Yeni anayasa ertelenmemeli

30 Eylül 2010

Referandumda “evet”ler sadece bu değişiklik paketine değil, yeni bir anayasa vaadine de verildi. CHP de bunu gördü ve yeni bir anayasa çalışmasına katılma kararını açıkladı.Hükümet kanadında ana eğilim, yeni anayasa çalışmasının seçim sonrasına bırakılması yönünde.CHP ise yeni anayasa çalışmasının bu dönemde gerçekleştirilmesi gerektiği görüşünde.Seçime daha yaklaşık dokuz ay var. Bu süre içinde terörün sona erdirilmesi için yoğun olarak çalışılması birinci öncelik olarak ortaya çıkıyor.Yeni anayasa da aslında bu yönde önemli bir dayanak olacaktır; Türkiye’nin Kürt vatandaşları, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ve “Türklük” kavramıyla ilgili olarak anayasada değişiklik taleplerini de uzun süredir ortaya koyuyor.Anayasanın ilgili maddelerinde “ırk” vurgusunun giderilmesi makul bir istektir. Ancak “ana dil” ve “ana dil dışındaki diller” konuları hâlâ tartışılıyor.Yeni anayasada bütün vatandaşların istedikleri dili kullanmalarının, o dili öğrenebilmelerinin ve o dilde yayın özgürlüklerinin güvence altına alınması da bekleniyor. Bunun ötesindeki talepler hakkında Başbakan Erdoğan açık olarak karşı görüş belirtti, CHP’nin tavrı da farklı olmayacaktır.***Bunlar ve benzer konular ele alındığında “özgürlükçü” ve vatandaşların bütün temel haklarını güvence altına alan bir anayasa üzerinde uzlaşma sağlamak için bugün çok elverişli bir ortama girilmektedir.Bu “detant” ortamını ve referandumda ortaya çıkmış olan çoğunluk eğilimlerini değerlendirmek için genel seçim sonrasını beklemenin bir faydası görülmemektedir.Ancak eğer Başbakan, seçim sonrasında “başkanlık sistemi” tartışması üzerinden bir anayasa hedefliyorsa bugünkü “detant” ve uzlaşma ortamının hızla kaybedilmesi ihtimali çok yüksektir.Başkanlık sistemi de kuşkusuz tartışılabilir. Ancak şu anda acil olan, terörün sona erdirilmesi ve bütün vatandaşların güvencesi olacak demokratik bir anayasa yapılmasıdır.AKP ile CHP’nin demokratik bir anayasa için birlikte çalışmaları, toplumun da buna mümkün olan en geniş katkıyı vermesi için çaba gösterilirken yine dar siyasi rant hesapları -ki buna başkanlık sistemi tartışması da dahildir- öne çıkarılırsa en büyük fırsatlardan biri daha kaçırılabilir.

