Önce sulandır, sonra unuttur

25 Ekim 2010

Adam ülkenin en önemli siyasi cinayetlerinden birini işlemiş, yargı süreci dört yıldır sürüyor ve dört yılın sonunda dosyasının çocuk mahkemesine gönderilmesine karar verildi.Hrant Dink cinayeti tarihe en utanç verici olaylardan biri olarak geçecektir. Ama bu cinayetin bütün soruşturma, kovuşturma, yargı süreci de Türkiye’de devletin ve adaletin onur sayfaları arasında yer almayacaktır.***Katilin yakalandığında devletin sivil ve üniformalı görevlileri tarafından “kahraman” muamelesi görmesiyle başlayan utanç sayfaları dört yıl boyunca birbiri üzerine eklenerek geldi.Resmi belgeler gizlendi, devletin resmi görevlileri yalan ifadeler verdi, olayla ilgili sorumluluk şüphesi altındaki üniformalı-üniformasız kamu görevlilerinin soruşturulmaması için her şey yapıldı.Bunların hepsi belgelendi.Gazeteci Nedim Şener bütün bunları bir kitapta topladı ve o da bunları açıkladığı için yargılandı. Amaç, korkutarak bu araştırmaların devam etmesini engellemekti.***Hrant Dink cinayeti ve gerisinde olup bitenler konusunda fikir sahibi olmak isteyenler bu kitabı okumak zorundadır.Cinayet ve yargı süreci hakkında konuşmaya kalkanlara da gazeteciler bu kitabı okuyup okumadığını sormalıdır.Sulandırmanın ana hedefi, cinayetle ve cinayeti işleyenlerle ilgili bütün kamu görevlilerinin “sıyrılması” ve cinayetin “milliyetçi bir arkadaş grubunun icraatı” olarak kalmasının sağlanmasıydı.Bu taktik, siyasi cinayetlerin tarihi kadar eski bir taktiktir. En meşhuru da dünya kamuoyunu Amerika Birleşik Devletleri Başkanı J. F. Kennedy’yi “öldüren” şahsın tek başına hareket ettiğine, ruhi dengesinin bozuk olduğuna inandırma faaliyetleridir.***Şimdi ne olacak? Dosyalar katilin yargılanacağı çocuk mahkemesine gidecek. Dört yıl boyunca toplanmış her şey gidecek, yeni mahkeme bunları inceleyecek, bazıları hakkında eski mahkemeye sorular soracak. Yaşı küçük olmayan sanıkları yargılayan eski mahkeme diğer mahkemeye sorular soracak, bunların cevaplanması için duruşmalar sık sık ertelenecek. Bu arada katil dışında tutuklu sanık kalmayacak.Sonra ne olacak? Bu oyunu planlayanların, uygulayanların ve yargıyı da etkileyebilenlerin umdukları gibi toplum giderek “unutacak.”Ama onlar da şunu unutmasın, her zaman unutmayan birileri vardır, olacaktır.

