesini biraz daha “çözümcü” yolda konuşmaya başlamış olan CHP’nin türban tariflerine sıvanması meselenin özünden uzaklaşılmasına yol açıyor. Türban baş örtüsü değildir, ama “şöyle bağlarsan olur böyle bağlarsan olmaz” demek de konuyu içinden çıkılmaz hale getirir. Bu mantıkla çözüm aranmaya kalkılırsa, üniversitede bir tür “türban polisi” yaratılması ve bu polisin türbanlıları inceleyip “bu olur, bu olmaz” diye karar vermesi gibi traji-komik hallere düşülmesi işten bile değildir.Türban baş örtüsünden farklı olarak simge niteliği kazanmış bir giyinme tarzıdır, ama yetişkinlerin de bunu seçmek ya da seçmemek gibi bireysel bir özgürlüğe sahip olma hakkı vardır. “Yetişkin” derken, bu tanıma üniversite öğrencileri dahildir.Sorun, “yetişkin olmayanların”, yani 18 yaşından küçüklerin devam ettikleri eğitim kurumlarında böyle bir dayatmanın, kamuda “hizmet verenler”in de bu yolla kendi aidiyetlerini sergilemelerinin önlenmesidir.Buradan ilerlendiği takdirde kelime oyunlarına da gerek kalmaz, anlamsız giyim tariflerine de gerek kalmaz ve sorunun çözümüne yönelik gerçek bir samimiyet ortaya çıkabilir. Ancak taraflar henüz bu samimiyet aşamasına gelmiş gibi görünmüyor.

Devamını Oku

Hanefi Avcı olayı

1 Ekim 2010

Her durumda iki keskin tarafa ayrılmaya alışmış insanlarımız Hanefi Avcı olayında da yine keskin bir şekilde iki tarafa ayrıldı. Bir tarafa göre Hanefi Avcı’nın durumu karışık, hatta karışık olduğunu anlatmak için özel hayatı da kullanılabilir.Diğer tarafa göreyse Avcı, Gülen cemaatinin devlet içinde örgütlenmesini “deşifre” ettiği için komploya kurban edildi...Hanefi Avcı adı 90’lı yıllarda duyuldu. Gayretli bir emniyet görevlisiydi. Güneydoğu’da istihbarat sorumlusu olarak çalışmış, işkencelere bile katılmış, ama yıllar içinde gözledikleri dolayısıyla “değişmiş” bir kamu görevlisiydi.Susurluk olayının ardından devlet içindeki çeteleşmeler, kontrgerilla faaliyetleri yavaş yavaş ortalığa dökülürken Avcı adı da bütün bunların basına ve kamuoyuna ulaşması için çaba gösteren bir “demokrat” polisin adı olarak duyulmaya devam etti.O dönemde, Fethullah Gülen cemaatinin devletin içinde etkinliğini artırdığı konuşulmaya ve bu kamu görevlilerinin özellikle askerle ve derin devlet denilen yapıyla çatışma içine girdiğine ilişkin bilgiler de yayılmaya başladı. Avcı, o sırada Gülen cemaatine mensup bir emniyet görevlisi olarak görülüyordu. Gazetecilerle, siyasi yazarlarla ilişki kurmaktan çekinmiyordu. Basında yine “derin devlet” deyimiyle özetlenebilecek ilişki ve yapılanmalar hakkında yer alan birçok bilginin ardında onun adından söz ediliyordu.Bugün Gülen cemaatine atfedilen bilgi ve belge yayma faaliyetleri o dönemde yaygınlaşmaya başlamıştı ve bu süreçlerde ortada sürekli olarak Avcı’nın adı geçiyordu.GARİP BİR ÖRGÜTHanefi Avcı’nın çok tartışılan kitabında üç ana unsur öne çıktı.Birincisi, Gülen cemaatinin özellikle emniyette çok güçlü şekilde örgütlü olduğu ve istediği gibi hareket edebildiği. Kitapta birçok isim ve olay yer alıyor, ancak belge niteliği taşıyan bir kaynak bulunmuyor.İkincisi, Hrant Dink cinayetinin bir “milliyetçi arkadaş çevresinin” işi olduğunda ısrar. Bu cinayetle ilgili davada ortaya çıkmış birçok resmi belgenin yanında bazı emniyet mensuplarının görevi ihmalden suça kadar giden işlemlerinin hiçbiri yer almıyor.Üçüncü önemli unsur da, Ergenekon davalarının “uyduruk olduğu” görüşüdür. Susurluk olayıyla birlikte devlet içindeki yapılanmaları izlemiş ve aktarmış bir istihbaratçıdaki köklü görüş değişikliği de dikkati çekmişti.Hanefi Avcı’nın kitabı yayınlama zamanı da tartışma konusu oldu, ancak daha da önemlisi bütün bu olayların içinde “Devrimci Karargâh” adlı bir “sol” örgütün ortaya çıkmasıdır. Biraz sol üsluba yakın olanlar bile bu örgüt adındaki tuhaflığını görebilir. Ancak olayın patlaması İstanbul’da kanlı bir çatışmayla oldu. Bu olayın ardından, yakın bir çalışma arkadaşımızın da haksız yere tutuklanmış olması dolayısıyla söz konusu örgütün garabetini izleyebildik.Avcı için iddia ve tutuklanma nedeni, örgütün mensuplarına yardım olarak açıklandı. Bu iddia kuşkusuz yeterli değil. Ayrıca söz konusu örgütün çevresine 70’li yıllardan devrimci çevrelerin de katılmaya çalışılması durumu iyice garipleştiriyor.Avcı’nın özel hayatıyla ilgili yayınların ve kınayıcı tavırların üzerinde durmaya bile gerek yok. Bunlar en hafif deyimiyle ayıptır, yapanların hepsi söz konusu kişilerden alenen özür dilemelidir.Hanefi Avcı’nın hızla tutuklanması da gerekçesi gibi açıklanmaya fazlasıyla muhtaç bir konu.Olayın bütününe baktığımızda çok fazla karanlık nokta olduğunu görüyoruz. Açıklığa kavuşması gereken çok fazla alan var. “Cemaat komplo kurdu, intikamını aldı” cümlesini söyleyip tavır almak kolay ve şu anda geçerli olabilir ama manzara ve karanlık alanların çokluğu dolayısıyla acele edilmemesi yerinde olur.Tabii ki acele tutuklama ve kişiliğe saldırılar da durumu biraz daha karartıyor. Belki de amaç zaten budur.

Devamını Oku