Devamını Oku

Sadece türban değil

30 Eylül 2010

Başbakan ile CHP Genel Başkanı’nın türban konusunda konuşmaya başlamış olması bile büyük bir ilerlemedir. Türkiye’nin bir “türban sorunu” olduğu doğrudur ve bu sorun baş örtüsü değil türban sorunudur.Yakın yıllara kadar böyle bir sorun yoktu; dönemin siyasi İslamcı hareketleri tarafından bir mücadele aracı haline getirilmesiyle, “türban” sorunu ortaya çıktı. O nedenle de sorun tartışılırken, tekrar bir başka dayatma alanı çıkabileceği kuşkusu hep canlı kaldı.Esas olarak konunun, başı kapalı genç kızların üniversitede eğitim görmesinden ibaret olmak üzere, yine de kullanılacağı kuşkusuna rağmen bir bireysel özgürlük alanı olarak düşünülmesi doğaldır.Ancak yaygın kuşku, meselenin kamuda “hizmet veren” kesime ve 18 yaşın altındaki çocukların eğitim gördüğü kurumlara da yayılmasına ilişkindir.Bu iki konuda da yasal tedbir alınması ve ondan da önemlisi, bir toplumsal uzlaşma sağlanması zor değildir ve büyük ölçüde de sağlanmış olduğu görülüyor.Yine de bu konunun, tartışmalarda “dini” referanslar üzerinden değil, bireysel özgürlük alanı olarak ele alınması gerekir. Çünkü dini referanslar söz konusu olduğunda bireysel özgürlük kavramı yoktur, dini mecburiyet vardır.***Tek başına türban konusunun “acil mesele” olarak çözülmesinin hem CHP açısından hem de genel olarak AKP’ye güven açısından sorun yaratması ihtimali yüksektir.Eğer türbanı gerçekten bir bireysel özgürlük olarak ele alıp çözmeyi düşünüyorsak, yine onun kadar acil diğer bireysel, toplumsal ve siyasal özgürlük alanlarını da birlikte ele alıp çözümüne yönelmek gereklidir.Üniversite öğrencilerinin özgürlükleri acildir, ama üniversitenin bilim özgürlüğünün önünde ağır bir engel olarak kurulmuş olan YÖK’ün bugünkü yapısının değiştirilmesi de aynı şekilde acildir. YÖK’ü 12 Eylül rejimi, üniversiteyi sıkı düzende tutabilmek, tepeden kontrol edebilmek için kurmuştu. Şu anda YÖK’ün devam etmesini isteyen bir üniversite mensubu da yoktur.Türban bir özgürlükler paketinin içinde toplumun önüne gelirse, esas platform insanların hakları ve özgürlükleri olursa kısır, ufuksuz tartışma ve kavgalardan daha rahat kurtuluruz.DÜZELTME VE ÖZÜRDünkü yazımıza aldığımız, Bülent Korman’ın mektubunda geçen Fransızca “ile” sözcüğünün başındaki aksanlı “î” harfi teknik bir nedenle “ö” olarak çıkmış ve gözümüzden kaçmıştır. Düzeltir, Sayın Korman’dan ve okurlarımızdan özür dileriz.