Devamını Oku

Dayak yemişler

24 Ekim 2010

CHP yöneticileri bir süredir değişik çevrelerle toplantılar yaparak “aramaya” devam ediyor. Bunlardan birinin ardından CHP’li bir yöneticinin “dayak yedik” demesi durumu anlatıyor.Son seçim araştırmalarına göre CHP’nin oyu halen yüzde 24-25, AKP’nin oyu ise yüzde 46-47 dolayında. Seçime kadar AKP iktidar olma avantajını kullanacaktır. İşçi ve memur emeklilerine zam yapıldı. Bu zamların yetersizliğini anlatmak için “emekli zammı ekmek zammıyla eridi” tarzı basit toplama çıkarma âcizi tepkilerin muhalefete bir fayda sağlaması da mümkün değildir. Hükümetin askerlik süresi ve bedelli askerlikle ilgili bir düzenleme peşinde. Askerleri ikna edebilirse bu da oy sandığında etkili olacaktır.Önümüzdeki dönemde siyasi dengelerde ciddi değişiklik yaratabilecek bir konu da terördür. Bu konuda sağlanacak her gelişme yine oy sandığına yansıyacaktır.Bu manzaranın sonucu, CHP’nin önümüzdeki haziran ayında yapılacak seçimde yine “seçenek” olamayacağıdır. MHP’nin referandumla birlikte oy kaybına uğradığının anlaşılmasıyla CHP ile MHP’nin bir muhafazakâr-devletçi koalisyon kurmaları ihtimali de çok düşük görünüyor.***CHP’nin yönetimine “sızan” yeni bir siyaset anlayışı zaman zaman kendini ortaya koyuyor, ama partinin geleneksel yapısı tarafından hızla üzeri örtülüyor. Bu yapı, CHP’nin Baykal döneminde izlediği devletçi ve özgürlüklere mesafeli çizgisinin partinin ebediyen ana muhalefet partisi olarak kalmasından şikâyetçi değildir. Her seçim sonrasında çıkıp “halk kandırıldı” demek bu yapının alıştığı düşünce ve siyaset tembelliğinin ifadesi olarak tekrar edilip duracaktır.CHP sadece İsmet İnönü sonrasında geleneksel devletçi çizgisinden bir “nebze” uzaklaştığı zaman seçim kazanabilmiş, tek başına olmasa da birinci parti olarak iktidar olabilmiş, koalisyon yönetebilmiştir.Partinin dünyadaki sosyal demokrat gelişmelerden uzak durarak fikri ve siyasi gelişim göstermemesi kendisine oy verenleri de “katılaştırmış”, bu kitleye yeni fikirlerin iletilmesi iyice güçleşmiştir.Ülkenin temel sorunları bellidir, demokrasiyle ilgili eksiklikleri bellidir, kirli bir savaşın yarattığı tahribat bellidir. Hâlâ arama-tarama toplantıları yapıp “dayak yemeyi” göze almak bile bir ilerleme sayılabilir. Ancak partinin muhafazakâr siyasetlerinde hızlı değişiklikler yapılamaması durumunda asıl “dayak” haziran seçiminde görülecektir.

Devamını Oku

PKK’ların devri bitti

23 Ekim 2010

Önceki akşam Habertürk televizyon kanalında Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir vardı. Katıldığı programda söylediklerinin içinde bizce en önemlisi “PKK’nın devrinin bittiği”dir.Gerçekten de PKK’ların devri bitmiştir. Devir, herkesin her türlü görüşü açıkça savunabileceği, tartışabileceği bir ortamı mümkün kılmanın ve “demokratik siyaset”in devridir.Baydemir “kardeş Türk halkına Kürtlerin ellerini uzattıklarını” birkaç kez tekrarladı.Türkler bu eli tutmaya, kara ve kanlı geçmişi unutmaya hazırlandıklarını defalarca, çeşitli yollarla gösterdiler.Ancak hâlâ bilmek istedikleri, uzatılan elin arkasında ateşlenmeye hazır bir silahın olup olmadığıdır. Baydemir’in “PKK’nın devri bitmiştir” sözü tek başına bu kuşkuyu gidermeye yeterli değildir.Tabii bir de bunun karşı tarafı var. Kürtler de uzattıkları eli sıkmaya hazırlananların, arkada bir silah tutmadıklarına inanmak durumundadır. Onlara bu güveni verecek olan da Türklerdir.Halk artık silahların tümüyle susmasını istiyor, ama PKK tarafında olduğu kadar devlet tarafında da çözümün silahlardan geçtiğine inanan odaklar hâlen varlığını koruyor.***Türklerle Kürtler, 1925 Şeyh Sait olayından bu yana yaşadıkları onca travmaya rağmen birlikte yaşamaya devam etti. Travmaların hesabını çıkarmak yerine, bunlara rağmen bir arada yaşamanın öneminin üzerinde durmak gerekiyor.PKK’ların devri bittiğine göre, demokratik siyaset önündeki bütün engelleri kaldırmak da Türklere düşüyor. KCK davası gibi zorlamaların buna faydası olmayacağını görmek için allame olmaya gerek yok.Öte yandan, okulların açıldığı gün çocukların okul boykotu yapmaları gibi zorlamaların da bir faydası olmayacağını; tam tersine, zararı olacağını da görmek gerekiyor.PKK’nın 31 Ekim’e kadar ilan ettiği ateşkes ya da eylemsizliğin süresiz hale getirilmesi, Türklerin uzatılan ele daha sıcak bakması için önemli bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirmek şarttır, bir kez daha silahların öne çıkarmanın yolları açılırsa bir kuşağı daha en kötü hayat şartlarına mahkûm etmiş oluruz.

Devamını Oku

YÖK ve seçim barajı

22 Ekim 2010

CHP’nin türban meselesinin yanına katılmasını istediği iki “demokratik” düzenleme de aslında çok gecikmiş düzenlemelerdir. 12 Eylül askeri yönetimi üniversiteleri kontrol edebilmek için YÖK’ü kurmuştu. Bunu tekrar tekrar söylüyoruz, çünkü 12 Eylül’ün kalıntılarını temizleme iradesi varsa, bu iradenin gösterileceği ilk alanlardan biri üniversitedir...İktidarda bulunanlar YÖK sayesinde bütün üniversite sistemini kontrol edebilirler, hatta istedikleri üniversiteyi geliştirir, istediklerini güdük bırakırlar.YÖK’ün daha çok CHP’nin kontrolünde olduğu bir dönem de oldu; o zamanlar bu kesim YÖK’ten hiç şikâyetçi değildi. Ve herhangi bir iktidar aracını elinde tutanların demokrasiyle ilgili söylediklerini, vaatlerini derhal unutmalarının istisnası da hâlen görülmüş değildir.Ancak bunca yıl ve onca iktidar savaşından sonra YÖK’ün sadece bir koordinasyon merkezine dönüştürülmesi, üniversitelerin bu cendereden kurtulması artık biraz daha ciddi olarak gündeme gelmiş bulunuyor.***CHP’nin türbanın yanına konulmasını istediği yüzde 10 seçim barajı da 12 Eylül ruhunun, siyasete o ruhla bakışın kalıntılarından biridir. Baraj sistemi getirilirken amaç siyasetin biri merkez sağda diğeri merkezde solda iki parti çerçevesinde çalışmasıydı. Öne sürülen gerekçe de 1973-1980 arasındaki çalkantılı dönemde kurulan koalisyon hükümetlerinin başarısızlığıydı.Bu baraj o günden bugüne, Kürt siyasi hareketinin Meclis’e oy desteği oranında yansımasını önledi. 1990’dan itibaren temsil niteliği güçlü Kürt partilerinin Meclis’te güçlü bir varlığa sahip olmaları istenmediği için de bu mesele iktidar partileri ya da iktidar adayı partiler tarafından gündeme getirilmedi.Baraj şu anda düşürülse bile ilk seçimde uygulanması yasal olarak mümkün değil. Öyle olunca da meselenin bugünden türbanın yanına katılmasını istemesi, CHP’nin türban konusunu gerçekte çözmek istemediği kuşkusuna yol açtı.***CHP’nin YÖK’ü ve seçim barajını gündeme getirmesiyle, aslında en azından söz olarak kimsenin bu iki konunun halledilmesine karşı olmadığı görüldü.Artık ne YÖK’ü savunan var ne de seçim barajını.AKP bazı konulara, yeni anayasa da dahil, önümüzdeki seçim kampanyasının malzemesi olarak kullanabilmek için şu anda girmek istemiyor olabilir. Öyle bile olsa bu iki konuda net bir tavır almamasının ve sadece CHP’yi suçlamakla yetinmesinin de ciddi bir siyasi getirisi olmayacağı bellidir.