Devamını Oku

‘Tophane’ye farklı bir katkı

28 Eylül 2010

Tophane’deki saldırı üzerine düşünmeye devam edeceğiz. Bülent Korman dostumuz da bu olay ve süren tartışmalar üzerine biri Fransa’dan diğeri İstanbul’dan, iki gözlemini yazmış.Gönderdiği mektubu aynen aktarıyorum:***Sevgili Okay,Fransa’dan bir “Tophane vakası” anlatmak istiyorum sana.Fransa’da okur-yazar burjuvalar da vardır, bilirsin. Belle-Óle onların adası. Belle-Óle, Fransa’nın Brötanya bölgesindeki küçük adalardan biri ve belki de en güzeli. Bir yanı Brest Körfezi‘nin kıyılarına bakıyor. Diğer yanı ise Atlantik Okyanusu‘na.Sessiz sakin, her türlü abartıdan, gösterişten uzak bir yer. Topu topu beş bin kişi nüfusu. Sabahları pazarlar, ada balıkçılarının tezgahları kuruluyor, günlük alışveriş bitince kahvede bir tek atılıp küçük sohbetler yapılıyor, öğle sonralarında uçsuz bucaksız ve sessiz sedasız kumsallarda denize giriliyor ve sonra herkes evlere kendini hayatına çekiliyor. Başkan Mitterrand‘ın onu çok sevdiği, fırsat buldukça da adadaki asude hayata kaçtığı biliniyor. Claude Monet de bir süre yaşamış orada. Ünlü okyanus kıyıları resimlerini o adada yapmış, Pembe küçücük evi bugün de korunuyor. Sarah Bernhardt bir başka Belle-Óle tutkunu. Adada küçük bir müzesi de var ve orada gömülü. Adanın yazarı-çizeri bugün de bol. Mesela gene oralı olan aktör Laurent Terzieff‘in çocukluk arkadaşı Gerald Musch hiç terk etmemiş adayı. Hâlâ ada resimleri yapıyor, orada sürekli sergiler açıyor. Küçük lokantalarda Paris’ten tatile gelmiş ünlü tiyatro oyuncularına rastlanıyor. Belle-Óle‘de ortalıkta polis göremiyorsun. Sadece birkaç da taksi var adada. Ben bu yaz onlardan birinin sahibiyle, doğma büyüme adalı Julio ile ahbap oldum. Julio bana bundan birkaç yıl önce adaya onun kafasına göre “Punk” diye adlandırdığı bir grubun dadandığını anlattı. Kadın-erkek ortalarda gezinmeye, kumsallarda yatıp kalkmaya, ‘kendi meşreplerince’ biraz gürültülü bir biçimde eğlenmeye başlamışlar. Benim anladığım, ada ahalisi onların adanın yaşamına uymayan davranışlarını pek sevmemiş. Ve bir gece adanın balıkçıları onları Julio‘nun deyimiyle “topluca denize bırakmış.” Peki n’oldu, tekrar geldiler mi, diye sormuştum; hayır, dönmemişler. Sonrasında olay büyüdü mü, bilmiyorum.Bunu sana Tophane’de yaşanan can sıkıcı olaydan, anında gerginliği artıracak “Madımak tahlilleri”ne geçmekte hiçbir beis görmeyenlere belki duyurabilirisin diye yazmak istedim. Orada olan biten için “dağdan gelip bağdakini kovmak” mealinde karşıt yorumlar yapanlar da var. O kadar ileriye gidilmese de, ben o “bağ”a girmeden bir “destur istemeyi bilmemek” ihtimalinin olanlarda payı olabileceğini görenlerdim. Evet, destur almayı bilmek diye bir şey vardır ve daha sonra gereksiz irilikte yorumlara yol açabilecek bazı olumsuzlukları başlangıçta çözebilir.Ayrıca bu adap (tasavvuf) bize özgü bulunup da küçümsenmesin. Görüyorsun, okyanusta bir Fransız adasında da buna ihtiyaç var . Bir de şunu hatırlatmak isterim: Evet Tophane’de sonuçta hiçbir şekilde hoş görülemez bir şiddet teşebbüsü yaşandı ama hemen aynı dönemde ressam Su Yücel ile üniversite öğretim görevlisi Neşe Özdilek, Tepebaşı’nda, “2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti” kapsamında şahane bir etkinlik de gerçekleştirdi. Orası da Türkiye’de bir yerdi.Tarlabaşı’nda yaşayan Çingene, Kürt, Türk, Afrikalı kadınlar, Tophane’de sergi açanların gece gezmeye gelemeyecekleri mahallelerini üzeri rengarenk resimlendirilmiş teflerle, çamaşır iplerine astıkları kendi yaptıkları resimlerle bir güzel bezediler. Kimse de çıkıp Su Yücel‘e, “Hoop! Sen burada bizim karılarımıza neler öğretiyon lan?” diye diklenmedi. Hem de daha da ‘karışık’ bir mahallede. Çok şükür. Ama ne yazık ki, Tophane olayının üzerine mal bulmuş mahribi gibi atlayan medyamız da, “Adsız ve Damsız” adlı bu güzellikten okurlarını -geçtim manşetleri, köşe yazılarını- birkaç satırla olsun haberdar etmedi. Bizim sanat merakımız henüz körpedir ve biraz böyledir.