Devamını Oku

Çıkmaza soktular

22 Ekim 2010

Türban meselesinin gerginlik yaratıcı bir unsur olmaktan çıkması, bireysel özgürlükler çerçevesinde çözülmesi umudunu CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu yarattı. Bugün CHP’lilerin farklı yorumlarla “düzeltmeye!” çalıştıkları sözleri çok açıktı, “türbanı biz çözeriz” diyordu.Bugün o günden yine çok uzağa düşülmüş durumda. Yargıtay Başsavcısı aslında “türbana üniversitede serbestlik verirseniz kapatma davası açarım” diyor.AKP ve MHP sert tepki gösterirken, CHP Başsavcı’yı destekliyor. Bu konumlanmayla CHP, kendisini çözümün uzağına çektiğini gösteriyor.Türbanın ötesinde daha da tuhaf bir başka durum ortaya çıktı. Yargıtay Başsavcısı’yla, biri iktidarda olan iki siyasi parti kavga ediyor, Anayasa Mahkemesi Başkanı’yla da ana muhalefet partisi kavga ediyor.Bu görüntünün yanına ilkokul düzeyinde de türban zorlamasına girişilmesi eklenince türban sorununun uzlaşmayla çözülmesinin yolları bir kez daha tıkanmış oldu.***İlk ve ortaöğretimde türbanın yolunun sıkı biçimde kapalı tutulması, aynı şekilde kamuda hizmet verenlerin “dinsel simge” taşımamaları konusunda özen gösterilmesi 18 yaşından küçüklerin ve hizmet alan vatandaşların bireysel özgürlüklerinin korunmasıyla ilgilidir.CHP’lilerin bu iki konuda AKP’ye güvence sormaları yerindedir ve bu özeni, üniversitede türbanı bireysel özgürlük alanı olarak görenlerin, çocukların ve kamu hizmeti alanların bireysel özgürlüklerini de koruma konusunda göstermeleri gerekir.CHP’de üniversitede türban meselesiyle ilgili netlik oluşmamıştır, ama AKP’de de türbana bağlı diğer iki alanda bir netlik oluşmamıştır.Bir tarafın başörtüsü demekte ısrar ettiği türbanın bir “dini vecibe” olduğunu Diyanet İşleri Başkanı da açıkça ifade etti.18 yaşından küçüklerin baskıdan, zorlamalardan korunması ve kamuda hizmet verenlerin durumu açısından bu ifade yeterlidir.***Başbakan Erdoğan referandum sonrasında sık sık “yüzde 42 hayır oyunu anlamalıyız” diyor. Eğer AKP gerçekten bu çaba içindeyse “on yıl sonra ne olur bilemem” diyemez; böyle dememek ve o yüzde 42’nin beklediği güvenceleri vermek zorundadır.Şu anda yine çıkmaza girildiği görüntüsü var, ama bu çıkmazdan çıkmak da zor değil. Meclis’te ittifakla yapılmış bir düzenlemeyle üniversitede bireysel özgürlüklerin, 18 yaşından küçüklerin bireysel özgürlüklerinin ve kamu hizmeti alanların özgürlüklerinin birlikte güvence altına alınması durumunda Yargıtay Başsavcısı dört siyasi partiye de kapatma davası açar ya da açamaz. Bu da siyasi irade ile yüksek yargı ilişkilerinin yeni bir konuma gelmesini sağlayacağı için her durumda hayırlı olur.

Devamını Oku

Bu HSYK’dan kalacak olan

11 Ekim 2010

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun asil ve yedek üyeleri, istifa ederken kamuoyuna “yargıyı ele geçirdiler” mesajı vermek istedi. Bu mesajı anayasa değişikliği tartışmalarında da verdiler, vermek için uğraştılar, ama Türk halkı onların bu görüşüne itibar etmedi.HSYK’nın yapısının değişmesiyle yargının siyasallaşacağını savunanlar, yargının bundan önce DP döneminde muhalif gazeteciler içeri atılırken, 27 Mayıs’ta başbakan ve iki bakan idam edilirken, 12 Eylül’de yüksek yargı mensupları darbeci cuntayı kutlamakta yarışırken, 1982 Anayasası’nın yazılması sürecinde askeri yönetime yaranmak için taklalar atılırken, ülkenin bütün yazar çizerleri ikide bir hapse atılırken nasıl bir yargı olduğunu da açıklamak zorundadırlar.İstifa eden HSYK üyeleri tarihe “karanlık güçlere karşı bağımsız yargıyı savunan hukukçular” olarak geçeceklerini düşünüyor olmalılar.***Aslında istifalarıyla birlikte açıklamaları, hakkında karar alırken “bağımsız yargı” kaygısıyla hareket ettiklerini kanıtlamaları gereken çok belirgin bazı olaylar var.* 12 Eylül askeri yönetimi hakkında insan hakları ihlalleri ve işkence nedeniyle soruşturma açan savcıyı neden “hemen” attınız.* Şemdinli’de astsubayların kitapçı bombalaması olayını kovuşturan savcıyı atmakla kalmadınız, avukatlık yapmasını bile imkânsız kıldınız.* Abdi İpekçi’nin katilini dört yıl erken salmaya çalışanlar hakkında hiçbir soruşturma yapmadınız.* O katil hakkında erken salıverme kararına imza atan hâkimin eşinin katilin avukatlığını üstlenmesinden rahatsız olmadınız.* Ergenekon soruşturmalarının başından beri ana uğraşınızın, bu soruşturma ve davaları yürüten savcı ve hâkimlerin yerlerinin değiştirilmesi olmasına dişe dokunur hiçbir açıklama getirmediniz.* Yargıtay, Danıştay ve HSYK mensuplarının sürekli olarak birbirlerini seçtiği düzenin yarattığı iktidardan olmamak için bu sistemi “yargının bağımsızlığı” diye savundunuz.***Maalesef bugünkü HSYK’dan geriye kalacak olan bir iddia da her türlü atama işleminde belli bir “din-mezhep aidiyetinin” etkili olduğudur.Bugünkü ya da dünkü HSYK’dan geriye bunlar kalacak.Özellikle de aradan ne kadar zaman geçerse geçsin; Ergenekon davaları her hatırlandığında hep dünkü HSYK’nın bu konudaki çırpınmaları akla gelecek.