Devamını Oku

Sivas korkusuyla Menemen aramak

27 Eylül 2010

Tophane olayının savunulur hiçbir yanı yoktur, olamaz, çünkü işin içine şiddet girmiştir. Bu tür olayların toplumsal belleğimizde Sivas Madımak gibi görüntüleri tekrar su yüzüne çıkarması da doğaldır, çünkü bu topraklarda, üstelik çok yakın zamanlarda çok ciddi şeyler yaşadık.Bunlar belli, ancak Tophane olayını kendi boyutlarının ötesine taşıyarak tartışmak, Sivas korkusuyla yeni Menemen’ler arayışına girmek de ancak abartmalı korkuları ve Türk toplumuyla ilgili yanlış tespitleri besler.Öncelikle, sürekli olarak “mürtecilerin kör testerelerle insanları boğazını keseceği” kuşkusunu paranoyaya varan bir üslupla canlı tutmak, Cumhuriyetin 87 yıllık değerlerine büyük bir güvensizliktir. Tophane’de dini ve muhafazakâr değerlerini savunduğunu zanneden, işin içine ciddi maddi sorunların da karıştığı bir şiddet eylemini Menemen faciası haline getirmek için de o güvensizliğin son raddesini yaşıyor olmak gerekir.***Korkutma üzerinden siyaset yapmak, siyasi rant sağlamak uzun yıllar boyunca geçer akçeydi. Korkuları sürekli kışkırtılan insanları, en kötüden biraz daha az kötüye razı etme siyaseti sık sık başarılı da oldu, bu politikayı güden zevatın koltuklarını korumasını ve halktan belli destekler almasını sağladı.Tophane olayı tartışmasında dikkati çeken unsurlardan biri de bu “korkutma” faaliyeti. “Korkutucular” hızını alamamış, bu saldırıyı referandumda evetlerin çoğunluk çıkmasına bile bağlamışlardır.Menemen arayıcılarının “referandumda evet çıkınca bunlar böyle saldırılar için cesaret buldu” mantığı, aslında bir hakaret olan, herkesi aldatılabilir küçük akıllılar gibi görme cinliklerinden biri olarak tekrar edilip duruyor.***Tophane saldırısı gerçekten çirkindir, bu tür olaylar ne zaman ve hangi gerekçeyle meydana gelirse gelsin toplum bunlara karşı tepkisini göstermelidir.Ama böyle bir olay olduğunda, kendi toplumu ve o toplum içindeki bazıları için üzülmek yerine “yaşasın bize malzeme çıktı” diyerek olayı insanları korkutmak için kullanmanın ne iyi niyetle ne aydın olmakla bağdaşır bir yanı vardır.Sivas Madımak’ların bir daha yaşanmaması için Tophane saldırılarının da olmaması gerekiyor, ama her sabah Menemen korkusuyla uyanmak ve sürekli böyle bir korku yaymaya çalışmak da gerçekten kendi ülkesini ve bu ülkenin insanlarını aşağılamaktan başka bir şey değildir.

Devamını Oku

Umut veren tavır değişikliği

26 Eylül 2010

Referandum kampanyasında üç liderin kullandıkları sert üslubun öncelikle kendilerine ve partilerine zararının dokunduğunu, “kanlı taraftar” olmayanlar defalarca belirtmişti.Kampanyanın son birkaç gününde Erdoğan ve Kılıçdaroğlu tonu ciddi ölçüde düşürdü, Bahçeli ise aynı biçimde devam etti.Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nun son birkaç gündür yaptığı konuşmalarsa daha farklı, az gerilimli; bu durum, gerçek sorunların tartışılabileceği bir siyaset sahnesi bekleyenleri umutlandırıyor.Birbirine bağlı iki temel meselede, AKP ile CHP’nin en azından aynı hedef üzerine çalışmaları toplumdaki “kutuplaşma” sıkıntısını da sona erdirebilir.***Demokrasi eksikliklerinin giderilmesinde 2007- 2010 döneminin verimli kullanılmadığı ortadadır. Bir yanda AKP hakkında kapatma davası, diğer yanda Ergenekon soruşturma ve davaları üzerinden artan gerilim AKP liderini, 22 Temmuz balkon duruşundan oldukça farklı konumlara sürükleyebilmişti.Başbakan Erdoğan, referandum gecesinden itibaren yaptığı bütün konuşmalarda “balkon duruşu” vaadini tekrarlayarak, bu mesajı öncelikle de “karşı” kamuoyuna iletme çabasını sürdürüyor.Türk halkının azımsanmayacak bir kesimindeki, Başbakan Erdoğan ve AKP ile ilgili kuşku ve kaygılar birkaç konuşma ile sona erecek değildir. Yine de Erdoğan’ın bu çizgisini sürdürmesinin en hızlı sonucu, tartışma tarzında değişiklik olacaktır. Bunun işaretlerini de Kılıçdaroğlu açık olarak veriyor.***Türkiye’nin anayasa sorunu, demokrasinin temel kurumlarının güçlendirilmesi, insan haklarının bir bütün olarak güvenceye alınması sorunudur. Bunun yanında da, yine Türk halkının büyük çoğunluğunun “halledin” talimatı verdiği Kürt sorunu ve uzantısı terör bulunuyor.CHP’de yeni yönetimin henüz oluşmaya başlamış olmasının ve politikalarında “gerilim”in ağırlığının azalacağının işaretlerini Kılıçdaroğlu’nun açık olarak vermesinin toplumun bütününde yaratacağı olumlu etkiler de ortada.İki liderin iki haftadır verdiği olumlu mesajların yarattığı olumlu beklentiler Meclis’in açılmasıyla birlikte daha da artacaktır. Bu gelişmeye cevap veremeyen siyasilerin ve siyasetlerin “bertaraf” olacağını anlamayanlar da bertaraf olmaya mahkûm olanlardır.

Devamını Oku

Vicdanlardaki ağır lekeler

25 Eylül 2010

O sözü kim söylemişti, herhalde “ilgili” birisiydi: Başkasının üzerine yıkmak için cami bombalamak şerefsizliktir...1980 öncesinde, Kahramanmaraş’ta, Sivas’ta, Malatya’da Sünni ve Alevi vatandaşlar arasında çatışma ortamları hazırlanırken hep aynı şey olmuştu. Birileri Sünni mahallelerinde dolaşıp Alevilerin cami bombaladığını yaymıştı. O zaman sadece TRT televizyonu ve radyosu olduğu için vatandaşların haber alma imkânı son derece kısıtlıydı, camiyi gerçekten bombalamaya gerek yoktu. Yayılan söylentilere inananlar sopalarını alıp yola koyuldu. Alevilerin camilere saldırmadığı öğrenildiğindeyse her seferinde çok geç kalınmış oluyordu. Cami bombalandı söylentilerini yayanlar durumdan vazife çıkaran dini bütün delikanlılar mıydı, yoksa kendilerine görev verilmiş şahıslar mıydı?Sonra bir emekli general, “1974 Kıbrıs Barış Harekâtı öncesi Kıbrıs’ta halkın direnişini artırmak için sanki düşman yapmış gibi cami yaktık” deyiverdi. O sırada Başbakanlık koltuğunda Bülent Ecevit vardı ve askeri harekât kararını o almıştı. Bu cami yakma meselesinden haberi var mıydı? Kendisine sorulsaydı ne derdi? Bunları bilmek mümkün değil.***Kıbrıs’ta Lefkoşe’de 1962 yılında iki cami bombalanmış, Türkler büyük tepki gösterirken Rumlar kendilerinin yaptığını reddetmiş. Türkçe Cumhuriyet Gazetesi bombalamaların “şüpheli” olduğunu yazmış ve bunu yazan iki Türk gazeteci aynı gece öldürülmüştüAynı emekli general yıllar önce, 6-7 Eylül olaylarının da “özel harp operasyonu” olduğunu söylemiş, daha sonra “olabilir, demiştim” diyerek durumu düzeltmeye çalışmıştı.Aynı anda, 1993 yılından beri akılları kurcalayan, Orgeneral Eşref Bitlis’in uçağının düşmesiyle ilgili iki gelişme oldu. Bunlardan biri, o dönemde uçağın enkazını inceleyip “suikast yoktur” raporu veren bilirkişiydi. 17 yıl sonra uçağa suikast yapıldığının kanıtlarını gizleyip aksi yönde rapor verdiklerini itiraf ediyordu.Ergenekon sanıklarından birine ait bir telefon görüşmesi de suikast iddialarını güçlendiren bir kanıt olarak ortaya çıktı.***Bunlar vicdanlarımızdaki ağır lekelerden sadece ikisi. Lekeler bunlardan ibaret değil. Abdi İpekçi cinayetini işleyen katilin erken salınmaya çalışılmasına, Uğur Mumcu cinayetinin birkaç gariban dincinin üzerine yıkılmasına ilişkin sorular da giderilmiş değildir. Bu sorular ne yazık ki çok çok fazla ve vicdanımızı karartmaya devam ediyor.Daha birkaç ay önce Hatay Dörtyol’da kırk yıl önce sahneye konulmuş oyunların tıpatıp aynı olanlarından biri uygulanmaya çalışıldı.Vicdanlarımızın temizlenmesinden hoşnut olmayanların imdadına da Tophane saldırısı yetişti. Tophane saldırısı ne Dörtyol’u ne cami yakılmasını ne de diğer suikast ve cinayetleri temizler. Bu karanlık olayların biraz daha kararması için Tophane’den medet ummak ise lekeli vicdanlarla yaşamaya razı olmuşluğun küçük bir tezahürüdür.