Devamını Oku

CHP kimlik arıyor

10 Ekim 2010

Mustafa Kemal, Cumhuriyet Halk Partisi’ni devrimci bir parti olarak kurdu, devrimleri bu örgütle gerçekleştirdi. CHP iktidara iyice yerleştikten sonra “devletçi” bir merkez partisine dönüştü. Düzenin, statükonun partisi oldu.CHP içinde her dönemde, partiden daha ilerici fikirler taşıyan aydınlar da yer aldı, muhafazakâr elitler de. Ortak ilkeyse cumhuriyetin “korunması” oldu.60’lı yıllarda bütün dünyada yeni sol ve özgürlükçü fikirler yükselmeye başlarken, Türkiye’de Türkiye İşçi Partisi’nin kurulmasıyla, kırk yıldır yer altında yaşamış, itilip kakılmış sol fikirler de daha geniş kitleyle buluşmaya başladı.O dönemde İsmet İnönü CHP’nin ortanın solunda bir parti olduğunu ilan etti, sola açık genç bir kadronun yolunu açtı, o kadro CHP’ye “sosyal demokrat” bir kimlik vermek için çalıştı. Değişim çabaları sürerken dönem dönem daha soldaki çevre ve hareketler de CHP’nin içinde kendilerine yer buldu.***Bu değişim CHP’nin temel tavrı olan “devletçiliği” ve tek parti döneminden kalma alışkanlıklarını yok etmedi. Tek parti CHP’si iktidar partisi olarak birçok temel meseleyi “yok sayma” tavrını benimsemişti. Kürt meselesi yoktu, halkın muhafazakâr kesimlerinin tarikatların etkisi altında kalması da yoktu, dünya üzerinde özgürlük ve demokrasinin kazandığı yeni anlamlar, içerikler de Türkiye’nin çok uzağındaydı, dikkate alınmalarına gerek yoktu.Deniz Baykal’ın uzun egemenlik döneminde, muhafazakâr-devletçi tarafları daha da sivrilerek öne çıkan CHP, o yapıyla, gündelik siyasette popülist taktikler uygulasa da sandıktan çıkamayacağını çoktan gördü. Bu da CHP ve yakınındaki kadroların bir kesiminde “sonunda asker gelir kurtarır, biz de ülkeye yeniden nizam verilirken destek oluruz” duygusunun canlı kalmasını sağladı.***CHP, Baykal’dan kurtulduktan sonra yeni genel başkanı ile bir kimlik arayışının içine girdi. Bu kolay bir arayış değil, çünkü kendisinin sol veya sosyal demokrat olarak gören bu parti yapısı içinde en devletçi, en muhafazakâr, hatta ırkçı tavırlar bile yer bulmaya devam ediyor.Ana yapısı “demokrat” olmayan bir siyasi partinin sosyal demokrat bir kimlik peşinde bugüne kadar yok saydığı konuları anlamaya başlaması ve bunlara “soldan” çözümler üretecek bir dönüşümün içine girmesi zor. O kadar zor ki, ülkenin en önemli konularını açık açık konuşmak yerine komisyonlar kurup, raporlar hazırlayarak, böylece meselelerin özüne ilişkin tartışmaları sürekli ertelemeye devam ediyorlar.

Devamını Oku