Devamını Oku

Konuşmaya devam

23 Eylül 2010

İleride bugünlerin, Türkiye’nin son kırk yılının hikâyesini okuyan kuşaklar hiç şüphe yok ki atalarının ne kadar çok akıl tutulmasına uğradığını öğrenip üzüleceklerdir. Bazıları ise hiç hayal kurmasın, tarih onları oldukları yerle kayda geçirecek, gelecek kuşaklar onları hiç de hayırla anmayacaktır.Konuşmak yerine, hayatı birbirine cehennem etmeyi tercih etmiş olanların neyse ki sesleri kısılmaya başladı. Konuşmayı öğrenenler konuşabildikçe o sesler iyice duyulmaz olacaktır.Ankara’da BDP eş başkanları ile Başbakan Yardımcısı ve Adalet Bakanı’nın görüşmesi sadece bir ilk adımdır. Bu görüşmeden mucizeler beklemek son derece yanıltıcı olur, “açılım”ın başındaki gibi büyük hayal kırıklıkları yaratabilir.Hükümet ve BDP dün konuşmayı öğrendiklerini, konuşabileceklerini gösterdiler. Bu görüşmenin sonrası, hatların sürekli olarak açık kalması, tarafların her an birbirine ulaşması ve her şeyi açıkça dile getirmesi, ince taktiklerden kaçınması olmalıdır.***Kürtlerin bu aşamada öne sürecekleri talepler konusunda ortak bir görüşleri olmadığı anlaşılıyor. BDP yöneticilerinde görülen acelecilik, başka Kürt aydın ve siyasetçiler tarafından eleştiriliyor. Bu aceleciliğin halk tarafından benimsenmediği, “ana dilde eğitim” talebiyle yapılan okul boykotuna katılımın zayıflığıyla belli oldu. Kürtler de, BDP oy veren Kürtler de bütün sorunların bir anda çözülemeyeceğini gördüklerinin işaretlerini veriyor.Yol haritasının ana unsurları da aşağı yukarı bellidir. Öcalan ile görüşme yapılmakta, onun PKK üzerindeki etkisini kullanması için konuşulmaktadır. Birinci aşama tartışmasız silahların “süresiz” olarak susmasıdır. Bunun onayı da İmralı’dan geçecektir.Bu olmazsa olmaz koşul olarak öne çıkmış bulunmaktadır. Çıkalı da çok oluyor. Silahların susmasının ardından gelecek konu da ne dil eğitimi ne de demokratik özerkliktir. Gerçi demokratik özerklik kavramının içeriği, bunu ortaya atanlar tarafından da doldurulmuş değildir ve bunun sağlıklı tartışması ancak barışın tam olarak tesisinden sonra yapılabilir.Silahların süresiz olarak susmasının karşı adımı “af”tır. Herkes bilmelidir ki bunun gündeme gelmesinin vazgeçilmez şartı silahların süresiz olarak susmasıdır ve ülkenin kamuoyu bunu ancak bu durumda onaylar.Tabii ki bu aşamanın, herkes için önemli unsuru da her türlü provokasyonu atlatmak konusunda kararlı olmaktır. Bu süreci durdurmak için Hakkari’deki gibi olaylar sahneye konabilir, önemli olan bunların amaçlarına ulaşmamasını sağlamaktır.

Devamını Oku

Sivas korkusu

22 Eylül 2010

Olayı içinden izlemiş bir genç insanın gözünün önüne Sivas geliyorsa, Sivas’ta insanların yakılmaya kalkışılması geliyorsa bu korku gerçektir. Bu korkuyu gidermekle yükümlü olanlar da bu ülkenin yöneticiliğini yapanlardır.Tophane’de, üç sanat galerisinin açılışına saldıranlar da genç insanlardır, ama bunlar kendilerine bir zarar vermemiş “başka” insanlara taş, sopa, şişe ve biber gazıyla saldıran genç insanlardır.Bu saldırının kökeninde özel toplumsal, ekonomik nedenler, hatta saldırgan gençlerin psikolojisi, bunlardan birilerinin yararlanması da vardır. Bunların hepsi tartışılır, tahlil edilir. Ama ortada bir şiddet olayı vardır.Bu şiddet olayını “bir grup fukara gencin fevri tepkisi” diye geçiştirmek asla mümkün değildir. Eğer bu yola gidilirse, o saldırıyı izleyenlerin gözünün önüne gelen Sivas katliamı da geçiştirilmiş olur.***Son halk oylaması dolayısıyla da, hem öncesinde hem sonrasında Türk toplumunun ana eğilimleri üzerinde çok tartışmalar yapıldı. Bu, cumhuriyet tarihi boyunca yapılmış, ancak 1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni Erbakan’ın partisinin kazanmasıyla birlikte hızla tırmanmış bir tartışmadır. Bunun ardından Refahyol hükümetinin kurulması ve hemen ardından yaşanan 28 Şubat süreci boyunca Türk toplumunun oldukça geniş bir kesiminin korkuları hep gündemin ön sırasında yer aldı.2002’den itibaren AKP’nin iki genel, iki yerel seçim kazanmasına rağmen, bu kesimin “özgür hayata saldırı” olacağına ilişkin kaygıları yok olmuş değildir. Son oylamada da yine milyonlarca insanın anayasaya hayır demediği, özgürlüklerine saldırı olacağı kuşkusuyla hayır oyu verdiği de bilinmektedir.Türk toplumunun en muhafazakâr kesimleri zaman zaman, siyasal ortamı uygun bulduğu dönemlerde her türlü değişime ve bireysel özgürlüklere yönelik rahatsızlığını ortaya koyan tavırlar almıştır. Bunlar olabilir, ama önemli olan bu tepkilerin asla şiddetle ifade edilmemesi ve başkalarının özgürlüklerini kısıtlamaya, hayat tarzlarını değiştirmeye yönelik olmamasıdır.***Türkiye, Sivas katliamından önce Maraş’ı, Malatya’yı, Sivas’ı da yaşadı. Dini ve muhafazakâr duyguları kışkırtılmış insanların nelere yönelebileceğini gördü. Bunların kullanılmasının çok örneğini de gördü, yaşadı.Sivas korkusunun, özgürlüklerinin tehdit altında olduğu kuşkusunun Türk toplumunun hafızasında derinlere itilebilmesi için Tophane saldırısı gibi olaylara en kararlı tepkiyi göstermek, her siyasinin, toplumu etkileyen herkesin görevidir.Şunu da belirtmek gerekiyor: Sekiz yıllık iktidarına, halen geniş kamuoyu desteğine rağmen hâlâ halkının geniş kesiminde bu gibi korkuların neden varolduğunu anlamak ve bunları gidermek için bütün çabayı göstermek de AKP hükümetinin sorumluluğudur. Türk toplumunda, çok sözü edilen “bölünme” durumunun değişmesi de büyük ölçüde bu korku ve kaygıların giderilmesine bağlıdır.

Devamını Oku